Onur Caymaz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Onur Caymaz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Şubat 2013 Pazar

Balık Pazarı'yla Nevizade'nin kesişme köşesi: Muhsin!

Kitap isimleri mi hatırlanır daha çok, kahramanların isimleri mi? Ben derim ki kahramanlarının isimlerini, kendi ismi kadar zihne kazıyan kitaplar yazdırıyor adını unutulmazlar listesine. Bir hikaye bana kendini isminden çok kahramanıyla andırıyorsa işte o zaman hayatıma yeni bir insan kazanmış gibi hissediyorum ben kendimi. Anlamayana garip gelir de, yaşama sebeplerinden/hazlarından biridir bu benim nezdimde. Ömrüm boyunca belki hiç tanıma şansı edinemeyeceğim insanları hayatıma sokmanın daha iyi bir yolunu bulamadım ben okumaktan başka.

Şimdi sizi Muhsin'le tanıştıracağım. Yok, aslında Muhsin'le tanışmanızı isteyeceğim. Ben anlatamam çünkü onu. Kalemi eline alan yazarı, tarifsiz bir çarpıcılıkta yapmış zaten bunu. Benim çabam olsa olsa onu tanımanız gerekliliğine dair hevesi biraz üflemek olabilir, o kadar.

Onur Caymaz'ın iki uzun öyküden (novella) oluşan kitabı Gökyüzü Sineması'nın ilk öyküsü Hüzün İyidir'in kahramanı Muhsin. Hakkında böyle bahsedildiğini duysa sevinir ve muhtemelen şaşırırdı da aslında. Çirkin olduğu yazıyor kendisi hakkında kitapta. Silik ve sessiz biri olduğu da. Yani kısaca gözün hercai bakışlarıyla farkedilebilen insanlardan biri değil de, nadir insanlarda açık olan o gönül gözüyle görülebilen cinsten biri.

Kitaplar da yakalıyor kendi fotoğraflarını. Balkonda kitap okurken sayfanın arasından geçiyordu bu bulut. Bana sadece kapağını çevirip fotoğraflamak kaldı.

Var böyle insanlar. Var ki, zaten Muhsin de var. Şekil denen dışı parıltılı, içi çoğu zaman boş kutuyu baş tacı etmiş günümüz dünyasında belki en ağır yükü omuzlanmış insanlar bunlar. Sanki böyle ayrı bir tür gibi anlattım ama değil aslında. Sadece "göründüğün kadar varsın" düsturuyla yürüyen zamanlar için küme dışında kalan insanlar, aslında başka bir tür sayılabilirler de pekala.

Muhsin'in dışında değil, asıl içinde akıp giden dünyasından inanılmaz etkilendim ben. Yaratıcısı Onur Caymaz'ın hakkını vermeden geçemeyeceğim burda. O dünyanın detaylarını öyle güzel anlatmış ki, sonundaki o mektubu okurken gözüme yaşlar yürüdü desem sanmayın ki abartıyorum. Muhsin'in bir nevi mahkum olduğu yalnızlığı öyle iyi anlatmış ki Onur Caymaz, bir oyuncu gibi üzerime giydim sanki o hali. İşte o yüzden sondaki o mektup da o kadar dokundu.

Vedat Türkali çok sevdiğim bir yazardır benim. Onu en çok neden sevdiğimi düşündüğümde verdiğim cevaplardan biri, bana İstanbul'u yaşatan bir yazar olmasıdır. Pek çok romanında kahramanları delicesine dolanırlar İstanbul'da. O otobüsten iner, o tramvaya atlarlar, Üsküdar'dan Kadıköy'e tabanvay yürüyüp motora/vapura binerler. Bir roman kahramanıdır İstanbul da. Can yakar, yaralar, nefes olur, yer yer bir kadeh rakı olur.

Aynı tadı aldım Muhsin'in hikayesinde de. 32 yıllık ömrümün hatırı sayılır zamanlarının geçtiği mekanlarda, İstiklal Caddesi'nde, Nevizade Sokak'ta, Tünel'den Karaköy'e inen yokuşta, Sirkeci kalabalığında, vapurlarda, bir film izler gibi okudum, takip ettim Muhsin'i. Boşa demiyorum hayatıma yeni bir insan girmiş gibi hissediyorum diye; bundan sonra Balık Pazarı'yla Nevizade'nin kesiştiği köşedeki masaların önünden geçerken Muhsin'i hatırlamamak ne mümkün? Hani desem ki birine "hadi bu akşam Muhsin'in taburelerine gidelim" diye, kim anlar? İşte derim ki, bence tanıyın Muhsin'i.

Şimdi bir de ikinci öykü var ki, kitaba adını da vermiş Gökyüzü Sineması. Ferhat, Muhsin'den bu kadar çok bahsedip sana ne çok haksızlık ediyorum aslında ama gönlüm kaldı onda, ne edersin?

Kitap sonlarına düşülen birkaç satır not da, yine bir roman kahramanından yadigar...

Canı yanan, yaralı iki insan Muhsin'le Ferhat. İkisinin hikayesini de üst üste okuduktan sonra bende kalan tek: koca bir sızı. Öyle ki elini atsa biri yemin olsun dokunabilir.

10 Ağustos 2011 Çarşamba

Büyüler, büyücüler

"Elime kalemi aldığımda büyüye inanıyorum."

Bazı cümleler vardır, sahibi siz değilsinizdir. Ama o cümle sizsinizdir. Onur Caymaz'ın Hikayeden Çocuk'a döktüğü yüzlerce cümlesinden biri olan bu satırlar, okunduğu andan itibaren büyüsünü tekrarlıyor beynimde. Önce kelimelerin dünyasına girdim, 10 yaşında ufacık bir velettim; sonra belki birkaç yaş daha büyükken mutfağın dünyasına...

İlk Ursula Le Guin'in Yerdeniz serisini okuduğumda yazınının kesinlikle bir büyücülük olduğuna inandım. Çünkü onun yarattığı fantastik dünyalarda, bir cadının kazanını kaynatırken çıkan o tütsülü dumanın buğusu vardı. Acayip bir şeydi. O dünyanın içine girmiş, kitabın başında Yerdeniz dünyasının haritasının yer aldığı o sayfada bir haritacı gibi kare kare her yeri incelemiş, kitabı harita eşliğinde okumuştum.

Sonra anneannemin bir gün koca bakır tencerelerinden birinin başında helva kavurduğu bir sahneyi hatırlıyorum. Kimbilir belki de bir kayıp, acılı bir gün için kavuruyordu o helvayı, ama benim aklımda sadece koca bir tencerenin başında mis gibi kokular çıkara çıkara, bir tutam ondan bir tutam bundan katarak tıpkı o zamanlar okuduğum masal kitaplarındaki büyücüler gibi kazan kaynatan bir kadın ve sonrasında o tencereden çıkan, insanları ağızlarına bir kaşık attıklarında mest eden o lezzet kaldı. İşte bu büyüydü, bunları yaratanlarsa benim dünyamın güçlü ve coşkun büyücüleri...


Bugünlerdeyse zihnimde gelecekten bir kare... Ege kıyısında masmavi engin suların şırıltısında 10, belki 15 masalık ufak bir mekan... Öyle ki mekanın tabağında da ben, örtüsünde de, çiçeğinde de, masa üstü fenerlerinde de... Kendi aynamdan yansıyan tüm objeleri saçıvermişim ortalığa ne var, ne yok. Mutfaktaysa yine BEN pişiyor. Akşam konuklar kadehlerini tokuştururken sohbetlerine de, içkilerine de yarenlik edebilsin diye, ama en çok da lezzetli bir şeyler yemenin bu dünyadaki en büyük hazlardan biri olduğunu keşfedebilsinler diye bunca yıldır birikmiş Ben'lerden pişen lezzetler... Herkes yerini alıp masalarına kuruldu mu, masaların üzeri minik tabaklarla doldu mu, fenerler yavaştan ortalığı loş ışıklara boğdu mu, ortalıkta, masaların arasında huzurun şekillendirdiği bir gülümsemeyle dolanan, kâh sohbetlere katılan, kâh misafirleriyle kadeh tokuşturan ben.

Tıpkı şu fotoğraftaki ânı yaşarken hissettiğim sevdiklerimle birlikte özel anlardan birini yaratıyor olmaktan duyduğum hazdaki gibi anlar yaratmak; gündüz mutfağın sıcağından boğulmuş boncuk boncuk terler biriktirmişken girilen mavi suların serinliğini akşam masalar arasında dolanırken hala bedenimde hissetmek; bir dostun kadehini doldururken beyazlaşmasına şahit olduğum aslan sütünün burnuma gelen kokusuyla anasonun, hayatta beni keyfe getiren en birinci kokulardan biri olduğunu bir kere daha düşünmek... İşte böyle karelerin resimleri var beynimde bu aralar. Ve hayatımda ilk kez kendi büyümü yaratma fırsatına sahip olacağım böylesi bir mutfağa bu kadar yakın olduğumu hissediyorum. Somut bir yakınlık olmasa da, varoluşsal bir yakınlık bahsettiğim.

Hem belki beslendiğim tüm büyücüleri de aynı çatı altında toplama şansına sahip olurum. Bir bakmışsınız Onur Caymaz bir masada oturmuş, bir yandan sohbetin dibinde, bir yandan da anasona bulanmış zihninden geçen satırları kaydetmek için bir peçeteye uzanıyor elleri. Taptığım kadın canım Ursula'm, Oregon'da kendini gönüllü kilitlere soktuğu çiftliğinden çıkmış benim masalarımdan birinde, buruşmuş elleriyle pembe şarabını yudumluyor ve o an, ona en sevdiği kahramanlarından Orrec ile Gry'in hikayesini hatırlatıyor. Sessiz huzurunu bozmak istemediğimden sadece uzaktan izliyor ve gözlerimizin kesiştiği an kadehimi ufak bir hareketle şerefine kaldırıyorum.

Olur mu, olur! Neler olmuyor ki şu hayatta...

29 Temmuz 2011 Cuma

Narlı hatıralar, nardan hatıralar...

Evin hem daimi hem geçici sakinleri şirin anne ile şirin babanın kısa İstanbul seyahatlerini tamamlamalarıyla yeniden yalnız kaldığımız malikanemizde salonun bir köşesine kurulup, uzuuun zamandır başucumdan bana göz kırpan Hikayeden Çocuk'u elime almanın zamanı gelmişti.


Kucağında nar tutan bir çocuk, etrafı narlarla kaplı bir kitap kapağının üzerinde yerini almış bana bakıyor. Evet, önce kapağına aşık oldum ben bu kitabın. Ve bir de ismine elbet... Hikayeden Çocuk...

Onur Caymaz'ın yazıyla tutkulu, tutsaklı, sevdalı ilişkisini anlattığı 15 yıllık yazarlık serüvenin hikayesi Hikayeden Çocuk... Kelime kelime, satır satır yazarak büyüttüğü bir çocuğun varoluş hikayesi...

Daha ilk sayfalarından satırlarını bıraktı bende Caymaz. Haksızlık bu dedim, daha ilk sayfalardan yapılmaz bu! Ben bu geceyi okumaya ayırmıştım, ama okuduklarımla içimdeki yazı canavarını harekete geçirdin, şimdi olmadı bu dedim.

Bazı satırlar bünyeye girince an itibarıyla derin yerler ediniyorlar kendilerine. Ama o yeri edinirlerken bir sancı oluşuyor girdikleri bünyede. Durmadan, düşünmeden edemiyor insan. Satırların harekete geçirdiği kendindeki izleri takip etmeden, maziye doğru yolculuğa çıkmadan edemiyor.

Edirne'de bir kış ikindisinde kaldığı otel odasında mavi ciltli defterine "hatıra" ile "anı" arasındaki farkı yazmaya çalıştığı satırları okuyorum. "Anı kolay, zorlu olandır hatıra" diyor Caymaz. Hatıralar, narla kaplı bir kitap, Dostoyevski'nin "insanların birbirini tanıması için en iyi zaman, ayrılmalarına en yakın zamandır" sözleri, tek başlarına bir anahtar olup mazimdeki koca bir narın kabuğuna vuruyor ve içindeki binlerce nar tanesini 'hatıra' taneleri olarak seriyor önüme. Narlı hatıralar, nardan hatıralar...

Güzel insanlar damgasını vurdu hayatımın son 7-8 yılına. Kimisi zamanını doldurdu geldi geçti, kimisi daimi yerler edindi, geldi kaldı. Ama geçenlerle de, hala kalanlarla da nice güzel hatıralar birikti; hatıralar temelli alışkanlıklar oluştu.

Narın, Ermeni kültüründe ne kadar önemli bir yere sahip olduğunu öğrendim ben onlardan. Rengime renk katan bilgilerden biri oldu. Evlenirken gelinlere nar kaldırmaları, içinden kaç nar tanesi dökülürse gelinin, bir bereket simgesi gibi o kadar çocuğu olacağına inanmaları, her yeni yıla girişte gece 12'yi geçer geçmez evlerinin kapısı önünde nar patlatmaları ve ne kadar çok nar tanesinin etrafa yayılmasına bakarak o yılın ona göre bereketli geçeceğine olan inanışları... Kendi nar patlattığımız yılbaşı gecelerini hatırlıyor ve gülümsüyorum. Bu hatıralar temelli alışkanlıklarımla bundan sonraki yılbaşlarımda patlatacağım narları düşünüyor ve buna da gülümsüyorum. Türklerin aşure, Ermenilerin anuşabur dedikleri o bence dünyanın en zengin tatlısını, bundan sonra dünyanın neresinde, ne zaman ve ne olarak yapıyor olursam olayım, üzerine her birkaç nar tanesi serpişimde bu hatıralarımın canlanacağını biliyor ve hepsini kendi zenginliğim olarak taşıyorum.

Daha ilk sayfalardan çok fazla hatıra döktü benden Hikayeden Çocuk. Gecenin rengini okumaktan yazmaya çevirdi. Onur Caymaz'a, onunla tanışmama vesile olan güzel kadına bir kere de bu sayfalardan kocaman sevgiler gönderiyorum. İkinizin de yaşamından yazmak, paylaşmak, yaratmak ve okumak eksik olmasın!

22 Ekim 2010 Cuma

Sevilesi takıntılar!

Bazı takıntılarım vardır benim. Vazgeçemediğim, vazgeçmek de istemediğim. Belli yazarları belli mevsimlerde okumak isterim örneğin. Her yazarı bir mevsime, her mevsimi bir yazara yakıştırırım. Bir bardak olsun çay içmeden edilen kahvaltıya asla kahvaltı demem. Ama çay illa ki de demleme olacak. Uyumadan önce muhakkak bir sayfa olsun kitap okumalıyım. Ya da sokağa çıkarken gün içinde elimi dahi değemeyeceğimi bilsem de bir kitap olmalı çantamda. Belli filmleri belli sinemalarda izlemeliyim; çok merak ettiğim, ruhuma büyü etkisi yapacağını bildiğim bir film, o filmin ruhuna uygun bir salonda oynamıyorsa eğer sinemada izlememeyi tercih ederim. DVD'si çıksın evde izlerim der, beklerim. Bunlar da bir şey mi demeyin, bazen hiç beklenmeyecek kadar huysuzluk edebilirim tersi durumlarda.

Ama hayattan aldığım keyifleri arttıran takıntılar olmalarından ötürü pek dokunmuyorum kendilerine. Varlıkları, avucumda damla damla keyif taneciklerinin birikmesine neden oluyor ki bunun adına da küçük mutluluklar diyorlar sanırım.

Bütün bunlara ek, bir takıntı daha peyda olmakta bünyede. Son bir iki yılda daha bir kendini gösteren, daha bir sivrilmeye başlayan... Çok sevdiğim, tutkunu olduğum bir kitabın finalini, özel, o kitaba yaraşacak, sonra da bende anısı kalacak bir yerde okumalıyım takıntısı!

Düşünüyorum, nerde ve hangi kitapla başladı bu takıntı diye. Hafızamda bir başlangıca ulaşamıyorum ama düşündükçe Ursula Le Guin'in bazı çok etkilendiğim romanlarını, Vedat Türkali'nin pek çok romanını, Mıgırdiç Margosyan'ın Gavur Mahallesi'ni, Kirpinin Zerafeti'ni (ah o unutulmaz final) ve daha pek çok romanı bir bir bulup çıkarabiliyorum hafızamdan.

Nerde olursa olsun önemli olan yazılanı okumak değil midir ki demeyin! Evet, bir bakıma öyledir ama çok sevdiğiniz bir romanın finali, çok lezzetli bir yemeğin son lokması gibidir. O lokmayı da ağzınıza atarsınız ve biter. Bir daha gelmeyecektir. Tekrardan okusanız da bir daha asla o hiç bilmemezlikle okumanın heyecanı ve merakı olmayacaktır. O nedenle özel bir ilgiyi, özel bir hazırlığı, bir özeni hak eder benim nezdimde.

Bu duyguyu yine iliklerime kadar hissettiğim bir kitabı bitirdim dün. Onur Caymaz'ın Gece Güzelliği'ni... Kitaba adını da veren son öykü Gece Güzelliği'ne dönüş yolumda, İstanbul'un metrobüs çılgınlığı kalabalıklarında başladım. Ayaz'la Selvi'nin masalı... Öylesine lime lime ederek kayıyordu ki satırlar gözlerimin önünden, bir anda şak diye kapatıverdim kitabı. Bitmek üzereydi, çok az kalmıştı ve bu kitabın finalini daha derinden hissedebilmek için ona uygun bir yere gitmeli, ona uygun bir anı yaratmalıydım. Son durak geldi, metrobüsten indim ve Kadıköy Çarşısı'na gitmek üzere hemen bir dolmuşa atladım. Nereye gideceğime karar vermiş, mekanımı seçmiştim.

Her yanım yine torba ve çantalarla dolu dolu Kadıköy kalabalığında ilerledim ve işte olmam gereken yerde, o çok sevdiğim, mis gibi tarçın ve lokum kokulu, çini karolu Hacı Bekir'deydim. Öyle bir mekanki Hacı Bekir, içine girdiğiniz anda, zaman makinesine girmiş gibi hemen bir 30-40 yıl geriye gidiveriyorsunuz. Yüksek tavanlı genişçe bir mekan, tarihi eskitilmiş masa ve sandalyeler, kibar çalışanlar, çini karolar, çoğunlukla orta yaşın üzerinde hanımefendi ve beyefendiler... Köşedeki boş masaya yerleştim, orta şekerli kahvemin siparişini yanına da sakızlı lokum rica ederek verdim ve sayfalarını yeniden çevirdim Gece Güzelliği'nin... Bittiğinde bir, ağzımın içinde telvenin tadı kaldı, bir de "pavyon kadınlarında saklanmış hayatın manası"nın o buruk tadı yüreğimde...

Sadece bu son öyküyü değil, tüm öyküleri okuduğum, beni ezip geçen o duygu anlarının hiç birini unutmayacağım. Mecidiyeköy metrobüs durağı çıkışındaki o kafe, her zaman Üvey öyküsünü okurken üzerime bulaşan o hiç bir yere ait olamama hissinin verdiği buruklukla, acıyla anımsanacak örneğin. Her sabah önünden geçerken Üvey'in hikayesini okuduğum yer olarak kalacak aklımda.

Onur Caymaz çok etkili bir kalem. Kelimelerle adeta meşk ediyor. Anlattığı şeyler çok sıradan, hayattan... Sokakta, iş yerlerinde, apartmanlarımızda sürekli karşılaştığımız, hatta çoğu zaman bizzat 'biz' olan şeyler... Ama o kadar etkili bir şekilde anlatıyor ki, bence yazarlığını bu kadar özel kılan şey bu. Kelimelerle karşılıklı bir aşk yaşıyor. Seviyor, sevdiği kadar da seviliyor. Bunu her satırında hissetmek mümkün.


Bu kitapla tanışmam, buluşmam ve en son da okuma serüvenimin hepsi bir bütün olarak çok özel oldu benim için. Bir armağandı; yeni yaşım için güzel bir doğum günü kartı ve iki adet son derece sevimli ayraçla gönderilmiş bir armağan... Ama bunu armağan eden güzel gönüllü insan, bana sadece bir kitap armağan ettiğini sanıyordu ama armağanı, severek ve merakla takip edeceğim yeni bir yazardı aslında.

Yeni bir yaşa, yeni bir yazarla başlamak... Ben 30'lar güzel gelecek demiştim:)