Sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Nisan 2012 Pazar

Ferzan Özpetek benim neyim olur?

Abim, kardeşim, komşum, dostum falan diyebilmeyi isterdim. Malesef bu dünyada hiçbiri değil. Belki başka bir dünyada, evvel dünyalarda bunlardan biri, hatta birkaçıydı, ki bu konuda ciddi şüphelerim olmasına neden olan yoğun bir bağ ve çekim hissediyorum onun dünyasına, anlattıklarına, lisanına.

Ve yine bir süredir bir Ferzan Özpetek dalgası vuruyor benim kıyıya. Nerden geldiğini bilmediğim bir dalga. Zaman zaman belli bir tada aş ermek gibi, belli duygulara ve hassasiyetlere de aş eriyor, ihtiyaç duyuyoruz sanırım. Benimki biraz o hesap. Çok beğenmediğim filmlerinde bile bana derinden dokunan en azından bir sahne muhakkak yakalamışımdır. Ve işte şimdilerde o derin dokunuşların peşindeyim yeniden.

Tertemiz, sıfır kilometre, lekesiz bir yol önümde. Hayatımda yeni bir dönemin daha başlangıcını yapıyorum. 28 Nisan akşamı Datça'ya giden bir otobüsün içinde artık deniz kokan sabahlara, tamamen kendime ait olan bir evde uyanmak üzere yol alıyor olacağım. Bu cümleleri kurarken bile kalbim heyecandan güm güm! Ve bu yeni başlangıç kesinliğine eriştiği ilk günden beri yanımda benimle geleceğine karar verdiğim ilk şey Ferzan Özpetek filmleri oldu. İşte tam da bu yüzden bu aralar Kadıköy'ün kitapçılarından bende olmayan filmlerini toparlama peşindeyim.

Daha önce uyandığım ve bundan sonra uyanmak için burnumda tüten Datça sabahlarından biri...

Gidiyor olmanın getirdiği artı bir farkındalıkla bu aralar İstanbul'daki sevdiklerimle, ailemle geçirdiğim her an daha bir kıymetli. Şerbet gibi bir İstanbul sabahında mis gibi yeşilliklerin içinde bir masada çekirdek aile olarak başlayan bir kahvaltı sofrası, bir iki saat içinde kocaman bir sofraya evriliverdi. Ferzan Özpetek'in de filmlerine sıklıkla serpiştirilmiş herkesin bir ağızdan konuştuğu, kahkaha attığı o kocaman sofralara benzer bir sofra... Bir an sessiz kalıp içimden bu farkındalığı kendime hatırlatıp gülümsüyorum. "Şu an gizli bir kamera ne hoş olurdu."

Tüm bu kahkahalardan, sohbetlerden çok keyif alan bendeniz, bir süre sonra kendi kendine kalma ihtiyacıyla sıyrılıveriyor kalabalıktan. İçimde muhakkak bir film izlemeliyim duygusu. Bir film. Bir Ferzan Özpetek filmi. Bavula girmeyi bekleyen filmlerden hangisine yönelmem gerektiği konusunda en çok dinlemem gerekenin sezgilerim olduğunu çoktan öğrendim. Hamam'ı seçiyorum çok düşünmeden. Yıllar evvel izlediğim ama içimde bıraktığı izlerini derinleştirmem gereken bir film Hamam. Bazı filmleri de, kitapları da belli yaşlar geldikçe sürekli yeniden izlemek ya da okumak gerektiğine inanırım.

Yarattığı atmosferleri izlemeye nasıl da hayranım ben bu adamın! Ortamın ruhunun duygular için mükemmel bir tamamlayıcı olduğunu bilen, belli ki bunu derinden yaşayan biri.

Filmin tam ortasında bir yerde şu düşünce gelip yerleşiyor içime: Hemen tüm filmlerinde bir 'geçmiş' hikayesi vardır Ferzan Özpetek'in. Ve bana kalırsa filmin ana hikayesinden çok daha yoğun bir tutku vardır o hikayeyi anlatışında. Geçmişini İtalya'da bırakıp bir nevi İstanbul'a kaçan bir kadının, burda bir hamam satın alarak onu işletme hikayesi ve tüm bu süreçte yaşadıklarını İtalya'daki kardeşiyle mektuplarla paylaşması, bu filmin 'geçmiş' hikayesi. Film boyunca o mektupların okunduğu her sahne, çok hissedebildiğim bir sızı olarak yerleşti içime.

Bazılarımızın hikayesi, bizden çok daha önce başlıyor aslında. Belki hepimizin öyle de, bazılarımızın daha çok. Önceden kurulmuş bir saatin kadranına girdiğin anda, bir daha hiç bir şey eskisi gibi akmıyor, akamıyor.

Ve ben yine, kurulmuş o kocaman sofraları, etrafındaki gürültülü insan kalabalığını gördükçe iştahla yenmiş lezzetli bir yemeğin doygunluğunu yaşıyorum. Çocukluğumda tadını çokça aldığım ve biliyorum ki ömrüm boyunca da peşinde olacağım o kalabalık keyiflerin hazzı sürekli damağımda. Hayatımı yönlendiren mutfak sevdamın köklerinde yatanın da çocukluğumdaki bu resimler olduğunu çok iyi biliyorum.

"Hamamlar garip yerlerdir. Buharın, bedenle birlikte gelenekleri de gevşettiği garip yerler" diyor Ferzan Özpetek Hamam'da. Sahi Ferzan Özpetek benim neyim olur?

20 Nisan 2012 Cuma

Yeraltı'nda bir sofra!

"Kadın oluşuma dair sıkıntı duyduğum tek bir mevzu vardır; şöyle canım çektiğinde tek başıma oturup eski İstanbul meyhanelerinden birinde demlenememek! Yoksa bunun dışında pek memnunumdur cinsiyetimden." Oturduğum masanın içinde bulunduğu ortama girdiğim ilk anda, ara ara hep düşündüğüm bu cümleler düşüyor içime ve paylaşıyorum masanın öbür ucundaki özel insan ile.

Tren yolunun hemen dibine kurulmuş, yağmur altında salaş bir meyhane... Çilingir sofrasının âlası; birer dilim peynir, haydari, ezme ve olmazsa olmaz kâbilinden sohbeti katık edince Hayyam'ın kılıç misali satırlarına, şiir tadında bir gece daha ekleniveriyor hayatın keyif paydasına. (Bu aralar oldum olası hayalini kurduğum mekanların hepsi, aynı kafamda çizdiğim haliyle karşıma mı çıkıyor ne?)


Datça'da, önümüzdeki hafta temelli gidişimde beni karşılamak üzere bir ev bırakıp, tüm işimi gücümü ayarlayıp 'yeni' hayatımın kapısını sadece 15 günlüğüne, beni beklemesi için kapatıp geldim yeniden İstanbul'a. Giderken döndüğümde bulmayı beklemediğim güzellikler vardı İstanbul'da. Hayat, bu aralar en çok süprizler gongunda çalıyor saatini.

İstanbul'un "Bende geçireceğin son günlerini çok kıymetli kılacağım sana. Unutmayacak ve hep o anki heyecanınla hatırlayacaksın" cümleleri geldi kulağıma taa ben Datça'da iken. Gerekli gereksiz teşekkürleri sevmem ama edilmesi gerektiğinde de teşekkür yerine gitmelidir. Sebep olana da, İstanbul'a da çok teşekkür... Her ne olursa olsun hiç unutmayacağım bir on gün geçirdim ve daha nicelerini de geçireceğim belki.

Çilingir sofrasıyla biten bir gecenin sabahında pek kıymetli bir randevumuz vardı Zeki Demirkubuz ile. Yeraltı'nı, geçen cuma ben Datça'dayken vizyona girdiği günden beri bir an evvel izleyebilmek için kavruluyordum. Emek Sineması elden gidince İstiklal'deki en sevdiğim tek sinema olarak kalan Beyoğlu Sineması'nda oynadığını görünce de filmin ayrı bir memnuniyet duydum. Sinemayı terkederken içimden geçen cümlelerin ortak duygusu "sana geri döndüğümde lütfen keyif aldığım güzelliklerinden daha fazla eksilmeyesin İstanbul" idi.

Sinema öncesi Aznavur Pasajı'nda karşımıza çıkan olağanüstü kare... Böyle bir yatağım olsun istiyorum:)

Ve Yeraltı... Bu film, yıllardır zaman zaman bazı filmlerinde beğeniden zerre uzak olsa da görüşüm, hep hayranlıkla takip ettiğim Zeki Demirkubuz sinemasını neden bu kadar ilgiyle izlediğimin A'sı, B'si, C'si gibi. Kimseleri umursamadan, sadece kafasındakini yapan bir yönetmen olması büyütüyor onu perdede.

Bazı insanların 'saati' kurulurken içeriye bir 'es' kaçıveriyor sanki. Zaman işlerken o 'es'in önüne geldiğinde, bir saniye olsun duralamadan atamıyor akrebini öne. Bir saniye, on saniye, bir dakika, farketmez ne kadar olduğu, geride kalıyor ve artık ne kadar çabalasa da, uğraşsa da aradaki açığı kapatmayı asla başaramıyor. Hayatın tüm adaletsizlikleri, acıları, vicdansızlıkları, ikiyüzlülükleri o 'es'in içine toplanıyor. Direnmeyi, herşeye rağmen yaşamayı imkansız kılan bir büyük boşluk o.

Yeraltı'nın Muhammer'ini izlemenin bende yarattığı hislerdir bunlar. Her gün belki onlarcasını yaşadığımız yalakalıklar, ikiyüzlülükler Muhammer'de derin yaralar, izler bırakır. İçindeki 'es'e, o dipsiz boşluğa her seferinde daha çok teslim olur.

Bazı sahneler var ki karanlığıyla fena boğuyor insanı. O kadar karanlık ve karamsar ki, Demirkubuz sanki izleyicinin üzerine üflemek istemiş Muhammer'in dünyasındaki dumanı. Özellikle filmin ikinci yarısında on paket sigara içmiş kadar bir yoğunluk oturdu ciğerlerime. Ama bir yemek sahnesi var ki, bu filmin cümlelerinin atar damarı. Yeraltı'nın unutulmaz sofrası...

Ve Engin Günaydın... Sana, sen büyük oyuncusun dersem sanki haksızlık etmiş olurum diye düşünüyorum çünkü bence daha fazlasısın. Sakın seni 'tamir etmesinler' üstadım! Başka ne desem boş!

Asla ortalama bir film değil Yeraltı. Bu filme girerken yapılması gereken tek şey mısırları dışarıda bırakmaktır derim. Zeki Demirkubuz, sen iyi ki 'böyle' bir adamsın!

1 Nisan 2012 Pazar

Bana kitap okur musun?

Güzel bir film izlemek doyumsuz bir haz.

Bu cümleyi son zamanlarda oraya buraya o kadar çok yazdım, berisinde bu cümleyi kurduran filme dair öyle çok benzer cümleleri sıraladım ki! Dört yılı bulmuş olan bu sayfanın tarihi, sinemanın ve edebiyatın bende yarattığı çarpılmanın da tarihidir bir nevi.

Bu aralar çok keyif aldığım, çok çok etkilendiğim epey film izledim. Geçen bir iki yazıda bahsettiklerim haricinde bir çırpıda sayarsam The Man From Earth, Doubt, The Grey, Incendies, Another Year, In a Better World, My Week With Marilyn, Biutiful diyebilirim.

Ama yine bir film var ki gönlümü çok fena çaldı. My Afternoons with Marguaritte, o kadar sıcak, o kadar samimi bir hikayeye sahip ki bendeki hissini nasıl tanımlarım diye düşündüm filmi izledikten sonra. Yumuşacık bir yorgana sarılıp yatmaktaki o huzur gibi bir şey...


Heyecanlı, biraz patavatsız, o kocaman göbeğiyle dünyanın en şirin çiftçisi olarak domateslerin, pırasaların, patlıcanların arasına çoook yakışan Germain, öğlenleri kimi zaman sandvicini yemek için, kimi zaman banklara oturup dinlenmek için evinin yakındaki parka gider. En yakın arkadaşları, her birine teker teker isim verdiği güvercin sürüsüdür.

Lakin bir gün o arkadaşlık genişler. Çok sevimli, pamuk gibi, kelimelerle, edebiyatla yoğrulmuş ve onları da teker teker yoğurmuş dünya tatlısı bir hanımefendi, Margueritte'le tanışır Garmain. Germain'in ne edebiyatla, ne de kitaplarla oldum olası arası iyi olmamışken bu arasının hiç iyi olmadığı dünyaya Margueritte'in elinden tutarak giriverir. Öğleden sonraları parkta buluşup birlikte kitap okumak her ikisinin de hayatının en büyük keyfi oluverir bir anda.

O çok güzel diyaloglarla, edebiyat tarihinin en etkili romanlarına/karakterlerine göndermelerle, son derece samimi, sıcacık sahnelerle dolu bu film, çok berbat geçmiş bir günü bile ışığa boğacak bir enerjiye sahip. Hele de filmin sonunda bir şiir gibi akıp giden o cümleler... Üşenmedim, durdura durdura not aldım her bir cümleyi.

Şu bir gerçek ki, hayatımıza damga vuracak insanın nerde, ne zaman ve kaç yaşında karşımıza çıkacağını bilmek imkansız. Ama hayatımızın hiç tahmin etmeyeceğimiz köşe başlarında o insanla/insanlarla karşılaşabileceğimiz gerçeğini bize hatırlatan böylesi ışıltılı filmlere hepimizin ihtiyacı var.

Bir de... Evet, iflah olmaz bir romantik olabilirim ama filmi izlerken şunu farkettim ki iki insanın birlikte kitap okuması fikri bana çok büyüleyici geliyor. Kasdettiğim iki sevgili değil sadece. Nitekim bu film iki sevgiliyi değil, iki 'dost'u anlatıyor. Demek istediğim sadece şu: Birbirine kitap okumak iki insan arasında olabilecek en kıymetli paylaşımlardan biri bence.

Son sözüm, iki başrolden en 'kocaman' olanına olsun. Gerard Depardieu, sen bu dünyada tanıdığım en muhteşem tombik adamlardan birisin!

26 Mart 2012 Pazartesi

Ele avuca sığmayan tüm kadınlara...

Uzun zamandır içimde olan bir kıvılcım oturup da adam gibi film izlememi engelliyordu. İki haftada, üç haftada bir bir tane takılıyordu oltaya ki, yetmez, yetemez, hiç bir zaman yetmedi. Kaplumbağa hızında yürüyen hiç kimse, elinde tavşan hızıyla çoğalan bir izlenecekler listesinin hızına yetişemez. Öööyle bakar o listenin uzayıp gitmesine, içi gider ama değemez o filmlerden hiç birine.

Lakin bu ara susuz kalmış bünyenin doymak bilmeyen açlıklarıyla uğraşıyorum. İkişer üçer eksiliyor filmler listeden. Güyya denge burcuyum ama bazen dengeden eser olmayan bir doza ulaşıyor "haz"larım. Evet, haz diyorum çünkü öyle. İyi bir film izlemek, sağlam bir roman okumak doyumsuz bir hazdır.

Arka arkaya devirdiğim filmler arasında bir önceki yazıda bahsettiğim The Way'den sonra çok etkilendiğim bir film daha oldu. Alman manken Uschi Obermaier'ın hayatının bir kesitini anlatan film Das Wilde Leben.

68 kuşağının deli dolu, çılgın, havai, her şeyden önce özgürlüğün geldiği zamanları. Yıllar süren baskıların, savaşların, kapatılmışlığın, susturulmuşluğun patlamasıyla bir havai fişek misali fışkırıyor özgürlükler hayatın her alanına. Cinsel özgürlük, aşırı denebilecek bir paylaşımcılık hüküm sürüyor her yanda.

Ve işte tam da bu zamanlarda gençliğinin göbeğinde olan, sadece ama sadece özgürlüğüne tutkun, inanılmaz güzel bir kadın Uschi Obermaier. Hayatta onu yönlendiren sadece iki şey var, tutkuları ve özgürlüğü. Bu iki duygunun pusulasında önüne çıkan her şeyi hoyratça, sonuna kadar, düşünmeden yaşıyor savrula savrula.

Çok insanın izlerken dejenere olarak değerlendirebileceği bir yaşam belki Uschi Obermaier'ınki. Seks, uyuşturucu, sadakatsizlik, kuralsız ve sınırsız bir şekilde hayatının her alanına sinmiş durumda. Asla tek bir adamın olmak istemeyen, kalmayı seçerse ne âla ama hep gidebileceğini bilerek yaşamak isteyen, bunun peşinden giden bir kadın. Hayatını en uzun süreli paylaşmayı tercih ettiği adam bile ona hep gitmeyi vadettiği için var, gidelim, dünyayı dolaşalım dediği için.

Anne olmayı, takılı kalmayı, hayatın herhangi bir alanına köklenmeyi bir an olsun düşünmemişken içinde büyüttüğü tek çocuğun adı ÖZGÜRLÜK. Öyle bir sahne var ki bir an olsun o özgürlüğünün elinden alındığını hissettiğinde çıldırma noktasına geliyor. Seyahat ettiği karavanın kapılarının kilitli olduğunu farkediyor ve bir an için dışarı çıkamıyor. Çıldıracak denli kendinden geçmesi için yeterli bir sebep bu kapatılmışlık hissi.

Filmin sonuna dair hiçbir şey yazmayacağım elbet. Ama insanın boğazında kılçık gibi kalan bir son olduğunu söyliyeyim sadece. Koltuğa çivilenip kaldığım son beş dakikadan sonra gerçek Uschi Obermaier'ın resimleri ekrandan akmaya başlarken filmin tüyleri diken diken eden sountrack'i çalmaya başlıyor bir yandan. Burdan dinleyin derim.

Sınırsız özgürlüğün de bir esaret olduğunu mu söyledi bu film bana diye soruyorum şimdi. Evet, belki biraz öyle. Ve biraz da kendi özgürlük duygumla bir bağ kurduğum içindir ki sanırım, çok içimde hissettim bu filmi. Özgürlüğümün benim için ne kadar kıymetli olduğunu biliyorum. Ama tek kıymetli olanın O olmamasına dikkat etmek belki de önemli olan. Hep o sözünü ettiğimiz denge... Azıcık da olsa O'na dokunanın üzerini hemen çizmemek... Biri niyet etsin etmesin, O'na dokunulduğunu hissettiğin an ortadan tüymemek...

Evet, bana özgürlük duygumu sorgulattığı için çok etkilendim ben bu filmden. Bu gözle bakıp bu gözle izlemenizi tavsiye ederim. Uschi Obermaier'ın ruhunda ele avuca sığmayan tüm kadınlara gitsin...

15 Mart 2012 Perşembe

Merhem niyetine...

İnsan kendi merhemini kendisi yaratmak zorunda kalıyor çoğu zaman. Nefes aldığın sürece her nefese bir anlam katmak zorundasın. Yoksa olmuyor, yaşanmıyor.

Hrant Dink davasında verilen cezaların komikliğine isyan ederken, tanımasaydım çok şey kaybederdim dediğim çok özel bir dostuma "bana bir şey söyle lütfen" demiştim "bir şey söyle ve ben kendimi bu kadar berbat hissetmeyeyim. Bu dünya yalan de mesela, berbat bir oyunun içindeyiz de, sadece bir oyun..."

"Zerocan, ne kadar zor olduğunu bilsem de, bize umutlu olmak yakışır; umutlu olacağız ki kötülerin midesi bulansın...İnadına iyi olacağız Zero; mutlu olacağız, güleceğiz, çoluğa çocuğa karışacağız, onlara doğruyu öğreteceğiz, dans edeceğiz, aynen böyle..." olmuştu onun cevabı da. Unutmuyorum. Yana yana, acıya acıya dediklerini yapmaya çalışıyorum.

Bazen Kız Kulesi'nde çok güzel iki kadınla kahve içmek oluyor o merhemin adı; İstanbul'a bir de, hep manzaranın içinde olan o Kız Kulesi'nden bakmak; saçlarını Boğaz'ın ortasından esip geçen rüzgarın şiddetine bırakmak...

En az benim kadar efkarlıydı dün Kız Kulesi de...

Bazense bir film oluyor o merhem. Ama öyle böyle bir film değil, "izledikten önce ve izledikten sonra" diye hayatınızı ortadan ikiye bölebilecek filmlerden biri. Abartıyor muyum? Kendim için hayır. İliklerime kadar öyle büyük bir heyecan duydum ve her bir sahnesini o kadar içimde hissettim ki, bir el üzerimdeki tozu silkeleyip savurdu sanki.

The Way, sana hayatımın filmi diyeceğim hiç tereddütsüz. Daha kaç kere izlerim bilmiyorum ama bugün bir kilit döndü bende sanki bu filmle. Bir iki yıl sonra dönüp bu yazıyı tekrar okuduğumda şu an aklımda olanların ne kadarını gerçekleştirmiş olacağım, merak ediyorum. Burada evrene notumu düşmüş olayım, detaylar bende kalsın:)

40'ına yaklaşırken doktorasını, tüm akademik yaşamını elinin tersiyle iterek kendini yollara teslim eden bir oğul. Oğlunun kararını da, yaşama bakışını da kesinlikle desteklemeyen, kendi snop yaşamı, golf arkadaşları arasında yaşamını sürdüren bir baba. İki uç da olsa hayatta bir baba-oğul olarak varolmanın rahatı, konforu. Lakin gün gelir o ayaklardan biri kırılır. Oğul hiç geri dönmemek üzere gider. Yaşamını adadığı, kendini bulduğu o yola ömrünü bırakır. Ve film işte tam da bu noktada başlar. Tamamlanmayan, tamamlanamayan o yolu baba yürümeye karar verir. Oğlunun çantası, oğlunun eşyaları, oğlunun külleriyle artık yolda olma sırası ondadır.


Yol filmlerini her zaman sevdim. İster metafor olsun, ister sahici yolun getirdiklerini hep önemsedim. Duymasını bilene her yolun söylediği onlarca cümle olduğuna hep inandım. İşte belki de bu yüzden Şairin Romanı'nı edebiyatta nasıl ayrı bir yere koyduysam, o ihtişamlı roman bana nasıl derinden dokunduysa, sinemada da The Way'i oraya koyuyorum.

Sanat her şeye en güzel merhem. Türkiye gibi tırnaklarını her gün etinize geçiren ülkelerde merhemsiz yaşanır mı, düşünmek dahi istemem. Yolsuz da, merhemsiz de kalmamak dileğiyle...

24 Ocak 2012 Salı

İzle, oku, ör!

"Zero'nun festival tarihçesi" diye bir çalışma yapsam 2004 yılındaki İstanbul Film Festivali performansımı zirveye koyarım. Öğrencilik hayatımın son yılı olmasının hükmünü tüm Beyoğlu salonlarında büyük bir ihtişamla sürmüş, o filmden o filme doyumsuz bir haz yaşamıştım.

O yıl ülke sineması olarak seçilen Güney Kore filmlerinin yüzde doksanını izleyen bendenizin içine haliyle ister istemez bir Koreli kaçmış, film aralarında Kore mutfağı, hadi olmadı en azından Uzak Doğu restoranlarında alır olmuştum soluğu. Savunmam da hazır: Festival ruhu dediğin şey böyle olur; sadece filmleri izlemekle kalmayacaksın, o filmlerdeki ruhu da yaşayacaksın; yemeklerinden yiyecek, müziğini dinleyecek, mekanları kovalayacaksın. Bukalemun gibi bir ruh halim var, izlediğim ya da okuduğum şeylerin ruh haline o kadar kolay bürünebiliyorum ki, bazen korkuyorum kendimden:)


Sonraki yıllarda iş hayatının zaman yoksunu hay huyunda festivalleri büyük oranda uzaktan izlemiş, çok isteyip de izleyemediğim filmler için ağzımın akan sularını silmek zorunda kalmıştım.

İstanbul'da 2012'nin festival sezonu 16 Şubat'ta !f İstanbul'la açılıyor. O bitiyor, aşağı yukarı bir ay kadar sonra İstanbul Film Festivali, on beş günlük bir sinema şöleniyle şehrimi perdenin gizemine buluyor. Uzun lafın kısası, İstanbul seni neden bu kadar çok sevdiğimi bana hatırlatan günler geliyor.

Evet, mart kapıdan baktırır ama şubat ayı o kapıyı açtırmaz bile yeri gelir. Önündeki günleri ev, mutfak ve Beyoğlu sokakları arasında geçirmesi muhtemel bendeniz, kendini soğuklardan koruma kapsamında atkı örme faaliyetlerine geri dönmüş bulunuyorum.


Mosmor bir atkı örmek istediğimi söyledi geçenlerde içimdeki bir ben; hemen aldım soluğu Kadıköy'ün bildiğim iki yüncüsünden birinde. Üstelik İstanbul'un beyaza bulandığı karlı günlere denk geldi ki bu faaliyetler, pencere kenarına çektiğim koltuğum, kucağımda yünlerim, tamamen anneanne modunda takıldım birkaç gece.

Bu kış kızıl kafamın üzerinde görmek istediğim iki berem, mor ve pembe... Asalet, güç ve korunma ile neşe, mutluluk ve hayaller... Boynumda ise aynı renklerden kendi ördüğüm atkılarım. Ben Mart'ı da kıştan sayanlardanım, o nedenle çok sevdiğim kışın biraz daha hüküm sürebilecek olmasından pek mesûdum.

Ve son bir buçuk aydır fena halde içine düştüğüm Füruzan külliyatını, daha evvel okuduğum ama çok sevmiş olduğumu unutmadığım Sevda Dolu Bir Yaz içindeki roman tadında uzun öykü Şarkılar Kitabı ile noktaladım. Nasıl bir keyif! Başka birkaç öyküsü için de söyleyebileceğim bir şeyi buraya da not etmek isterim: Hani hiç bir şey yazmamış olsaydı da bu öyküyü yazsaydı, yine baştacı ederdim ben kendisini. Anneyi, küçük teyzeyi, hikayeyi anlatan ufaklığı, dayıyı, anneanneyi, dedeyi, aile dostu Hrisula'yı, teker teker her bir karakteri iliklerime kadar yaşadım, hissettim.

Böylesi bir Füruzan yolculuğundan sonra en sevdiğim öykülerini şöyle sıraladım geçen gün: Şarkılar Kitabı, Gül Mevsimidir, Gecenin Öteki Yüzü, Temizlik Kolu, Bir Evin Dıştan Görünümü, Seyyid. Roman olaraksa 47'liler pek çok kişinin unutulmazı biliyorum ama Berlin'in Nar Çiçeği de asla es geçilmemeli derim ben.

Şubat ayında YKY'de ayın yazarı kim olacak, pek meraktayım. Benim için keyifli bir oyun oldu bu. Onlarca yazarın arasından birini seçiyor, piyangodan ikramiye bekler misali bekliyorum. İçimden birini belirledim, bakalım, olur da tutarsa önümüzdeki ay da kitaplardan yana hayli kârdayım demektir:)

29 Kasım 2011 Salı

Gidenler, gelenler, kalanlar...

"Neden böyle bilge insanlar yok artık?" dedim sinema çıkışında anneme. "Vardır belki tek tük ama onlar da olsa olsa bizim nesilden kalmıştır. Senin nesilde bulunacağını hiç sanmam" oldu onun cevabı. Denizde bir kum tanesi...

Karanlık bir sinema salonu, önümüzde kocaman bir perde... Film başlar başlamaz belki de dünyadaki en berrak denizlerden birinin muhteşem görüntüsü... Beslediği iki yakanın insanlarının yüz yıllar içinde ne acılarına, ne şenliklerine, ne ölülerine, ne kavgalarına, ne barışmalarına şahit olmuş, şimdilerde sınır mahiyetinde ama aslında en derin birleştiriciliğin timsali pırıl pırıl Ege Denizi...


Birkaç sahne sonra kırık beyazı takım elbisesi, aynı renkteki fötr şapkasıyla olağanüstü yakışıklılıkta 60'larında muhteşem bir beyefendi. Adım adım yürüdüğü arnavut kaldırımlı dar kasaba sokaklarını inleten, geçtiği her dükkandan, selam verdiği her insandan saygı gören, ettiği en sünturlu küfürlerin bile ağzına nice neşeli lakırdılar gibi yakıştığı bir Ege beyefendisi... Ağzına küfür yakışan beyefendi mi olur demeyin! Çağan Irmak'ın son filmi Dedemin İnsanları'nın Mehmet Efendisi'ni izleyin de, bir beyefendiye küfür nasıl yakışır; adabıyla, yolu yordamıyla, kabalaşmadan küfür nasıl edilir; aslında küfür dediğiniz şey nasıl olur da kabalığın değil, bir üslubun ifadesi haline dönüşür, görün. Sizi bilmem ama ben filmin DVD'si çıktığında alıp, karşısına geçip satır satır tüm küfürleri not etmeyi ve mümkünse lügatıma katmayı düşünüyorum, yani o kadar!:)

Çağan Irmak, Türkiye'de çok da fazla değinilmeyen bir konuya el atmayı seçmiş: mübadele! Özellikle sinemamız, yakın tarihimizin en acımasız, en trajik hikayelerine sahne olmuş o talihsiz dönemi şimdiye kadar oldukça görmezden gelmiş durumda. Bir de sanki gidenlerin hikayelerini daha çok biliyoruz da, gelenlerin yaşadıklarına dair bir sessizlik hakim. Gidenlerin, gittikleri yerlerde bu memlekete dair özlemlerini duymayı çok seviyoruz, "ya işte bizim memleketimiz böyle sevilesi bir yer" gururunu yaşamak pek güzel geliyor ama aslında gelenlerin de doğup büyüdükleri Ege'nin diğer yakasına ait özlemlerine kulaklarımız çokça tıkalı. Nedenini anlamak zor değil. Çağan Irmak da filminde buna çokça değinmiş zaten. Öz be öz Türk de olsan, doğup büyüdüğün şimdinin Yunanistan topraklarına özlem duymak, hemen 'gavur' damgası yemene neden olurmuş o zamanlarda. Yüzüne açık açık söyleyemeyenler, hababam arkadan konuşurlarmış.

Çağan Irmak filmleri hakkında konuşurken en sevmediğim şeylerden biri, çok abartılı bir durum olmadığı takdirde filmin teknik yönlerine dair olumsuzlukları belirtmektir. Dileyen dilediğini söylesin tabi de, bana sorarsanız o, filmlerinin gücünü işin tekniğinden değil, insan ilişkilerini yansıtmadaki başarısından alıyor. Ve Dedemin İnsanları da bunu yine çok iyi başardığı bir film. Her bir karakteri izlemekten büyük keyif aldım da, Çetin Tekindor'un devleştirdiği Mehmet karakteri içime usul usul üfledi sanki.

Başta sorduğum soruya gelecek olursam, şimdilerde neden böyle bilge insanlar olmadığı sorusuna... Çok acı ama kabul edilesi bir gerçek sanırım ki, acılar insanı olgunlaştıran, bilgeleştiren, demlendiren gül dikenleri. Yaşamının başlarında, hayatın bir insana sunabileceği en yoğun acılarla yüzleşmek zorunda kalan insanlar, geri kalan yaşamlarına derin bir hoyratlık, savurganlık ve özensizlikle devam edemezler kanımca. Yitirilebilecek olanların daha en başından farkına varmış olmak, sonrasında sahip oldukları her komşunun, eşin, sevgilinin, çocuğun, yuvanın, dostun, börtünün, böceğin kıymetini bilmelerine neden olur. Şimdilerde her şey korkunç bir maddiyatla çevrelenmişken farkına varamadığımız şeyler bunlar olsa gerek diye düşünüyorum.

Beynimde tüm bu düşünceler dolanır, iki saat boyunca girmiş olduğum dünyanın güzel insanlarını öyle hemen bir kenara bırakmak istemezken eve geldim, televizyonu açtım ki, evlilik programlarından birinde kadının teki koca adayında istediği özellikleri anlatıyordu: evi olsun, arabası olsun, bankada parası, iyi bir maaşı olsun, boyu uzun, kilosu 80 civarında, bir de esmer olsun, kaşı, gözü, saçı, sakalı en kara kara olanından...

"Heh" dedim ben de kendi kendime "senin de sorduğun soruya bak be Zeren! Hangi dünyada, nasıl insanlar arıyorsun? Bizim zamanımız bu zaman artık!"

14 Ekim 2011 Cuma

Sahi İstanbul, ben 31 oldum da, sen kaç yaşındasın?

30'la aramız pek iyiydi doğrusu. Şikayetçi olmadık hiç kendisinden. Zira en başından kabullenmiş "30'lar çok güzel olacak, pek umutluyuz kendilerinden" demiştik.

Koca bir on yıllık süreçten sadece tek bir 365 günü geride bıraktın diye ne bu "her şey çok güzel olacak" polyannacılığı demeyin. Elbet olacaktır zor zamanlar, oluyor da, ama mesele o değil zaten. Mesele daha oturmuş, daha ne istediğini bilen, ayakları yere daha sağlam basan, keyfini de keyifsizliğini de daha iyi tartabilen biri olarak devam ediyor olmak hayatta. Kendini daha bir tanıyor olmak yani...


Matematiksel düzlemde "30'lar>20'ler" gerçeği sabit ve değişmez olabilir ama ruhsal ve duygusal dünyalar gelmez öyle pek değişmez gerçeklere, sabit kurallara. İşte bu yüzden 20'lerimdeki "yaşlılığımı" bu gün içimde hissettiğim "gençlikle" daha bir anlamlandırabiliyorum. Hayat her zaman ritmik bir düzlemde ilerlemiyor ne de olsa, yalan mı?

30. yaşımın son günü öyle güzel geçti ki harika bir uğurlama yaptık kendisiyle. Doğum günüme çok keyifli bir günle geçiş yapıverdim. Zor bir haftadan sonra ilaç gibi gelen, hani bünyede birkaç haftalık şarj etkisi bırakan türden bir gün. Malum İstanbul'da çanlar "festival" saatinde çalıyor. Gongunu en çok, yolunu Beyoğlu'na düşürenlerin duyabileceği bir saat... Blogger'ın harika kadınlarından biriyle, Lale Hatun'la vurduk adımları İstiklal'e. Program pek afili, gün güzel bir sonbahar, keyifler pek bir gıcır...


İlk Filmekimi filmi Tiranozor'dan önce Balık Pazarı'nın gürültülü hengamesinin içinde huzurlu bir vahâ gibi kalan Üç Horan Kilisesi'ne düşürdük yolumuzu. Yıllar içinde nice dostların güzel günlerine tanıklık ettiğim, pek çok anı biriktirmiş olduğum bu huzur dolu mekana Lale Abla görmek istediği için gelince bir önceki ziyaretim geliverdi aklıma. En son belki bir ay kadar önce Ecem'le geldiğimde mum yakarak dilediğim dileklerimin henüz gerçekleşmemiş olmasından ötürü "yeni mum yakmak yok Zero" dedim kendime. Zira önceki dileklerim çok kalpten ve önemliydi benim için. Dilek kirliliği yaratarak "evren"in kafasını karıştırmak istemedim doğrusu:)

Kilise çıkışı Türkiye'nin ilk çağdaş sanat müzesi Doğançay Müzesi'ni gezme ve Cafe Bunka'da yeşil çaylı kekle pirinç patlaklı çay ziyafeti... Aslında yeşil çaylı profiterol yemeğe gitmiştik büyük bir hevesle. Ama kalmamıştı ve biz de yeşil çaylı keke de büyük bir keyifle evet dedik. O bir yana da, pirinç patlaklı çay insanı doruklara çıkaran bir kokuya sahip. Tadı da güzel ama kokusu olağanüstü. İçindeki mısır patlaklarının çayın buharına karışmasıyla hem görsel hem lezzetli bir şölene şahitlik ediyorsunuz.


Cafe Bunka'nın ortamı da, lezzetleri de harikaydı ama saatler film zamanını gösterince Beyoğlu Sineması'nın koltuklarına bırakıverdik kendimizi. Film Tiranozor. Tam bir sert kaya. İnsanda bıraktığı sorular zorlayıcı. "Sizin şiddetiniz nerde başlar?" diyor örneğin. "Ben şiddetten yana değilim" olur belki pek çoğumuzun cevabı. Benim böyledir mesela. Ama bu filmi izleyince insanın sınırları zorlanıyor açıkçası. Verdiğiniz o "rahat" cevapları, aynı rahatlıkla veremiyorsunuz.

Filmin zorlayıcılığından çıkınca "her zor ânı, lezzetli bir tabak yemek hafifletir" kuralından yola çıkarak vurduk adımları Arap Sokağı'na, bana sorarsanız İstanbul'un en lezzetli falafelcisine. Falafel, humus ve tabuleden oluşan tabak mekandan, hoş sohbet de bizden olunca zaman nasıl geçti hiç sormayın. Gerçekten insan bazen Zaman'ın gaza bastığına kesinlikle inanıyor.


İşte ben 30'u böyle bir günle uğurladım. Ertesi gün doğum günümse, bu günün enerjisinin gazıyla canım dostlarımla, ailemden insanların sarıp sarmalayan sıcaklığıyla o kadar güzel geçti ki, bir insan daha ne ister bilemedim:)

Şimdi günün en şımarık cümlesini kurarak çekiliyorum huzurlardan. O kadar çok insan "iyi ki doğdun Zero" dedi ki, eh bu kadar insanın vardır bir bildiği diyerek iyi ki doğmuşum hakikaten diyorum:)

Sahi, İstanbul, ben 31 oldum da, sen kaç yaşındasın?

9 Ekim 2011 Pazar

İki film arası...

"Nuri Bilge Ceylan'a neden bu kadar hayransın?" diye soruyorum kendime. Her filmini çok sevdiğin için mi? Hayır! Sevmediğim filmleri var, mesela İklimler; sevdiğim ama bazı yönlerini kendi açımdan eleştirdiğim filmleri de var, mesela Uzak, Mayıs Sıkıntısı... Hayranlığımın kantarı, filmlerini sevip sevmemekten değil, onun tavizsiz sinemacılık anlayışından geliyor. Bunu her izlediğim filminden sonra biraz daha iyi anlıyorum.

Günlük yaşamlarında da, sanatta da, iş hayatında da başkalarının dediklerine, değer yargılarına takılan, kendilerini hep üçüncü şahısların bakış açılarına göre değerlendiren, kendine verdiği değeri hep komşunun/ patronun/kayınvalidenin/bakkalın sözüne göre belirleyen insanlarla dolu çevremiz. Hatta biraz dürüst olursak kendimizi de elimizi, kolumuzu, paçamızı, eteğimizi bu sarmala kaptırmış olarak görmemiz çok muhtemel. İşte ben Nuri Bilge Ceylan'a bu yüzden hayranım. Kimin ne dediğine, ne demediğine, beğenip beğenmediğine bakmadan sadece kafasındaki filmleri yapabiliyor olduğu için.


Sinema salonundayız. Uzun bir reklam ve fragman kuşağını geride bırakmış, sonunda filmin başlamasını bekliyoruz. Karanlık, ıssız bir Anadolu kırsalı... Dağın arkasından birden sapsarı kocaman ışıklar belirmeye başlıyor, hırıl hırıl öten motor sesleriyle birlikte. Öyle ki o karanlığın içinden beliren ışıkların yoğunluğu adeta bir alev topunu andırıyor. Neredeyse filmin başı sayılan bu sahne ve Türk sinemasının bana sorarsanız en sert sahnelerinden biri olan o son sahne arasında geçen, film arasını saymazsak iki saat kırk beş dakikalık bir süre... Bir Nuri Bilge Ceylan filmi için çok mu fazla? Filmi izlemeyen biri için kesinlikle evet. Ama izlerken o sahnelerle ve diyaloglarla onlarca şey düşünüp taşınsanız da aklınıza gelmeyen tek şey zaman oluyor. Bir saniyesinden bile kopmadım filmin ki pek çok sağlam aksiyon filminde bile süre üç saate yakınsa arada bir de olsa bakarım ben saatime.

Filmin detayına ve konusuna dair bir şey yazmak istemiyorum. İlgilenen elbet sinema sitelerinden öğrenecektir. Ben sadece bende kalanlara dair iki çift laf etmek isterim. Bana sorarsanız Bir Zamanlar Anadolu'da Nuri Bilge Ceylan'ın şu ana kadarki filmlerinin zirvesidir. İnsan gözlemlemedeki olağanüstü başarısı, diyalogların ve oyunculuğun doğallığı... Şapka çıkarmak yetmez, ötesi gerek.

Doğallık... Evet ben bu filmin en çok doğallığından etkilendim. Bilmesem bunun bir film olduğunu, bir senaryosu, mizanseni, kurgusu olduğunu, karakterlerin yaşamlarına tutulmuş gizli bir kameranın görüntülerinin biraraya getirilmesi olduğunu düşünürdüm çok rahat. Hele o muhtar sahnesi... Fazla iddialı olabilir ama sırf belki o 7-8 dakikalık sahne için bile bu film izlenmeye değer derim. O nasıl bir oyunculuk, nasıl gerçek diyaloglar!

Geçen akşam bir arkadaş sofrasında film üzerine konuşurken arkadaşlardan birinin söylediği cümleyi çok önemsiyorum: öyle aman aman ve iddialı olmayan, girdisiz çıktısız bir senaryo ile nasıl böyle olağanüstü bir film çıkarılabileceğinin örneğidir bu film. Çünkü senaryonun değil, karakterlerinin, diyalogların, insan hallerinin üzerine oturan bir çalışma bu.

Geçen tüm hafta bu filmi izlemiş olmanın izleriyle devam etmişken başka bir filme olan merakımsa bunun üzerine eklendi. Woody Allen'ın Paris'te Gece Yarısı (Midnight in Paris)... Benim hayatımda sinema önemli bir yer tutuyorsa eğer, Woody Allen bunun baş sebeplerinden biridir. Onun hayata, ilişkilere, şehirlere olan bakış açısını çok severim. Yıllarca aşığı olduğu New York'u tutkuyla adeta filmlerinin bir kahramanı yapmış, daha sonra Vicky Cristina Barcelona ile Katalan ışıltısını perdeye taşımıştır. Şimdiyse Paris... Entellektüel, neşeli, romantik sevgili...


Paris, milyonlarca kez beyazperdenin konuğu olmuş, uğruna ne destanlar yazılmış, en şatafatlı, güzel ve seksi Hollywood yıldızlarını bile gölgede bırakacak denli efsaneleşmiş bir karakter sinemada ve pek çok farklı Paris var, pek çok farklı yönetmenin kamerasında. Ama bir de derim ki Woody Allen'ın Paris'ini izleyin. Onun kamerasından o geniş caddelerde, daracık sokaklarda, şirin kafelerde dolaşın.

Woody Allen'ın da tıpkı Nuri Bilge Ceylan gibi çok iyi bir gözlemci olduğunu düşünüyorum. Farkları, yaşadıkları, beslendikleri kültürler. Woody Allen'ın, Amerikan kültürüne, Amerikan yaşam tarzına ve şekilciliğine dair yönelttiği eleştiri okları komik olduğu kadar da trajik boyutta. Tüm film boyunca en espirili sahneler bu anlardan oluşuyor.

Sanata, sanatın renkli ve sıradışı kişiliklerine, örneğin Hemingway'e, Fitzgeraldlar'a, Mark Twain'e, Picasso'ya, Salvador Dali'ye ilgisi olan her Woody Allen severin kaçırmaması gereken bir film Paris'te Gece Yarısı. Çünkü bu film tam bir süpriz yumurta gibi. Her an hangi köşeden nasıl bir tarihi, edebi karakterin fırlayıvereceğinden emin olamıyorsunuz.

İki film ve iki çok sevdiğim yönetmen arasında geçen günlerin bir özeti gibi oldu geçen hafta. Woody Allen, film çıkışı benden bir söz aldı; yaşadığım çağın kıymetini, bugünün nimetleriyle kabul edip seveceğime, özlediğim şeylerle sürekli geçmişe öykünmektense onları bugünümde yaratabilmek için çaba harcayacağıma dair bir söz... Sözümü tutmak için elimden geleni yapacağım!

1 Ekim 2011 Cumartesi

Uykum kaçmadı, kek yapmadım ama yine de yazdım...

‎"Cehennemde bile huzur bulursun sen. Hemen yemek yapmaya, ekmek pişirmeye, dekorasyonlara başlarsın. Kendi huzurun sensin. Bu ne Fernando'yla gelir, ne de Fernando yüzünden gider."

Son zamanlarda okuduğum bir kitaptan, Venedik'te Bin Gün romanından çok sevdiğim bir alıntı... Amerika'da aşçılık yapan, aynı zamanda da yemek eleştirileri yazan Marlena de Blasi'nin, Venedik'te bir İtalyan'a aşık olması sonucu değişen şehrini, ülkesini, kısacası yaşamını anlatan gerçek bir hikaye Venedik'te Bin Gün. Okursanız hayatınızın romanı olmayacak muhtemelen ama gün boyunca sürekli hatırlamak için elinize, haftalarca hatırlamak için duvarınıza ya da defterinize, ömürlük olması içinse ruhunuza yazılan cümleleriniz olacaktır kesinlikle.


"Kütüphanemden kendi elimin ve gözümün değdiği ve yaşıyla olmasa da tutkularıyla bana seni hatırlatan bir kitap getirmek istedim sana" diye çantasından çıkarıp bana bu romanı uzatan güzel insana da burdan bir kere daha teşekkür!

Yüzeyden değil gerçekten yürekten tutkulu mutfak sevdalılarının ortak bir yanı sanırım en kötü zamanlarda bile huzur bulabilmek için o ateşin, korun, hararetin çok yüksek olduğu dört duvarın, mutfağın içine dalıvermek... İlla kötü ya da sıkıntılı olması da gerekmiyor zamanın, çok abuk subuk bir an da olabilir. Mesela bu sayfalara yazılmış bir Uykusu Kaçmış Kadın Keki vardır ki, en sevdiğim keklerimden biridir ama sanmayın ki malzemesinden, sütünden, çikolatasından; tamamen yapılış saatinden... 2,5 yıl kadar önce uykusu kaçan Zeren'in sabah 4'te zınk diye uyanması sonucu birden kek yapmaya karar vermesi ve o gün kolunun altında koca bir paket kekle iş yerine gidip ofis arkadaşlarıyla çaylar, kahveler hep birlikte keki mideye indirmeleriyle sonuçlanmış bir mutfak macerası olarak tarihe geçmiştir. Adı da bu yüzden tarafımdan "Uykusu Kaçmış Kadın Keki" konulmuştur:)

Mutfak maceralarından terapi etkisi uman tek insan evladı olmadığımı çok iyi biliyorum. Mesela Deniz Alphan'ın Mutfakta Erkek Var kitabında okuyorum ki, zamanında Ali Poyrazoğlu aşk acısını unutabilmek için bir arkadaşının tavsiyesi üzerine mutfağında günlerce reçel kaynatmış:) Yüreğinin acısını, eve yayılan o muhteşem şekerli kokularla dindirmeye çalışmış. O yürek acısı öyle kolay kolay dinmez, çünkü gerçekten aşk acısı çekerken acıyan, ağrıyan bir şeydir yürek; aşkın, gerçekten kalple ilgili bir duygu olduğuna inanmamı sağlayan bir acıdır o, aşk acısı çeken insan yüreğinde gerçekten fiziksel olarak bir ağrı hisseder, bilirim ama yine de hoş, ne diyim! İşe yaramıştır, yaramamıştır, orası başka mevzu da, onu unutmak için günlerce reçel kaynattım demek bile hoş yıllar sonra.

Ve eylül güzel bir finalle ekime devriliverdi. "Bu gece uyumamak gerek, çünkü bu gece Eylül'ün son gecesi" diye yazmıştı dün Küçük İskender:)

Gerçek bir sonbahar yaşıyor İstanbul. "Filmekimi'nin biletleri satışa sunuldu" diye çaldı 1 Ekim'in gongu bugün. İzlemek istediğim film sayısı yine oldukça fazla ve biliyorum ki çok azını izleyebileceğim ama biri var ki ona biletimi aldım, ne yapıp edip gitmek istiyorum.


Tost (Toast) İngiltere yapımı, çok keyif alacağımı düşündüğüm bir film. "Kokular ve tatlarla örülü bir çocukluk... Yemeğe âşık, anne-babasından çok, bahçıvan ve temizlikçiye yakın bir çocuk... Limonlu bezeli kekler ve otuz yıl sonra ülkenin en sevilen yemek yazarı olacak Nigel Slater'ın gözünden 1960'ların İngiltere'si..." İKSV tanıtım kitapçığından filme dair kısa bir not... Şimdi bu filmi izlememek bana yakışır mı? Yakışmaz! O yüzden biletler alındı, yerimiz garantilendi, geriye sadece o günü beklemek kaldı:)

Venedik'te Bin Gün'den bir alıntıyla başlamıştım yazıya, yine ordan bir alıntıyla bitsin o zaman. Gitmeden... Ekim, bereketin bol olsun, olur mu?

"Bir şeylerin gerçekliğini sadece sabahın üçünde anlayabileceğini söyleyen bir kadın tanıdım. Sabahın üçünde de kendini seviyorsan, sabahın üçünde de kendini sevdiğin kadar sevdiğin biri yatağındaysa, kalbin sessizce göğsünde atıyor ve ne periler, ne de gölgeler odada dolanıyorsa, bu büyük olasılıkla her şeyin yolunda gittiğini gösterirmiş. Sabahın üçünün, insanın kendine en zor yalan söyleyeceği zaman olduğunu anlatırdı."

12 Eylül 2011 Pazartesi

Lavanta...

Bazı kadınların gözleri, dillerinden daha anlamlı konuşuyor. İfade sanatı yer değiştiriyor sanki, kelimeler anlamlarını bakışlara yüklüyor.

Ladies in Lavender... Lavanta Kokulu Kadınlar... Sessiz, sakin ve gerçekten lavanta kokan bir sabahta izledim bu çok keyif aldığım filmi. Evin kıyısı köşesi bir gün önce hediye edilen lavanta torbalarım ve lavantalı doğal sabunum sayesinde zaten inceden inceden lavanta kokuyordu.


Ve uzun zamandır filmlerimin bulunduğu rafta izlenmeyi bekleyen bu film... Sakin ve huzurlu bir film izlemek istiyordum. Adında lavanta geçmesi değildi seçim nedenim. Sadece keyifli bir tesadüftü bu ya da ben öyle sanıyordum da, belki bilinç üstü ulvî bir buluşmaydı.

1930'larda bir İngiliz kasabası... Ve kasabanın dışında, hemen deniz kıyısında kayalıkların üzerine kurulmuş iki katlı bahçe içinde olağanüstü bir ev. İki kız kardeş, sadece yanlarında çalışan son derece sevimli, huysuz ve tatlı kadın kategorisinden gündelikçilerinin eşlik etmesiyle sakin, sıradan, kitaplar, bahçe, yemekler, deniz ve doğanın tüm nimetleriyle başbaşa bir hayat sürerler. Bir gün bir fırtına sonrası sabah sahile yaralı genç bir adamın vurduğunu görünce hayatlarının sıradan günlük ritmi bozulacak, üç kişilik yaşamlarına ilginç bir yabancı eklenecektir.

Ve işte böylece hem filmin konusu başar, hem de bir kadının gözlerinin sesi...

Judi Dench sen nasıl bir kadınsın diye sormak isterim, keşke duyuversen beni! Her filminde hayran kaldım sana, her filminde imrendim, gücüne, kadınlığına, asaletine, güzelliğine ama en çok da gözlerine. Çünkü hep konuştu gözlerin ve ben hep ağzından ziyade gözlerinden çıkan sözlerini duydum, okudum. Daha anlamlı ve daha duyguluydular. Öfkeni de, sevgini de, aşkını da, hüznünü de, ızdırabını da daha etkili anlattılar. Tenimden geçti içeri, benim duygum, benim hissim oldular.

Çok sade, sıradan, huzur dolu ama içli bir hikayesi var filmin. Konu üzerine daha fazla bir şey yazmak istemem, izlemeyenlerin filmin detaylarını keşfetme hakkını gaspetmeyi hiç sevmem. Ama bütünü kadar, detayları yakalamayı seven, detaylardan da keyif alan her sinemaseverin de izlemesini tavsiye ederim.

Şehir yaşantısının tırmıklarından hayli kanadığımı düşündüğüm bu günlerde doğayla başbaşa yaşamanın güzelliklerini hatırlatan eski bir anı gibiydi sanki bu film. Ören'e yazın değil de, daha kışın etkisinin tüm gücüyle sürdüğü Nisan başı dönemlerinde gittiğimiz o yıllar düşüverdi aklıma. Korkunç bir fırtınanın koptuğu, yağmurun camlara vururken çıkardığı sesten neredeyse uyumanın zor olduğu gecelerden sonra, suya doymuş mis gibi toprağın, yeşilin, çimenin kokusuyla uyanırdık o serin sabahlara. Mutfak kapısını açıp üzerimde kalın hırkalarım, kendimi ıslak çimenlere attığım, o ilahi kokuyu tüm gücümle içime çektiğim o sabahlar... Mutluluk buydu, daha ötesi değil.

Lavanta Kokulu Kadınlar'da da böyle bir sahne var ki, beni benden aldı, götürdü, savurdu, savurdu, ama galiba geri getirmedi. Doğaya yakın olan tüm yaşamlara daha bir özenir oldum bu aralar. Her kitap, her film izler bırakarak geçiyor üzerimden.

Hermann Hesse'nin Siddhartha'sını okudum geçenlerde. Klavuz kitap gibi oldu, tam ihtiyacım olan zamanda kuvvetli bir doz vitamin gibi geldi. Hayatın anlamını, huzuru, özü arayan biridir Siddhartha. Ama bunun için hiç bir öğretiye bağlanmak istemez. Öğretileri manasız, kof, kelime oyunu bulur. Ve böylece kendi anlamını bulmak için kendi yolunda yürümeye başlar, kendi yaşam yolunda... Kitabın en hoşuma giden bölümlerinden birinde, yaşamındaki en önemli öğretinin kendi iç sesini dinlemek olduğunu öğrenir. Bunu da başkasının tavsiyesi üzerine değil, yine yaşayarak öğrenmiştir, tam da bu yüzden çok değerlidir. Bir insana gitmesi gereken yolu söyleyecek en doğru şeyin, kendi iç sesi olduğunu keşfeder. Hayatı ve içinin sesini dinlemeyi öğrenmesi, bilmesi gerekmektedir.

Kendi iç sesimin volümünü son ses açmaya çalıştığım bu günlerde Lavanta Kokulu Kadınlar çok iyi geldi işte bana. Doğayı, ıskalanmaması gerekenleri, aşkı yeniden hatırlattı.

Aşk... Öyle bir final sahnesi var ki, çok etkilendim. Judi Dench'in gözlerinden okuduğum, bana hissettirdiği tüm cümleleri bir bir not düştüm defterime.

"Derin bir iz, sızlayan bir yara olarak kalacaksın içimde..." Böyle konuştu gözleri...

26 Mart 2011 Cumartesi

İstanbul'a bahar filmlerle gelir!

Miladî takvimin göstergeleri Mart ayını bahardan saysa da, İstanbul'a baharın gelmesi Nisan'ı bulur. Ne zaman ki İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı, İstanbul Film Festivali'nin takvimini açıklar ve açılış Nisan'ın ilk haftasında bir güne denk gelir, işte o gün İstanbul'a baharın artık geldiğinin müjdecisidir. Bu sene bahar İstanbul'a 2 Nisan'da geliyor, üstelik peşinden hem güneşi hem de olağanüstü pek çok filmi sürükleyerek.

Festivalin kitapçığını incelediğimden bu yana bunca güzel filmin gösterilecek olmasından duyduğum heyecana mı sevineyim, çoğunu kaçıracak olacağıma mı üzüleyim, karar veremedim. Evet, bir itiraf geliyor ki, işimi çok çok ama çok sevsem de böyle zamanlarda beni o sinema salonlarından ve Beyoğlu'nun o sanat kokan sokaklarından, kafelerinden uzak tutan her şeye sinir oluyorum. Ama ne yapalım, güzel olan her şey bir arada olmuyor. Ben de sahip olduğum tek izin gününe üç film birden sıkıştırarak günlük "yüksek doz" yüklemesiyle açığı kapatmaya çalışacağım:)

Her şey bir yana tek bir film var ki, kaçıracağıma nasıl üzüldüm, nasıl üzüldüm anlatamam. Haruki Murakami'nin bendeki yerini, hele de İmkansızın Şarkısı romanının bende nasıl izler bıraktığını bu satırların eski okurları çok iyi bilir. Ne okuduğum anları, ne okuduğum mekanları, ne de son 30 sayfada yaşadığım duygu yoğunluğunu imkanı yok unutamam. Daha festival kitapçığını elime almamıştım, internetten filmleri incelerken uluslararası yarışma bölümünde İmkansızın Şarkısı'nın sinema uyarlamasını olduğunu gördüm. 30 saniye boyunca tavan yapan duygularım, gösterildiği hiç bir günün izin günüm olan çarşambaya denk gelmediğini farketmemle dibe vurdu.

Evet, biliyorum ben bu filmi ne yapar eder izlerim. Ama izlemeyi çok istediğiniz bir filmi festivalde izlemek gibisi asla yoktur. Film öncesi aynı heyecanı paylaşan insanlarla salon kapısında bekleşmek, bazen sohbetlere karışmak, çıkışta kalabalıkların arasında filme dair yorumların kimiyle aynı duyguları paylaşmak, kimine itiraz etmek istemek, o ruh haliyle Beyoğlu sokaklarına karışmak, çaya, kahveye, belki bir kadeh şaraba, rakıya bulanmak... İşte festivalde film seyretmek bunlar demektir. Ama ne yapalım, bizim de payımıza bu sene sadece iki gün için bu keyfi yaşayabilmek düştü.

'Özgür' ve 'demokratik' ülkemin 'adalet yüklü' mahkemelerinin ipimizi kesmesinin zorunlu sonucu olarak verdiğim ara boyunca mutfakta işler tüm hızıyla, hatta gaza basılmış bir hızla devam ediyor. Num Num'da en sevdiğim şeflerimden birinin yorumuyla "soğuk istasyonunda kendisini yakmayı başaran ilk kişi" olma ünvanını da aldıktan sonra gönül rahatlığıyla salataların, tatlıların, sandviçlerin tozunu attırıyorum. Tost makinesinin "sen misin o kadar dövme yaptıracağım, dövme yaptıracağım diye tutturan, al sana dövme" dercesine kolumda bıraktığı üçgen izin inanın dövmeden bir farkı yok, elimle çizsem bu kadar muntazam bir üçgen çizemezdim:) Gerçi benim istediğim bir üçgen dövmesi değildi ama olsun! Num Num hatırası olarak ömrüm boyunca bedenimde taşıyacağım muhtemelen:)

7 Mayıs'ta bitecek olan stajımın sonrasında kendime vermeyi planladığım bir armağanın sonucu olarak iki gündür mutfak molalarımda elimde Barcelona kitapçığımla dolanıyoruz. Bazen bildiklerimi teyit ediyorum, bazen de yepyeni şeyler öğreniyorum Katalonya kültürüne dair. Örneğin Barcelona'da Cervantes'in ölüm yıldönümü olan 23 Nisan'ın Kitap Günü olarak kutlanması ve geleneksel olarak kadınların erkeklere kitap, erkeklerin de kadınlara gül hediyesi etmesi... Ne hoş!

Başta da söylediğim gibi bahara çok az bir zaman kaldı. Bahar, benim de hayatıma filmlerle, kaşık kepçe sesleriyle ve bavul yüklü günlerle geliyor. Şimdiden kutlu ve mutlu olsun!:)

6 Mart 2011 Pazar

Mutfak hikayeleri bilmem kaç!

"Yorgunluğun yüreğinin içerisine girmesine izin verme... Yorgunluk insanın vücuduna hükmedebilir ama yüreğimin bana kalmasını isterim." diyor tanıdık satırların çok sevgili yazarı Murakami. Her zaman olduğu gibi tam üzerine bastın dedirtiyor, yine cümlelerinde insana kendini bulduruyor.

300 kilo domates, 60 kilo soğan, 40 kilo elma, 100 kilo lahana, 500 adet burger köftesi ve 100 küsür kilo pizza ve focaccio hamuru ağırlığında geçti koca bir hafta. Hazırlık merkez mutfağında çalışmak, her soyulan, doğranan, tartılan şeyin kilolarca olması anlamına geliyor. Az olan hiç bir şey yok. Zira tek bir restoranı değil, tam beş adet restoranı besleyen bir mutfak burası. Dolayısıyla kilolarla çarpıldım, kilolara bölündüm, kilolarla toplandım tüm hafta. Beden yorgunluğu derseniz ziyadesiyle, ama yürek yorgunluğundan eser olmadığını söylememe gerek yok sanırım:)

Ama ne yalan söylemeli a la carte restoranın gözünü seveyim. Tüm heyecan, aksiyon, adrenalin orada. Bir hafta boyunca kilolarca domatesin, soğanın, köftenin, hamurun arasında fırsat buldukça kendimi a la carte'a attım, 10 dakika olsun oradaki heyecanı soludum, yoğun saatlerde ardı arkası kesilmeyen sipariş fişi seslerine kulak kabarttım. Neyse ki sadece bir hafta olan hazırlık mutfağı macerasını tamamladım ve soğuk istasyonuyla stajımın ikinci ayına merhaba diyorum yarın.

Gariptir ki mutfak maceram kendimi tanıma anlamında inanılmaz bir pencere açıyor her geçen gün. Heyecana, rutin olmayana, adrenaline bu kadar düşkün ve yatkın olarak tanımlamazdım pek kendimi. Meğer içimde kapalı bir kutunun içinde açılıp dışarı fırlamayı bekleyen kocaman bir heyecan topu gizliymiş. Şimdi o top tüm benliğimi kaplamış durumda sanki.

Çok sevdiğim bazı arkadaşlarımın cumartesi akşamı hem elimin değdiği bir şeyler yemek hem de beni görmek için süpriz bir şekilde NumNum'a gelmeleri de ayrı bir keyif oldu benim için. Yıllar boyu birlikte neler neler yaşadığımız, kendi evimde kimbilir kaç kere keyifli sofralarda toplaştığımız arkadaşlarımın şimdi orada salonda tam karşımda oturuyor olmaları, pizzalarımdan yerken yüzlerindeki keyfi izlemek ve tüm yaşadığım bu sürecin uzaktan takipçileri olarak bunca zamandan sonra onları böyle profesyonel bir mutfakta ağırlamayı başarabilmek... Hayatın bana sunmuş olduğu süprizlere şöyle iki dakika olsun durup düşündüğümde koca bir gülümseme gönderiyorum.

Mutfak/ev istikâmeti arasında arada direksiyonu sinemaya çevirmekse bu aralar en büyük keyif... Black Swan, sadece izlediğim cuma akşamıma değil, aklıma gelen her âna damgasını vurdu resmen. Darren Aronovsky kadar saplantıları böylesi etkili anlatan kaç yönetmen var? Hani bazı yemekler vardır; tarifsiz, genzi fena yakan bir acısı vardır ama o kadar lezzetlidir ki yemeden duramazsınız, kendinizi tutamaz, ağız burun yana yana yersiniz. Böyle bir tat bıraktı bu film bende. Natalie Portman bilesin, o kırmızı gözlerin hiç çıkmayacak aklımdan!

İki de defter aldım bu hafta kendime. Birinin üzerinde Paris, birinin üzerinde Venedik karikatürleri... Baharda, tüm bu süreci tamamladığımda kendime vermeyi planladığım yollarla bezeli bir armağanın izdüşümlerinin yazılması için bir süre daha çekmecede bekleyecekler ama diyoruz ya zaman denen meret pek bir hızlı geçiveriyor diye, biliyorum ki yine geçecek ve ben onları bavuluma yerleştirdiğim günü de buraya not düşeceğim. Ama şimdi varsın biraz beklesinler. Benim daha bu iki ay içinde tadılacak ve keyfi sürülecek nice günlerim var!

13 Şubat 2011 Pazar

Yeniyetme pizzacıdan haberler...

"Aşçı olmaya nasıl karar verdin?" sorusuna 350. kez falan cevap verme durumunda kaldım tüm hafta. İstisnasız hepsi çocukluklarından itibaren mesleğin içine düşmüş, büyük oranda da mesleklerini seçme şansları olmamış, önlerine çıkanı yaşamak zorunda kalmış aşçılar olunca tüm mutfağın sakinleri, 30 yaşına gelmiş, üniversite mezunu, bambaşka ve üstelik onlara ışıltılı gelen bir sektörde çalışmış bir insanın, üstelik de bir kadının neden ve nasıl aşçı olmaya karar verdiğini merak ediyorlar. İyi de nasıl anlatayım ki ben onlara tüm hikayemi? Bir iki ık mık ettim, en sonunda "çocukluk aşkı" deyip çıkıverdim işin içinden:)

Staj hayatımın bir haftalık tarihinde öğrenilenler listesinde yorgunluk kelimesinin anlamından sonra ilk sırayı, bu işin tam bir deli işi olduğunu anlamış olmak yer alıyor:) Tüm MSA süreci boyunca hiç duymadıysak bin kere falan şeflerimizden çalışacağımız yerlerdeki mutfak ortamının asla okuldakine benzemeyeceğini, çok sert, fazla hızlı, adrenalin yüklü, deli bir yoğunlukta çalışılan yerler olacağını duyduk. Bin kere daha söyleseler az kalırmış diyesim geliyor şimdi. Tüm hafta boyunca öğle ve akşam servislerinde yaşadığımız tempoyu görünce bu işin deli işi ve bizlerin de birer deli olduğuna ama öte yandan da her sabah uyandığımda o mutfağa yeniden girebilmek için duyduğum çekim yüzündense bir adrenalin bağımlısı olduğuma karar verdim.

Hayatın doğal akışına güvenmiş olmanın, stajımın düşeceği yerin benim için en iyisi olacağına inanmanın ödülünü yaşıyorum sanki. Kendimi sadece temizlik yapmaya, getir götür işlerine, patates soğan soymaya hazırlamışken stajyer muamelesi görmediğim, her işin en ince detayına kadar öğretildiği, sorumluluk verilen bir ortamla karşılaştım NumNum'da. Daha pazartesi günkü oryantasyonda "isteğimiz size işin tüm işleyişini, detaylarını öğretmek" dediklerinde keyiflenmiş ama salı günü bizzat mutfak ortamıyla tanışınca dediklerinin lafta kalmadığını görmüştüm.

Daha pizza tezgahına elim değer değmez merdaneyle hamuru veriverdiler elime. "Burda durduğun ve işin hafiflediği tüm anlarda işe alışmak için dilediğin kadar hamur açabilirsin. Boşa gitsin hamurlar, hiç önemli değil, önemli olan senin bir an evvel işi öğrenmen ve alışman." Daha ne isteyebilirdim ki?

Neyseki merdaneyle hamura sevdamız eskiden gelir de mahcup olmadan ilk andan süper bir üçlü oluverdik kendileriyle. Şimdi tamamlanması gereken tek eksik hız olarak kalmış durumda. Zira aynı anda onlarca siparişin geldiği bir ortamda bir pizza hamurunu açmaya ve döşemeye onlarca dakika ayıramıyorsunuz. Topu topu iki üç dakikada hepsini bitirmek ve pizzayı fırına ışınlamak şart. Eh ne de olsa kimse anasının karnından iki dakikada pizza hazırlayabilen biri olarak doğmuyor diyerekten biz de o gereken hızdan zamanla nasibimizi alırız elbet diye bekliyoruz.

NumNum'da benim adıma en büyük tecrübelerden birinin de açık bir mutfakta çalışıyor olmak olduğunu düşünüyorum. Müşteriyi birebir gözlemleme şansının olduğu, aynı şekilde müşterinin de bizleri her şekilde görebildiği son derece interaktif bir ortam NumNum Meydan mutfağı. Açık mutfak olmaktan ötürü hijyenin de es geçilemeyeceği, her yaptığın işten sonra tezgahını da temizlemek zorunda kaldığın, işin bu kısmını da asla es geçemeyeceğin bir ortam... Yani anlayacağınız temizlik bezi de elimizden eksik olmuyor pek:)

Şeften pazar günü (yani bugün) izinli olduğumu öğrendiğimde duyduğuma inanamayıp iki kere teyit istemem de ayrı bir komediydi. Kollarım ve bacaklarım koltuğa serili olmaktan pek bir memnundular bugün.

Ve izin günümde sepetime düşen bir film... Into the Wild. Sean Penn, sana, hayata bakış açına, ruhuna, zihnine şapka çıkarısım var ama yetmez biliyorum. Neyse ki filmi bir sene önce değil de şimdi, hayatımdan son derece memnun olduğum bu zamanda izledim. Yoksa bu gazla soluğu MSA yerine Alaska'da almaya karar verebilirdim. Herkesin en az bir kere ama hayatını "kariyer kariyer" diye yağsız tatsız tuzsuz haşlanmış bir sebze kıvamına çevirenlerin en az 10 kere falan izlemesi tavsiye olunur!

Yeniyetme pizzacıdan hepinize güzel bir hafta dileğiyle...

28 Ocak 2011 Cuma

İstanbul'da Kore günleri

Minik Koreli bir arkadaşım var artık benim. 2011'in en güzel kazançlar hanesinin başına şimdiden gelip kuruluverdi bile. Proje sunumumun sonrasında yağmur damlacıklarıyla ıslanmış bir pencere kenarına ödül niyetine can dost tarafından kurulmuş sıcacık bir çay sofrasının en güzel ikinci eşlikçisi olarak tavşan eldivenleriyle hayatıma giriverdi.

Bir insanın belli bir yerli olduğunu söyleyebilmesi için illa da orada doğup büyümüş olması gerektiğine inananlardan değilim ben. İnsanın bir yere ait hissedebilmesi için kendini oralı hissetmesi, kültürünü, dilini, hayat felsefesini, coğrafyasını, ruhunu anlamaya çalışması yeterlidir benim için. Hal böyle olunca iki cümlesinden biri Kore olan, Koreli çocuklardan hoşlanıp neredeyse sadece Kore filmleri ve dizileri izleyen, yavaş yavaş dilini anlamaya başlayan, Seul ruhunu belki bir Seullu'den bile daha derinden kavramış, kendine de Suchii diyen, üstelik de harbi bir Koreli gibi çekik gözlere sahip olan bir insan, İzmir'de doğup büyümüş olsa ne fark eder, benim için Koreli'dir, ötesi yoktur:)

Günlerdir projenin vücudumda yumurtladığı stres ve heyecan toplarını patlatabilmiş olmanın huzuruyla yeniden feraha kavuşan bünyemi Kadıköy Çarşısı'nda Hacıbekir'de yenen iki adet kaymaklı lokumla ödüllendirmek ve üşüyen bedenlerimizi eve attıktan sonra aldığımız on küsür filmden hangisini izleyeceğimizi düşünmek... Andan keyif almaksa hayattaki tüm mesele, keyif bu anlarda ve yanımda bana eşlik eden dostlarda toplanmıştı zaten. Hele de bir de bu dostların Koreli olanından kitapçıda dolaşırken gördüğü anda beni anlattığını düşündüğü için resimde görülen Aşk Yemekleri defterini "bu defteri en güzel aşk yemeklerinle doldurmanı ve en kısa zamanda da o yemekleri yapabileceğin aşkı bulabilmeni diliyorum" cümlesiyle hediye almak... Minik şeytanlarım seninle Kore'ye gelmemi söylemiyor değil Suchim, bilmem ne dersin?:)

İşte bunun için bir neden daha... Güney Koreli bir yazar ve onun romanından uyarlanan bir film...

2009'un Ekim ayında tanışmıştım Kazuo Ishiguro ile. Beni Asla Bırakma ile tanıtmıştı bana kendini. Çok sarsıcı bir tanışmaydı. Yıllar içinde beğenip etkilendiğiniz pek çok kitap olabiliyor ama her satırıyla köklerinize kazınan, derinden etkilediğiniz kitapların sizdeki yerini başkalaştırıyorsunuz. Beni Asla Bırakma benim için böyle bir roman olmuş ve o günlerde de benden böyle cümlelerin dökülmesine neden olmuştu.

Beni Asla Bırakma'yı bitirdiğim günlerde etrafımda bu romanı okumuş olan biri olmasını ve kitap hakkında konuşabilmeyi o kadar çok istemiştim ki, kitabı o zamanki erkek arkadaşıma vermiş, okuma sürecini heyecanla ve merakla izlemiş, beklemiştim. Benzer bir süreci Ecem'in okuma macerasında da yaşadım geçenlerde ve bu sürecin sonunda bir ödül daha bekliyordu bizi. Beni Asla Bırakma'nın (Never Let Me Go) Mark Romanek imzalı filmi de kitaptan sonra beyaz ekranda bizi bekliyordu. Günler öncesinde fragmanını izlediğimde sıradan bir kitap uyarlaması izlemeyeceğimi düşünmüş, Leylak Dalım'ın bu yazısı üzerine de neredeyse emin olmuştum.

Evet, Hacı Bekir sonrası gecenin filmi Beni Asla Bırakma'ydı. Bu film de, kitap da üzerine çok fazla şey söylenesi kitap ya da filmlerden değil. Bunu özellikle kitabı okumak isteyenler için yapmak haksızlık olur. Çünkü romanda konu ve kurgu her bölümle katman katman bir gizem perdesi olarak aralanıyor; tedirginlik ve merak artan bir gizemle üzerinize bulaşıyor. Filmde, kitapta çok yoğun bir şekilde hissedilen gizem ve merak duygularının olmadığını söylemeliyim. Konu, hemen filmin başlarında izleyiciye açıklanmış. Bu, kitabı okuyan biri olarak benim için eksiklikti ama yine de çok başarılı bulduğum bir uyarlama olduğunu söylemeliyim.

Kore sevdalısı bir arkadaş, Koreli bir yazar ve onun romanından uyarlama bir film... İstanbul'da Kore günleri diye buna denir sanırım:)

Not: Ezgi Hanım'ın uyarısıyla Kazuo Ishiguro'nun Koreli değil Japon olduğu gerçeğini öğrenmiş bulunuyorum. Nedense bünyem kendisini Koreli olarak kabul etmiş ve Japon olduğu gerçeğini kabul etmiyor. En azından bu yazıdan yanlış bilgi edinilmesin diye 'gerçeği' yine de buraya not ediyorum.

17 Ocak 2011 Pazartesi

Masalım, masalsın, masal...

Yılbaşının geçtiğini kabul etmek istemeyen "zamansız bir çocuk" gizli içimde. Aslında bu aralar gizli değil. Baya ayan beyan ortada. Evde her yanımdaki yılbaşı süslerini kaldırmadığım bir tarafa, halen yenilerini almaya devam ediyorum. Bir sonraki yılbaşına kadar kardan adamlar, noel babalar ve ışıltılı süslerimle birlikte yaşayacağım sanırım.

"Zamansız çocuğum"a ek, bir de "kemirgen bir velet" peyda oldu bu aralar, çoğunlukla midemin içinde ve etrafında dolanıyor. Ana yemek olarak stres, aparatif olarak da heyecanla besleniyor. Staj yerim hala belli olmadı, umuyorum bu hafta belli olacak ve bu, bende biraz stres yaratmış durumda. Önümdeki üç ayı geçireceğim mekanı, insanları, her sabah hangi yolları teperek işe gideceğimi, hangi saat aralıklarında haftanın kaç günü çalışıcağımı, şefimin adını, sanını, geçmişini, profesyonelliğini merak ediyorum, hem de delicesine. Bir de proje sunumum haftaya. Onun yarattığı stresten hiç bahsetmiyim, yoksa bu yazı okunmaz olur. Zor bir iki hafta beni bekliyor kısacası. İçimdeki "Bayan Teselli", sen ne zor haftalar atlattın be Zero dese de, laftan anlamayangillerden bir meret bu heyecan.


İçinde "hareket karakterdir, hiç bir şey yapmazsak hiç kimse olamayız" diye bir cümle geçen bir film izledim bu haftasonu. Vurdu geçti film. Üstelik ilk izlemem de değil bu. İkinci izleyişimde film geldi içime oturdu. Adı An Education. Aşk Dersi diye çevirmişler Türkçe'ye. Kızsam mı, kızmasam mı bilemedim. Gerçek bir aşk dersi var ortada çünkü. Ama mevzu sanki sadece aşkmış gibi görünse de, aslında sadece aşk değil, daha topyekun, daha ağır top bir ders söz konusu. Kendi ayakları üzerinde durmayı öğrenen, güçlü, iradeli, taş gibi bir genç kızın hikayesi An Education.

60'ların Londra'sına en çok yakışan mevsimin de kış olduğuna karar verdim filmi izlerken bu arada. Kendi şehrime de istedim bu beyaz örtüyü. Şöyle adam gibi bir beyazlık yaratmadan gidivermesin diye kışa da pek bir çemkirdim ama söz dinler mi bilinmez!

An itibariyle Floransa Büyücüsü'nü bitirmiş bulunuyorum. Masalsı, buram buram mistisizm kokan, bol büyülü, büyücülü, 21.yy'da yazılmış bir 15. yy masalıydı Floransa Büyücüsü. Bazı kitaplar sizden fazlasıyla emek ister okurken. Cümlenin başından girip de sonundan çıkana kadar geçen zamanda her kelime, üzerinde durmayı, düşünmeyi talep eder. İşte böylesi bir kitaptı Floransa Büyücüsü. Farklı bir Binbir Gece Masalı'ydı sanki. Ama bir bölüm kaldı ki bende, paylaşmadan edemeyeceğim:

Öpmek için hafifçe büzülen bir çift kadın dudağı hayal edin. İşte Floransa şehri de böyledir; kenarları dar, ortası şişkin dudaklarının arasından akan Arno Nehri, üst ve alt dudağı birbirinden ayırır. Bu şehir bir büyücü kadındır ve birini öptüğünde, ister sıradan biri olsun ister kral, mahveder onu.

Floransa bundan daha iyi tasvir edilmiş midir, hiç bilmiyorum ama bu, okuduğum harika bir şehir tasviri olarak bendeki yerini aldı.

Bir büyücü kadın da İstanbul ki, öpücüğü çoktan almış biz sevgili kullarının mahvoluşu, en şaire masallara yakışır cinsten kanımca. Gidene de hayat yok, kalana da. Her birimiz kör aşık...

6 Ocak 2011 Perşembe

Tiramisu tadında bir gün...

Bir kurabiye tadında başladı aslında bu hafta. Boğaz'da bir iskele kenarında sıcak bir bardak kahvenin içine batırılarak yenen kıtır bir kurabiye tadında... Yılbaşındaki çam ağacı kurabiyelerim gibi portakal çiçeği kokusunda... Deniz vardı, vapur vardı, İstanbul vardı, konuşan iç seslerim vardı.

Sonra güzel bir filmin yan yana iki sinema koltuğunda buluşturduğu iki dost vardı. Uzun zamandır görülmek istenen ama ancak 2011'in ilk günlerine nasip olan bir film: Abbas Kiarostami'nin Aslı Gibidir'i... Aylar önce Filmekimi'nde tam da benim doğum günüme denk gelen günde biletler alınmış, istikamet Beyoğlu olarak belirlenmişken gribin nifak soktuğu bir talihsizlik yaşamış, izleyememiştik. Kısmet geçen güneymiş.

Zihne mi, kalbe mi, ruha mı yoksa her an gözünüzün önünde olsun diye bir kağıdın üzerine mi yazarsınız bilmiyorum ama "her bünyeye lazım" cinsinden onlarca cümleyle dolu olan bir filmdi Aslı Gibidir. "Hayatı basitleştirmektir aslolan" diyordu "ama zor olan da aslında basit olmaktır". "Hayatı akışına bırakarak yaşamaktır biraz da" diye devam ediyordu sonra. "İlkbaharda yeşillenip meyve veren bir ağacın sonbaharda solup yapraksız kalmasından üzüntü duymamak gerekir, hem yapraksız bir bahçeye de kimse güzel değildir diyemez".

Bir Juliette Binoche karesi kaldı filmden aklımda. Gözlerini, karşındaki son derece ilgisiz erkeğin gözlerine dikmiş, söyledikleri üzerine gözünü bir kere bile kırpmadan bir sicim yaş akıttığı o sahne... Hani karşımdakinin bir film, olayın da kurgu olduğunu bilmesem, bu kadının ne kadar içten yaralı olduğunu görüp onunla birlikte üzüleceğim. Yüz bininci kez söylediğim gibi Juliette Binoche bu sinema dünyasında altın gibi parlayan bir cevher...

Bugünse kurabiye tadında başlayan hafta yerini tiramisu tadında bir evreye bıraktı. Tiramisu lafını duyan kulak, sanıyor ki bu tat da kurabiye tadı kadar hoş olur, lezzetli olur. Olmasına olurdu da, tiramisunun kreması kesilmeseydi, dördüncü pratik sınavda bu satırların yazarını, bir saatlik sınavda boşa giden en az on beş dakika nedeniyle panikletmeseydi, stresten iki ayağını bir pabuça sokmasaydı olabilirdi, pek âla lezzetli bir geçiş olabilirdi.

Ama gün lanet başladı ben ne yapabilirim. Okula varana kadar yolda en az bir elin parmağı kadar (fazlası var, azı yok) 'akıllı' vatandaşımızla dalaşmayı başarıp "bugün bütün manyakları dışarı mı saldılar" modunda takılırken anlamalıydım aslında günün son tersliklerinin bunlar olarak kalmayacağını. Üzerimde lüzumsuz bir stres, günler sonra erken yatıp uykumu almış olmama rağmen dinmeyen bir uyku hali, lahana misali kat kat üstüne giyinmekten yuvarlanarak yürüme haline gelmeme rağmen ısınmayan bedenimle homurdana homurdana vardım okula.

Güyya çok kolay geçecek sınav. Rosto edilmiş domates çorbası ve tiramisu kolay, bir tek risotto sorun çıkarabilir, o da tam sunum sırasında hiç bekletmeden şefe servis etme anını denk getirebilmek açısından. Yoksa onu da ayarlarsan her şey çocuk oyuncağı(!). Bir tek süreyi bir buçuk saatten bir saate düşürdüler ama o da dert değil, seri olunursa kolay her şey modunda takılıyoruz. Ta ki çok sevdiğim, onun da beni çok sevdiğini sandığım tiramisunun kremasına, en son krem şantiyi eklediğim ve hızlı olmak adına can havliyle karıştırmaya başladığım ve kendisinin benim hızıma dayanamayıp kesildiği âna kadar... Halbuki Soner Şef uyarmış "kremşantiyi koyduktan sonra sakın çırpmayın, sadece basitçe karıştırın" demişti. Bilmiyor muydun, biliyordun! Dinledin mi, dinlemedin!

Biliyorum hayat bir tiramisu kremasının çok ötesinde kıymetli bir şey. Çok şükür sağlığımız yerinde, sevdiklerimiz yanımızda... Strese, paniğe, kalp çarpıntısına ne gerek var değil mi? Aklı başında Zeren bunları çok iyi biliyor da, işte öyle bir saate sıkıştırılmış bir sınav ortamında, Mehmet Şef'in "son yarım saat" çığlıkları saattin tiktakları misali kulağınızda çınladığında, 'hayat güzel, çiçekler açmış, gökkuşağı da çıkmış' modunda kalamıyorsunuz. Sanki bütün dünya o anda o mutfakta, çalıştığınız o tezgahta atıyormuş gibi bir hale kapılıyorsunuz. Bağımlılık yapan bir adrenalin durumu bu.

İlk tiramisunun kreması çöpe gidip ikinci tiramisuda işi tutturup ama bu arada gerim gerim gerilip stresten der top olduktan sonra sunumumu yapıp yerime döndüğümde ağzımdan "ben birkaç gün yemek memek yapmak istemiyorum" gibi bir laf çıktığını hatırlıyorum. Ama bu kadar da sözünde duramayan, dediğini dakkada unutan bir insanım ki, okuldan çıkıp eve gelirken cumartesi ağarlayacağım arkadaşlarım için yapacağım yemeklerin listesini düşünüyordum aklımdan keyif gülücükleriyle. Çok tutarsızım çok:)

Velhasıl bugünün rengi de böyle oldu. Üzeri bol kakaolu, krem tonlarında bir tiramisu rengi... Bakalım haftasonuna doğru daha ne tatlara evrileceğiz:)

9 Ekim 2010 Cumartesi

Bir Sylvain Chomet karakteri olmak istiyorum!

2004 yılında Belleville'de Randevu filmini izlediğimde tanışmıştım onun animasyon dünyasıyla ve tek kelimeyle bayılmıştım. O zamandan bugüne yeni bir şey gelmediği için de tek ve yegâne olarak kalmıştı Belleville'de Randevu. Ta ki düne kadar...

Filmekimi'nin programında Sylvain Chomet'nin yeni animasyon filminin de yer aldığını gördüğümde film arşivime defalarca izlenmekten bıkılmayacak bir filmin daha ekleneceğini hissetmiştim. Yanılmamışım. Söze dünün en güzel şeyinden bahsederek girdim ama dün, topyekün her şeyiyle çok güzel bir gündü.

Dört günlük yorucu bir tempodan sonra sabah yeniden erkenden uyanıp yollara dökülmemin yine çok keyifli bir nedeni vardı. 2010'un 8 Ekim'i, İstanbul'un sonbahar müjdecilerinden Filmekimi'nin başlama tarihi olarak not düşülmüştü takvimlere. Ama bu sene bir değişiklik yaparak sonbaharın değil kışın habercisi olmaya karar vermişti, o ayrı.

Çoğu insanın şikayetlerinin aksine bu sene ben, kararan gökyüzünden, yağmur yüklü bulutlardan, şakır şakır yağan yağmurdan acayip bir keyif alıyorum. Sabah gözümü açarken kapalı perdelerin arkasından cama çıtır çıtır vuran yağmur damlalarının sesini duyarsam eğer, sanki görünmeyen bir elin içime enerji pompaladığını hissediyorum.

O nedenle dün sabah da son derece soğuk bir hava ve ırmak misali akan sokaklara adımımı atarken çok keyifliydim, üstelik tadını en çok çıkarabileceğim arkadaşlarımdan biriyle 11.00 ve 13.30 seanslarında iki doyumsuz film izlemek üzere Beyoğlu'na gitmek üzereydim. Elimde en sonunda bir tane edinebildiğim ve pembe puantiyelerine hayran olduğum için aramızda bir gönül bağı gelişen şemsiyemle genelde yağmurlu havalarda benim için kaçınılmaz bir kader olan ıslanma eyleminden de korunabileceğimin güveni vardı üzerimde:)

Meğer yağmur İstiklal Caddesi'ne ne kadar yakışıyormuş, unutmuşum. Taksim yönünden bu şehrin en sevdiğim caddesine adımımızı attığımızda karşımızda - sabahın erken saatleri olmasından da olsa gerek - tek tük yürüyen insanlar ama insan kalabalığının yerini azametli görüntüsüyle dolduran sağanak bir yağmur vardı. Bıkmadan bakılası bir tablo misali kazılı kaldı zihnimde.

Emek Sineması'nın olmadığı bir festivale başlıyor olmanın öfkesini nereye kusacağımı şaşırsam da, bireysel olarak şöyle bir protesto geliştirdim. İstiklal'in eski ve tarihi onca sineması varken İKSV'nin festival kapsamına Cinebonuslar gibi son derece kişiliksiz, sadece şatafat, gösteriş ve parıltıdan ibaret olan sinemaları katması, İstiklal'dense sadece Beyoğlu ve Atlas sinemalarının olması asla kabul edilebilir değil benim için. Bense onca izlemek istediğim film olmasına rağmen Cinebonuslar'da gösterilen filmlere gitmemeye çalışarak protesto ediyorum bu durumu. Festival filmi dediğin şeyin sonunda kendini parıltılı dükkanların olduğu mekanlara atmaktansa Beyoğlu'nun kalabalığına karışmak isterim ben. O kalabalıkta sürüklenmek, kitapçılara girip çıkmak, bir kahvecide, bir birahanede ya da bir şarap evinde soluklanmak, sohbetin dibine vurmak, filmi bu şekilde yaşamak, yaşatmak isterim.

Neyseki izleyeceğimiz filmler, Emek'ten sonra İstiklal'in en sevdiğim ikinci sineması olan Beyoğlu Sineması'ndaydı da, film keyfinin yanında sinemada tarih kokusu almanın da tadını çıkarma şansımız olabildi.

İzlediğimiz ilk film Sylvain Chomet imzalı Shirbaz (The Illusionist), sadece güne değil hayatınıza bile damga vurabilecek filmlerden. Öyle naif, öyle anlamlı, öyle kişilikli ve hayat dolu bir hikayesi var ki, bakmak ve görmek arasındaki fark gibi terazinin kefesini bakmaktan değil, görmekten yana ağırlaştırmamız gerektiğini hatırlatıyor bize.


Biraz modası geçmiş, yaşlanmış bir sihirbaz olan filmin kahramanı, o şehirden o şehire kendine nerede iş bulursa dolaşan, başarısız da olsa, gereken alkışı alamasa da yılmayan, üzülmeyen, hemen yeni şanslar, yeni seçenekler için kapıları aşındırmaya başlayan, hayatı kendisine ağırlaştırmayan bir karakterdir. Bir gün yine bir gösteri için İskoçya'nın sahil kasabalarından birine düşer yolu. Hem gösteri yaptığı hem de konakladığı mekanın temizlikçiliğini yapan minik bir kızla da arasında bir dostluk gelişir. Bir insanın hayattan mutlu olmak için çok da fazla bir şeye ihtiyacı olmadığını, mutluluk çıtalarımızı çok yükseğe koyduğumuzu ve bunu fazlasıyla maddiyatçılıkla ilişkilendirdiğimiz için ulaşılamaz kıldığımızı son derece sıradan, kısa ve net bir dille anlatıyor film.

Sadece konusuyla değil, 90 dakika boyunca ekrandan geçen her karesiyle de filmin sizi alıp götüreceğini, bol bol iç çektireceğini garanti ederim. Öyle ki, izlediklerimin gerçek, kendi yaşadığım dünyanın kurgu olmasını istedim. Öylesi renklerin, büyülü bir doğanın, keyifli tiplerin arasında yaşamak, tam ruhuma göre döşenmiş son derece sevimli odalarda konaklamak... Kısacası filmi izlerken de, bittiğinde de tüm varlığımla bir Sylvain Chomet karakteri olmak istedim.


İki film arasında benim hala çok sevdiğim kitapçı-kafe Mephisto'da edilen geç bir kahvaltı, zarif bardaklarda sıcacık tavşan kanı çaylar, bitmeyen sohbetler, kikirdemeler, tam ısınmışken yeniden paltolara sarılıp sinemaya koşturmacalar... Ve arkasından gelen bir sevimli film daha... İzlemesi keyifli, gülümseten, sevimli bir filmdi Philip Seymour Hoffman'ın aynı zamanda yönetmen de olduğu Jack'in Kayık Gezintisi (Jack Goes Boating)... Bu filme dair bende kalan şeyse, bir insanı mutlu etmek için emek vererek bir şeyler yapmanın ne kadar değerli ve önemli olduğuydu. Hoşlandığı kadın sırf "Hiç kimse şimdiye kadar benim için yemek pişirmedi" dedi diye günlerce yemek yapmayı öğrenmeye çabalayan bir adamın sevimli hikayesi olarak kaldı aklımda film.

İstiklal'in rutubet kokulu tarihi pastanesi İnci'de ayak üstü yenen profiterol, Pia'da içilen kahveler, gittikçe özel olmaya başlayan bir insan için günün anlam ve önemine dair birkaç dükkana gire çıka aranan ufak bir armağan, ellerinde şemsiyeleri yağmurda yürüyen bir çiftin olduğu Fransız Kültür'ün önünde asılı bir tablonun önünde, elimde şemsiye verilen pozlar (yukarıda görüldüğü üzere) ve yine yağmur, yağmur, yağmur...

8 Ekim 2010 kendi tarihime işte böylesi güzel bir gün olarak not edildi:)

27 Eylül 2010 Pazartesi

Tek bir bedende 'ÇOK' bir kadın!

"İçinde tek bir kadın barındırmayan bir kişilikti Juliette Binoche. Tek bir bedende ‘çok’ bir kadın!"

Birkaç yıl evvel Beyazperde'de en favori aktrislerimiz üzerine hazırladığımız bir dosyada böyle yazmıştım onun için. Şimdi Filmekimi yaklaşırken ve ben bu muhteşem kadının başrolde olduğu Aslı Gibidir (Certified Copy) filmini delicesine merak ederken bu yazım geldi aklıma. Yıllar evvel ne yazmışım, nasıl anlatmışım merak ettim ve çok eksik geldi yazdıklarım.

Juliette Binoche bir sinema yolculuğunun adı benim için. Tek başına bir film... Her şeyiyle sinema ve sahne sanatları için yaratıldığını düşündüğüm bir kadın... Herhangi bir diyaloga ihtiyaç duymadan sadece yüzüyle, mimikleriyle, duruşuyla, komple tüm bedeniyle bir duygunun adı olabilecek bir oyuncu...

Ne yazsa okurum dediğim yazarlarım olduğu gibi ne çekse izlerim dediğim oyuncu ve yönetmenlerim de vardır ki, biri işte bu Fransız şarabı kıvamındaki 1964 Paris doğumlu kadındır. Hiç mi beğenmediğim filmi olmadı? Oldu, elbet oldu ama hiç beğenmediğim bir oyunculuğu olmadı. En saçma filmindeki karakteri bile izlenilir kılan ışığa her zaman sahipti o.

İnsanlar isimleriyle yaşarlar der başucu yazarlarımdan biri olan Ursula. İsimlerin anlamını önemser, insanların kaderlerinde etkili olduğuna inanır. Ben, isimleri kadar, insanların doğdukları ve yaşadıkları şehirlerin de varoluşlarında belirleyici olduğunu düşünürüm. O şehrin kokusunun, ritminin, alışkanlıklarının, ışığının, müziğinin ruhumuza işlediğine ve benliğimize bir karakter kattığına inanırım. Ve Paris'e dair ne varsa, ışıltı, zerafet, sanat, müzik, güzellik, hepsinden bir parça giyinmiş bir kadın gözümde Binoche.

Filmekimi'nde Aslı Gibidir (Certified Copy) filmini merak etmek için Juliette Binoche'dan daha fazla neden var elimde aslında. Birincisi ünlü İranlı yönetmen Abbas Kiarostami. 1979 İslam Devrimi'nden sonra ülkesini terketmek yerine kalmayı ve zor olanla mücadele etmeyi seçen ender sinemacılardan biri Kiarostami. Felsefi ve politik pek çok baş yapıtının (Kirazın Tadı ve Zeytin Ağaçları Altında en önemlilerindendir) varolmasını bu terketmemişliğine bağlar. Köklerinden kopmadığı için beslenebildiğini ve bu sayede üretebildiğini söyler.

Kamerasını her zaman özel olana çeviren ya da çevirdiğini özel kılan bu yönetmenin kadrajından çıkan bir aşk hikayesini merak etmemek kolay değil.

Filme merakımı arttıran ikinci nedense hikayenin geçtiği yerler... İtalya, yemek, şarap ve sarının büyüsü desem aklınıza neresi gelir? Benim sadece ve sadece Toskana geliyor! Taş evler, arnavut kaldırımlı dar sokaklar, alabildiğine uzanan sarı bozkırlar, şarap kokusu...

Binoche, 2010 Cannes Film Festivali'nde bu filmdeki rolüyle En İyi Kadın Oyuncu Ödülü'nün de sahibi oldu. Biraz evvel filmin fragmanını izlerken gözünden incecik bir yaşın aktığı o sahneyi gördüğümde, daha filmi izlemeden anladım sanki bu ödülün nedenini de. Gerçi bunca yıldan sonra nedene de çok gerek yok ya!

Bu yazıyı da Beyazperde'deki yazımın son cümlesiyle bitirmek istiyorum:

"Asaleti, gücü, kimi zaman masum, kimi zaman şeytani bir güzellik kokan kadınsılığı ve bir kadına en çok yakıştığını düşündüğüm duygu olan tutkuyu bu denli etkileyici taşıyışı ile Juliette Binoche, sinemaya gerçekten çok yakışıyor."

13 Eylül 2010 Pazartesi

Çekik gözlü ruhum...

Sene 2004. Yılın en sevdiğim dönemlerinden Nisan ayı... İstanbul, yirmi küsür yıldır her bahar olduğu gibi bir film festivaline daha ev sahipliği yapıyor. İstanbul Film Festivali kendimi bildim bileli beni en çok heyecanlandıran programıyla önümde keşfedilmeyi bekliyor. 24 yaşında bir ben... Heyecanlıyım... Sinema sevdası son iki üç yıldır damarlarımda şiddetlenerek akan bir tutku olarak giderek büyüyor, alevleniyor. Biraz da bunun aşkıyla festivalin önüme sunacaklarına müthiş bir açlıkla bakıyorum.

O yıllarda içimde giderek büyüdüğünü farkettiğim bir aşk daha var. Uzakdoğu kültürüne dair ciddi bir merak ve ilgi besliyorum. Henüz daha çok bilincinde değilim gerçi o zamanlar. Arada sırada elime tesadüf eseri geliveren bir kitap ya da filmle tanışıyorum bu merakımla ama her yeni kitap ve film bu merak tohumlarımı besleyen bereketli bir su misali suladıkça suluyor ilgimi. Ve İstanbul Film Festivali'nde tam da o yıl bu merakımı körükleyecek bir bölüm var: Güney Kore Sineması!

Tam hatırlamamakla birlikte sanıyorum on civarında film vardı o bölümde ve ben yarısından fazlasına bilet almıştım festival henüz daha başlamadan. Sonrasında izleyip aşkına kapıldıkça bilet almadıklarıma da almış, hepsini izlemiştim. Ne filmlerle tanıştım o yıl; nasıl kendimden geçtim, mest oldum, sinemanın keyfini doruklarda yaşadım. Boş Ev, İhtiyar Delikanlı gibi Güney Kore sinemasının dünyada fırtınalar estirmiş kültleriyle o sene tanıştım. Boş Ev'in sonunda ilk kez bir sinema filminin finalinde tüm salonun birden alkış koparmasına tanık oldum. Tiyatroda mıydık? Hayır! Alkışladığımız insanlar bizi duyuyor, görüyor muydu? Hayır! Ama izlediğimizden hepimiz aynı anda o kadar etkilenmiştik ki, bütün bunları düşünmüyor, alkışlayarak beğenimizi belirtiyorduk işte!

Sonra İhtiyar Delikanlı... Nasıl da tokat gibi bir filmdi. Filmin sonunda nefessiz kaldığımı, koltuğa çivilendiğimi hatırlıyorum. Hayatımda izlediğim en sarsıcı ve kurgusu en muhteşem filmlerden biriydi ki şu an Güney Kore sineması dendiğinde en çok tavsiye edilen filmlerden biridir ama söylemesi benden, fazla sarsıcıdır ve izlemesi kolay bir film değildir. Ama kendinize güveniyorsanız da kaçırmayın o ayrı.

O yıl Güney Kore sinemasının büyüsüne öylesine kaptırmıştım ki kendimi, durumu abartıp bu sevimli çekik gözlü insanlar gibi yaşamaya başlamıştım neredeyse:) Film çıkışlarında İstiklal'de kendimi Japon ya da Çin restoranlarına atıyor; biraz evvel izlediğim filmde ne yenip içildiyse menüden mümkün olduğunca onlara benzer yiyecekler seçmeye çalışıyor; ilk kez yeşil çayla tanışma şerefine erişiyordum mesela. O kadar abartmıştım durumu anlayacağınız:) Ama ruhuma inanılmaz iyi gelen, içimdeki sinema tutkusunu müthiş besleyen bir dönem olmuştu. Hatta o tarihten iki yıl sonra başlayacak sinema editörlüğümün tohumlarının bile o yıl atıldığını düşünürüm. Zehir kanıma girmişti bir kere:)

Bütün bunları niye mi anlattım? Son zamanlarda yine o güzel ülkeden çıkan olağanüstü bir film izledim de ondan. Uzakdoğu sinemasına bu ilgim özellikle 2004'ten bu yana hep devam etti ama özellikle Güney Kore'den çıkan yapımları kaçırmamaya özen gösterdim. Her filmi istisnasız sevdiğimi söyleyemem. Arada kesinlikle beğenmediğim, kendime uygun bulmadığım filmler de oldu. Ama itiraf etmeliyim ki her sene en azından bir iki filmle bile olsa sinemaya doyurmayı kesinlikle başardılar beni.


Bahsettiğim son filmin adı ise Yepyeni Bir Hayat (A Brand New Life). Bundan yaklaşık bir ay kadar önce vizyondaydı. Film aynı zamanda 29. Uluslararası İstanbul Film Festivali'nin Genç Ustalar bölümünde de gösterildi. Gerçekten İstanbul Film Festivali'nin seçici kadrosuna teşekkürü bir borç bilmek gerek. Bu filmleri seçmeleri sayesinde birkaç dağıtım şirketinin de dikkatlerini çekerek filmlerin festival sonrasında vizyona girmesi de mümkün olabiliyor.

Filmin afişinin üzerinde "Hiç gelmeyecek birini bekleyen küçük bir kızın öyküsü" yazıyor. Evet, bu film kendisini yetimhaneye bırakarak terkeden babasını bekleyen ufacık bir kız çocuğunun öyküsü. Hayatta en çok sevdiği, birlikte çok keyifli vakit geçirdiği ve en çok güvendiği babasının anlamlandıramadığı bu darbesine alışmaya çalışan, ilk başlarda fazlasıyla bocalayan, sonrasında çevresindeki insanların doğal bir şekilde akan yaşamlarına çaresizce adapte olan ama hayatta vereceği sınavlar kesinlikle daha bitmemiş olan bir kız çocuğunun öyküsü...

Hayata çocuk gözüyle bakabilmek müthiş bir ayrıcalık... İnsan yaş aldıkça bu yetisini her geçen gün biraz daha kaybediyor. Ama işte böyle filmler sayesinde biraz olsun 'çocuk ruh halleri'mizden gidenleri hatırlamaya ve biraz olsun elimizde tutmaya çalışabiliyoruz. Minik Jinhee'nin hikayesini izlerken kendi içimdeki Jinheeleri düşündüm örneğin. O kadar çok vardılar ki... Ben kimse tarafından terkedilmemiştim ama onun bazı durumlarda içine düştüğü ruh halleri ve verdiği tepkiler bana da hiç uzak değildi.

Filmin Güney Koreli yönetmeni de zamanında böylesi bir yetimhanede yaşamış ve bu yetimhaneden Fransız bir aile tarafından evlatlık alınarak sonrasında Paris'e taşınmış. Bu filmin de kendi hayatından izler taşıdığını söylüyor zaten. Ama sakın konusuna bakıp da filmin ajitasyonla dolu olduğunu sanmayın. Uzakdoğulular'ın hayata bakış açılarında yok öyle bir kavram. O nedenle en acıklı olabilecek konular bile hayranlık uyandırıcı bir durulukla seriliveriyor karşınıza.

Filmin minik oyuncusuna tek laf etmeden bitiremem bu yazıyı. Ben seni çok sevdim Jinhee. Sen nasıl bir oyuncu olmuşsun öyle ki hayranlıkla izledim, ya da yok, bence sen direk öyle doğmuşsun:)