Kent etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kent etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Temmuz 2013 Pazartesi

Bu gecenin çayına İstanbul şeker oldu!

"Gönlüm kırık. Yolculuklar mı gönül kırıklıklarını geride bırakır, yoksa gönül kırıklıkları mı yolculuğu kurtuluş çaresi olarak gösterir? Neyse ne. İstanbul'u bırakıyorum. Küçücük bir şehrin küçücük dünyasında dönenerek, kendimi bir yere oturtmayı düşünüyorum." diyerek Mardin'e doğru yol alıyor Emir Bey'in Kızları romanının kahramanı Leyla.

Bizzat yazmamış olmaktan ötürü öz annesi olmasak da manevi anne olarak sahiplenebileceğimiz cümleler var şu hayatta. Bu bağlamda şimdiden nüfusuma geçirdim Ayla Kutlu'nun cümlelerini. Zira Leyla'nın Mardin'e yola çıkarken yazdıklarıyla benim bir küsur yıl evvel Datça'ya gelirken yolda yazdıklarım arasında bir kardeşlik bağı olduğu aşikar.

Bir yılı aşkındır ağaçlara, ağaçlarla okuyorum.

İstanbul'un kalpte bıraktığı gönül kırıklıklarının adı sadece aşk olmuyor desek kim inanır? Okuyarak değil bu şehri bizzat yaşayarak bilenler inanırlar bence. Ölümsüzlüğün sırrını bulmuş ama ölemedikçe de yıpranıp çirkinleşen, lakin sihir yapma gücünü de kaybetmemiş bir büyücü gibi İstanbul.

Elimde, bilenlerin bilmeyenlere anlatması gereken bir şair, Ayşegül Çelik'in şiir kitabı. Adı SensizAnkaradaDenizDÜşleri ama içinde vurup geçen şu İstanbul satırları:

HERKESİN BİR İSTANBUL'U VARDIR MUTLAK KÖŞEBAŞINDA
Ben bütün bitmemiş geceleri yaşadım...
Depremler atlattım,
göçler ve yangınlar
özlemler ve istanbullar atlattım ben.

İstanbul öyle uzaklarda bir yerde, geleceğimde değil sadece geçmişimde, şairlerin, romancıların üzerine güzel cümleler karaladıkları ve benim iflah olmaz bir okuyucu olarak iç geçire geçire okuduğum bir şehir olarak kalsın mümkünse sadece.

Şimdi durduk yere niye bunca İstanbul lakırdısı ki? Yazı bazen böyle bir şey işte. Sinemaya diye çıkıp kendini piknikte bulan insan gibi.

İleride ömrümü çay bahçelerine göre bölüp tarihlendireceğim sanırım, diye bir cümle kurdum defterime geçenlerde. Feneryolu çay bahçesi yılları, Moda çay bahçesi yılları, Serap çay bahçesi yılları... Hele de ikametin adı Datça olduktan sonra bazı günler çay bardağıyla rakı bardağı arasındaki mesafeyle ölçülür oldu. Kahve mi? O, filme konuk oyuncu statüsünde giren, yılların eskitemediği ağır top aktris...

Ağaçlar ve rüzgarın çocuğu olsun saçlarım... Serap çay bahçesinden...

Ömrümün Serap çay bahçesi yıllarını tüketirken... Yan mekanda çalan Türk sanat müziği şarkılarından "sıradaki parça" oyununu oynuyorum kendi kendimle sürekli. Hani diyorum ki bir nevi çay falı... "Ne çıkarsa bahtıma" demekten korkar oldum, bahtım kapkara olacak zira. Hicazdan nihavente hep bir efkar, hep bir hüzün! Memleket beste ve güftekârlarına sitemim büyük. Çaya bile ayrılık karıştırdınız cancağızım; bir tane de "aşığım, mesudum" şarkısı olmaz mı? Yeri gelir Çernobil'den bile yırtmasını biliriz de, bunca kalp ağrısına can dayanmaz.

Lakin bu memleketin toprağında, suyunda var efkara bir meyil. Bakın Sabahattin Ali bile ne demiş:

Sonra çıkıyorsun, dışarı bakıyorsun. Güneş hala tepede. Bir cigara yakıyorsun ve yıllardır kurduğun cümleyi bilmem kaçıncı kez kuruyorsun: 'Napalım, kısmet değilmiş...'

N'apalım, müzikten edebiyata yenemiyorsak biz bu bahtımızı, en iyisi gidip bir efkar çayı demleyelim...

6 Mart 2012 Salı

Virginia Woolf İstanbul'da!

Tarih 6 Mart 2012. Bugün hiç eve girmemeliyim dedirten ışıl ışıl bir güneş gökyüzünde. Kışsever bendenizin bile kemikleri, bulduğu bu pırıl pırıl güneşi bırakmayı istemiyor; geleceğini bilsem onu eve götürebilmek için ikna çabasına girişeceğim.

Güneşin ulaşmayı başaramadığı kuytular hala kışın keskin izlerini taşıyor, bahar henüz oralara ulaşmamış. Ama Kadıköy'ü baştan aşağıya turlayıp çantama günün ganimetleri olarak mumluklarımı, kelebek yüzüğümü, Sevim Burak'ın Yanık Saraylar kitabını attıktan sonra Güneş'le muhteşem randevum için attım kendimi deniz kenarına. Kadıköy'de Karaköy vapur iskelesinin yanındaki çay bahçesinde sözleşmiştik kendisiyle:)


Martılar, deniz, tavşan kanı çayım, sessizliğe bürünmüş hüznüne rağmen hala ihtişamlı Haydarpaşa yanı başımda; Şehir Tiyatroları'nın Mart ayı programı ve Virginia Woolf'un Mrs. Dalloway'i masamda... Arkadaşımı beklerken ve güneş kemiklerimi ısıtırken biraz kitap okuyayım istemiştim aslında bu manzaranın karşısında ama değil tek satır okumak, kitabın kapağını bile açmadım. Can Virginia da burda olsa eminim o da aynısını yapardı, kitabın satırlarını değil, İstanbul'un söylediklerini okumaya çalışırdı dedim.

Sonra da bir fikir düştü aklıma. Virginia Woolf'u İstanbul'da hayal etmek istedim. Ya bu şehirde yaşasaydı, ya hayatının bir döneminde bu şehirden geçseydi?

Çok savaşırdı bence Virginia Woolf İstanbul'la. Yırta yırta kanatırdı bu şehir, ruhu zaten kan revan içinde kalmış bu kadının tenini. Mazoşist ruhunu daha çok bilerdi. Çok beslenir; acıyla, hüzünle, kanla, aşkla, sanatla, denizle, kahkahayla, ölümle dolar, tam da bu yüzden daha çok üretir ama bu şehirde yaşadığı her gün ölüme biraz daha yaklaşırdı. İçinde her nefes alışıyla biraz daha büyüttüğü ölüm oyunu oynayan o çoçuğu bana kalırsa en çok İstanbul'la beslerdi.


Böyle insanları, ciğerimin taa orta yerinden gelircesine çok ama çok iyi anladım hep ben. Huzursuz ruhlar, yaraya sürekli bıçak sokanlar... Virginia Woolf, Sadık Hidayet, Yusuf Atılgan... Evet bir yanım anlattıkları hikayelerin karanlığını çok iyi anlıyor, derinden hissediyor ama bir tarafım da var ki, renge, pozitif enerjiye, keyif denen o hipnotik güce, dolayısıyla rakıya, beyaz peynire, hoş sohbetlere, turuncuya, yeşile, denize, güneşe tutkun. Bunu niye mi yazıyorum? Bazen okuduklarımın enerjisiyle yaşadıklarımın enerjisinin çok çeliştiğini düşünürüm de ondan. Yaşarken ki enerjime bakanlar, okuduklarımın karamsarlığına, karanlık tonuna çoğu zaman şaşarlar. Halbuki zannedildiği kadar karanlık bir etki almam. Çünkü hayatın ne kadar boş, acımasız, adaletsiz, karanlık olduğunu söyleyen bu yazarlar bana "işte bu yüzden yaşa" der bir taraftan da "her anının tadını çıkar, istediğin şeylerin peşinden koş, keyif almaya çalış, hayat nasılsa boş."

Mrs. Dalloway benim en sevdiğim Virginia Woolf romanıdır. Üniversitedeyken okumuştum ama şimdi İlknur Özdemir çevirisiyle yeniden basılınca bir kere daha okumak istedim çünkü İlknur Özdemir çok sevdiğim bir çevirmendir. Yine Woolf'un Kendine Ait Bir Oda'sıysa roman değil ama bir insanın, özellikle de kadınların kendilerine vakit ayırmaları, özen göstermeleri, eşlerinden, çocuklarından ayrı zamanlar ve ortamlar yaratmaları gerekliliğine dair çok önemli cümleler söylediği bir kitaptır. Ve her kadın, kadınlık manifestosu kabul edip muhakkak okumalıdır.


Haldun Taner Sahnesi'nin önünden geçerken bu sene kendime en çok kızdığım tiyatrosuzluğu biraz olsun telafi edebilmek için Mart ayının Şehir Tiyatroları bültenini aldım. Kaçıp gitmeden bir yerinden yakalamalı tiyatro gecelerini diye... Gerçi özellikle Devlet ve Şehir Tiyatroları'ndan eskiden aldığım hazzı çok alamadığım için son birkaç yıldır, ayağım kesildi sanki bu sene. Nerde o dört beş sene evvel izlediğim Yangın Duası, Ful Yaprakları... Üç dört kere üst üste aynı oyunu izlediğimi bilirim. Ama yine de sezon kapanmadan birkaç oyunu cebe atma niyetindeyim.

Ve son cümle: hoşgeldin Bahar!

24 Ocak 2012 Salı

İzle, oku, ör!

"Zero'nun festival tarihçesi" diye bir çalışma yapsam 2004 yılındaki İstanbul Film Festivali performansımı zirveye koyarım. Öğrencilik hayatımın son yılı olmasının hükmünü tüm Beyoğlu salonlarında büyük bir ihtişamla sürmüş, o filmden o filme doyumsuz bir haz yaşamıştım.

O yıl ülke sineması olarak seçilen Güney Kore filmlerinin yüzde doksanını izleyen bendenizin içine haliyle ister istemez bir Koreli kaçmış, film aralarında Kore mutfağı, hadi olmadı en azından Uzak Doğu restoranlarında alır olmuştum soluğu. Savunmam da hazır: Festival ruhu dediğin şey böyle olur; sadece filmleri izlemekle kalmayacaksın, o filmlerdeki ruhu da yaşayacaksın; yemeklerinden yiyecek, müziğini dinleyecek, mekanları kovalayacaksın. Bukalemun gibi bir ruh halim var, izlediğim ya da okuduğum şeylerin ruh haline o kadar kolay bürünebiliyorum ki, bazen korkuyorum kendimden:)


Sonraki yıllarda iş hayatının zaman yoksunu hay huyunda festivalleri büyük oranda uzaktan izlemiş, çok isteyip de izleyemediğim filmler için ağzımın akan sularını silmek zorunda kalmıştım.

İstanbul'da 2012'nin festival sezonu 16 Şubat'ta !f İstanbul'la açılıyor. O bitiyor, aşağı yukarı bir ay kadar sonra İstanbul Film Festivali, on beş günlük bir sinema şöleniyle şehrimi perdenin gizemine buluyor. Uzun lafın kısası, İstanbul seni neden bu kadar çok sevdiğimi bana hatırlatan günler geliyor.

Evet, mart kapıdan baktırır ama şubat ayı o kapıyı açtırmaz bile yeri gelir. Önündeki günleri ev, mutfak ve Beyoğlu sokakları arasında geçirmesi muhtemel bendeniz, kendini soğuklardan koruma kapsamında atkı örme faaliyetlerine geri dönmüş bulunuyorum.


Mosmor bir atkı örmek istediğimi söyledi geçenlerde içimdeki bir ben; hemen aldım soluğu Kadıköy'ün bildiğim iki yüncüsünden birinde. Üstelik İstanbul'un beyaza bulandığı karlı günlere denk geldi ki bu faaliyetler, pencere kenarına çektiğim koltuğum, kucağımda yünlerim, tamamen anneanne modunda takıldım birkaç gece.

Bu kış kızıl kafamın üzerinde görmek istediğim iki berem, mor ve pembe... Asalet, güç ve korunma ile neşe, mutluluk ve hayaller... Boynumda ise aynı renklerden kendi ördüğüm atkılarım. Ben Mart'ı da kıştan sayanlardanım, o nedenle çok sevdiğim kışın biraz daha hüküm sürebilecek olmasından pek mesûdum.

Ve son bir buçuk aydır fena halde içine düştüğüm Füruzan külliyatını, daha evvel okuduğum ama çok sevmiş olduğumu unutmadığım Sevda Dolu Bir Yaz içindeki roman tadında uzun öykü Şarkılar Kitabı ile noktaladım. Nasıl bir keyif! Başka birkaç öyküsü için de söyleyebileceğim bir şeyi buraya da not etmek isterim: Hani hiç bir şey yazmamış olsaydı da bu öyküyü yazsaydı, yine baştacı ederdim ben kendisini. Anneyi, küçük teyzeyi, hikayeyi anlatan ufaklığı, dayıyı, anneanneyi, dedeyi, aile dostu Hrisula'yı, teker teker her bir karakteri iliklerime kadar yaşadım, hissettim.

Böylesi bir Füruzan yolculuğundan sonra en sevdiğim öykülerini şöyle sıraladım geçen gün: Şarkılar Kitabı, Gül Mevsimidir, Gecenin Öteki Yüzü, Temizlik Kolu, Bir Evin Dıştan Görünümü, Seyyid. Roman olaraksa 47'liler pek çok kişinin unutulmazı biliyorum ama Berlin'in Nar Çiçeği de asla es geçilmemeli derim ben.

Şubat ayında YKY'de ayın yazarı kim olacak, pek meraktayım. Benim için keyifli bir oyun oldu bu. Onlarca yazarın arasından birini seçiyor, piyangodan ikramiye bekler misali bekliyorum. İçimden birini belirledim, bakalım, olur da tutarsa önümüzdeki ay da kitaplardan yana hayli kârdayım demektir:)

29 Aralık 2011 Perşembe

İstanbul'a ve sevdiğim tüm şehirlere...

Soru: İstanbul, sen en güzel kimin gözünden görünürsün?
Cevap: Hele bir Galata Kulesi'ne çık da gör!

Ayaklar Beyoğlu sokaklarında tıngır mıngır dolanır, o pasaj senin, bu kitapçı benim girer çıkarken bir de bakmışsın kendini Galata Kulesi'nin ayaklarına kapanmış o şirin mi şirin çay bahçesinde buluvermişsin. İstanbul mis gibi güneşini kondurmuş tepeye, ışıl ışıl parlatırken kendini, aylardan Aralık, mevsimlerden de kış olduğunu hatırlatan bir serinlik doluyor her nefeste ciğerlerime. Benim gibi bir çay tiryakisi için bulunmaz bir fırsat bu. Her köşe başında bir çay molası... Bahanemse "ee biraz ısınmak gerek"...


Tünel'den Karaköy'e inmek için vasıta yerine tabanvay şekilde arnavut kaldırımları üzerinden yokuş aşağı yuvarlanmayı seçen iki kafadar "biraz ısınmak lazım" deyip Galata Kulesi'nin dibindeki tahta masalı çay bahçesinde alınca soluğu, Kule'nin ihtişamından etkilenmemek pek mümkün olmuyor. Bir deneyin, görün istersiniz. Hele de Kule'ye çıkmak için hiç kuyruk olmadığını görür ve sadece 5.5 liraya kendinize İstanbul'un en güzel halini hediye edebileceğinizi bilirseniz...

"Galata Kulesi'nden İstanbul'u hiç görmemiş biri, İstanbul'la yarım bir tanışma yaşamıştır" diye düşünmüştüm yıllar önce ilk Kule'ye çıktığımda. İstanbul'da doğmuş, İstanbul'da büyümüştüm ama sanki o ihtişama gökyüzünden tanık olduğum bu ilk seferde tamamlamıştık tanışıklığımızı. Arkadaşlıklarda ya da ilişkilerde geçilen bir samimiyet ve yakınlık eşiği vardır ya, hani o eşiği geçmek gibiydi sanki.


2011'de iki kez baktım İstanbul'a Galata Kulesi'nin üzerinden. Sevdiğim şehirlerle söyleşmeyi en sevdiğim yerlerin, o şehirlerin beni gökyüzüne en çok yaklaştıran yerleri olduğunu farkettiğim anlardan biriydi Mayıs ayının başındaki ilk ziyaretim. Çok değil, o tarihten sadece 15-20 gün kadar sonra Barselona'nın en yüksek tepesinden, Tibidabo'daki kilisenin aziz heykellerinin arasından Barselona'yla söyleşmiş, çok arzu etmiş olduğum bir şeyi bana vermiş olduğu için teşekkürler yollamıştım hayata. Bu yılın da, hayatımın da en mutlu olduğum anlarından biriydi onlar şüphesiz.

Dün, bu yılki ikinci ziyeretimi gerçekleştirdiğim Galata Kulesi'nde bir iki kelâmı eksik etmedik yine İstanbul'la. Malum takvimler bir senenin daha devrildiğini, yenisinin de kapıda olduğunu göstermekte. Hal böyle olunca senelik bazda artılar/eksiler hesaplaşması da kaçınılmaz oluyor. İstanbul'la senelerdir çözemediğimiz bir meselemiz var ki, ciddiyet derecesi "kan davalık"... Az gözyaşı, tabir-i caizse az 'kan' dökülmedi uğrunda. Şimdilerde "kan dökerek değil, barışla çözmeye çalışmalı meseleleri" anlayışından yola çıkarak derin bir ateşkese imza atmış olsak da, durumumuzu söyleştik yine biraz onunla. Ama o kadar güzel, o kadar güzeldi ki karşımda, iki sitemimi, bir iki çemkirmemi bile yutmak durumunda kaldım. Demem odur ki, az buçuk hesaplaştık, 2012 dileklerimi okudum içimden ona. "Bu sefer lütfen" dedim "lütfen! Görüyorsun, artık daha sakinim, kavga etmiyorum seninle; yapmacık da değilim, içtenliğimi en çok sen biliyorsun; artık kıymetini bilelim birbirimizin". Bakalım anlaşacak mıyız? Yoksa yine aşk-nefret ilişkisine devam mı?:)


İki gündür elimde harika bir roman. Sinek Isırıklarının Müellifi. Daha ilk satırlarından kendime harika bir roman değil, çok etkileyici bir yazar hediye etmiş olduğumu farkediyorum. Hoşgeldin Barış Bıçakçı, tanıştığıma inan ki çok memnun oldum. Ve bil ki dün Galata Kulesi'nin tepesinden İstanbul'a bakarken sabah evden çıkmadan okuduğum satırların düşüverdi aklıma.

"Bulutlardan söz ediyordu: maviliği arkalarına güvendikleri bir ağabeyleri gibi alıp kabarmışlar."

İstanbul'a, İstanbul'un bulutlarına, sevdiğim tüm şehirlere, bu sene görmeyi dilediklerime, hepsine birden gitsin bu satırlar...

Hepimize mutlu yıllar olsun:)

22 Aralık 2011 Perşembe

İstanbul'un sabahları...

Üsküdar vapur iskelesinin hemen karşısında bir büfe. Sıra sıra dizilmiş beş altı büfeden sadece biri. Dışarıdan bakıldığında hiç bir özelliği yok; benim için özellikli olmasının tek nedeniyse sabahları evde yaptığım tostumu yerken yanına büfeden aldığım çayı bana uzatan büfeci amcanın, en az çay kadar sıcacık bir gülümsemeyle bana "günaydın" deyişi, "ufak cam bardağa, şekersiz dimi kızım" diye iki günde çayı nasıl içtiğimi öğrenmiş samimiyeti...

Çok severim samimiyeti, çevremdeki 'insanlarım' tarafından tanınmayı, bilinmeyi... Çayımı nasıl içtiğimi bilen, bana, geliş saatime alışmış bir büfeci örneğin. Ufacık, minicik ama mutluluk küçük şeylerde cümlesini kanıtlarcasına mutluluğa ve zevke dair...

Son yirmi-yirmi beş gündür sabahlarımın keyif karesi bu anlattıklarım. Üsküdar'a varana kadar evde yaptığım tostum oldukça soğumuş olsa da yine de büfeden çayımı yanına eşlikçi etmeden bir ısırık dahi almak istemiyorum ondan. Bazı sabahlar yağmur yağıyor; büfenin tentesinin altına sığınıp içiyorum tavşan kanı sıcaklığı. Karşımda çoğunlukla puslu bir İstanbul manzarası...

Nasıl lezzetli, nasıl güzel bir çaydır o. Ufak, ince belli, tiryaki bardaklarına en çok yakışan cinsinden. "Bir bu büfenin çayı, bir de vapur çayları" diye yazıyorum defterime "onlar kadar güzeli yok".


Taş çatlasın on dakikalık bu keyiften sonra iki adımda atladığım Beşiktaş motorunda bu sefer de on dakikalık bir kitap keyfi başlıyor. Üsküdar-Beşiktaş hattını sabahları sevmememin tek nedeni kısalığı. Yetmiyor o kısacık zaman diliminde okuduklarım. Ama ne olursa olsun ille de dışarıda oturulmalı; kara kış gelene kadar bu böyle. Serin İstanbul sabahlarını koklamazsam, denizin ortasında üşüşen soğuktan korunmak için bereme ve atkıma gömülmezsem olmaz; bir şeyler eksik kalır. Madem İstanbul'da deniz yolunu kullanma gibi bir ayrıcalığa sahip olabiliyorum, sonuna kadar hakkını vermeli:)

Bu aralar Füruzan'la hoş beş halindeyiz. İstanbul'da Berlin'i okuyorum. Berlin'in Nar Çiçeği'ni... Kalbi kırık, gururlu, Almanya'nın görkemli günlerini de, savaşın en zor zamanlarını yaşamış, gençliğinin ışıltılı günlerini ve güzelliğini çoktan geride, kocaman, çok yıkıcı bir savaşın gerisinde bırakmış geçkin ve mağrur bir kadın. Almanya'nın savaştan sonraki hızla değişen düzenine alışmaya çalışırken birden hiç bilmediği, tanımadığı, kendine çok yabancı kültürlerden insanlar yerleşiveriyorlar apartmanının komşu dairelerine. Almanya'ya çalışmaya gelmiş göçmen aileler... İlk zamanlar son derece mesafeli bir tutum takınsa da zamanla yan dairesindeki Türk aileyle engelleyemediği bir samimiyet geliştiriyor.

Çok sevdiğim iki arkadaşımın hayatlarında Berlin'in ne kadar önemli bir yer ettiğini bilmenin de etkisiyle, gri ama güneşini gökyüzündense ruhunda taşıyan bu kente dair okuduğum her cümlenin anlamı da bir başka oldu son yıllarda. Dinlediklerim okuduklarımla, okuduklarım dinlediklerimle birleşiyor. Gri İstanbul sabahlarında gri Berlin'i selamlıyorum, uzaktan...

Bugün okuduğum bu cümle çok yer etti içimde. "Yalnızlığa başeğmeyin. O acılı bir ön ölümdür."

Hayattaki yalnızlıklarımızın zorunlu değil, hep tercih ettiğimiz yalnızlıklar olması dileğiyle...

13 Kasım 2011 Pazar

Sabah, pazar, çay, e bir de gözleme...

Sabahlarla aram pek iyi bu aralar. Hele de henüz doğmamış, karanlığını aydınlığa teslim etmemiş sabahlarla.

Gün doğmadan uyandığım sabahların bünyemde bıraktığı tattan pek bir keyif alır oldum. Bundan olsa gerek (özellikle iki gündür) soğumuş olan sabahlara rağmen sıcak yatağından kopmaya hiç aldırmıyor bedenim.

İki hafta önceki balık hali ziyeretimden sonra bu hafta da rotayı çevirdik Şişli'deki organik pazara. Balık halindeki gibi sabaha karşı 3'ü vurmuyordu elbet saatler ama tam 6.45 olduğunda ben ve arkadaşım çoktan tezgahların arasında dolanmaya, uzaktan uzaktan gelen gözleme kokularını içimize çekmeye başlamıştık. Alışveriş yapın yapmayın orası bir yana ama sadece o gözlemelerin ağız tadınızda bırakacağı sevap için bile gidilir organik pazara. Mecidiyeköy'de çalıştığım üç yıl kadar öncesi zamanlardan bu yana, bazen sabah erkenden sadece ve sadece o pamuk kadınların ellerinden çıkma lezzetlerle kahvaltı yapabilmek için bile giderim ben oraya.


Bu konularda hayli bulaşıcı özelliklere sahip olduğumu söylemeliyim ki, ona göre bilin ve istemezseniz uzak durun benden:) Söyleyenlerin yalancısıyım; başlarında eşarpları, elleri belliki yıllardır açtıkları o hamurlar sayesinde unun beyazlığıyla pamuklaşmış baldan tatlı teyzelerin, mis gibi organik ıspanakları, hafif baharatlarla tatlandırdıkları patatesleri, otlarla harmanlayıp başka bir dünya yarattıkları peynirleri, döndüre döndüre açtıkları hamurların içine döşeyip saçların üzerinde kızarttıkları gözlemeleri öyle ballandıra ballandıra anlatıyormuşum ki, bir yolunu bulup da gitmeyenin, gidip de yemeyenin bir yerleri şişiyormuş:)

Neredeyse kurulduğu ilk yıllardan bu yana her hafta olamasa da sıklıkla yolumu düşürmeye çalıştım hep Şişli/Feriköy organik pazarına. Alışverişten öte bir anlam ifade ediyor olmasından sanırım, farklı bir gönül bağı var o ortamla aramızda. Huzur buluyorum desem; yaşadığımı hissediyorum; anlamı, sevinci, bereketi, neşeyi buluyorum desem inanır mısınız? Şehir yaşamının aramıza mesafeler koyduğu doğaya, orada geçirdiğim belki bir saatlik sürede kavuşuyormuşum gibi hissediyorum. Aldığım tüm bu coşkunun, heyecanının, keyfin nedeni de tam burada saklı işte.


Şöyle bir gözlemim var ki, değişen dünyada doğaya yakın olan, doğanın verdiklerine sahip çıkan, koruyan, saygı duyan ve o berekete şükreden insanlar ayakta kalmayı başaracak. Geride kalanların çoğu, belki de hepsi, yıkıcı bir çürümüşlüğün içinde hapsolup gidecekler bu dünyadan; varolamayacaklar, bedensel olarak olmasa da ruhsal ve varoluşsal açıdan.

Bu bahsettiğim coşkuyu, heyecanı, neşeyi hemen her pazarda hissederim aslında ben. Tezgahların üzerine dizilmiş rengarenk meyveyi, sebzeyi görmem yeter. Ama Şişli'deki organik pazarda bir nebze daha farklı ve fazla olan bir şey var. Biliyorum pek çok insan, bu ülkede her şeye olan güvenini yitirmiş durumda; ben de onlardan biriyim aslında. Bulan için güven, bu ülkede altından da daha değerli bir kavram belki de. Organik denip çok daha pahalıya satılan şeylerin, aslında bir kazanç sağlamak açısından kandırmaca olduğunu söyleyen, düşünen pek çok insan var. O insanlara diyecek tek bir lafım yok. Öylesine aldatılmış ve aldanmış bir toplumuz ki, kimseye inanacak gücümüz kalmamış.


Ama Buğday Derneği'nin kontrolünde ve organizasyonunda işleyen bu organik pazardaki ortam, ayağımı ne zaman o pazar alanından içeri atsam, tüm bu güvensizliklerden, aldatılmışlıklardan, kandırmacalardan sıyırıyor beni. Elle tutulup somutlaştırarak anlatabileceğim bir şey değil bu. Sıcaklık mı demeliyim; tezgahlarının arkasında tok sesleriyle sanat müziği söyleyerek "bakma kızım, aslında herkes sesim güzel diye söylüyorum zannediyor ama aslında çok üşüdüğüm için ısınmak için söylüyorum" diye hoş sohbetiyle espiri yapan; mandalina ikram eden; "hoşgelniz"i de, "iyi günler"i de eksik etmeyen satıcılar mı; Buğday Derneği'nin tezgahına gittiğinizde her zaman sizi karşılayan gülen yüzler mi? Hepsi ve anlatamadığım pek çok şey daha belki. Eğer tüm bunların altında da bir kandırmaca varsa zaten, bilmek de istemiyorum ben bunu. Ama hala güvendiğim bir şey var ki, sahte olmayan, sahici duyguları hala farkedebilecek kadar 'gerçek' hislere sahibim, o hislere güveniyorum. Ve ben işte tam da bu yüzden o ortamdaki sahiciliğe inanıyorum.

Şimdi, cumartesi sabahına erkencecik bu kadar güzel bir başlangıç yapmış olmanın verdiği gazla arkadaşım dedi ki "var mısın haftaya saat 5'te gidelim? Alacakaranlıkta pazarın kuruluşuna şahitlik eder, bir yandan da güneşi doğururuz?". E ben daha ne isterim, tabi ki de varım:)

14 Ekim 2011 Cuma

Sahi İstanbul, ben 31 oldum da, sen kaç yaşındasın?

30'la aramız pek iyiydi doğrusu. Şikayetçi olmadık hiç kendisinden. Zira en başından kabullenmiş "30'lar çok güzel olacak, pek umutluyuz kendilerinden" demiştik.

Koca bir on yıllık süreçten sadece tek bir 365 günü geride bıraktın diye ne bu "her şey çok güzel olacak" polyannacılığı demeyin. Elbet olacaktır zor zamanlar, oluyor da, ama mesele o değil zaten. Mesele daha oturmuş, daha ne istediğini bilen, ayakları yere daha sağlam basan, keyfini de keyifsizliğini de daha iyi tartabilen biri olarak devam ediyor olmak hayatta. Kendini daha bir tanıyor olmak yani...


Matematiksel düzlemde "30'lar>20'ler" gerçeği sabit ve değişmez olabilir ama ruhsal ve duygusal dünyalar gelmez öyle pek değişmez gerçeklere, sabit kurallara. İşte bu yüzden 20'lerimdeki "yaşlılığımı" bu gün içimde hissettiğim "gençlikle" daha bir anlamlandırabiliyorum. Hayat her zaman ritmik bir düzlemde ilerlemiyor ne de olsa, yalan mı?

30. yaşımın son günü öyle güzel geçti ki harika bir uğurlama yaptık kendisiyle. Doğum günüme çok keyifli bir günle geçiş yapıverdim. Zor bir haftadan sonra ilaç gibi gelen, hani bünyede birkaç haftalık şarj etkisi bırakan türden bir gün. Malum İstanbul'da çanlar "festival" saatinde çalıyor. Gongunu en çok, yolunu Beyoğlu'na düşürenlerin duyabileceği bir saat... Blogger'ın harika kadınlarından biriyle, Lale Hatun'la vurduk adımları İstiklal'e. Program pek afili, gün güzel bir sonbahar, keyifler pek bir gıcır...


İlk Filmekimi filmi Tiranozor'dan önce Balık Pazarı'nın gürültülü hengamesinin içinde huzurlu bir vahâ gibi kalan Üç Horan Kilisesi'ne düşürdük yolumuzu. Yıllar içinde nice dostların güzel günlerine tanıklık ettiğim, pek çok anı biriktirmiş olduğum bu huzur dolu mekana Lale Abla görmek istediği için gelince bir önceki ziyaretim geliverdi aklıma. En son belki bir ay kadar önce Ecem'le geldiğimde mum yakarak dilediğim dileklerimin henüz gerçekleşmemiş olmasından ötürü "yeni mum yakmak yok Zero" dedim kendime. Zira önceki dileklerim çok kalpten ve önemliydi benim için. Dilek kirliliği yaratarak "evren"in kafasını karıştırmak istemedim doğrusu:)

Kilise çıkışı Türkiye'nin ilk çağdaş sanat müzesi Doğançay Müzesi'ni gezme ve Cafe Bunka'da yeşil çaylı kekle pirinç patlaklı çay ziyafeti... Aslında yeşil çaylı profiterol yemeğe gitmiştik büyük bir hevesle. Ama kalmamıştı ve biz de yeşil çaylı keke de büyük bir keyifle evet dedik. O bir yana da, pirinç patlaklı çay insanı doruklara çıkaran bir kokuya sahip. Tadı da güzel ama kokusu olağanüstü. İçindeki mısır patlaklarının çayın buharına karışmasıyla hem görsel hem lezzetli bir şölene şahitlik ediyorsunuz.


Cafe Bunka'nın ortamı da, lezzetleri de harikaydı ama saatler film zamanını gösterince Beyoğlu Sineması'nın koltuklarına bırakıverdik kendimizi. Film Tiranozor. Tam bir sert kaya. İnsanda bıraktığı sorular zorlayıcı. "Sizin şiddetiniz nerde başlar?" diyor örneğin. "Ben şiddetten yana değilim" olur belki pek çoğumuzun cevabı. Benim böyledir mesela. Ama bu filmi izleyince insanın sınırları zorlanıyor açıkçası. Verdiğiniz o "rahat" cevapları, aynı rahatlıkla veremiyorsunuz.

Filmin zorlayıcılığından çıkınca "her zor ânı, lezzetli bir tabak yemek hafifletir" kuralından yola çıkarak vurduk adımları Arap Sokağı'na, bana sorarsanız İstanbul'un en lezzetli falafelcisine. Falafel, humus ve tabuleden oluşan tabak mekandan, hoş sohbet de bizden olunca zaman nasıl geçti hiç sormayın. Gerçekten insan bazen Zaman'ın gaza bastığına kesinlikle inanıyor.


İşte ben 30'u böyle bir günle uğurladım. Ertesi gün doğum günümse, bu günün enerjisinin gazıyla canım dostlarımla, ailemden insanların sarıp sarmalayan sıcaklığıyla o kadar güzel geçti ki, bir insan daha ne ister bilemedim:)

Şimdi günün en şımarık cümlesini kurarak çekiliyorum huzurlardan. O kadar çok insan "iyi ki doğdun Zero" dedi ki, eh bu kadar insanın vardır bir bildiği diyerek iyi ki doğmuşum hakikaten diyorum:)

Sahi, İstanbul, ben 31 oldum da, sen kaç yaşındasın?

1 Ekim 2011 Cumartesi

Uykum kaçmadı, kek yapmadım ama yine de yazdım...

‎"Cehennemde bile huzur bulursun sen. Hemen yemek yapmaya, ekmek pişirmeye, dekorasyonlara başlarsın. Kendi huzurun sensin. Bu ne Fernando'yla gelir, ne de Fernando yüzünden gider."

Son zamanlarda okuduğum bir kitaptan, Venedik'te Bin Gün romanından çok sevdiğim bir alıntı... Amerika'da aşçılık yapan, aynı zamanda da yemek eleştirileri yazan Marlena de Blasi'nin, Venedik'te bir İtalyan'a aşık olması sonucu değişen şehrini, ülkesini, kısacası yaşamını anlatan gerçek bir hikaye Venedik'te Bin Gün. Okursanız hayatınızın romanı olmayacak muhtemelen ama gün boyunca sürekli hatırlamak için elinize, haftalarca hatırlamak için duvarınıza ya da defterinize, ömürlük olması içinse ruhunuza yazılan cümleleriniz olacaktır kesinlikle.


"Kütüphanemden kendi elimin ve gözümün değdiği ve yaşıyla olmasa da tutkularıyla bana seni hatırlatan bir kitap getirmek istedim sana" diye çantasından çıkarıp bana bu romanı uzatan güzel insana da burdan bir kere daha teşekkür!

Yüzeyden değil gerçekten yürekten tutkulu mutfak sevdalılarının ortak bir yanı sanırım en kötü zamanlarda bile huzur bulabilmek için o ateşin, korun, hararetin çok yüksek olduğu dört duvarın, mutfağın içine dalıvermek... İlla kötü ya da sıkıntılı olması da gerekmiyor zamanın, çok abuk subuk bir an da olabilir. Mesela bu sayfalara yazılmış bir Uykusu Kaçmış Kadın Keki vardır ki, en sevdiğim keklerimden biridir ama sanmayın ki malzemesinden, sütünden, çikolatasından; tamamen yapılış saatinden... 2,5 yıl kadar önce uykusu kaçan Zeren'in sabah 4'te zınk diye uyanması sonucu birden kek yapmaya karar vermesi ve o gün kolunun altında koca bir paket kekle iş yerine gidip ofis arkadaşlarıyla çaylar, kahveler hep birlikte keki mideye indirmeleriyle sonuçlanmış bir mutfak macerası olarak tarihe geçmiştir. Adı da bu yüzden tarafımdan "Uykusu Kaçmış Kadın Keki" konulmuştur:)

Mutfak maceralarından terapi etkisi uman tek insan evladı olmadığımı çok iyi biliyorum. Mesela Deniz Alphan'ın Mutfakta Erkek Var kitabında okuyorum ki, zamanında Ali Poyrazoğlu aşk acısını unutabilmek için bir arkadaşının tavsiyesi üzerine mutfağında günlerce reçel kaynatmış:) Yüreğinin acısını, eve yayılan o muhteşem şekerli kokularla dindirmeye çalışmış. O yürek acısı öyle kolay kolay dinmez, çünkü gerçekten aşk acısı çekerken acıyan, ağrıyan bir şeydir yürek; aşkın, gerçekten kalple ilgili bir duygu olduğuna inanmamı sağlayan bir acıdır o, aşk acısı çeken insan yüreğinde gerçekten fiziksel olarak bir ağrı hisseder, bilirim ama yine de hoş, ne diyim! İşe yaramıştır, yaramamıştır, orası başka mevzu da, onu unutmak için günlerce reçel kaynattım demek bile hoş yıllar sonra.

Ve eylül güzel bir finalle ekime devriliverdi. "Bu gece uyumamak gerek, çünkü bu gece Eylül'ün son gecesi" diye yazmıştı dün Küçük İskender:)

Gerçek bir sonbahar yaşıyor İstanbul. "Filmekimi'nin biletleri satışa sunuldu" diye çaldı 1 Ekim'in gongu bugün. İzlemek istediğim film sayısı yine oldukça fazla ve biliyorum ki çok azını izleyebileceğim ama biri var ki ona biletimi aldım, ne yapıp edip gitmek istiyorum.


Tost (Toast) İngiltere yapımı, çok keyif alacağımı düşündüğüm bir film. "Kokular ve tatlarla örülü bir çocukluk... Yemeğe âşık, anne-babasından çok, bahçıvan ve temizlikçiye yakın bir çocuk... Limonlu bezeli kekler ve otuz yıl sonra ülkenin en sevilen yemek yazarı olacak Nigel Slater'ın gözünden 1960'ların İngiltere'si..." İKSV tanıtım kitapçığından filme dair kısa bir not... Şimdi bu filmi izlememek bana yakışır mı? Yakışmaz! O yüzden biletler alındı, yerimiz garantilendi, geriye sadece o günü beklemek kaldı:)

Venedik'te Bin Gün'den bir alıntıyla başlamıştım yazıya, yine ordan bir alıntıyla bitsin o zaman. Gitmeden... Ekim, bereketin bol olsun, olur mu?

"Bir şeylerin gerçekliğini sadece sabahın üçünde anlayabileceğini söyleyen bir kadın tanıdım. Sabahın üçünde de kendini seviyorsan, sabahın üçünde de kendini sevdiğin kadar sevdiğin biri yatağındaysa, kalbin sessizce göğsünde atıyor ve ne periler, ne de gölgeler odada dolanıyorsa, bu büyük olasılıkla her şeyin yolunda gittiğini gösterirmiş. Sabahın üçünün, insanın kendine en zor yalan söyleyeceği zaman olduğunu anlatırdı."

21 Eylül 2011 Çarşamba

Sonbahar'la iki çift laf...

Aylar sonra ilk kez bu akşam içtiğim kahvenin tadından başka bir keyif alıyorum. Lezzetin ötesinde bir keyif bu, sıcaklığın ısıtan keyfi... Yaz boyu içtiğim tüm kahveler, bünyeyle buluşmadan önce az biraz soğuması için bekletildi ama gerçek şu ki çayın da, kahvenin de her zaman en sıcağı sevildi.

Şimdiyse hâla sonuna kadar açık balkon kapısından serin, tüylerimi ürperten bir rüzgar esiyor evin içine doğru. Sonbaharı büyük bir özlemle bekledim ben. Kapamıyorum bu yüzden kapılarımı. Essin istiyorum hem eve, hem içime. Üzerime aldığım ince bir hırkaya sarınmaktan güzeli yok şu an.


Yağmur yağacak diyorlar. Sonbaharın ilk yağmuru... Keşke yağmakta çok gecikmesen de diyorum, bu gece seninle şöyle bir yürüsek.

Daha dün defterime "hoşgeldin Eylül" yazdığımı hatırlıyorum. Hangi ara ayın 21'i oldu? Neyse ki Ekim en sevdiğim kardeşindir. Aslında bir nevi daha çok 'ben'dir. Eylül şiirdir, Ekim düz yazı... Eh sen de daha çok düz yazı insanısındır zaten. Şiiri sever ama hep 'düz' yazarsın. Eylül 'sonyaz'dır, kasım 'ilkkış', ekimse başından sonuna, iliğine kadar sonbahar... Tıpkı sen gibi... İnsan doğduğu ayın rengini alır, ruhunu emer mi? Herkes kendinden mesul, sizi bilmem ama ben sonbaharım, rengim sonbahar, ruhum sonbahar... Sonbahar çocukları, her mevsimi sever ama en çok sonbaharı özler.

Boşa demiyorum rengim bile sonbahar diye. Saçlarım derin bir iştahla senin rengine bürünmek istediler. Şu resimdeki kızarmış yapraklarını kıskanmış olmalılar. Kızıl olma konusundaki ısrarlarına karşı gelemedim, meğer onlar benden daha iyi biliyorlarmış kendilerine yakışacak olanı. Şimdi koyu kırmızı tonlarında salına salına dolanırlarken pek bir memnunlar hallerinden. Onlar mutlu, ben mutlu, daha ne olsun:)

İstanbul da yaz rehavetinden sıyrılıp senin ruhuna bürünmeye başladı yavaş yavaş. Festival haberleri, kapalı mekanların yeni sezon konser programları, tiyatro oyunları haberlerini uçurmaya başladılar yavaştan yavaştan. Ama sen hep en çok Filmekimi'ni beklersin Zero, bilirim. Listen çoktan yapıldı. Son üç yıldır yaptığın listelerdeki filmlerin kaçına gidebildin diye sorup canını sıkmıyorum. Biliyorum, kabahat çoğunlukla şu aralar sık sık kapıştığın İstanbul'un dikenlerinde ama sen yine de her sene pes etmeden, vazgeçmeden listelerini yapmaya devam ediyorsun ki, işte bu yüzden sana koca bir aferin! Belli mi olur, belki bu sene gideceklerinin sayısı, gidemediklerini geçer.

Belki biraz daha yazardım ama o çok beklediğim yağmur, üstelik yanına bir de misafir alarak çıkageldi. Şimşek çakıyor, gök gürlüyor ve yağmur inanılmaz güzel yağıyor. Çağırdım, geldin, kocaman bir teşekkür sana!

Şimdi ıslanma vakti... Yağmura söz verdim!

15 Eylül 2011 Perşembe

İstanbul sana diyeceğim var!

"Ey İstanbul, bütün kirini pasını vapurlar ve martılar saklıyor biliyor musun? Onlar da seni terkederse halin yaman" diye yazdım defterime yaz sonuna doğru bir vapur seferinde. Her vapura binişimde sanki o ana kadar İstanbul'la küsüm de yeniden barışıyormuşum gibi bir hisse kapılırım. Eh pek de yalan sayılmaz aslında, biz sık sık küseriz İstanbul'la birbimize.


Ben ona çokça kızarım. Çok talepkar, şımarık, yıpratıcı bulurum. Karaciğerini iflas ettiren bir alkolik gibi ya da akciğerlerini tüketecek kadar çok sigara içen bir tiryaki gibidir. Hızlı yaşayıp genç ölmek isteyenlerden... Bu yüzden bedenine de, ruhuna da hoyrat davrananlardan...

İşte o gün de yine biraz kızgındım sanırım kendisine. Ömür törpüsü bir trafiğin içinden çıkmış, saygısız kalabalıklarının arasında kalmıştım. Yani sanırım... Çünkü sık sık böyle olur:) Ama vapura biner, üst katına çıkar, mümkünse en kenara tüner, gözlerimi o en derin mavilere, bembeyaz köpüklere, vapur dostu martılara, Haydarpaşa'ya, Sultanahmet'e, Kız Kulesi'ne, Haliç'in gizemine dikerim. Tüm öfkesine, yılmışlığına, anlaşmazlığına rağmen sevgilisinin bir yaman bakışıyla mest olan iflah olmaz bir aşık gibi kalakalırım. İnsanlık tarihi kadar eski "ne seninle ne sensiz" vakâsı...


İşte her vapura binişimde, bir gün bu şehirden gidersem (ki sık sık düşerim bu gitme girdabına) en çok özleyeceğim şeyin bu vapurlar olduğunu düşünürüm.

Senenin hemen başında, yılbaşından birkaç gün sonra, henüz daha MSA günlerim sona ermemiş ama hayatım bambaşka zamanlara savrulurken ders çıkışı Beşiktaş'a inmiş ve vapuru beklerken denizi karşıma alıp bir soru sormuştum İstanbul'a: "Ne dersin, sence 2011 aramıza bir özlem sokar mı?" Dinledi, cevap vermedi. Ben bu suskunluğunu "yaşayalım ve görelim" olarak değerlendirdim.

Takvimler Eylül 2011... Ve ben hâla İstanbul'a, İstanbul da hâla bana ait. Kopamayan sevgililer... Halbuki ben ilişkilerde çiftlerin arasına biraz özlem girmesinin o ilişki için çok besleyici olduğunu düşünmüşümdür hep. Ama biz ayrılamıyoruz; hayat, bizim didişen sevgili rollerimizi çok seviyor anlaşılan:)


Bu aralar kafam karışık biraz bu konuda, kabul ediyorum. Siddhartha'nın bana söylemiş olduğu üzere tüm dış sesleri, empozeleri, toplumsal öğretileri susturarak sadece iç sesimi dinlemeye çalışıyorum. Ömrüm boyunca yapmak istediğim mesleği buldum, bunu bulmakta da iç sesimin klavuzluğuna başvurmuştum bundan yaklaşık bir buçuk sene önce. Peki ya yaşamak istediğim şehir? Net bir cevap yok; diyorum ya, kafam karışık. Artılar ve eksilerin muhasebesi döküm halinde.

Dün yine bir vapur seferinde iç ses deftere şu satırları döktü: "Bu şehirde kalmak için bir nedene ihtiyacın var." Evet, sanırım artık nedensiz görüyorum kendimi İstanbul'da yaşamaya dair.


İstanbul'da yaşıyor olmanın, İstanbul'un tadını alıyor olmanın bazı olmazsa olmazları var benim için. Örneğin ille de İstanbul, ille de İstanbul'sa yaşamak için, Kuzguncuk olmalı mesela o İstanbul'un adı. Ya da bir ada balkonundan baklamalı İstanbul'a her akşam; belki bir Galata cumbasına tünemeli... İlle de İstanbul, ille de İstanbul'sa, bir anlamı olmalı bu şehirde yaşadığın semtin... Benim için bu demek İstanbul. Yeni kurulan büyük büyük bloglu, üst düzey güvenlikli sitelerde yaşamak değil benim İstanbul anlayışım. Ruhum buna göre kurulmamış, kurgulanmamış. İhtiyacım olan nefesleri alabildiğim bir sahil kenarına inebilmek için otobüste ter kokuları arasında tost olmak ya da maaşımın üçte birini hatta bazen daha da fazlasını benzine yatırmak arasında tercih yapmak değil.


Sonuç olarak... Sonuç falan yok aslında. Defter yetmedi, bir de buraya içimi dökmek istedim. Bu aralar karışığım, karmakarışık... Sucuklu, kaşarlı, domatesli tost gibi yani:) (Leylak Dalım ve Lalelerin Lale'siyle Burgazada gezimizde oturduğumuz çay bahçesinde verdiğimiz tost siparişlerini garson kardeş, karmakarışık (sucuklu, kaşarlı, domatesli), karışık (sucuklu, kaşarlı) ve kar (sadece kaşarlı) olarak isimlendirmiş ve çok güldürmüştü bizi. Bu yazıda onun da anılası varmış demek:))

--------------------------------------------

Paul Auster'ın Görünmeyen romanında 20'li yaşlarına gelmiş iki kardeş her yıl, yıllar evvel kaybettikleri ufak kardeşlerinin doğum gününü kutlarlar, her nerde ve ne yapıyor olurlarsa olsunlar. Ayrı ya da birlikte hiç değiştirmedikleri bir kutlama seramonileri vardır. Bunu neden mi yazdım?

İyi ki doğdun dost Hrant!

15 Mayıs 2011 Pazar

"Bazı mevsimler bir günde gelir!"

"Ne zaman kağıtçıları, deftercileri gezse yerkürenin yazılmak için varolduğunu düşünürdü".

Staj bitimi ve iş başlangıcı arasında geçen tatil günlerim, Murathan Mungan satırlarıyla şiirsel bir ruha bürünmüş durumda. Çantamda her gittiğim yere benimle birlikte gelen Şairin Romanı, sanki günlerimin üzerine serpilmiş yaldızlı kurdeleler gibi... Bir kafenin en güneşli köşesine tünemiş arkadaş beklerken, Karaköy iskelesindeki bir bankla hiç kalkmak istemezcesine bütünleşip Haliç'le boğazın o muhteşem birleşiminin tadına bakarken, bulutlu İstanbul sabahlarında kendime armağan edilmiş mükellef bir kahvaltının keyfini sürerken kelimelerle vücut bulmuş bir yoldaş benim için. Böylesi romanlarla karşılaştıkça iyice anlıyorum ki, hayattan aldığım nefeslere dair tüm keyfimi doruklara taşıyan bir sanat edebiyat. Hele de böylesine ustaca yazılmış, şiirsel bir dilde ve kurguda ilerleyen, bilgelik dolu bir eserse...

Başta yazdığım cümle, Şairin Romanı'ndan defterime geçirilen sayfalarca nottan sadece biri. Defter ve kitaba duyduğumuz oburluk boyutundaki açlığımızın nedenleri üzerine ettiğimiz onlarca sohbete, tek bir cümleyle anlam katmak bir nevi... Yerkürenin yazılmak için varolduğunu düşünmek... Evet, içimizdeki, bir nevi hayatlarımızın her anını, yerküreden aldıklarımızı, onun bize verdiklerini, şu evrendeki tüm varoluşumuzu acısıyla tatlısıyla kağıda geçirme tutkusu...

Son üç ayda mutfakta geçirdiğim zamanlar tuttuğum defterler, bahar aylarında yapmak istediğim şeylerle, bu şehre dair özlemlerle dolu. 7 Mayıs cumartesi gecesi saat 12'de stajımı bitirerek mutfaktan çıktığımdan bu yana, yani son bir haftadır sürekli İstanbul'la kucaklaşmaya çalışan bir Zeren'le uyanıyorum her günün sabahında. Günün ilk çayının ilk yudumunu, ilk lokmasını ne yapıp etmeli sokaklarda almalı ve gün sonunda bedenim artık yeter diyene kadar meydanlarını, kuytu köşelerini, kitapçılarını, kafelerini arşınlamalıyım. Yapamadığım şeylerin listesi hâla yaptıklarımdan daha fazla ama ne gam!

"Galata Kulesi'ne çıkmak ve uzunca bir aradan sonra İstanbul'u bir de tepeden izlemek istiyorum" diye yazmışım defterime tam iki ay önce. İstanbul'un, insanları kendine çeken mıknatıs etkisini topladığı yerlerin başında geliyor bence Galata Kulesi. Bir kuş olup İstanbul'a tepeden bakabilmek gibi... Geçmişi, geleceği, yılları, kısacası zamanı yaşamdan silip insana sadece ânı bırakmak gibi... En özel günlerinize sakladığınız en zarif kadehinizden içilen bir yudum şarap gibi Galata Kulesi'nden İstanbul'u izlemek... Şehrimde turist olmak... Bu histen kendimizi mahrum etmeden yaşamayı öğrendiğimizde, yaşama sanatına dair en belli başlı eseri vermiş olacağız belki kendimize.

Mutfak harici yaşamda duyulan tüm özlemlere ve geçirilen bu güzel anlara rağmen günlerini şaşıran ben, kendimi cuma akşamı şöyle bir hissin içinde, şu cümleyi ederken buldum: Üç ayda ne çabuk alışmış bünyem cumartesi pazar çalışmaya! Şu an sanki olmam gereken yerde değilmişim gibi bir his... Öyle bir garipseme hali...

Her insanın bir ağaç gibi hayata bağlandığı kökleri ve zenginleşerek çoğalması için gökyüzüne uzayan dalları olması gerektiğini bilen canım arkadaşımın ağaçlara dair tutkusunu daha iyi anlayarak, köklerimi mutfağa derinleştirip oradan aldığım aldığım enerjiyle sulanarak gökyüzüne, edebiyata, sinemaya, neşeye, sevince, kısacası hayatın kendisine uzamak istiyorum ben. Mutfağın enerjisi olmadan geçirdiğim bir haftadan kendime çıkardığım bir sonuçtur bu. Cuma günü staj mutfağımdaki arkadaşların yanına ziyarete giderken artık bir parçası olmadığım o mutfağın beni bu kadar hüzünlendireceğini hiç tahmin etmemiştim. Şimdi gideceğim yeni mutfakta da aynı sinerjiyi yakalamayı tüm kalbimle diliyorum.

"Bazı mevsimler bir günde gelir" demiş yine sevgili Murathan Mungan. Geç de gelmiş olsa bahara koskocaman bir merhaba olsun. Bu kadar özletmemiş olsa, böylesi çoşkuyla karşılamayacağımızı bildiğinden yapmış olabilir bu kurnazlığı. Olsun varsın, hoşgeldi, sefa geldi!

ps: Stajımın sondan bir önceki haftasında izin günümün ertesi günü mutfağa gittiğimde garson arkadaşlardan biri yanıma geldi ve "Zeren dün müşterilerden biri seni sordu" dedi. Kimmiş, adını söylemedi mi derken "Gizli bir hayranıyım, o beni tanımaz" dediğini öğrendiğimde yüzümde kocaman bir gülümseme oluşuverdi. Muhtemelen blogumun hayatıma kazandırdığı kıymetli yüzlerden biri olmuş olduğunu düşündüm. Ne yazık ki gelişi izin günüme denk gelmiş ve görüşememiştik. Kim olduğunu hâla bilmiyorum ama eğer bu satırları okuyorsa ona kocaman bir selam olsun:)

26 Mart 2011 Cumartesi

İstanbul'a bahar filmlerle gelir!

Miladî takvimin göstergeleri Mart ayını bahardan saysa da, İstanbul'a baharın gelmesi Nisan'ı bulur. Ne zaman ki İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı, İstanbul Film Festivali'nin takvimini açıklar ve açılış Nisan'ın ilk haftasında bir güne denk gelir, işte o gün İstanbul'a baharın artık geldiğinin müjdecisidir. Bu sene bahar İstanbul'a 2 Nisan'da geliyor, üstelik peşinden hem güneşi hem de olağanüstü pek çok filmi sürükleyerek.

Festivalin kitapçığını incelediğimden bu yana bunca güzel filmin gösterilecek olmasından duyduğum heyecana mı sevineyim, çoğunu kaçıracak olacağıma mı üzüleyim, karar veremedim. Evet, bir itiraf geliyor ki, işimi çok çok ama çok sevsem de böyle zamanlarda beni o sinema salonlarından ve Beyoğlu'nun o sanat kokan sokaklarından, kafelerinden uzak tutan her şeye sinir oluyorum. Ama ne yapalım, güzel olan her şey bir arada olmuyor. Ben de sahip olduğum tek izin gününe üç film birden sıkıştırarak günlük "yüksek doz" yüklemesiyle açığı kapatmaya çalışacağım:)

Her şey bir yana tek bir film var ki, kaçıracağıma nasıl üzüldüm, nasıl üzüldüm anlatamam. Haruki Murakami'nin bendeki yerini, hele de İmkansızın Şarkısı romanının bende nasıl izler bıraktığını bu satırların eski okurları çok iyi bilir. Ne okuduğum anları, ne okuduğum mekanları, ne de son 30 sayfada yaşadığım duygu yoğunluğunu imkanı yok unutamam. Daha festival kitapçığını elime almamıştım, internetten filmleri incelerken uluslararası yarışma bölümünde İmkansızın Şarkısı'nın sinema uyarlamasını olduğunu gördüm. 30 saniye boyunca tavan yapan duygularım, gösterildiği hiç bir günün izin günüm olan çarşambaya denk gelmediğini farketmemle dibe vurdu.

Evet, biliyorum ben bu filmi ne yapar eder izlerim. Ama izlemeyi çok istediğiniz bir filmi festivalde izlemek gibisi asla yoktur. Film öncesi aynı heyecanı paylaşan insanlarla salon kapısında bekleşmek, bazen sohbetlere karışmak, çıkışta kalabalıkların arasında filme dair yorumların kimiyle aynı duyguları paylaşmak, kimine itiraz etmek istemek, o ruh haliyle Beyoğlu sokaklarına karışmak, çaya, kahveye, belki bir kadeh şaraba, rakıya bulanmak... İşte festivalde film seyretmek bunlar demektir. Ama ne yapalım, bizim de payımıza bu sene sadece iki gün için bu keyfi yaşayabilmek düştü.

'Özgür' ve 'demokratik' ülkemin 'adalet yüklü' mahkemelerinin ipimizi kesmesinin zorunlu sonucu olarak verdiğim ara boyunca mutfakta işler tüm hızıyla, hatta gaza basılmış bir hızla devam ediyor. Num Num'da en sevdiğim şeflerimden birinin yorumuyla "soğuk istasyonunda kendisini yakmayı başaran ilk kişi" olma ünvanını da aldıktan sonra gönül rahatlığıyla salataların, tatlıların, sandviçlerin tozunu attırıyorum. Tost makinesinin "sen misin o kadar dövme yaptıracağım, dövme yaptıracağım diye tutturan, al sana dövme" dercesine kolumda bıraktığı üçgen izin inanın dövmeden bir farkı yok, elimle çizsem bu kadar muntazam bir üçgen çizemezdim:) Gerçi benim istediğim bir üçgen dövmesi değildi ama olsun! Num Num hatırası olarak ömrüm boyunca bedenimde taşıyacağım muhtemelen:)

7 Mayıs'ta bitecek olan stajımın sonrasında kendime vermeyi planladığım bir armağanın sonucu olarak iki gündür mutfak molalarımda elimde Barcelona kitapçığımla dolanıyoruz. Bazen bildiklerimi teyit ediyorum, bazen de yepyeni şeyler öğreniyorum Katalonya kültürüne dair. Örneğin Barcelona'da Cervantes'in ölüm yıldönümü olan 23 Nisan'ın Kitap Günü olarak kutlanması ve geleneksel olarak kadınların erkeklere kitap, erkeklerin de kadınlara gül hediyesi etmesi... Ne hoş!

Başta da söylediğim gibi bahara çok az bir zaman kaldı. Bahar, benim de hayatıma filmlerle, kaşık kepçe sesleriyle ve bavul yüklü günlerle geliyor. Şimdiden kutlu ve mutlu olsun!:)

4 Şubat 2011 Cuma

Mutfak arası bir doz İstanbul

Ocak ayının ortalarında geldi haber. Bazen insan bir şeyi ne kadar özlediğini onunla ilgili bir haber aldığında fark ediyor. Haruki Murakami'nin orjinali 1985 yılında yayınlanan romanı, Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu adıyla Türkçe'ye çevrilmişti. Bu haberi duyduğum anda ne kadar özlediğim 'dan' diye gelip içime oturuverdi. Evet, Murakami'yi, Murakami okumayı çok ama çok özlemiştim.


Şimdi iki gündür elimde Haşlanmış Harikalar Diyarı. Sahilde Kafka ya da Zemberekkuşunun Güncesi kadar olmasa da yine de tuğla gibi bir romanla karşı karşıyayız. Bu da güzel haberlerden biri, zira maceramız uzun sürecek demektir.

Murakami bir kolumda, İstanbul bir kolumda, 'Koreli' arkadaşım yanıbaşımda, 10 günlük mutfak arasını fırsat bilen bendeniz, ev nedir bark nedir bilmez bir şekilde tam bir sokak kuşu olup çıkıverdim. Özlediğim tüm güzellikleri içime çekiyorum İstanbul'a dair. Bu şehrin biz kullarına sunduğu nimetlerden nasibimi almaya çalışıyorum.


Frida & Diego sergisi birkaç aydır şehrin çeşitli reklam panolarından, gazete ve dergilerden davetkar bir tutkuyla göz kırpıyordu bana. Filmini izlediğimden, yıllar evvel biyografisini okuduğumdan beri güçlü ve tutkulu kadın simgesi olarak yer etti içimde. Tarifi çok zor acılar, ufacık yaşta geçirilen çocuk felci yüzünden bir bacağın sekmesi, yine yıllar sonra geçirdiği bir kaza yüzünden bacağına takılan platinle yaşamak zorunda kalması, geçirdiği 20 küsür ameliyat, Diego'ya duyguduğu asla dinmeyen tutkulu aşk, onlarca kürtaj ve düşüğe rağmen dinmeyen bir çocuk sahibi olma tutkusu... Ve bunların her bir karesinin kalemine, fırçasına ve tuvaline yansıması... Bakışlarındaki oklardan, güçten, acıdan, sertlikten etkilenmemek mümkün değil. Ve her şeye rağmen asla kaybetmediği yaşam sevgisinden. O kadar 'renkli' ki hayatının her ânı... Kıyafetleri, eşyaları, resimleri hep renklerle bezeli. Acılarını renge boyamış ve sanki onları bu şekilde katlanılır kılmış gibi. İmkanınız varsa 20 Mart'a kadar sürecek olan bu sergiyi görmeden İstanbul'u terketmesine izin vermeyin derim.

İnsan yanında bir 'Bayan Çekik Göz' ile dolaşıyor ve o kişinin ağzından çıkan iki cümleden biri de Kore'ye dair oluyorsa eğer, el mahkum sergi sonrası duraklama mekanı da İstanbul'un Uzak Doğu cennetlerinden birinde oluyor. Eh biz bir çekik göz olmasak da ruhen ve zihnen bizim de çok ait hissettiğimiz yerler bu mekanlar. Gerçekten öyle böyle değil, benim İstanbul'da gittiğim en harika Japon restaurantı olan Cafe Bunka dünyadan bir cennet mekan sanki... Huzur, dinginlik ve ferahlık dolu.


Suchim'le kapıdan girdiğimiz andan itibaren refleksel bir hareketle seslerimiz kısılıverdi, fısıldaşarak konuşmaya başladık. O kadar huzurlu bir mekan ki, insan sesiyle o huzuru delmek istemiyor.

Keyifle yenen yemeklerin sonrasında ruha mı bedene mi (aslında her ikisine birden) daha çok iyi geldiğinden emin olamadığım o muhteşem genmai-cha çayı... İçinde mısır patlaklarının da olduğu harika kokan leziz bir çay.


Bir Japon lokantasında soluklanarak başlayan hafta yine Japon bir yazarın, Murakami'nin kelimeleriyle devam ediyor.

"Dünyanın sonu insanın yüreğinin içinde gelir" diyor Murakami. Dünyanın sonunun hiç gelmemesi dileğiyle diyorum ve kendini yavaş yavaş hissettirmeye başlayan "stajın ilk günü" heyecanını dindirmek için kitabımın içine gömülüyorum.

9 Ocak 2011 Pazar

Şeflerin Eminönü çıkarması, kestane ve dostlar...

İstanbul'da yaşadığını Boğaz'ın Haliç yakasına geçtiğinde hissedenlerdenim ben. Hayata dair saf gerçekliğin biraz olsun kırıldığı yerlerdir benim için Haliç bölgesi, Eminönü, Karaköy, Eyüp civarları. Büyü vardır, sihir vardır, nostaljiyle harmanlanmış bir 'an' vardır o sokaklarda, çarşılarda. Çay sadece çay değil, ruha ve bedene enerji veren bir şuruptur sanki; kahve sadece kahve değil, bedene şifa veren bir ilaçtır. Mısır Çarşısı'ndan yapılan baharat alışverişi sadece bir alışveriş değil, bir tutam ondan bir tutam bundan bir büyücülük sırrıdır. Gizli saklı labirent sokaklarıyla keşfedilmeyi bekleyen bir mahzen gibidir her yan. Rutubet kokulu, daracık bir dükkanın tahta raflarının üzerinde aklınıza hayalinize gelmeyecek mucizevi bir eşyaya rastlayabilir, o gün kendinizi hazine bulmuş gibi şanslı hissedebilirsiniz.

Cuma günü okuldan iki şef arkadaşımla birlikte kendimizi Eminönü mahzeninde keşfe çıkardık. Serin ama güneşli bir hava, girilip çıkılmayı bekleyen yüzlerce dükkan, şef adayı olmaktan mukabil nerde bir züccaciyeci, bıçakçı, meslek kıyafeti satan dükkan görse dalmadan duramayan ve bir dükkanda rastladıkları şef bıçaklarını görünce ağızlarının suyu akan biz üç yeniyetme aşçı, aç karınlar, arka sokaklardaki saklı mekanlarda doyurulan karınlar, mutfağa dair bitmeyen sohbetler, sorduğumuz sorulardan profesyonel olduğumuzu anlayan dükkan sahiplerinin "hanginiz aşçısınız" sorusuna "üçümüz deeeeeeeeeee" diye verilen coşkulu, gururlu cevaplar, gülüşler, kahkahalar, fotoğraflar ve elbette olmazsa olmaz vapur keyfi... İşte mis kokulu, pırıl pırıl cumanın kısa özeti. Üç arkadaş ayrılırken kendimize güzel bir İstanbul günü hediye etmiş olmanın teşekkürünü ettik birbirimize.

Üstelik çok istediğim makarna makineme de kavuşarak döndüm evime, dün gelmiş olan arkadaşlarıma ilk ürünlerini verecek olmanın sevincini de yaşayarak. İki hafta önceki makarna dersimizde bir kere daha gördüm ki hamurla aramdaki ilişki tarif edilemez boyutta keyifli. Ekmek hamuru, kurabiye hamuru, makarna hamuru, şeker hamuru vs hiç farketmiyor, ellerimin altında şekillenmeye hazır bir hamur olsun yeter.

Eminönü'nün ara sokaklarından birinde duvar kenarına tezgah açmış yaşlı bir amcanın sattığı ceviz büyüklüğündeki koca kestanelerde de aklımız kalmadı değil. Amcanın kestanelerine bakıp "amcacım ne kadar güzel kestane bunlar maşallah" deyince kendisinden "size de maşallah" diye cevap almak da ayrı bir komediydi tabi.

Yaratıcı, cesaretlendirici, yergiden çok şevk veren şeflerimizden Osman Bahadır Şef'in Food&Travel dergisindeki bu ayki yazısının kestane üzerine olduğunu bugün okumuş olmam şanssızlık, yoksa ben o kestaneleri hayatta kaçırmazdım. Kestanenin az bilinen üç kullanım şekline yer verdiği yazısını, kış aylarının vazgeçilmezi bu sebzeye sevdalı olanlar kaçırmasın derim.

Tüm cumartesi mutfaktan hiç çıkmadığım (hatta cuma gecesini de sayarsak 24 saati aşan bir süre) mucizevi bir gün yaşadım. Çok sevdiğim, çok özel konuklarım vardı. Eski dostlar... Bana son altı yıldır yaşadıklarımın ne kadar kıymetli olduğunu hatırlatan, 'biten şeyler'in içinde 'bitmeyen şeyler' de olabileceğini kanıtlayan özel dostlar... Ne kadar farkındalar bilmiyorum ama benim için çok kıymetliler. Aralarından birkaçının bu satırları okuduğunu biliyorum, o nedenle bu satırlar bunu söylemenin bir vesilesi olsun.

Konukların maneviyatı böyle 'ağır' olunca hafta boyu o ağırlığa yaraşır bir menü hazırlama telaşı vardı bende de. Gece sonunda kaç kilo almış olabileceklerini tartıştıklarını düşününce sanırım hedefime ulaştım:) Aralarında kilo alması gerekenler olduğunu belirtiyim ki kötü bir arkadaş olduğumu düşünmeyin sakın:)

Tiramisu tadında giriş yaptığım haftasonu tatilimi, Yunanistan fatihi arkadaşımın hediyesi güzel bir Yunan şarabı ve yine çok sevgili bir diğer arkadaşımın [bu ikisi sevgili olur:)] şarabı tamamlayıcı 'gitarcı şaraplık' hediyesi nedeniyle şarap tadında noktalıyorum.

Her biri... İyi ki vardılar, iyi ki hep varlar...

20 Kasım 2010 Cumartesi

Ah Kavaklar...

Zehri de, ilacı da içinde olan bir şehir İstanbul. Arayıp bulmak, uyuşuk giysilerden sıyrılıp keşfetmek isterseniz her yanı inci taneleriyle dolu bir şehir...

İstanbul'u bize bırakıp giden tüm tatilcilere yürekten sevgiler yolluyorum:) Doğruya doğru, bir yanım onlardan biri olmayı çok istedi kafamdaki binbir yolculuk hayalleriyle ama şartlar, şehrimle arama yolların girmesini değil, şehrimin yollarında gezinmeyi mümkün kıldı. Çok da iyi olmuş aslında diyorum geçen şu bir haftadan sonra.


Anadolu Kavağı'ndan İstanbul böyle görünüyor.

Tamamı size ait olan bir tatil gününde, güne Kanlıca'da kahvaltıyla başlayıp sonra direksiyonu Anadolu Kavağı'na kırmak, kendinize yaşatabileceğiniz en güzel İstanbul keyiflerinden biri. Hele de kahvaltınızı da, Boğaz kıyısında kıvırıla kıvrıla giden o yolları da, sonrasında Anadolu Kavağı'nda içilen 2-3 kadeh rakıyı da, sohbeti de paylaşacak birbirinden keyifli, matrak, yaşam sevinci dolu dostlar varsa yanınızda, bence bu keyfi başka hiç bir şeyle değişmeyin.

Anadolu Kavağı... İstanbul'u Karadeniz'e bağlayan kıyıda saklı kalmış minik bir balıkçı kasabası. Sokaklarında balıkçı ağları, cıvıl cıvıl insanlarla dolu, bir kadeh rakı kokusuna karışan deniz ve gökyüzü mavisi, lokum çıtırlığında, barbun tadında bir İstanbul hazinesi...

Anadolu Kavağı çocukluğumdan bu yana hep çok güzel anılar biriktirdiğim bir mekan oldu benim için. Çocukken 6-7 yaşlarında anneannem ve dedem aile dostlarıyla böyle yedi sekiz kişilik bir grup olarak toplanır, Kadıköy'den vapura biner, teker teker Anadolu Hisar'ı olsun, Kanlıca olsun, duraklarda dura dura en son Anadolu Kavağı'na gelirlerdi. Ben de yanlarında grubun maskotu şeklinde... Vapur, Anadolu Kavağı'nda iki saat mola verirdi. Biz de girerdik bir balık lokantasına. O iki saat boyunca ben balıklara, kuşlara ekmek atarak onları, anneannem de beni beslerdi. Sonrasında da yıllar içinde pek çok kez çok sevdiğim dostlarımla, güzel sofralarda, neşeli sohbetler etrafında buluştuk hep Anadolu Kavağı'nda.


Dünyanın en güzel içkisini çok sevgili bir dostla paylaşmak...

Düşünüyorum da sanki zamanın durduğu bir yer bu şirin kasaba. Ya gerçekten hiç değişmiyor, ya da benim onu gördüğüm gözler hep aynı kalıyor.

Akşam eve döndüğümde bende kalan tatlı bir sarhoşluktu güne dair. Gözlerimin üzerinde tatlı bir ağırlık, rakı mı çarptı, oksijen mi yoksa muhabbet mi derken "rakı beni çarpmaz, ama diğer ikisine hemen vurulurum" diye cevap verdim kendime:) Ben seni gerçekten seviyorum İstanbul, bilesin:)

13 Kasım 2010 Cumartesi

Ara Kafe'de bir dost kazanmak!

Pırıl pırıl güneşli bir tatil gününde bir İstanbullu'yu en çok ne mutlu eder? Ya Boğaz kenarında bir yudum taze demlenmiş çayı yudumlamak ya da İstiklal Caddesi'nde salına salına dolanmak, gözüne kestirdiğin dükkanlara/kitapçılara girip çıkmak, kafelerde soluklanmak... Ben ikinci gruba girenlerdendim bugün.

Saat 2'de önce satırlarıyla buluştuğum, bugünse suretini de tanıma şansı edindiğim bir dosta verilmiş bir randevu olunca İstiklal'de, bana düşen, yollara biraz daha erken dökülüp kendime bir de güzel bir kahvaltı armağan etmekti.

İstiklal'e girdiğim zaman garip bir ruh halinde hissediyorum kendimi. Bugün özellikle bir koşturmaca içinde olmadığımdan bunu çok daha net hissettim. Bir sağda bir solda dizili onlarca dükkanının neredeyse her birinde bir hatıra biriktirmiş olmanın verdiği bir doluluk hali hissettiğim. Dile kolay, hayatımın son on yılı çok yoğun bir şekilde bu sokaklarda, dükkanlarda, kaldırımlarda, kafelerde geçti. Sanki dükkanlar ben önlerinden geçerken vücuda gelecekler de birbirimize derin, içten bir selam çakacakmışız gibi. Onlar "biz hala buradayız" diyecekler, ben de onlara "ben de hala buradayım" diye gülümseyerek cevap vereceğim. Yeni anılar, yeni insanlar, yeni başlangıçlar yaratmak için...

Özlediğim tüm dükkanlara girip çıktım. Kitapçılardan, hızmalarına bayıldığım takıcıdan, hediyelik eşyacılardan ağır cep hasarları almadan çıkabildiğim için kendimi tebrik ettikten sonra kuru kuru tebrik olmaz diyerek attım kendimi Ara Kafe'ye. Bilenler bilir, sokağa taşan masalarıyla (hele de böylesi güzel bir İstanbul gününde) Ara Güler'in özel fotoğraflarıyla İstiklal'in en kişilikli mekanlarından biridir Ara Kafe.

Ömrümün sonuna kadar peynirli menemen ve çayla kahvaltı edebilecek bir insan olarak açık büfe kahvaltıya burun kıvırıp favori kahvaltımı sipariş verdim. Per Petterson'un At Çalmaya Gidiyoruz'u, peynirli menemen, çay ve birkaç dilim ekmek bir arada çok güzel gidiyorlar, bilginiz olsun:)


At Çalmaya Gidiyoruz, geçen yılın kitap fuarından bu yana aklımda olan bir kitap. Ara Kafe'de kahvaltı eşlikçim olarak ilginç dakikalar geçirdik kendisiyle. İlginç çünkü çevrilen her sayfa beraberinde bir merakı sürükleyerek geliyor arkasında. Kuzeyli durgunluğu, sakinliği ve durağanlığı olan bir kitapmış gibi ilerlerken bir yandan da satır aralarında soğukkanlı, tüyler ürperten bir gizem barındırıyor sanki. Okurken ilerleyen sayfalarda olabilecek olanlardan tırsıyorum, böyle bir his oluşturdu şu an okuduğum 50 sayfa bende.

Kahvaltı, çaylar, kitaplar derken saat 2'yi vurmadan beklenen dost sokağa dönüverdi. Garsonlar hakkımızda ne düşünmüşlerdir bilmiyorum ama ilk iki saat sohbetin akışından bir sipariş vermeyi bile akıl edemedik. Sonraki 3 saatse patlama noktasına gelmiş olmamıza rağmen sohbete dur diyememekten tuvalete gitmeyi...:)

Zamanın nasıl geçtiğini anlamadığım çok keyifli bir sohbetle hayatımın bundan sonrasında var olacağını hissettiğim çok özel bir insan kazandığımı hissettim. Kimi farklı kimi benzer yollardan yürümüş, aynı yaşta, farklı mesleklerde iki kadının yolu Ara Kafe'de kesişti bugün. Kitaplardı sanırım bugünümüze yine damgasını vuran. Zaten bizi de bir kitap buluşturmuştu. İmkansızın Şarkısı... Ve yine kitaplarla devam edecek yolumuz. Belki bir kitap klubüyle... Araya yogayı, reikiyi, şarapları, yemekleri de serpiştirerek yolumuzu renklendireceğiz.

Güzel günler bizi bekliyor, ne dersiniz?:)

10 Kasım 2010 Çarşamba

Marco Bakkal

Her şey on gün evvel, Galapera Sanat Evi'nin öykü atölyesi çalışmalarına katılan arkadaşımın "7 Kasım Pazar günü Galapera'nın düzenlediği Hasköy gezisine katılmak ister misiniz?" mailini okumamla başladı. Haliç'in, bu diğer yerlerine göre daha sessiz kalmış, tarihi, pek çok medeniyet barındırmış köşesine hayatımda kaç kez ayak basmıştım? Sadece iki... O da Koç Müzesi'ni gezmek için, o kadar... Ne kadar acıklı! "Bu kış yaşadığın bu şehri tanımak için zaman, emek ve bolca adım harcayacaksın Zeren" diye kendime verilmiş sözlerimi de hatırlayarak saniyesinde cevap yazdım: "Tabi ki katılırım!".

Pazar sabahı saat 11'de Tünel'de tramvay durağında mis gibi bir sonbahar havası temizliğinde başladı yolculuğumuz. 20-25 kişilik olan grubumuzun bindiği minibüs bizi Haliç kıyısına, eski Galata Köprüsü'nün ayaklarının dibine bırakınca karşımdaki görüntüyü hazmedebilmek için bir süre gruptan uzaklaştım, bedenen değilse bile ruhen.

Eski Galata Köprüsü'nü hiç görmeye gittiniz mi? Terkedilmiş, eli ayağı tutmakta zorlanan, gözleri eski gücünü kaybetmiş geçkin bir insan gibi... Terkedilmiş ama ruhunu kaybetmemiş. Bunu da, tırmanarak üzerine çıkıp fotolar çektirdikten sonra hepimizin inmesinin arkasından çıkardığı seslerden anladık en çok. Evet, inanılmaz ama gerçek... Üzerindeyken ses çıkarmayan ve hareket etmeyen köprü, bizler inip aşağıda bölgenin tarihi geçmişi üzerine konuşurken birden inlemelere, gıcırdamaya ve hareket etmeye başladı. Hatta konuşup gülüştük kendi aramızda "Acaba ziyaretimize sevindi de o yüzden mi çıkarıyor bu sesleri, yoksa sessiz ve ebedi uykumda beni böyle rahatsız edenler de kim mi diyor da çıkarıyor?" diye.


İstanbul üzerine bir gezi yaparken insanın içinin burkulmaması, hüzünden uzak kalması pek mümkün olmuyor ne yazık ki. Çünkü taşı toprağı altın denilen bu şehrin her taşında ve toprağında yitip gitmişlikler, hazin öyküler, kaybolmuş değerler, medeniyetler ve kültürler var. Çok güzel, mimarisi belli ki sadeliği oranında değerli olan bir sinegog, bugün nargile kafe olarak kullanılıyor. Sakın şaşırmayın! Yani öyle avlusu, bahçesi falan değil, bizzat içi... Eskiden insanların ibadet ettikleri ve hala bu ibadetin izleri duran bir sinegogda insanlar nargile dumanlarını üflüyorlar taş duvarlara. Şunu düşünmeden edemedim, özellikle Avrupa'da ya da Amerika'da eski tarihi bir cami bugün hamburgeciye dönüştürülse nasıl tepki verir bu ülkenin insanları? "Bize bunu nasıl yaparlar" hezeyanıyla muhtemelen youtube yasağında gerçekleşen mantığın bir devamı olarak söz konusu ülkeye Türk vatandaşlarının gitmesi YASAKLANIR mıydı dersiniz? Olabilir, şaşırmamak lazım!

Hasköy, özellikle İspanya'dan kaçan Musevilerin ve biraz da Rumların yaşadıkları bir semtmiş Osmanlı zamanlarında ve cumhuriyetin ilk 25 yılında. Sonra ne mi olmuş? Hep bildiğimiz ötekileştirmeler, tek tipleştirmeler, farklı olanlara tahammülsüzlükler, halkları korkutup yıldırıp kaçırmalar... Elbet bu politikalardan nasibini alan bir semt Hasköy de, tıpkı diğerleri gibi.

Haliç'i dikine kesen dar yokuşlu sokaklardan semtin içlerine doğru ilerliyoruz. Metruk, viraneye dönmüş, nargile kafe olarak bile kullanılmaya değer görülmemiş(!) birkaç sinagog daha çıkıyor karşımıza. Halen faaliyette olan ve biz gezerken yarım saat içinde iki çok sevimli ikiz bebeğin vaftizinin gerçekleşeceği bir Romen kilisesini geziyoruz; çok sıcak ve girerken dış atmosferi tamamen dışarda bıraktığınız bir avlusu var (bu duyguyu pek çok kilisenin avlusunda hissetmişimdir), hani bir söğüt agacının altındaki banka oturup ciltlerce kitap bitirmelik...

Sonra bölgede faal olan tek sinegogun bulunduğu sokağa geldiğimizde rehberimiz Jale Sancak "şimdi sizi hemen bir sokak arkada bulunan Marco Bakkal'ın olduğu yere götürmek istiyorum" diyor "buralarda kime sorsanız, tanınır bilinir bir şahsiyetmiş Marco Bakkal, adeta semtin bir sembolü gibi". Hemen adımlarımızı o yöne çeviriyoruz. Ve bahsedilen bakkalın önüne geliyoruz.

Marco Bakkal'ın, 'bakkal' kısmı duruyor ama 'Marco' kısmında yeller esiyor elbette. Şansımıza hemen karşı apartmanın girişinde duran tombulca, son derece tonton ve cana yakın bir amca kalabalığımızı görünce lafa karışıyor. Marco Bakkal'ın bakkalını görmeye geldiğimizi söyleyince de oooo bir sevinçle başlıyor "ben 8-9 yaşındaydım onun çıraklığını yaptım, çok severdim kendisini" diye anlatmaya. Belli ki amcam çok eski bir Hasköylü. Böyle ayaklı bir tarih kitabına rastlamış olma fırsatını kaçırmayan Jale Hanım, hemen "O zaman biraz anlatın Marco Bakkal'ı bize" deyip zaten konuşmaya meyilli amcamın iyice hevesle anlatmasına neden oluyor.

"Marco Bakkal, iyiliğiyle, dürüstlüğüyle, sevgisiyle buraların simgesiydi. Onu herkes tanır, çok severdi. Ama o zaman çok başkaydı buralarda her şey. Yıllarca yanında çıraklık yaptım, çok iyiliğini gördüm". Kimbilir neden (tahmin etmek de çok zor değil aslında, amcamın da pek söylemek istememesinden de anlaşılacağı gibi) yıllar önce terkedip ayrılmak zorunda kalmış Marco Bakkal çok sevdiği Hasköy'den ve Şişli'ye yerleşmiş. Beş yıl önce de orada vefat etmiş. "Beş yıl evveline kadar birkaç ayda bir sürekli elini öpmek için giderdim Marco Bakkal'a, onu hep çok aradık" diye de devam ediyor sözlerine. Şimdi Marco Bakkal hala bakkal ama başkaları tarafından işletiliyor.

Marco Bakkal'ın bulunduğu sokaktan ayrıldıktan sonra da pek çok yer dolaştık, eskiden Kadı Mahkemesi olan yani insanlar hakkında hükümler verilip idamların yapıldığı ama şimdi çay bahçesi olan - Hasköy'de bu durum çok ilginç, tarihe verilen değer, nargile kafe ya da çay bahçesi boyutunda dolanıyor - bir yerde soluklandık, daha 2 gün önce 9 yıllık bir restorasyondan sonra halka yeniden açılmış olan Aynalı Kavak Kasrı'nı dolaştık ama benim ruhum Marco Bakkal'ın orada kalıverdi. Ayaküstü on dakikada anlatılan o hikayede... Kimbilir söylenmemiş ne acılar, ne sevinçler, ne kopuşlar, ne sevdalar gizliydi o hikayenin içinde...

Ruhun şad olsun sevgili Marco Bakkal... Gittiğin yerde buralarda olduğundan daha az acı vardır umuyorum...

2 Kasım 2010 Salı

Kalbinizin kasko bedeli...

"Kalbinin kaskosu var mıydı" diye soruyor kitap "Kalbine son hız giden bir Opel Vectra saplandı, onu çıkarmaya çalışıyoruz".

"Hadi bakalım, çıkar çıkarabilirsen" diyor bendeki bir ben de... Okuduğum andan beri öylesine vurdu ki bu cümle, bana vuranları kim çıkaracak asıl, bilen yok!

Kalbe bir şey olunca zararı sigorta ödüyormuş, yani bir nevi kalpteki hasarları tamir merkezi... Sahi, şöyle kocaman bir "keşke" diyesi gelmiyor mu insanın içinden?

On gündür benimle dolaşıyor bu cümle. İlk, on gün önceki bir kitapçı ziyaretinde raflar arasında tırtıklanırken okundu ve yapıştı kaldı zihnimin köşesine. Bugünse artık içinde geçtiği kitap benimle. Çok sevdiğim Donna Leon'un Ölümcül Çareler'inden sonra çantamdaki yerini aldı, ruhumdaki yerini bir cümleyle bile çoktan almış olan Aşık Papağan Barı.

Nazlı Eray serüvenim devam ediyor anlayacağınız. Prag fonunda, Stalin ve tanımadığımız pek çok tarihi karakterin yaşamlarına yolculuk için uçak bileti niyetine bir roman olan Kayıp Gölgeler Kenti'yle başlamıştı bu serüven. Kışı, bu edebiyat perisi kadının hayalgücü satırlarıyla yaşamak istediğime daha çok eminim artık. O benim kış yazarlarımdan biri oldu ve mevsim bitmeden daha almam gereken çok yol var.

Bu arada bir rivayete göre benim şehrime kitap fuarı gelmiş. Peki ben neden benim şehrimdeki bu kitap fuarına gitmek için şehirlerarası yolculuğa çıkar gibi bir hazırlık yapmak zorundayım? Neden örneğin Ankara ya da Bursa yoluna çıkma fikri bana daha cazip geliyor? Ne kadar kitapsever olduğumuz mu sınanıyor acaba diye düşünmeden edemiyorum bazen. Hani gerçek bir edebiyatseversen dünyanın öbür ucunda da olsa kitap fuarına gidersin gibi bir mantık mı bu? Ve eğer böyleyse ben sınavı geçemiyor ve bir edebiyatsever sayılamıyor muyum?

Efendim, bir türlü edebiyatsever olmayı beceremeyen(!) bendeniz, şu 15 günlük fuar kapsamı içinde bir kez olsun ayak basmaya çalışacağım benim için fîzanda konumlanmış olan bu fuar alanına. Ümidim, belki orada bünyeye biraz edebiyat sevgisi bulaşır da, her yıl tabi tutulduğumuz bu illallahlık sınavdan sonraki yıllarda sorunsuz geçmeyi başarırım.

Not: İkâmetgahı Beylikdüzü'ne taşırsam işte siz o zaman görün bendeki edebiyat sevgisini...

9 Ekim 2010 Cumartesi

Bir Sylvain Chomet karakteri olmak istiyorum!

2004 yılında Belleville'de Randevu filmini izlediğimde tanışmıştım onun animasyon dünyasıyla ve tek kelimeyle bayılmıştım. O zamandan bugüne yeni bir şey gelmediği için de tek ve yegâne olarak kalmıştı Belleville'de Randevu. Ta ki düne kadar...

Filmekimi'nin programında Sylvain Chomet'nin yeni animasyon filminin de yer aldığını gördüğümde film arşivime defalarca izlenmekten bıkılmayacak bir filmin daha ekleneceğini hissetmiştim. Yanılmamışım. Söze dünün en güzel şeyinden bahsederek girdim ama dün, topyekün her şeyiyle çok güzel bir gündü.

Dört günlük yorucu bir tempodan sonra sabah yeniden erkenden uyanıp yollara dökülmemin yine çok keyifli bir nedeni vardı. 2010'un 8 Ekim'i, İstanbul'un sonbahar müjdecilerinden Filmekimi'nin başlama tarihi olarak not düşülmüştü takvimlere. Ama bu sene bir değişiklik yaparak sonbaharın değil kışın habercisi olmaya karar vermişti, o ayrı.

Çoğu insanın şikayetlerinin aksine bu sene ben, kararan gökyüzünden, yağmur yüklü bulutlardan, şakır şakır yağan yağmurdan acayip bir keyif alıyorum. Sabah gözümü açarken kapalı perdelerin arkasından cama çıtır çıtır vuran yağmur damlalarının sesini duyarsam eğer, sanki görünmeyen bir elin içime enerji pompaladığını hissediyorum.

O nedenle dün sabah da son derece soğuk bir hava ve ırmak misali akan sokaklara adımımı atarken çok keyifliydim, üstelik tadını en çok çıkarabileceğim arkadaşlarımdan biriyle 11.00 ve 13.30 seanslarında iki doyumsuz film izlemek üzere Beyoğlu'na gitmek üzereydim. Elimde en sonunda bir tane edinebildiğim ve pembe puantiyelerine hayran olduğum için aramızda bir gönül bağı gelişen şemsiyemle genelde yağmurlu havalarda benim için kaçınılmaz bir kader olan ıslanma eyleminden de korunabileceğimin güveni vardı üzerimde:)

Meğer yağmur İstiklal Caddesi'ne ne kadar yakışıyormuş, unutmuşum. Taksim yönünden bu şehrin en sevdiğim caddesine adımımızı attığımızda karşımızda - sabahın erken saatleri olmasından da olsa gerek - tek tük yürüyen insanlar ama insan kalabalığının yerini azametli görüntüsüyle dolduran sağanak bir yağmur vardı. Bıkmadan bakılası bir tablo misali kazılı kaldı zihnimde.

Emek Sineması'nın olmadığı bir festivale başlıyor olmanın öfkesini nereye kusacağımı şaşırsam da, bireysel olarak şöyle bir protesto geliştirdim. İstiklal'in eski ve tarihi onca sineması varken İKSV'nin festival kapsamına Cinebonuslar gibi son derece kişiliksiz, sadece şatafat, gösteriş ve parıltıdan ibaret olan sinemaları katması, İstiklal'dense sadece Beyoğlu ve Atlas sinemalarının olması asla kabul edilebilir değil benim için. Bense onca izlemek istediğim film olmasına rağmen Cinebonuslar'da gösterilen filmlere gitmemeye çalışarak protesto ediyorum bu durumu. Festival filmi dediğin şeyin sonunda kendini parıltılı dükkanların olduğu mekanlara atmaktansa Beyoğlu'nun kalabalığına karışmak isterim ben. O kalabalıkta sürüklenmek, kitapçılara girip çıkmak, bir kahvecide, bir birahanede ya da bir şarap evinde soluklanmak, sohbetin dibine vurmak, filmi bu şekilde yaşamak, yaşatmak isterim.

Neyseki izleyeceğimiz filmler, Emek'ten sonra İstiklal'in en sevdiğim ikinci sineması olan Beyoğlu Sineması'ndaydı da, film keyfinin yanında sinemada tarih kokusu almanın da tadını çıkarma şansımız olabildi.

İzlediğimiz ilk film Sylvain Chomet imzalı Shirbaz (The Illusionist), sadece güne değil hayatınıza bile damga vurabilecek filmlerden. Öyle naif, öyle anlamlı, öyle kişilikli ve hayat dolu bir hikayesi var ki, bakmak ve görmek arasındaki fark gibi terazinin kefesini bakmaktan değil, görmekten yana ağırlaştırmamız gerektiğini hatırlatıyor bize.


Biraz modası geçmiş, yaşlanmış bir sihirbaz olan filmin kahramanı, o şehirden o şehire kendine nerede iş bulursa dolaşan, başarısız da olsa, gereken alkışı alamasa da yılmayan, üzülmeyen, hemen yeni şanslar, yeni seçenekler için kapıları aşındırmaya başlayan, hayatı kendisine ağırlaştırmayan bir karakterdir. Bir gün yine bir gösteri için İskoçya'nın sahil kasabalarından birine düşer yolu. Hem gösteri yaptığı hem de konakladığı mekanın temizlikçiliğini yapan minik bir kızla da arasında bir dostluk gelişir. Bir insanın hayattan mutlu olmak için çok da fazla bir şeye ihtiyacı olmadığını, mutluluk çıtalarımızı çok yükseğe koyduğumuzu ve bunu fazlasıyla maddiyatçılıkla ilişkilendirdiğimiz için ulaşılamaz kıldığımızı son derece sıradan, kısa ve net bir dille anlatıyor film.

Sadece konusuyla değil, 90 dakika boyunca ekrandan geçen her karesiyle de filmin sizi alıp götüreceğini, bol bol iç çektireceğini garanti ederim. Öyle ki, izlediklerimin gerçek, kendi yaşadığım dünyanın kurgu olmasını istedim. Öylesi renklerin, büyülü bir doğanın, keyifli tiplerin arasında yaşamak, tam ruhuma göre döşenmiş son derece sevimli odalarda konaklamak... Kısacası filmi izlerken de, bittiğinde de tüm varlığımla bir Sylvain Chomet karakteri olmak istedim.


İki film arasında benim hala çok sevdiğim kitapçı-kafe Mephisto'da edilen geç bir kahvaltı, zarif bardaklarda sıcacık tavşan kanı çaylar, bitmeyen sohbetler, kikirdemeler, tam ısınmışken yeniden paltolara sarılıp sinemaya koşturmacalar... Ve arkasından gelen bir sevimli film daha... İzlemesi keyifli, gülümseten, sevimli bir filmdi Philip Seymour Hoffman'ın aynı zamanda yönetmen de olduğu Jack'in Kayık Gezintisi (Jack Goes Boating)... Bu filme dair bende kalan şeyse, bir insanı mutlu etmek için emek vererek bir şeyler yapmanın ne kadar değerli ve önemli olduğuydu. Hoşlandığı kadın sırf "Hiç kimse şimdiye kadar benim için yemek pişirmedi" dedi diye günlerce yemek yapmayı öğrenmeye çabalayan bir adamın sevimli hikayesi olarak kaldı aklımda film.

İstiklal'in rutubet kokulu tarihi pastanesi İnci'de ayak üstü yenen profiterol, Pia'da içilen kahveler, gittikçe özel olmaya başlayan bir insan için günün anlam ve önemine dair birkaç dükkana gire çıka aranan ufak bir armağan, ellerinde şemsiyeleri yağmurda yürüyen bir çiftin olduğu Fransız Kültür'ün önünde asılı bir tablonun önünde, elimde şemsiye verilen pozlar (yukarıda görüldüğü üzere) ve yine yağmur, yağmur, yağmur...

8 Ekim 2010 kendi tarihime işte böylesi güzel bir gün olarak not edildi:)