8 Ocak 2012 Pazar
Artık hiç bir soğan ağlatamaz beni!
29 Aralık 2011 Perşembe
İstanbul'a ve sevdiğim tüm şehirlere...
3 Ocak 2011 Pazartesi
2011 model yazı
Bir ince bellinin belini saran tavşan kanı bir bardak çay ısıtıyor şu an bugün çok üşümüş olan bedenimi. Okul dönüşü, yolu uzatıp vapura doğru vurdum adımlarımı. Beşiktaş'ta deniz kenarında bir parça İstanbul çektim içime. Deniz kenarında üfür üfür esti içime Boğaz'ın ayazı. Kapişonunu da başıma çekince içinde kaybolduğum paltomun altından bol bol baktım O'na, seyrettim. Seni o kadar seviyorum ki, 2011 aramıza hasretler sokarsa ne yapabilirim sence, bırakıp gidebilir miyim seni dedim. Verdiği cevap biraz su serpti yüreğime. Nereye gidersen git, ben hep burdayım, her zaman beklerim seni dedi. Velhasıl biraz konuştuk İstanbul'la.
Şimdi yanaklarıma yaslıyorum arada sımsıcak çay bardağını. Derinlerime kadar işliyor sıcaklık. Anlayacağınız 2011'in üçüncü gününde payıma bolca İstanbul, biraz yağmur ve biraz da üşümek düştü. Ha bir de minik ekmekçiklerin üzerine çeşit çeşit kanepeler hazırlamak... Mutluyuz, gururluyuz:)
Her yeni haftanın başında derse, şafak sayan askerler misali geri sayım yaparak başlıyor şef. Bugün itibariyle sadece dört hafta kaldı geriye. 27 Ocak'ta okuldaki finalimizi yapıyoruz, 3 Şubat'ta staj başlıyor. Tatatatam! Yeni bir heyecan, yeni bir süreç...
Hayatımın en keyifli yılbaşılarından birini geçirdim. Bu kadar keyifli olduğum bir günü tarihe not düşmezsem olmaz. Yanımda sevdiklerim, etrafımda çınlayan kahkahalar, müthiş huzurlu ve mutlu olduğum bir ev, tabağımda leziz yemekler, bardağımda en sevdiğim içki, saatler ilerledikçe kafası hoş olan bir Zeren, çakırkeyif kafayla sabaha karşı 4'te cenga ve tabu oynama komedisi (komedi bunun neresinde derseniz, 2 duble rakı, 7-8 şad tekiladan sonra oynamayı deneyin, görürsünüz:))
Ben yılbaşı gecesi kadar ertesi sabahı da çok severim. Yemek ve içki konusunda bünyeyi zorlayan bedenler, demlenmiş mis gibi bir demlik çayla kendine geliverir. Bizimki de öyle oldu vesselam. O çayın ilk yudumu boğazımızdan geçtiğinde hepimizin bedeninden bir oh sesi yükseldi. 2010'un son ayında "sıcak şarap, sıcak şarap" diye sayıklayan biz 'komedi dans üçlüsü'ne, 2011'in ilk günü verdi bu hediyeyi. Kadıköy'ün çok sevdiğim, 21-24 yaşlarımda çok sık gittiğim mekanlarından biri olan Trip'te tarçın, portakal kabuğu ve armut kokulu bir bardak sıcak şarap armağan ettik kendimize.

Giden yılın son haftalarında başucumda hep bir kitap eşlik etti bana. Şu derya-deniz blog dünyasının güzel ve özel kadınlarından biri tarafından hoş bir günün hatırası olarak "senin bu kitabı okumanı ve yazmanı çok istiyorum" diyerek armağan edilmiş bir kitap... Susamlı Halkanın Tılsımı...
Simit benim için çay demektir, değişmez ve olmazsa olmaz bir ezber gibidir bu ikili. O nedenle tıpkı simidi yerken olduğu gibi, şimdi hikayesini okurken de hep bir ince belli bardak eşlik etsin istedim zihnimden giren kelimelere. Her sabah 5.30'da başlayan maceramla evden ayrılırken de, akşam saat kaç olursa olsun eve varırken de o hep başucumda, bıraktığım yerde beni bekledi.
Bir yandan okuyorum, bir yandan Brajeshwari ile konuştuğumuz gibi kendi simit hikayelerimi düşünüyorum. Simidin benim için ifade ettiği anlam içinde, birikmiş o kadar çok anım ve hikayem var ki... 221 sayfalık bu maceranın sonuna geldiğimde bunları yeniden paylaşmak istiyorum. Bu yazıya başlamadan evvel okuduğum şu satırlardır şimdi bu kitaptan bahsetmemi zorunlu kılan:
"İnce belli", çayını "tavşan kanı" tabir edilen renkte görmek, avucunda müşfik sıcaklığını hissetmek, içine şeker atıp kaşıkla çevirirken musikisini yaşamak isteyen insanımızın tüm beklentilerini karşılayan bir buluştu.
Çay kaşığının musikisi... O kadar hoşuma gitti ki bu ifade. Her ne kadar 10 küsur yıldır çayı şekersiz içtiğimden bu musikiyi çıkartamıyor olsam da, şekerli içenler sağ olsunlar mahrum bırakmıyorlar bizleri:)
Yarın sabah kepekli tostumu bir günlüğüne boşuyorum. Yaşasın simit, peynir, çay üçlüsü!
29 Aralık 2010 Çarşamba
Son viraj

Şimdi 2010'un son virajı artık. Geriye sadece iki gün kaldı eskitilmesi gereken. Dostlara gönderdiğim bazı kartlarda da yazdığım gibi zaman, biz insanoğullarının yarattığı bir kavram. Giden 365 güne eski, geleneyse yeni diyoruz. Hayat bir döngü oysa ki... 1 Ocak'ta yeni bir dünyaya uyanmıyoruz. Yaşamlarımız kaldığı yerden devam ediyor akışına. Ama insanız işte. Duygularımız var, umutlarımız, heyecanlarımız... Her 'yeni' dediğimiz şeyden güzel şeyler beklemek, dilemek varoluşumuzun bir parçası sanki. Dileyelim zaten, isteyelim, umalım, ki güzel şeyler peşimizi bırakmasın.

2011, bu yıl yeşeren heyecanlarımı devralıyor 2010 yılından. Tohumlarını attığım, umutla yeşerttiğim başlangıçlarım, yeni bir evreye girerek devam ediyor olacak 2011'in ikinci ayından itibaren. Mutfak Sanatları Akademisi'ndeki maceram Ocak ayının sonu itibarıyla ikinci evresine giriyor. 8 aylık eğitimimiz, Akademi'deki 4,5 aylık eğitim sürecini tamamlıyor ve bizi sahaya hazırlayacak olan 3 aylık staj sürecine devrediyor yerini. Okulda hummalı bir çalışma, bizlerde bir o kadar heyecan. Staja nerede başlayacağımız, bizi bekleyen süreçler, otel mi, restoran mı sorularının bitmek tükenmek bilmeyen cevapları... Bu aralar cümlelerimiz, düşüncelerimiz hep bunlara dair.

Pek çok uluslararası otelin ya da restoran zincirinin şefleriyle tanışıyor, söyleşme şansına sahip oluyoruz. Tecrübelerinden kendimize katabileceğimiz ne varsa emme derdindeyiz. "Sabır" diyor her biri. "Bu işte başarılı olmak istiyorsanız sabretmek zorundasınız. Çünkü mutfak sabır işidir".

Okul mutfağı haricinde ev mutfağında da bir heyecan, hummalı bir çalışma başlıyor yarın akşam itibarıyla. Yılbaşı sofralarının hazırlıkları yılbaşı kadar ışıltılı olur, malum. Çam ağacı, geyik, kardan adam şekilli kurabiyeler pişecek, tarçın ve soğan kokulu karışımlar hazırlanacak, bir bir dolmalara sarılacak, her bir malzeme sonucunda bambaşka bir şeye dönüştüğü bir aşamadan geçecek ve en sonunda da dost evine taşınacak 2011'e girmek için.

Geçen yıl 2010'a girerken dilediğim dileklerim geliyor aklıma. Buruk bir gülümseme gönderiyorum hayata. Teşekkürüm çok bu yıla. Hayatıma getirdiği güzelliklere müteşekkirim. Acı ve kayıplar da ziyadesiyle boldu, üstelik bu dünya üzerinde arkası, önü, sağı, solu hiç önemli olmayan, sadece birey olarak varlığıyla bile çok sevdiğim güzel bir kadın, hayata gözlerini yumdu. Bir 2010 yazısı yazarken ona dair bir cümle kurmazsam kendimi rahat hissetmem. Rahat ve huzurlu uyu pamuk kadın!

Can kadın, dost kadın, güzel insan sevgili Lale'nin (ben ona abla diyemiyorum, bu kadar çocuk ruhlu, ışıltılı, bir insana sırf benden daha fazla yıl eskitmiş diye bu dünya üzerinde, böyle bir büyüklük ifadesi kullanmak garip geliyor, yabancılaştırıyor, ayıp ediyorsam affola) güzel düşüncesinden bugün paket olup gelen İki Şair Arasında, İstanbul kitabından ilk açışımda göze çarpan bir şiirin dizeleriyle son vermek istiyorum 2010'un bu son yazısına. Yeni yılın gönlümüzdeki tüm güzelliklerle gelmesi dileğiyle...
"Can Yücel vapuru
alaycı bir düdük çalar
savaş gemilerine
ki rakı şişeleri asılıdır
can simitlerinin yerine"
Şiiriçi hatları Vapuru
21 Aralık 2010 Salı
Postacı kapıyı bilmem kaç kere çalar!
Saymadım, sayamadım. Sadece bu ara postacı en azından gün aşırı evin kapısını çalmakta. Elinde kolunda üzerinde adım yazan paketler ve en güzeli de yeni yıl kartları taşıyor. Eve varana kadar her gün telefonda anneanneme soruyorum:- "Annane var mı bana bugün postadan bir süpriz?"
- "Var kızım var, geldi gene postacı!"
Güzel insan, can kadın Leylak Dalı, bu sene güzel bir etkinliğe vesile oldu. "Hadi gelin eski bir geleneği canlandıralım, bu sene birbirimize yeni yıl kartı gönderelim" dedi, hepimizin gözeneklerini açtı, mutluluk hormonlarımızı coşturdu, dolaptaki çikolata raflarının yerine yeni yıl kartı satan dükkan raflarının önünde bulduk kendimizi:)
Hiç tanımadığım, tanışmadığım ama bu vesile ile hayatlarından, dünyalarından haberdar olduğum nice güzel insanla tanışıyorum, yeni yıllarının mutlu, sağlıklı, huzur dolu geçmesi için dileklerde bulunuyorum. Ve benzer dilekleri kendi yaşantım için alıyorum.
Yine yorucu ve stresli geçen bir sınav günün ardından eve varıyorum örneğin geçen gün. En çok korktuğum poşe armut tatlısının yapımından tam not almış ama elimi, kaynaya kaynaya koyulaşan şerbetle şekilli bir tabak yapayım derken bir güzel yakmış olmanın acısıyla ilk karşıma çıkacak aile bireyine naz yapma modundayım. Bu şanslı kişi, büyük ihtimal bana kapıyı açacak olan anneannem olacağından olayı büyütmemeye de kararlıyım zira, naz yapayım derken panik barometresi tavan yapmaya her daim müsait olan anneannem sayesinde kendimi bir anda hastane kapısında bulabilirim. Ne oldu, alt tarafı azıcık elim yandı:)
Zili çaldım. Selam sabah faslını geçip nazlanma moduna giremeden paketi uzatıverdi anneannem önüme. Gönderenin adını okuduktan sonra paket açma heyecan katsayım biraz daha yükseldi. İçinden çıkanları gördükçe de çığlıklarım... Anneannem bir yandan, ben bir yandan hayranlık, sevinç, dokunduk, güldük, okuduk, keyiflendik:) Ortada ne naz kaldı, ne niyaz, ne de parmağımı delip geçen yanık acısı...

İdolüm, aşçı fare ratatuy dedim, bir baktım ratatuy olmuşum. Bir de güzel bir kitap ayracının üzerine şef olarak konmuşum ki, utanmasam kendime aşık olucam:)) Leylak Dalım, ne kadar teşekkür etsem az. Hediyelerimi, kartlarımı gördükçe "mutluyum, mutlusun, mutlu" kıvamında dolaşıyorum. Bundan daha güzel yeni yıl hazırlığı olur mu?
Üstelik bir de kendi kartlarımı seçip postalama maceram var. İstedim ki öyle bütün büyük kitapçılarda karşımıza çıkan kartlardan biri olmasın. Şöyle bol Noel Babalı, ışıltılı, rengarenk kartlar olsun. Neyseki Kadıköy'deki bir kitapçının arka raflarında eşeleye eşeleye rastladım aradıklarıma.
Blog komşularım ve diğer eşe dosta gönderilecek tüm kartlar yazılıp hazırlanınca iş sadece postalamaya kaldı. Kadıköy Kızıltoprak'ta şirin, minicik, tam butik kıvamında bir postane vardır. Gerçi eski hali çok daha nostaljikti, şimdi modernleştirmek hesabına biraz sıradanlaştırmışlar ama olsun, hala şirinliğini koruyor. Dışını ne kadar 'boyasalar'da içinde çalışanlar o kadar antika ve eskiden kalma ki, o eski ruhun hala devam ettiğini görmek hoş oldu kendi adıma.
Bugünlerde posta, postacı, postane konularında o kadar algım açık ki, yolda yürüyen ya da bisikletinin üzerindeki tüm postacıları seçiyor gözlerim. Boyunlarından bağlı çantalarının içindeki tüm mektupları, kartları karıştırıp "bana var mı, bana" diye yakalarına yapışasım geliyor:)
Meğer ne çok özlemişim postacı yolu gözlemeyi...
2 Aralık 2010 Perşembe
"I wish you a merry christmas"
Bugün mutfakta ilk şef olduğum günü yaşadım. Şöyle bir sistemimiz var. 24 kişilik sınıfta alfabetik sırayla herkes bir gün o günün şefi oluyor. Şef olmak şu demek: o gün mutfağın bütün organizasyonundan, yapılacak reçetelerdeki tüm malzemelerin hazırlanmasından, tüm mutfağın temizliğinden, gerçek şefin - biz çakma şef oluyoruz şu an:) - yemekleri yaparkenki yardımcılığından o günün şefi sorumlu.
İşte bugün o kişi bendenizdi. Oldukça yoğun, yorucu bir gün geçirdim. Yığınla bulaşık yıkadım, koca bir kazan makarna haşladım, avuç avuç mantarları minicik minicik (brunoise deniyor mutfakta bu kesime) doğradım, arada parmağımı da ihmal etmedim:) vs vs. Ama Osman Şef'im sağolsun, bütün gün hem motive edici sözleriyle hem de şarkılı türkülü son derece renkli kişiliğiyle enerjimin hep yukarlarda olmasını sağladı.
Sadece pişirmeye odaklanmayan, aşkını Food and Travel dergisinde yazdığı yazılarla satırlara da geçiren, kalemini de şef bıçağı kadar önemseyen, mutfağı bir iş olarak değil bir renk olarak gören, mutfakta kaz ciğeri ayıklarken birden aklına çocukluğumuzun bir çizgi filmi geliverip o günlerin heyecanını hatırlayan ve bütün gün - bugün - gelen yeni yılın heyecanıyla "i wish you a merry christmas" şarkısını söyleyen bir mutfak insanı... Üzerinde, yaptığı işi seven insanların enerjisini taşıyan bir şef. Tıpkı Mehmet Şef gibi, tıpkı Erkan Şef gibi...
Güzel geçen bir "ilk şeflik günü" sonrası kendime bir ödül vermem gerekliydi (kendime bahane yaratmakta da üzerime yok). Kedili mumluklarımdan sonra yine kendime güzel yeni yıl hediyeleri aldım bugün. Kitapların üzerine yerleşmiş bir kardan adam küresi, mantar şeklinde keçeyle çevrili bir mumluk ve beyaz minik bir sürahiye yerleştirilmiş mor çiçekler... Dekorumu bu yeniliklerle tamamlayıp yeni kitabım Bolo'bolo'ya da başlangıcı yapmış bulunuyorum.

Kitabın giriş kapağının üzerinde daha ilk andan vuran bir not: Ben Afrika'da kanat çırpan kelebeğin Kuzey Amerika'da yarattığı kasırgayı istiyorum. Ben kaos istiyorum!
Bir seneyi geçkin bir süre önce elime ulaşan ama bir türlü okuyamadığım, okumak için belli anların oluşmasını beklediğim bir kitaptı Bolo'bolo. Hatta kitabın elime ulaştığı güne dair de bir yazı yazmışım, son anda hatırladım. Bu kitabı bana tavsiye eden insanın güzel bir okuma hikayesi vardı o zaman dinlediğim. Serin ve yağmurlu bir İstanbul gününde Boğaz kenarında okunmuştu. Ben de kendime böyle bir an hediye ederek bu romanı okuyacağıma söz vermiştim o zaman. Havalar hala serinlemedi ama bu haftasonu Boğaz'da kendimle bir randevum var, bu kitabı okumak, birkaç saat olsun deniz ve kağıt kokusunun birlikteliğini içime çekmek için... O nedenle Bolo'bolo sırada olmamasına rağmen biraz öne geçti.
Sevgili Leylak Dalım yine güzel bir mimle çaldı kapımı. Italo Calvino'nun bir kitabının girişinde yer verdiği sorulardan oluşuyor mim. İşte sorular, işte cevaplarım:
Okumana gerek olmayan kitaplar:
Hayata bakış açım ve durduğum yer bellidir. Dünyaya da, olaylara da tarafsız değil, bizzat tarafımdır. Faşist ve milliyetçi yaklaşımlar, hoşgörüden, anlamaktan uzak muhafazakar dar bakış açılarını yansıtan kitaplar ne diyor olduklarını öğrenmek için bile okumayı tercih etmediğim kitaplardır. Hepsinin ne dediğini ezbere biliyoruz zaten, bir de kitaplarını okuyup zamanımı harcamama hiç gerek yok.
Daha önce okuman gereken kitaplar olmasaydı okumak isteyeceğin kitaplar:
Bundan sonra okumak istediğim her kitabı söyleyebilirim bunun için. Birilerinin yerini birileri alacaksa bu, bundan sonra okumak istediklerim olabilir. Mesela Nazlı Eray'ın okumadığım diğer tüm kitaplarını okumak istiyorum, kitaplığımda okunmayı bekleyen Uzak Doğulu yazarların kitapları var. Umberto Eco'nun, Jose Saramago'nun okumadığım kitaplarını okumak istiyorum. Bu liste uzar da gider.
Uzun zamandan beri okumayı düşündüğün kitaplar:
Şimdi okuduğum Bolo'bolo'yu çok uzun zamandır okumayı bekliyordum. Bunun dışında Kazuo Ishiguro'nun Avunamayanlar kitabı da uzun zamandır okunmayı bekliyor. Aslında bu liste de uzun, çünkü ben okuyacakları bittikçe kitap alan bir şahsiyet olamadım hiç bir zaman. Kitaplığımda neredeyse okuduklarıma yakın oranda okunmayı bekleyen kitap var.
Uzun zamandan beri arayıp bulamadığın kitaplar:
Günümüz internet çağında pek böyle bir kitap yok artık. Sadece bazen baskısı biten kitaplar oluyor ki onları da sahafları dolanarak bulabiliyorum. Örneğin Onur Caymaz'ın baskısı bitmiş iki kitabını sahaftan buldum geçenlerde, o an benden mutlusu yoktu:)
Her olasılığa karşı elinin altında bulunmasını arzuladığın kitaplar:
Haruki Murakami, Murakami, Murakami... Bu adam hapşırığını, tıksırığını yazsa okurum. Ve canım Ursula'm, olmazsa olmaz. Bir de Kirpinin Zarafeti. Bu romanın benim için ne kadar önemli olduğunu bir beni tanıyanlar bilir, bir de bu satırların eski takipçileri...
Belki bu yaz okumak için bir kenara kaldırabileceğin kitaplar:
Bu tam bana göre bir soru olmuş. Daha evvel de yazmıştım, ben bazı romanları hatta yazarları belli mevsimlerde okumayı severim. Bu elbette her yazar ya da kitap için geçerli değil ama bazıları için kesinlikle geçerli. Yaz için ayırdığım, yazı beklediğim bir kitap yok şu an. Ama Leylak Dalı'nın yazılarında aklımı fena çelen Leylek Dede'yi yazın okumak hoş olabilir diye düşündüm şimdi.
Kitaplığında öteki kitaplara eşlik etmesi için gerek duyduğun kitaplar:
Okumak istediğim/isteyeceğim her kitap... Yani özel olarak eşlik etsin diye kitap almam, sadece okumak istediklerimi alırım.
Sende beklenmedik ve çılgınca bir ilgi uyandıran, üstelik buna haklı bir gerekçe bulamadığın kitaplar:
Murakami ilk okuduğumda çılgınca bir ilgi uyandırmıştı ama kesinlikle haklı gerekçelerim vardı. İlgime haklı gerekçe bulamadığım kitap yok aslında. Ursula Le Guin ve Asimov'un Vakıf serisi de bende çılgınca bir ilgi uyandırmıştı ama hepsinin kesinlikle nedenleri vardı.
Çok uzun zaman önce okunmuş olsa da şimdi yeniden okumak isteyeceğin kitaplar:
Dickens'ın Büyük Umutlar'ını, Monte Kristo'yu, Adalet Ağaoğlu'nun kitaplarını, Mıgırdiç Margosyan'ın tüm kitaplarını, William Faulkner'ı tekrar ve tekrar ve tekrar okumak isterim.
Hep okumuş numarası yaptığın ama artık gerçekten oturup okumanın zamanı geldiği kitaplar:
Lise çağlarımda bazı klasikleri okumamış olmamı sanki bir utançmış gibi görüp okumuşum gibi yaptığımı hatırlıyorum:) Sonra aralarında okuduklarım da oldu, okumadıklarım da. Ama şu an hiç böyle bir kitap yok söyleyebileceğim.
Bu mimi okuyup da cevaplamak isteyen tüm blog yazarlarına keyifle armağan ediyorum efendim.
23 Kasım 2010 Salı
Ruhumdaki yılbaşı süsleri
Ruhumda yılbaşı süsleri ışıldıyor bu aralar. Nedensiz heyecanlarım var, içim kıpır kıpır. Ya da nedenleri var da, ben mi yokmuş gibi davranıyorum? Büyük bir coşkuyla nefes alıyorum desem, çok mu yavan gelir bu size neden olarak? Ya da hayattan iliklerime kadar çok büyük keyif alıyorum desem?
"Yıkım iyidir" diye yazıyordu bir yerlerde. "İyidir çünkü sonucunda değişim getirir". Bu senenin başındaki benle sonundaki benin arasında yıkım-değişim-gelişim minvalinde olan tüm hikayenin bulunduğu bu noktada hayata şapkasını çıkartıyor bu satırların yazarı. Biliyorum hayattan öğreneceğim belki daha tonlarca şey var ama 2010 kişisel tarihime bunun zirvesini yaşadığım yıllardan biri olarak yazıldı. 30 yıllık bir hikayede kendimi en çok tanıdığım, geliştiğim, öğrendiğim, silkindiğim, geçmişle hesaplaşıp gelecekle barıştığım dönüm noktası bir sene oldu bu yıl.
Şimdi her sabah kaşık, tava sesleriyle merhaba diyorum güne. O gün taze zencefil doğruyorsam örneğin, kokusuyla mest oluyorum, kendimden geçiyorum. Ellerimde hep o rayiha kalsın istiyorum. Sote tavası sallamaktan kol kaslarım sertleşiyor, sıcak tavalara dokunmaktan ellerim kızarıyor. En sevdiğim ses, kızgın yağa atılan soğanın cızırtısı; en sevdiğim görüntü, bembeyaz bir tabağın ortasında kendi eserim olan bir yemeğin tüm ihtişamıyla oturuşu oluyor.
Eskiden uzun bayram tatillerinin sevdalısıyken şimdi hemencecik sıkılıveriyorum. Ait olduğumu hissettiğim yerden beni uzak tutacak fazladan bir gün tatile bile tahammül edemiyorum. İflah olmaz bir bağımlıya dönüşüyorum. "Ben bir bağımlıyım. Damarlarımda MSA dolaşıyor. Tatil çok uzadı, özledim... Acil bir doz sote tavası sallamaya, ocak temizlemeye, Mehmet Şef'in "hadi hızlı biraz hızlı" diye bağırmasına ihtiyacım var:)" diye yazıyorum önüme gelen her yere. Kitaplar daha bir içime işliyor, rakı daha bir güzel sarhoş ediyor, dost muhabbetleri daha bir kıvamlı geçiyor. Aslında dünya aynı, hala aynı hızda dönüyor, insanlar aynı, sevdiklerim, sevenlerim aynı... Farklı olan benim. Gözümdeki pencere... Daha bir büyüdü, genişledi, hem içe, hem dışa doğru. Pembe panjurlu bir evim yok, ama benim gözümdeki pencerelerim pespembe...
Ruhumda yılbaşı süsleri ışıldıyor sanki. Şimdi onları evime de asmaya sıra geldi diyorum. Yılbaşına bir ayı aşkın bir süre olsa da herhangi bir mağazada bir yılbaşı süsü görmem yeterlidir benim o moda girebilmem için. Yaklaşık on gün önce bünyedeki "yeni yıl heyecanı" butonu devreye girdikten sonra gün itibarıyla kendime ilk yeni yıl hediye mi de almış bulunuyorum:) Resimde görülen minik kedicikli mumluklarım olur kendileri. Tanıştırayım, kedilerden birinin adı Winston, diğerininki Puding. Canım dostum Ecem'in, bendenize aşık çok sevimli kedileri olaraktan onlardan uzak olduğum günlerde özlemiyim, bu minyatürleriyle idare edivereyim dedim, alıverdim:)

Yeni hediyem ve bol köpüklü kahvem eşliğinde bu yazıyı yazdıktan sonra Pedal Çeviren Kadınlar'la birlikte okuma koltuğumuza doğru şöyle bir çekilivereceğiz. Geceyi birlikte tamamlamaya niyetliyiz.
Bu seneyi kapatacağım kitaplar da belli olmaya başladı, biraz da bu kitap sayesinde. Pedal Çeviren Kadınlar, "Türkiyeli bir Rum ailenin İstanbul'dan İmroz'a, 50'li yıllardan 70'li yıllara uzanan hikayesi"ni anlatıyor. Bu toprakların o hep konuşulan zenginliğinin en önemli renklerinden olan bir cemaatin, pek çok benzerleri gibi göç etmeye zorlanan, uzaklaştırılan, sıkıntıyla yoğrulan hikayesi... İçinde öyle güzel insan ilişkileri, komşuluklar, mahalleler, kah espirili, kah hüzünlü öyküler var ki, toplum olarak topyekûn ne büyük zenginliklerden mahrum bırakıldık/bırakılıyoruz aslında diye düşünmeden edemiyorum yüz bininci kez.
Pedal Çeviren Kadınlar, beni hem bu ülkenin zaman tünelinde, hem de kendi geçmişimde çok güzel anılara götürdü, götürüyor. Arkasından okuma yolculuğumda devam etmesini istediğim kitaplar da bu minvalde olacak. Fethiye Çetin'in "Torunlar"ı ve "Loksandra" takip edecek Pedal Çeviren Kadınlar'ı.
Ama önce Gliko'nun hikayesinin gerçeklerini öğrenmem lazım. Ha bir de Niki'ye neler olacağını çok merak ediyorum:)
Ruhumdaki yılbaşı süslerine...
23 Ekim 2009 Cuma
Daha çok var ama...
Bir senenin en büyülü zamanları ne zamanlar diye sorsanız bana, sanırım hiç düşünmeden yılbaşı ve öncesindeki bir aylık süre diye cevap veririm. Şehirlerin dört bir koldan ışıldamaya başlaması, her gün önünden geçtiğim dükkanların, caddelerin, kafamı kaldırdığımda evlerin aralık kalmış perdelerinin kenarından gördüğüm yeni yıl ağaçlarının o ışıl ışıl süslü hali bende bu hissiyatı yaratan...Dün gece güzel bir Beyoğlu akşamında sinema keyfine doğru yollanırken yolumu önce Cevahir Alışveriş Merkezi'ne düşürdüm. Canım fazlasıyla süslü süslü dükkanları dolaşmak, şıkır şıkır çanak çömlekleri ellemek, eşsiz güzellikteki kahve fincanlarından asla hangisini beğendiğime dair karar veremeyip en iyisi hepsinin benim olduğunu hayal etmek falan istiyordu. Sevgiliyi bekleme sürem de epey fazla olduğu için bu fırsatı değerlendirmek istedim.
Genelde böyle durumlarda bakmak istediğim onca dükkan varken Tepe Home'un ışıltısına dayanamayıp giriyor ve sonra da yarım saat içinde sadece on metrekarelik bir alan içinde ne kadar obje varsa hepsine dokunup, bütün mumları koklayıp sarhoş olmuş bir şekilde kendimi dışarda buluyorum, zira yetişmem gereken yere geç kalma sınırına gelmiş oluyorum.
Dün de yine dayanamadım ve Tepe Home'a girdim. Girmemle beynimde 1 Ocak 2009 sabahı "bir sene sonra tekrar buluşmak üzere" diye süslü sandıklarıma koyup bıraktığım bütün heyecanlarım, çocuksu çoşkularım, anılarım, yaşıma başıma bakmadan zıp zıp zıplamak isteyen dağlar kızı Heidi hallerim, hepsi ama hepsi bir anda bedenime üşüştüler. Çünkü hemen girişteki tezgahların tamamı daha şimdiden yılbaşı süsleriyle, mumlarıyla, Noel babalarla, minik çam ağaçlarıyla dopdoluydu. Ve benim her birini elleme, koklama, hayal etme üçgeninde seyreden seansım tamı tamına 45 dakika sürdü. Halbuki 15-20 dakika bakıp çıkacaktım.
Senenin ilk yılbaşı hediyesini de 22 Ekim itibarıyla almış bulunuyorum. Bu işten en karlı çıkan da sevgili oldu tabi ki:) Daha böyle kaç posta yılbaşı hediyesi alacak tarafımdan kimbilir:)
Biliyorum daha çok zaman var, biliyorum daha çok yaşanacak şey var. Hatta araya kısa bir seyahat, yeni yerler, yeni yollar, yeni insanlar girecek. Ama olsun, yeni yıl çoşkusu şimdiden içime girdi bile ve gittiğim her yere de benimle birlikte gelecek.
Gariptir kişisel olarak yılbaşlarına giden süreci çok coşkulu ve heyecanlı bir şekilde yaşarken kalemim daha çok hüzün cümleleri kurduruyor bana. İki yıl kadar önce yazdığım bir yılbaşı hikayesi gibi... Ve ne zaman aklıma yeni yılla ilgili yazılmak üzere bir hikaye gelse hüzünden türemiş olması belki de tek ortak yanı oluyor yazdıklarımın. Her çoşkuda, her mutlulukta bir de hüzün saklı olduğunu unutmuyor bir yerlerim sanırım. Çoşkuyu yaşasam da, hüznü de yazarak akıtmayı tercih ediyorum galiba.
Kasım ve Aralık, sakın çok hızlı geçmeyin olur mu?
30 Ekim 2008 Perşembe
Yılbaşı Gecesi Düşlerim
"İyice şaşırdın! Daha iki koca ay var yeni yıla. Bu çam ağacı da nedir?" demeyin lütfen! Geçen gün gittiğim bir alışveriş merkezinde çam ağaçlarının şimdiden satışa sunulmaya başlandığını gördüğümden beridir aldı beni bir heyecan. İçim kıpır kıpır, çocuklar gibi şen. Ne kadar "yahu dur biraz sakin ol" desem de imkanı yok. Hemen sarıldım telefona, paylaşmam lazım heyecanımı.
Yılın en sevdiğim dönemidir yıl sonunun yaklaştığı dönemler. Işıl ışıl süslenmiş o ağaçları nerde görsem bir çoşkudur alır beni. Pastane önlerinden geçmeyegöreyim. Hep alışkın olduğumuz o kurabiye ve çörek kokuları bu kez daha bir efsunlu, daha bir tutkulu... Mutfaklara gelen o gece ne pişirsek, nasıl bir sofra kursak heyecanları... Gönül alma niyetinde çam sakızı çoban armağanı yürekten kopup gelmiş minik süprizli hediyeler... Hele bir de rengarenk süslenmiş bir çam ağacınız ve altında da tüm ağacı yusyuvarlak çevreleyen bir oyuncak treniniz varsa... Benim daha güzel bir yeni yıl hayalim yok, sizin var mı bilemem.
Ben oyuncak trensiz bir ağaç düşleyemiyorum. Aslında ben değil biz demeliyim. Çünkü bu benim değil, bizim hayalimiz:) Kısa bir zaman içinde 'bizim' diyeceğimiz o minik sırça köşkümüzde, girilecek her yeni yılda bize, dostlarımıza, ailemize, sevgimize, mutluluğumuza eşlik etmesini hep hayal ettiğimiz ikilidir ağaç ve oyuncak tren. İkimizin de çocukluk hayallerini süslemiş o trenin, bizim olacak gelecekte mutlulukla bize eşlik etmesidir her hayalde düşlediğim.
Hatta yazdığım ve bu sayfalarda da paylaştığım bir öyküme bile konuk olmuştur bu oyuncak tren tutkum. O öyküye mutluluktan çok hüzün hakimdir gerçi ya, benim için ikisi, yani mutluluk ve hüzün arasında zaten hep tek bir adımlık incecik bir çizgi olmamış mıdır?
Kaç gün geçti üstünden ağaçları göreli, hala heyecanlıyım. Öyle ki, üzerine iki satır yazmadan da duramadım. Biliyorum daha iki ay var ama şimdiden hissediyorum ki 2008'i güzellikle uğurlayacağım hayatımdan. Özellikle son çeyreğinde hayatıma getirdiği güzelliklere/güzel insanlara çok iyi bakacağıma, mutlulukları 2009'a da taşıyacağıma, ama olur da 2009'u daha çok seversem sakın ola ki bana darılmaması gerektiğini de söyleyeceğim.
Resmen yıl sonu yazısı gibi oldu ama içimden geldi yazdım, yasak değil ya:)



