Evler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Evler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Aralık 2010 Pazartesi

Bir soba nostaljisi...

Kulağımda soba çıtırtıları, ayaklarımda sıcaklığı... Dün geceden beri içimden çıkmayan bir yanılsama bu. Ne gürül gürül yanan bir soba, ne de kokusu var tüten halbuki ortalıkta. Bir soba var aslında, dibinde oturan bir Zeren, üzerinde bir çaydanlık, zaman zaman kestane ya da kızaran bir ekmek... Var, var da bugün değil, geçmişe, yirmi-yirmi beş yıl öncesine dayanan bir fotoğrafın karesi olarak var.

Ailemle dört farklı ev paylaştım. Farklı semtlerde farklı evler... Hiç biriyle özel bir gönül bağı geliştirmedim, biri hariç. Annemle babamın evlendiklerinde kiraladıkları, bir sene sonra aralarına benim katıldığım, yerden tavana kadar kocaman pencereleri olan, suları sık sık kesilen, ocakta kaynatılan dökme sularla defalarca yıkandığımı bildiğim, sobalı, bir türlü ısınmak bilmeyen, kış aylarında diğer odalar ısınmadığı için anne-baba-çocuk üçlüsü olarak hepimizin sobanın bulunduğu salonda yatmak zorunda kaldığımız, annemin üşürüm diye yaptığı yer yataklarına yatmama izin vermediği için yüzümü düşürüp sırtımı dönüp küsüp oturduğum, kısacası benim için aile olmaya, paylaşmaya ve bir eve dair, onu sıcak, samimi, yaşanan bir yer yapan ne varsa hepsiyle dolu olan bir evdi Selamiçeşme'deki o minik daire.

Onlarca, yüzlerce anım var o eve dair. Ama en belirgin, en aklımda kalan anıların hepsinin başrolünde soba var. Ne zaman o eve ve sobanın samimiyetine özlemimi belirtsem annem "sen eziyetini çekmedin tabi" der. Doğru, çekmedim. Ben işin sadece keyif kısmında vardım. Ama o çocuk aklımla bile ailemizde yarattığı samimiyetin, paylaşım keyfinin hep farkındaydım. Diğer odalar buz gibi olduğu için salonda birbirimize 'mahkum'duk. Ben çocuk kitaplarımı annemle babamın yanında okumak, boyalarımı onların yanında yapmak, Ayşegül serisinden kestiğim karton bebekleri onların yanında giydirmek zorundaydım. Annem fasulyeyi bizim yanımızda ayıklamak, gazetesini bizim yanımızda okumak, babam televizyonu bizim yanımızda izlemek, bulmacasını bizim yanımızda çözmek zorundaydı.

Ben 11 yaşındayken yeni, suları düzenli akan ve en önemlisi (annem için) kaloriferli bir eve taşındık. Yeni evde her oda en sıcağından güzel güzel ısınıyordu. İşte böyle başladı, her akşam hepimizin ayrı ayrı odalara dağılışı... Şimdi aynı odada birlikte bir şeyler yaptığımıza pek rastlanmıyor:)

Nerden çıktı bu aslında hiç de hoşlaşmadığım "ah ne güzeldi eski günler" nostaljisi? Can arkadaş "bozacı geçti sokağımdan az önce, anladım ki kış geldi" dedi dün gece. Tarçını serpilmiş, leblebisi dökülmüş koyu kıvamdaki bir bardak boza, geldi anahtar oldu zihnimin kapılarında, açtı bu eski kapıları, soba oldu, boza oldu, yer yatağı oldu, ısınmak için sarınılan anne kucağı oldu.

İlginçtir, sık sık rüyalarımda o eve dönmek isterim ben. Bünyede eskiye dönüş isteği ne zaman ağır bassa rüya olarak belirir o ev. Ama hep de kapıları kapalıdır. Altından girip üstünden çıkmak isterim, köprülerle ulaşmak isterim ama bir türlü giremem. "Demek ki Zeren" derim kendi kendime "matah olan eskiye dönmeye çalışmak değil, 'yeni'de, yeni olan her şeyde, şu anda ve gelecekte o güzellikleri, sıcaklıkları yakalamak, yaratmaya çalışmak!". Bunu farkettiğimden beridir de bu rüyayı görmez oldum zati...

Cumartesi hava iyice soğuyacak diyorlar. Bir ümit kar yağar mı acaba? Soba mazide kaldı da, bozaları hazır etsek mi dersiniz?:)

5 Kasım 2010 Cuma

Sis...

Bulutlar yeryüzüne inmişlerdi bu sabah. Gözümü açar açmaz nasıl bir güne uyandığımı görebilmek için uyurken bile kapatmadığım perdelerimin sonuna kadar açık olduğu odamda gözümü bulutlara açtım bugün. Uykumun arasında "Harika" dediğimi anımsıyorum. Penceremden yüz metre ötede tahammül edilmesi zor bir açgözlülükle gökyüzüne uzanma sevdasıyla her gün yeni bir kat daha yükselmekte olan binanın bu açgözlüğünün farkındaydı sanki bulutlar da. Bu nedenle üfleyivermişlerdi yeryüzüne bir parça sis bulutunu, sanki "Yeter artık, bize ulaşmaya çalışmayın, biz yere iniyoruz, sınırınız bu olsun" dercesine.

"Sen ne menem bir evde oturuyorsun ki" demeyin bilen dostlar. Benim oturduğum apartman da gözyüzüne doğru üreyen sahte, kişiliksiz yapılardan biri ama tercih benim değil. Bir gün - ki umuyorum kısa bir zaman içinde - kendi evimin duvarları arasında nefes alabildiğimde muhtemelen mantar misali yerden bitme cüce bir bina seçmiş olacağım. İstanbul'un eski, köklü, yaşanmışlık ve tarih kokan semtlerinde dolaşırken gözümün hep kaydığı kimi sarmaşık kaplı, kimi giyotin pencereli, kiminin balkonundan eskimiş bir tentenin sarktığı cüce binalar... Çocukken en sevdiğim çizgi filmlerden biriydi Şirinler. Ama hikayesi, karakterleri bir yana en sevdiğim şeyleri evleriydi, mantardan evleri...

Ben de sisler içinde yaşıyorum neredeyse iki gündür. Aşık Papağan Barı, griliği fokur fokur kaynayan bir sis misali çöküverdi ruhumun üzerine. Aşık olduğu adamın arabasıyla kalbine saplanması sonucu ölüm döşeğinde olan bir kadının rüyalar, bilinç, bilinçaltı sınırlarında dolaşmasını, ruhlarının bedenlerinden ayrılıp aşklarını yaşadıkları yerleri bir bir dolaşarak anılarını tazelemelerini, Las Vegas, Ankara, Eden Gölü, İstanbul gibi çeşitli duraklarda soluklanan bir masal kıvamında anlatan Aşık Papağan Barı, tarifsiz bir içe dönüş yaşattı bana da. Kadın olmanın, hayata bir kadın kalbi, ruhu ve zihni penceresinden bakabiliyor olmanın hazzıyla doldurdu yer yanımı. Kendi hikayemde de yaşadığım pek çok duygu halini paylaştım, henüz yaşamadığım ama belki bir gün benim de başıma gelecek pek çok halin de bendeki muhtemel izlerini sürdüm.

Bundan mı bilmem iki gecedir inanılmaz rüyalar görüyorum. Eski insanlar, eski anılar, kimi çocukluktan kimi yetişkinlikten pek çok anı, mektuplar, notlar... Çok flu bir şekilde geçiyorlar rüyalarımdan. Ama hepsinin tek bir ortak noktası var ki gördüğüm her şey müthiş bir aydınlık ve huzur duygusuyla kaplı. Gözlerimi açmadan önceki saniye bile rüyalarımın içindeyim. Tıpkı bugünkü gibi... Penceremden gördüğüm sisin ihtişamıyla heyecanlandıktan sonra bile yastığıma gömülüp uykuma devam ettiğimde, yarıda kalmış rüya da kaldığı yerden devam etti hiç kesilmemişçesine. Bazı romanları, hikayeleri gerçekten çok içimde yaşıyorum ve hayatıma etkileri inanılmaz oluyor. Sanki içimde kapalı kalmış bazı pencereleri açıyorlar ve içeri giren havanın kokusuyla benim ruh kokum da ona göre değişiyor.

Son 40 sayfası kalmış kitabı dün gece bitirmeye kararlıydım eve vardığımda. Ama müthiş keyifli bir yoga seansından sonra huzur içinde, dinginlikle ve her türlü kötü enerjiyi yoga matının üzerinde bırakmış olarak geldiğim gerçeğini hesaplamamış olduğumdan mıdır nedir, bu sabah erken kalkmama gerek olmadığını bilmeme rağmen 15-20 sayfanın sonunda dayanamadım göz kapaklarımın ağırlığına.

Ve sabah... 7.30 sularında sislerin içine uyandıktan sonra daha yataktan çıkmadan elim, yanı başımdaki Aşık Papağan Barı'na gitti. Gece bıraktığım yerden, sanki arada sekiz saatlik o uyku dilimi geçmemiş gibi soluksuzca içtim sayfaları. Ağlamak, gülmek, hüzün, aşka ve hayata aşık olmak, iç burukluğu, heyecan, tutku... Son satırdan sonra tüm bunları ve belki de daha tanımlayamadığım pek çok duyguyu içimde hissettim ve tekrardan kitabın en başına, bütün hikayeyi bildikten sonra çok daha fazla anlam ifade eden o satırlara döndüm:

"Ah hiç olur mu böyle şeyler...
Yaşanabilir mi
böyle bir hayat?"
diye sordu dudak
barın üstünden.
"Keşke hepsi gerçek olsaydı,
tümünü yaşardım" dedim dudağa.
"Olsaydı böyle bir hayat,
kırpmadan gözümü,
girerdim içine."
"Çok korkusuzsun doğrusu"
dedi dudak.
"Yaşamda kim koyuyor ki kuralları?"
dedim.
"Kim koyuyorsa, sıkıcı tutuyor
biraz işi," dedi dudak.
"Yaşam çok kısa..."
diye mırıldandım.
"Kaç metre?" diye sordu dudak.
"Bilmem, birkaç elbiselik...
Bir çocukluk,
Bir gelinlik,
Bir yaşlılık elbisesine
ne giderse..."
"Yirmi metre kadar" dedi dudak.
"Öp beni..." diye mırıldandı.
Uzanıp öptüm onu.
"Ah! Hiç olur mu böyle şeyler...
Yaşanabilir mi
böyle bir hayat?"
diye sordu dudak.
"Hayat yirmi metre" dedim.
Gözlerim daldı.
"Yirmi metre, tek en."

Ve gün böyle başladı...

4 Aralık 2008 Perşembe

Sahiplerini Taklit Eden Evler

Evler üzerine düşünüyorum bu aralar. Çünkü evler üzerine okuyorum bu aralar. "Evler ve sahipleri çok zaman birbirlerini taklit ederler" diye yazmış Murat Belge Boğaziçi'nde Yalılar, İnsanlar isimli kitabında. Sahiplerini taklit eden evler, onlarla birlikte zenginleşen, fakirleşen, bolluğu da, kıtlığı da, çokluğu da, azlığı da hep sahipleriyle yaşayan evler...

Evi, en yalın aynasıdır insanın. Ben bir insanı gerçekten tanıdığımı onun evini gördüğümde hissederim. Evine giydirdiği her ne varsa, duvarındaki tablodan, perdesinin rengine, dağınıklığından düzenine, mutfağında pişenden, dinlenen müziğe kadar her şey ruhunun bir yansıması, bir aynasıdır. İşte bu yüzden taklit eder evler ve sahipleri birbirlerini.

Gezdiğim gördüğüm bütün yerlerde, bir semtten başka bir semte gidiyorken bile öncelikle dikkat ettiğim o yerin, o semtin evleridir. Öyle evler, öyle sokaklarla karşılaşırsınız ki, cansız bir şeyin bile ruhu olabileceğine ilk görüşte inandırırlar sizi. Cunda, balkonlarından begonviller sarkan, kimi terkedilmiş, kimsesiz kalmış, cumbalı Rum evleridir benim için. Moda, duvarlarını birbirine dayamış, ikiz kardeşler gibi dip dibe yaşayan iki katlı ahşap evlerdir. Kapadokya, serin duvarların içinde nemli sedirlerde oturup üzüm suyu içtiğim peri bacalarından evlerdir. Her biri kalbime ve beynime öncelikle bu resimlerle yerleşmiştir.

Şimdilerde sokağın başından sonunu gördüğünüz, sağlı sollu iki-üç katlı evlerin dizili olduğu sokaklara pek rastlanmıyor. Her yanı bir örnek 10-15-20 katlı devasa apartmanlar 'süslemekte'. Halbuki eskiden bayramın seyranın yaklaştığı, sokaklara taşan yemek kokularından anlaşılırmış. "Çocukluğumda, yılbaşına üç dört gün kala Yedikule sokakları soğan kokusundan geçilmezdi" diyor Takuhi Tovmasyan Soframız Şen Olsun kitabında. Cümle alem, Türk'ü, Ermeni'si, Rum'u bir elden sarmalar, topikler, midye dolmalar yapmaya girişince hangi eve girse aynı kokuyla bayram edermiş burunlar; en toku bile nasıl olup da midesinin birden kazınmaya başladığını anlayamazmış.

Ben sokaklardaki yemek kokularını değil, apartmanlardaki yemek kokularını izleyerek büyüyen bir kuşaktanım. Ama ne yalan söylemeli, yine de şanslı bulurum kendimi. Apartman hayatının da en güzelini, en kıymetlisini yaşayarak geçti çocukluğum. Her katında 4 dairenin bulunduğu, enden geniş, boydan kısa 4 katlı bir apartmandaydı içine doğduğum ev. Ve ne kadar ilginçtir ki apartmanımız, nüfusun yüzde 80'ini teşkil etmeleri açısından tam bir 'şendullar' apartmanıydı. Kat komşularımızın hepsi, altımız, üstümüz, hep eşlerini kaybetmiş ve yalnız yaşayan, yaşları da ortalama 70 civarında olan bayanlardı. Ve bendeniz, apartmanın veledi şeklinde sayıları 10'u bulan bir nineler topluluğuna sahiptim. Nasıl şımartıldığımı, nasıl o evden eve yeni maceralara atıldığımı siz tahmin edin artık.

Eski insanların mutfakları bir başka olur, hele de her biri Anadolu'nun farklı farklı kültürlerinden gelip o zengin lezzetleri kendi ufacık mutfaklarına sığdırmaya çalışıyorlarsa... Asansörü olmayan apartmanın taş merdivenlerini çıkarken sırasıyla her kattan gelen kokuları takip eder ve çalışan anne babamı düşünerek pişirdiklerini her akşam bizimle de paylaştıkları için bu kokuların izini sürerek akşamki sofranın hayalini kurmaya başlardım.

Bir çocuk için pek çok zenginliği tadabileceği kocaman bir evdi apartmanımız. Komşularımızla kocaman bir evde yaşıyor gibiydik. Aslında çıkmaz sokak olmasından dolayı bir nevi sokağımız da öyleydi ya, içinde yaşayan insanlardan ötürü bizim apartman bir başkaydı. Bunu hep hissettim, yaşadım.

Sobalı olan evimizde kışlar benim için ayrı bir şenlik havasında geçerdi. Şimdi anne ve babama bunu söylediğimde "ah sen onu bir de bize sor" deyip zorluklarından, çektikleri eziyetten bahsediyorlar ama biliyorum ki, aslında onlar için bile ayrı bir sıcaklığı vardı o dönemlerin. Kışları, soba içinde bulunduğu salondan başka bir yeri ısıtmadığı için ailecek hepimiz salona sığışmak zorunda kalırdık. Soba başında, yer yataklarının üzerinde yuvarlanarak geçirdiğim, kahkahanın, bilimum oyunların gırla gittiği o geceler çocukluğumun en güzel hatıraları arasında. O soba evin her yanını ısıtsaydı ya da ev kaloriferli olsaydı biz o geceleri yaşayamayacaktık ki, bu benim çocukluk keyfimin yarısını yaşayamamam demek olurdu.

11 yaşımda bizim olmayan bu evden, artık bir ev sahibi olarak bizim olan bir eve taşındık. Ve o günden bu yana iki kez daha ev değiştirdik. Hepsi bizim olan bu evlerin hiçbiri, bize ait olmayan o ev kadar 'benim' olmadı. Kendimi hiç ait hissetmedim, ruhlarımız hiç örtüşmedi. O evden ayrılırken salya sümük ağlamamın ama diğerlerinden taşınırken bir burukluk bile hissetmememin nedeni de sadece 11 yaşımın çocukluğu değildi. Hala soba dendi mi içim gider, ne zaman bir yer yatağında yatsam, o yaşlarımın neşesini ararım içimde. Taklalar atmak, oyunlar oynamak, masallar dinlemek isterim.

Bakın ne demiş Behçet Necatigil:

Evlerin çoğu eskidi gitti, tamir edilemedi,
Evlerin çoğu gereği gibi tasvir edilemedi.
Kimi hayata doymuş göründü,
Bazıları zamana uydular.
Evlerin içi oda oda üzüntü,
Evlerin dışı pencere, duvar.