5 Kasım 2010 Cuma

Sis...

Bulutlar yeryüzüne inmişlerdi bu sabah. Gözümü açar açmaz nasıl bir güne uyandığımı görebilmek için uyurken bile kapatmadığım perdelerimin sonuna kadar açık olduğu odamda gözümü bulutlara açtım bugün. Uykumun arasında "Harika" dediğimi anımsıyorum. Penceremden yüz metre ötede tahammül edilmesi zor bir açgözlülükle gökyüzüne uzanma sevdasıyla her gün yeni bir kat daha yükselmekte olan binanın bu açgözlüğünün farkındaydı sanki bulutlar da. Bu nedenle üfleyivermişlerdi yeryüzüne bir parça sis bulutunu, sanki "Yeter artık, bize ulaşmaya çalışmayın, biz yere iniyoruz, sınırınız bu olsun" dercesine.

"Sen ne menem bir evde oturuyorsun ki" demeyin bilen dostlar. Benim oturduğum apartman da gözyüzüne doğru üreyen sahte, kişiliksiz yapılardan biri ama tercih benim değil. Bir gün - ki umuyorum kısa bir zaman içinde - kendi evimin duvarları arasında nefes alabildiğimde muhtemelen mantar misali yerden bitme cüce bir bina seçmiş olacağım. İstanbul'un eski, köklü, yaşanmışlık ve tarih kokan semtlerinde dolaşırken gözümün hep kaydığı kimi sarmaşık kaplı, kimi giyotin pencereli, kiminin balkonundan eskimiş bir tentenin sarktığı cüce binalar... Çocukken en sevdiğim çizgi filmlerden biriydi Şirinler. Ama hikayesi, karakterleri bir yana en sevdiğim şeyleri evleriydi, mantardan evleri...

Ben de sisler içinde yaşıyorum neredeyse iki gündür. Aşık Papağan Barı, griliği fokur fokur kaynayan bir sis misali çöküverdi ruhumun üzerine. Aşık olduğu adamın arabasıyla kalbine saplanması sonucu ölüm döşeğinde olan bir kadının rüyalar, bilinç, bilinçaltı sınırlarında dolaşmasını, ruhlarının bedenlerinden ayrılıp aşklarını yaşadıkları yerleri bir bir dolaşarak anılarını tazelemelerini, Las Vegas, Ankara, Eden Gölü, İstanbul gibi çeşitli duraklarda soluklanan bir masal kıvamında anlatan Aşık Papağan Barı, tarifsiz bir içe dönüş yaşattı bana da. Kadın olmanın, hayata bir kadın kalbi, ruhu ve zihni penceresinden bakabiliyor olmanın hazzıyla doldurdu yer yanımı. Kendi hikayemde de yaşadığım pek çok duygu halini paylaştım, henüz yaşamadığım ama belki bir gün benim de başıma gelecek pek çok halin de bendeki muhtemel izlerini sürdüm.

Bundan mı bilmem iki gecedir inanılmaz rüyalar görüyorum. Eski insanlar, eski anılar, kimi çocukluktan kimi yetişkinlikten pek çok anı, mektuplar, notlar... Çok flu bir şekilde geçiyorlar rüyalarımdan. Ama hepsinin tek bir ortak noktası var ki gördüğüm her şey müthiş bir aydınlık ve huzur duygusuyla kaplı. Gözlerimi açmadan önceki saniye bile rüyalarımın içindeyim. Tıpkı bugünkü gibi... Penceremden gördüğüm sisin ihtişamıyla heyecanlandıktan sonra bile yastığıma gömülüp uykuma devam ettiğimde, yarıda kalmış rüya da kaldığı yerden devam etti hiç kesilmemişçesine. Bazı romanları, hikayeleri gerçekten çok içimde yaşıyorum ve hayatıma etkileri inanılmaz oluyor. Sanki içimde kapalı kalmış bazı pencereleri açıyorlar ve içeri giren havanın kokusuyla benim ruh kokum da ona göre değişiyor.

Son 40 sayfası kalmış kitabı dün gece bitirmeye kararlıydım eve vardığımda. Ama müthiş keyifli bir yoga seansından sonra huzur içinde, dinginlikle ve her türlü kötü enerjiyi yoga matının üzerinde bırakmış olarak geldiğim gerçeğini hesaplamamış olduğumdan mıdır nedir, bu sabah erken kalkmama gerek olmadığını bilmeme rağmen 15-20 sayfanın sonunda dayanamadım göz kapaklarımın ağırlığına.

Ve sabah... 7.30 sularında sislerin içine uyandıktan sonra daha yataktan çıkmadan elim, yanı başımdaki Aşık Papağan Barı'na gitti. Gece bıraktığım yerden, sanki arada sekiz saatlik o uyku dilimi geçmemiş gibi soluksuzca içtim sayfaları. Ağlamak, gülmek, hüzün, aşka ve hayata aşık olmak, iç burukluğu, heyecan, tutku... Son satırdan sonra tüm bunları ve belki de daha tanımlayamadığım pek çok duyguyu içimde hissettim ve tekrardan kitabın en başına, bütün hikayeyi bildikten sonra çok daha fazla anlam ifade eden o satırlara döndüm:

"Ah hiç olur mu böyle şeyler...
Yaşanabilir mi
böyle bir hayat?"
diye sordu dudak
barın üstünden.
"Keşke hepsi gerçek olsaydı,
tümünü yaşardım" dedim dudağa.
"Olsaydı böyle bir hayat,
kırpmadan gözümü,
girerdim içine."
"Çok korkusuzsun doğrusu"
dedi dudak.
"Yaşamda kim koyuyor ki kuralları?"
dedim.
"Kim koyuyorsa, sıkıcı tutuyor
biraz işi," dedi dudak.
"Yaşam çok kısa..."
diye mırıldandım.
"Kaç metre?" diye sordu dudak.
"Bilmem, birkaç elbiselik...
Bir çocukluk,
Bir gelinlik,
Bir yaşlılık elbisesine
ne giderse..."
"Yirmi metre kadar" dedi dudak.
"Öp beni..." diye mırıldandı.
Uzanıp öptüm onu.
"Ah! Hiç olur mu böyle şeyler...
Yaşanabilir mi
böyle bir hayat?"
diye sordu dudak.
"Hayat yirmi metre" dedim.
Gözlerim daldı.
"Yirmi metre, tek en."

Ve gün böyle başladı...

10 yorum:

Leylak Dalı dedi ki...

Ne yap et bir de Nazlı Eray'ın sohbetini dinle, doyumsuz oluyor.
Ankara gecikmiş sonbaharı, pastırma yazını yaşıyor ışıl ışıl güneşle ama terslik işte ben evde dizimi dinlendiriyorum:) Bu dinlenme seanslarına denk gelse Nazlı Eray'ın anılarının piyasaya çıkması ne hoş olurdu.
Sana çok sevgiler yolluyorum güneşli Ankara'dan...

EKMEKÇİKIZ dedi ki...

Sis, yaşadıklarımıza gerçek üstü bir zamandaymışız etkisi veriyor. Sesler boğuklaşıyor. Görmeyi tercih etmediklerimiz siliniyor.
Tam tersine hissetmek istediklerimiz daha yoğun hissedilir oluyor bir yandan.
Güzel bir sabahtı, senin için de öyle olmuş.
:))

Mehtap Pasin Gualano dedi ki...

bir zibin, bir elbise, bir de en sonda giydirilen iste o beyaz kumas...
20 metre tek en...
Zeren'cim... Kitaplar cok guzel ve ozeller ama senden gecerek gelince daha bir anlamli oluyor hersey..

edie finnerty dedi ki...

benden başka sisi görünce mutlu olan da varmış :) özledim zerom :)

yeliz dedi ki...

aslında senin yazıların mümkünse çay kahve eşliğinde okunmak üzere saklanır ama gecenin bu vakti hazır görmüşken bi okuyayım dedim. ve o özendiğin evler gözümde canlandı, ben de ben de demek istedim
sevgiler

Leylak Dalı dedi ki...

Zerocum,
Sana kitapla ilgili bir mim yolladım. Bu mim işleri bana biraz garip gelse de kuralı bozmayım dedim ve kitapla ilgili olunca hoşuma da gitti denebilir. Zaten bakınca göreceksin yapmayanı Disiplin Kurulu'na veriyorlar:)) Bir zahmet sayfama git, iyi hafta sonları...

Hayat Belki Bazen dedi ki...

wowww, güzel bir gün başlangıcı olmuş:)

dalgasesleri dedi ki...

sisli hava arkasından gelecek olan güneşin habercisidir.Sizin yazılarınız bir harika oluyor tıpkı sisin arkasından doğan sıcak güneş gibi.

laleninbahcesi dedi ki...

O kadar çok sisler içinde seyehat ettim ki, hatta bir yazımda yazmıştım. Tampon tampona gittiğimiz kızenim telefon açıp neredesiniz diye sormuştu sis lambalarımız yandığı halde. Bir kez de küçükkewn siste kaybolmuştum Uludağda:))

Lodos geliyormuş bu günden sonra da...arkasıda yağmurdur sanırım...
İyi bir hafta olsun Zero... keyifle geçsin.

nehircce dedi ki...

O mantar evlerle başladı benim ilk çizim merakım :)biliyormusun..
Hep istedim ki öyle bir evim olsun tombiş çatılı :) küçük pencereli..
Kendi seçimini yapma zamanın geldiğinde,yine sis oalcak elbet ama,daha anlamlı olacak besbelli.
sevgiler.