İstanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İstanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Mart 2012 Salı

Virginia Woolf İstanbul'da!

Tarih 6 Mart 2012. Bugün hiç eve girmemeliyim dedirten ışıl ışıl bir güneş gökyüzünde. Kışsever bendenizin bile kemikleri, bulduğu bu pırıl pırıl güneşi bırakmayı istemiyor; geleceğini bilsem onu eve götürebilmek için ikna çabasına girişeceğim.

Güneşin ulaşmayı başaramadığı kuytular hala kışın keskin izlerini taşıyor, bahar henüz oralara ulaşmamış. Ama Kadıköy'ü baştan aşağıya turlayıp çantama günün ganimetleri olarak mumluklarımı, kelebek yüzüğümü, Sevim Burak'ın Yanık Saraylar kitabını attıktan sonra Güneş'le muhteşem randevum için attım kendimi deniz kenarına. Kadıköy'de Karaköy vapur iskelesinin yanındaki çay bahçesinde sözleşmiştik kendisiyle:)


Martılar, deniz, tavşan kanı çayım, sessizliğe bürünmüş hüznüne rağmen hala ihtişamlı Haydarpaşa yanı başımda; Şehir Tiyatroları'nın Mart ayı programı ve Virginia Woolf'un Mrs. Dalloway'i masamda... Arkadaşımı beklerken ve güneş kemiklerimi ısıtırken biraz kitap okuyayım istemiştim aslında bu manzaranın karşısında ama değil tek satır okumak, kitabın kapağını bile açmadım. Can Virginia da burda olsa eminim o da aynısını yapardı, kitabın satırlarını değil, İstanbul'un söylediklerini okumaya çalışırdı dedim.

Sonra da bir fikir düştü aklıma. Virginia Woolf'u İstanbul'da hayal etmek istedim. Ya bu şehirde yaşasaydı, ya hayatının bir döneminde bu şehirden geçseydi?

Çok savaşırdı bence Virginia Woolf İstanbul'la. Yırta yırta kanatırdı bu şehir, ruhu zaten kan revan içinde kalmış bu kadının tenini. Mazoşist ruhunu daha çok bilerdi. Çok beslenir; acıyla, hüzünle, kanla, aşkla, sanatla, denizle, kahkahayla, ölümle dolar, tam da bu yüzden daha çok üretir ama bu şehirde yaşadığı her gün ölüme biraz daha yaklaşırdı. İçinde her nefes alışıyla biraz daha büyüttüğü ölüm oyunu oynayan o çoçuğu bana kalırsa en çok İstanbul'la beslerdi.


Böyle insanları, ciğerimin taa orta yerinden gelircesine çok ama çok iyi anladım hep ben. Huzursuz ruhlar, yaraya sürekli bıçak sokanlar... Virginia Woolf, Sadık Hidayet, Yusuf Atılgan... Evet bir yanım anlattıkları hikayelerin karanlığını çok iyi anlıyor, derinden hissediyor ama bir tarafım da var ki, renge, pozitif enerjiye, keyif denen o hipnotik güce, dolayısıyla rakıya, beyaz peynire, hoş sohbetlere, turuncuya, yeşile, denize, güneşe tutkun. Bunu niye mi yazıyorum? Bazen okuduklarımın enerjisiyle yaşadıklarımın enerjisinin çok çeliştiğini düşünürüm de ondan. Yaşarken ki enerjime bakanlar, okuduklarımın karamsarlığına, karanlık tonuna çoğu zaman şaşarlar. Halbuki zannedildiği kadar karanlık bir etki almam. Çünkü hayatın ne kadar boş, acımasız, adaletsiz, karanlık olduğunu söyleyen bu yazarlar bana "işte bu yüzden yaşa" der bir taraftan da "her anının tadını çıkar, istediğin şeylerin peşinden koş, keyif almaya çalış, hayat nasılsa boş."

Mrs. Dalloway benim en sevdiğim Virginia Woolf romanıdır. Üniversitedeyken okumuştum ama şimdi İlknur Özdemir çevirisiyle yeniden basılınca bir kere daha okumak istedim çünkü İlknur Özdemir çok sevdiğim bir çevirmendir. Yine Woolf'un Kendine Ait Bir Oda'sıysa roman değil ama bir insanın, özellikle de kadınların kendilerine vakit ayırmaları, özen göstermeleri, eşlerinden, çocuklarından ayrı zamanlar ve ortamlar yaratmaları gerekliliğine dair çok önemli cümleler söylediği bir kitaptır. Ve her kadın, kadınlık manifestosu kabul edip muhakkak okumalıdır.


Haldun Taner Sahnesi'nin önünden geçerken bu sene kendime en çok kızdığım tiyatrosuzluğu biraz olsun telafi edebilmek için Mart ayının Şehir Tiyatroları bültenini aldım. Kaçıp gitmeden bir yerinden yakalamalı tiyatro gecelerini diye... Gerçi özellikle Devlet ve Şehir Tiyatroları'ndan eskiden aldığım hazzı çok alamadığım için son birkaç yıldır, ayağım kesildi sanki bu sene. Nerde o dört beş sene evvel izlediğim Yangın Duası, Ful Yaprakları... Üç dört kere üst üste aynı oyunu izlediğimi bilirim. Ama yine de sezon kapanmadan birkaç oyunu cebe atma niyetindeyim.

Ve son cümle: hoşgeldin Bahar!

5 Ocak 2012 Perşembe

Ağva'ya aşçı çıkartması!

Güneş İstanbul'u yavaştan bırakıp alacakaranlık moduna terk eylemişken şehri, otobüste yanımda oturan arkadaşım "Bir ordayız, bir burda" diye gülümsüyor. Sıkıntılı bir otobüsün içinde üç saati aşan bir süreden beri şehrimize ulaşmaya çalışırken "öyle" diyorum ben de "insanoğlu kuş misali."


Yorgun bedenler, üzerine kızartma yağı, makarna sosu, kavrulmuş soğan sıçramış ruhlar, nefes almaya ihtiyacı olan zihinler olarak üç mutfak sevdalısı boş zamanı bulunca cepte, vuruverdik kendimizi yollara. Hem İstanbul'da olmalı dedik gideceğimiz yer, hem de uzak olmalı İstanbul'dan. Daha evvel birkaç kez çok keyifli zamanlarımın ev sahipliğini yapmış bir mekana, Ağva'ya gitmeye karar verdik en sonunda. Karar güzeldi, birlikte gidilenler güzeldi, Ağva çok güzeldi de, yol biraz ömür törpüsüydü ne yalan söylemeli. Özel arabayla keyifli olabilecek bir yol, Üsküdar'dan kalkan otobüslerle sürekli dur-kalk/dur-kalk biraz çileye dönüştü açıkçası.


Zorlu yolculuğumuzdan sonra minik otelimize varınca hala kaldırılmamış yılbaşı süsleriyle kendimize bir yılbaşı gecesi daha yaşattık. Hatta ambiyans gereği cümleten aldığımız kararla yeni yıla 4 Ocak gecesi girdik de diyebilirim:)

Şimdiye kadar bir elin parmaklarına yaklaşan Ağva yolcukluklarımın her seferinde cebimde kalan anıların renkleri çeşit çeşit... Ortak özellikleriyse hep çok güzel hatırlanacak olmaları. Söz konusu Ağva olunca çoğunlukla romantizm ayağı yüksek hatıralar koyuluyor sepetin içine; en azından şimdiye kadarkiler öyleydi. Fakat bu seferkinin rengi, aşırı doz kahkaha patlaması, pis yedili'nin muppet show versiyonu "Uno" oyununda yenen arkadaş kazıkları:), birkaç kadeh kan kırmızısı şarap, anasonun vazgeçilmez kokusuna karışan o başımın tacı lezzet...


Güzel günler bir bir yer ediniyor daha henüz tertemiz sayfalarıyla çantamda yer alan yeni yıl ajandamın içine. Bahardan kalma mis gibi günlerde yaz telaşlarından, kalabalıklarından zerre iz taşımayan kumsallarla buluşmak ayrı bir haz veriyor insana. Önümde uçsuz bucaksız bir deniz, gökyüzünün maviliğini beyaz nakışlar gibi süsleyen bulutlar, hepsi doğal olan tüm bu manzaraya insan yapımı olarak yegâne yakışan deniz fenerleri... Doğayı hatırlamaya da, doğanın bizi hatırlamasına da sık sık izin vermeyi unutmamak gerek!


Kumsala isimlerini, aşklarını, takımlarını, tutkularını yazan insanlar... Hepimiz yaşamda bir iz bırakma derdindeyiz aslında. Belki tüm bu koşturmacalar, yıpranmalar da bu yüzden. Benden geriye ne kalır hayatta bilemem. Aldığım her nefesi keyif alarak yaşamak isteyen, bundan gayrı da kendine pek bir hedef koymayan ben, arkadaşımın elinden sopayı alıyor ve koca koca harflerle adımı yazıyorum kumların üzerine. Fazla zaman geçmiyor, hızlı ve uzun bir dalga gelip siliveriyor yazdıklarımı; birer birer alıyor denizin içine adımın harflerini. "Zero denize karıştı" diyorum içimden. İşte böyle, bir deli mücadeleyle iz bırakma çabasında debelenir dururken tek bir dalganın bile gazabına uğrayabiliyoruz. Halbuki böyle tıpkı bir resme bakar gibi karşıdan bakınca yaşadıklarına insan, o dalgaların bile ne kadar güzel, ne kadar kıymetli olduğunu anlayabiliyor.


Son sayfalarında olduğum Barış Bıçakçı romanı Sinek Isırıklarının Müellifi eşlik etti çok fazla okuyamasam da bu yolcuğumda bana. Bir bölümde romanın baş kahramanı Cemil gördüğü güzel bir manzara sonrasında şu muhteşem benzetmeyi yapar: "kendimi güzel bir şiirini daktilo etmiş Oktay Rıfat gibi hissediyorum." Ne kadar keyifli bir benzetme diye hayranlıkla kalın kalın altını çizerken satırların, sadece birkaç gün sonra kendimi aynen böyle hissedeceğimi nereden bilebilirdim ki!)

29 Aralık 2011 Perşembe

İstanbul'a ve sevdiğim tüm şehirlere...

Soru: İstanbul, sen en güzel kimin gözünden görünürsün?
Cevap: Hele bir Galata Kulesi'ne çık da gör!

Ayaklar Beyoğlu sokaklarında tıngır mıngır dolanır, o pasaj senin, bu kitapçı benim girer çıkarken bir de bakmışsın kendini Galata Kulesi'nin ayaklarına kapanmış o şirin mi şirin çay bahçesinde buluvermişsin. İstanbul mis gibi güneşini kondurmuş tepeye, ışıl ışıl parlatırken kendini, aylardan Aralık, mevsimlerden de kış olduğunu hatırlatan bir serinlik doluyor her nefeste ciğerlerime. Benim gibi bir çay tiryakisi için bulunmaz bir fırsat bu. Her köşe başında bir çay molası... Bahanemse "ee biraz ısınmak gerek"...


Tünel'den Karaköy'e inmek için vasıta yerine tabanvay şekilde arnavut kaldırımları üzerinden yokuş aşağı yuvarlanmayı seçen iki kafadar "biraz ısınmak lazım" deyip Galata Kulesi'nin dibindeki tahta masalı çay bahçesinde alınca soluğu, Kule'nin ihtişamından etkilenmemek pek mümkün olmuyor. Bir deneyin, görün istersiniz. Hele de Kule'ye çıkmak için hiç kuyruk olmadığını görür ve sadece 5.5 liraya kendinize İstanbul'un en güzel halini hediye edebileceğinizi bilirseniz...

"Galata Kulesi'nden İstanbul'u hiç görmemiş biri, İstanbul'la yarım bir tanışma yaşamıştır" diye düşünmüştüm yıllar önce ilk Kule'ye çıktığımda. İstanbul'da doğmuş, İstanbul'da büyümüştüm ama sanki o ihtişama gökyüzünden tanık olduğum bu ilk seferde tamamlamıştık tanışıklığımızı. Arkadaşlıklarda ya da ilişkilerde geçilen bir samimiyet ve yakınlık eşiği vardır ya, hani o eşiği geçmek gibiydi sanki.


2011'de iki kez baktım İstanbul'a Galata Kulesi'nin üzerinden. Sevdiğim şehirlerle söyleşmeyi en sevdiğim yerlerin, o şehirlerin beni gökyüzüne en çok yaklaştıran yerleri olduğunu farkettiğim anlardan biriydi Mayıs ayının başındaki ilk ziyaretim. Çok değil, o tarihten sadece 15-20 gün kadar sonra Barselona'nın en yüksek tepesinden, Tibidabo'daki kilisenin aziz heykellerinin arasından Barselona'yla söyleşmiş, çok arzu etmiş olduğum bir şeyi bana vermiş olduğu için teşekkürler yollamıştım hayata. Bu yılın da, hayatımın da en mutlu olduğum anlarından biriydi onlar şüphesiz.

Dün, bu yılki ikinci ziyeretimi gerçekleştirdiğim Galata Kulesi'nde bir iki kelâmı eksik etmedik yine İstanbul'la. Malum takvimler bir senenin daha devrildiğini, yenisinin de kapıda olduğunu göstermekte. Hal böyle olunca senelik bazda artılar/eksiler hesaplaşması da kaçınılmaz oluyor. İstanbul'la senelerdir çözemediğimiz bir meselemiz var ki, ciddiyet derecesi "kan davalık"... Az gözyaşı, tabir-i caizse az 'kan' dökülmedi uğrunda. Şimdilerde "kan dökerek değil, barışla çözmeye çalışmalı meseleleri" anlayışından yola çıkarak derin bir ateşkese imza atmış olsak da, durumumuzu söyleştik yine biraz onunla. Ama o kadar güzel, o kadar güzeldi ki karşımda, iki sitemimi, bir iki çemkirmemi bile yutmak durumunda kaldım. Demem odur ki, az buçuk hesaplaştık, 2012 dileklerimi okudum içimden ona. "Bu sefer lütfen" dedim "lütfen! Görüyorsun, artık daha sakinim, kavga etmiyorum seninle; yapmacık da değilim, içtenliğimi en çok sen biliyorsun; artık kıymetini bilelim birbirimizin". Bakalım anlaşacak mıyız? Yoksa yine aşk-nefret ilişkisine devam mı?:)


İki gündür elimde harika bir roman. Sinek Isırıklarının Müellifi. Daha ilk satırlarından kendime harika bir roman değil, çok etkileyici bir yazar hediye etmiş olduğumu farkediyorum. Hoşgeldin Barış Bıçakçı, tanıştığıma inan ki çok memnun oldum. Ve bil ki dün Galata Kulesi'nin tepesinden İstanbul'a bakarken sabah evden çıkmadan okuduğum satırların düşüverdi aklıma.

"Bulutlardan söz ediyordu: maviliği arkalarına güvendikleri bir ağabeyleri gibi alıp kabarmışlar."

İstanbul'a, İstanbul'un bulutlarına, sevdiğim tüm şehirlere, bu sene görmeyi dilediklerime, hepsine birden gitsin bu satırlar...

Hepimize mutlu yıllar olsun:)

22 Aralık 2011 Perşembe

İstanbul'un sabahları...

Üsküdar vapur iskelesinin hemen karşısında bir büfe. Sıra sıra dizilmiş beş altı büfeden sadece biri. Dışarıdan bakıldığında hiç bir özelliği yok; benim için özellikli olmasının tek nedeniyse sabahları evde yaptığım tostumu yerken yanına büfeden aldığım çayı bana uzatan büfeci amcanın, en az çay kadar sıcacık bir gülümsemeyle bana "günaydın" deyişi, "ufak cam bardağa, şekersiz dimi kızım" diye iki günde çayı nasıl içtiğimi öğrenmiş samimiyeti...

Çok severim samimiyeti, çevremdeki 'insanlarım' tarafından tanınmayı, bilinmeyi... Çayımı nasıl içtiğimi bilen, bana, geliş saatime alışmış bir büfeci örneğin. Ufacık, minicik ama mutluluk küçük şeylerde cümlesini kanıtlarcasına mutluluğa ve zevke dair...

Son yirmi-yirmi beş gündür sabahlarımın keyif karesi bu anlattıklarım. Üsküdar'a varana kadar evde yaptığım tostum oldukça soğumuş olsa da yine de büfeden çayımı yanına eşlikçi etmeden bir ısırık dahi almak istemiyorum ondan. Bazı sabahlar yağmur yağıyor; büfenin tentesinin altına sığınıp içiyorum tavşan kanı sıcaklığı. Karşımda çoğunlukla puslu bir İstanbul manzarası...

Nasıl lezzetli, nasıl güzel bir çaydır o. Ufak, ince belli, tiryaki bardaklarına en çok yakışan cinsinden. "Bir bu büfenin çayı, bir de vapur çayları" diye yazıyorum defterime "onlar kadar güzeli yok".


Taş çatlasın on dakikalık bu keyiften sonra iki adımda atladığım Beşiktaş motorunda bu sefer de on dakikalık bir kitap keyfi başlıyor. Üsküdar-Beşiktaş hattını sabahları sevmememin tek nedeni kısalığı. Yetmiyor o kısacık zaman diliminde okuduklarım. Ama ne olursa olsun ille de dışarıda oturulmalı; kara kış gelene kadar bu böyle. Serin İstanbul sabahlarını koklamazsam, denizin ortasında üşüşen soğuktan korunmak için bereme ve atkıma gömülmezsem olmaz; bir şeyler eksik kalır. Madem İstanbul'da deniz yolunu kullanma gibi bir ayrıcalığa sahip olabiliyorum, sonuna kadar hakkını vermeli:)

Bu aralar Füruzan'la hoş beş halindeyiz. İstanbul'da Berlin'i okuyorum. Berlin'in Nar Çiçeği'ni... Kalbi kırık, gururlu, Almanya'nın görkemli günlerini de, savaşın en zor zamanlarını yaşamış, gençliğinin ışıltılı günlerini ve güzelliğini çoktan geride, kocaman, çok yıkıcı bir savaşın gerisinde bırakmış geçkin ve mağrur bir kadın. Almanya'nın savaştan sonraki hızla değişen düzenine alışmaya çalışırken birden hiç bilmediği, tanımadığı, kendine çok yabancı kültürlerden insanlar yerleşiveriyorlar apartmanının komşu dairelerine. Almanya'ya çalışmaya gelmiş göçmen aileler... İlk zamanlar son derece mesafeli bir tutum takınsa da zamanla yan dairesindeki Türk aileyle engelleyemediği bir samimiyet geliştiriyor.

Çok sevdiğim iki arkadaşımın hayatlarında Berlin'in ne kadar önemli bir yer ettiğini bilmenin de etkisiyle, gri ama güneşini gökyüzündense ruhunda taşıyan bu kente dair okuduğum her cümlenin anlamı da bir başka oldu son yıllarda. Dinlediklerim okuduklarımla, okuduklarım dinlediklerimle birleşiyor. Gri İstanbul sabahlarında gri Berlin'i selamlıyorum, uzaktan...

Bugün okuduğum bu cümle çok yer etti içimde. "Yalnızlığa başeğmeyin. O acılı bir ön ölümdür."

Hayattaki yalnızlıklarımızın zorunlu değil, hep tercih ettiğimiz yalnızlıklar olması dileğiyle...

13 Kasım 2011 Pazar

Sabah, pazar, çay, e bir de gözleme...

Sabahlarla aram pek iyi bu aralar. Hele de henüz doğmamış, karanlığını aydınlığa teslim etmemiş sabahlarla.

Gün doğmadan uyandığım sabahların bünyemde bıraktığı tattan pek bir keyif alır oldum. Bundan olsa gerek (özellikle iki gündür) soğumuş olan sabahlara rağmen sıcak yatağından kopmaya hiç aldırmıyor bedenim.

İki hafta önceki balık hali ziyeretimden sonra bu hafta da rotayı çevirdik Şişli'deki organik pazara. Balık halindeki gibi sabaha karşı 3'ü vurmuyordu elbet saatler ama tam 6.45 olduğunda ben ve arkadaşım çoktan tezgahların arasında dolanmaya, uzaktan uzaktan gelen gözleme kokularını içimize çekmeye başlamıştık. Alışveriş yapın yapmayın orası bir yana ama sadece o gözlemelerin ağız tadınızda bırakacağı sevap için bile gidilir organik pazara. Mecidiyeköy'de çalıştığım üç yıl kadar öncesi zamanlardan bu yana, bazen sabah erkenden sadece ve sadece o pamuk kadınların ellerinden çıkma lezzetlerle kahvaltı yapabilmek için bile giderim ben oraya.


Bu konularda hayli bulaşıcı özelliklere sahip olduğumu söylemeliyim ki, ona göre bilin ve istemezseniz uzak durun benden:) Söyleyenlerin yalancısıyım; başlarında eşarpları, elleri belliki yıllardır açtıkları o hamurlar sayesinde unun beyazlığıyla pamuklaşmış baldan tatlı teyzelerin, mis gibi organik ıspanakları, hafif baharatlarla tatlandırdıkları patatesleri, otlarla harmanlayıp başka bir dünya yarattıkları peynirleri, döndüre döndüre açtıkları hamurların içine döşeyip saçların üzerinde kızarttıkları gözlemeleri öyle ballandıra ballandıra anlatıyormuşum ki, bir yolunu bulup da gitmeyenin, gidip de yemeyenin bir yerleri şişiyormuş:)

Neredeyse kurulduğu ilk yıllardan bu yana her hafta olamasa da sıklıkla yolumu düşürmeye çalıştım hep Şişli/Feriköy organik pazarına. Alışverişten öte bir anlam ifade ediyor olmasından sanırım, farklı bir gönül bağı var o ortamla aramızda. Huzur buluyorum desem; yaşadığımı hissediyorum; anlamı, sevinci, bereketi, neşeyi buluyorum desem inanır mısınız? Şehir yaşamının aramıza mesafeler koyduğu doğaya, orada geçirdiğim belki bir saatlik sürede kavuşuyormuşum gibi hissediyorum. Aldığım tüm bu coşkunun, heyecanının, keyfin nedeni de tam burada saklı işte.


Şöyle bir gözlemim var ki, değişen dünyada doğaya yakın olan, doğanın verdiklerine sahip çıkan, koruyan, saygı duyan ve o berekete şükreden insanlar ayakta kalmayı başaracak. Geride kalanların çoğu, belki de hepsi, yıkıcı bir çürümüşlüğün içinde hapsolup gidecekler bu dünyadan; varolamayacaklar, bedensel olarak olmasa da ruhsal ve varoluşsal açıdan.

Bu bahsettiğim coşkuyu, heyecanı, neşeyi hemen her pazarda hissederim aslında ben. Tezgahların üzerine dizilmiş rengarenk meyveyi, sebzeyi görmem yeter. Ama Şişli'deki organik pazarda bir nebze daha farklı ve fazla olan bir şey var. Biliyorum pek çok insan, bu ülkede her şeye olan güvenini yitirmiş durumda; ben de onlardan biriyim aslında. Bulan için güven, bu ülkede altından da daha değerli bir kavram belki de. Organik denip çok daha pahalıya satılan şeylerin, aslında bir kazanç sağlamak açısından kandırmaca olduğunu söyleyen, düşünen pek çok insan var. O insanlara diyecek tek bir lafım yok. Öylesine aldatılmış ve aldanmış bir toplumuz ki, kimseye inanacak gücümüz kalmamış.


Ama Buğday Derneği'nin kontrolünde ve organizasyonunda işleyen bu organik pazardaki ortam, ayağımı ne zaman o pazar alanından içeri atsam, tüm bu güvensizliklerden, aldatılmışlıklardan, kandırmacalardan sıyırıyor beni. Elle tutulup somutlaştırarak anlatabileceğim bir şey değil bu. Sıcaklık mı demeliyim; tezgahlarının arkasında tok sesleriyle sanat müziği söyleyerek "bakma kızım, aslında herkes sesim güzel diye söylüyorum zannediyor ama aslında çok üşüdüğüm için ısınmak için söylüyorum" diye hoş sohbetiyle espiri yapan; mandalina ikram eden; "hoşgelniz"i de, "iyi günler"i de eksik etmeyen satıcılar mı; Buğday Derneği'nin tezgahına gittiğinizde her zaman sizi karşılayan gülen yüzler mi? Hepsi ve anlatamadığım pek çok şey daha belki. Eğer tüm bunların altında da bir kandırmaca varsa zaten, bilmek de istemiyorum ben bunu. Ama hala güvendiğim bir şey var ki, sahte olmayan, sahici duyguları hala farkedebilecek kadar 'gerçek' hislere sahibim, o hislere güveniyorum. Ve ben işte tam da bu yüzden o ortamdaki sahiciliğe inanıyorum.

Şimdi, cumartesi sabahına erkencecik bu kadar güzel bir başlangıç yapmış olmanın verdiği gazla arkadaşım dedi ki "var mısın haftaya saat 5'te gidelim? Alacakaranlıkta pazarın kuruluşuna şahitlik eder, bir yandan da güneşi doğururuz?". E ben daha ne isterim, tabi ki de varım:)

14 Ekim 2011 Cuma

Sahi İstanbul, ben 31 oldum da, sen kaç yaşındasın?

30'la aramız pek iyiydi doğrusu. Şikayetçi olmadık hiç kendisinden. Zira en başından kabullenmiş "30'lar çok güzel olacak, pek umutluyuz kendilerinden" demiştik.

Koca bir on yıllık süreçten sadece tek bir 365 günü geride bıraktın diye ne bu "her şey çok güzel olacak" polyannacılığı demeyin. Elbet olacaktır zor zamanlar, oluyor da, ama mesele o değil zaten. Mesele daha oturmuş, daha ne istediğini bilen, ayakları yere daha sağlam basan, keyfini de keyifsizliğini de daha iyi tartabilen biri olarak devam ediyor olmak hayatta. Kendini daha bir tanıyor olmak yani...


Matematiksel düzlemde "30'lar>20'ler" gerçeği sabit ve değişmez olabilir ama ruhsal ve duygusal dünyalar gelmez öyle pek değişmez gerçeklere, sabit kurallara. İşte bu yüzden 20'lerimdeki "yaşlılığımı" bu gün içimde hissettiğim "gençlikle" daha bir anlamlandırabiliyorum. Hayat her zaman ritmik bir düzlemde ilerlemiyor ne de olsa, yalan mı?

30. yaşımın son günü öyle güzel geçti ki harika bir uğurlama yaptık kendisiyle. Doğum günüme çok keyifli bir günle geçiş yapıverdim. Zor bir haftadan sonra ilaç gibi gelen, hani bünyede birkaç haftalık şarj etkisi bırakan türden bir gün. Malum İstanbul'da çanlar "festival" saatinde çalıyor. Gongunu en çok, yolunu Beyoğlu'na düşürenlerin duyabileceği bir saat... Blogger'ın harika kadınlarından biriyle, Lale Hatun'la vurduk adımları İstiklal'e. Program pek afili, gün güzel bir sonbahar, keyifler pek bir gıcır...


İlk Filmekimi filmi Tiranozor'dan önce Balık Pazarı'nın gürültülü hengamesinin içinde huzurlu bir vahâ gibi kalan Üç Horan Kilisesi'ne düşürdük yolumuzu. Yıllar içinde nice dostların güzel günlerine tanıklık ettiğim, pek çok anı biriktirmiş olduğum bu huzur dolu mekana Lale Abla görmek istediği için gelince bir önceki ziyaretim geliverdi aklıma. En son belki bir ay kadar önce Ecem'le geldiğimde mum yakarak dilediğim dileklerimin henüz gerçekleşmemiş olmasından ötürü "yeni mum yakmak yok Zero" dedim kendime. Zira önceki dileklerim çok kalpten ve önemliydi benim için. Dilek kirliliği yaratarak "evren"in kafasını karıştırmak istemedim doğrusu:)

Kilise çıkışı Türkiye'nin ilk çağdaş sanat müzesi Doğançay Müzesi'ni gezme ve Cafe Bunka'da yeşil çaylı kekle pirinç patlaklı çay ziyafeti... Aslında yeşil çaylı profiterol yemeğe gitmiştik büyük bir hevesle. Ama kalmamıştı ve biz de yeşil çaylı keke de büyük bir keyifle evet dedik. O bir yana da, pirinç patlaklı çay insanı doruklara çıkaran bir kokuya sahip. Tadı da güzel ama kokusu olağanüstü. İçindeki mısır patlaklarının çayın buharına karışmasıyla hem görsel hem lezzetli bir şölene şahitlik ediyorsunuz.


Cafe Bunka'nın ortamı da, lezzetleri de harikaydı ama saatler film zamanını gösterince Beyoğlu Sineması'nın koltuklarına bırakıverdik kendimizi. Film Tiranozor. Tam bir sert kaya. İnsanda bıraktığı sorular zorlayıcı. "Sizin şiddetiniz nerde başlar?" diyor örneğin. "Ben şiddetten yana değilim" olur belki pek çoğumuzun cevabı. Benim böyledir mesela. Ama bu filmi izleyince insanın sınırları zorlanıyor açıkçası. Verdiğiniz o "rahat" cevapları, aynı rahatlıkla veremiyorsunuz.

Filmin zorlayıcılığından çıkınca "her zor ânı, lezzetli bir tabak yemek hafifletir" kuralından yola çıkarak vurduk adımları Arap Sokağı'na, bana sorarsanız İstanbul'un en lezzetli falafelcisine. Falafel, humus ve tabuleden oluşan tabak mekandan, hoş sohbet de bizden olunca zaman nasıl geçti hiç sormayın. Gerçekten insan bazen Zaman'ın gaza bastığına kesinlikle inanıyor.


İşte ben 30'u böyle bir günle uğurladım. Ertesi gün doğum günümse, bu günün enerjisinin gazıyla canım dostlarımla, ailemden insanların sarıp sarmalayan sıcaklığıyla o kadar güzel geçti ki, bir insan daha ne ister bilemedim:)

Şimdi günün en şımarık cümlesini kurarak çekiliyorum huzurlardan. O kadar çok insan "iyi ki doğdun Zero" dedi ki, eh bu kadar insanın vardır bir bildiği diyerek iyi ki doğmuşum hakikaten diyorum:)

Sahi, İstanbul, ben 31 oldum da, sen kaç yaşındasın?

21 Eylül 2011 Çarşamba

Sonbahar'la iki çift laf...

Aylar sonra ilk kez bu akşam içtiğim kahvenin tadından başka bir keyif alıyorum. Lezzetin ötesinde bir keyif bu, sıcaklığın ısıtan keyfi... Yaz boyu içtiğim tüm kahveler, bünyeyle buluşmadan önce az biraz soğuması için bekletildi ama gerçek şu ki çayın da, kahvenin de her zaman en sıcağı sevildi.

Şimdiyse hâla sonuna kadar açık balkon kapısından serin, tüylerimi ürperten bir rüzgar esiyor evin içine doğru. Sonbaharı büyük bir özlemle bekledim ben. Kapamıyorum bu yüzden kapılarımı. Essin istiyorum hem eve, hem içime. Üzerime aldığım ince bir hırkaya sarınmaktan güzeli yok şu an.


Yağmur yağacak diyorlar. Sonbaharın ilk yağmuru... Keşke yağmakta çok gecikmesen de diyorum, bu gece seninle şöyle bir yürüsek.

Daha dün defterime "hoşgeldin Eylül" yazdığımı hatırlıyorum. Hangi ara ayın 21'i oldu? Neyse ki Ekim en sevdiğim kardeşindir. Aslında bir nevi daha çok 'ben'dir. Eylül şiirdir, Ekim düz yazı... Eh sen de daha çok düz yazı insanısındır zaten. Şiiri sever ama hep 'düz' yazarsın. Eylül 'sonyaz'dır, kasım 'ilkkış', ekimse başından sonuna, iliğine kadar sonbahar... Tıpkı sen gibi... İnsan doğduğu ayın rengini alır, ruhunu emer mi? Herkes kendinden mesul, sizi bilmem ama ben sonbaharım, rengim sonbahar, ruhum sonbahar... Sonbahar çocukları, her mevsimi sever ama en çok sonbaharı özler.

Boşa demiyorum rengim bile sonbahar diye. Saçlarım derin bir iştahla senin rengine bürünmek istediler. Şu resimdeki kızarmış yapraklarını kıskanmış olmalılar. Kızıl olma konusundaki ısrarlarına karşı gelemedim, meğer onlar benden daha iyi biliyorlarmış kendilerine yakışacak olanı. Şimdi koyu kırmızı tonlarında salına salına dolanırlarken pek bir memnunlar hallerinden. Onlar mutlu, ben mutlu, daha ne olsun:)

İstanbul da yaz rehavetinden sıyrılıp senin ruhuna bürünmeye başladı yavaş yavaş. Festival haberleri, kapalı mekanların yeni sezon konser programları, tiyatro oyunları haberlerini uçurmaya başladılar yavaştan yavaştan. Ama sen hep en çok Filmekimi'ni beklersin Zero, bilirim. Listen çoktan yapıldı. Son üç yıldır yaptığın listelerdeki filmlerin kaçına gidebildin diye sorup canını sıkmıyorum. Biliyorum, kabahat çoğunlukla şu aralar sık sık kapıştığın İstanbul'un dikenlerinde ama sen yine de her sene pes etmeden, vazgeçmeden listelerini yapmaya devam ediyorsun ki, işte bu yüzden sana koca bir aferin! Belli mi olur, belki bu sene gideceklerinin sayısı, gidemediklerini geçer.

Belki biraz daha yazardım ama o çok beklediğim yağmur, üstelik yanına bir de misafir alarak çıkageldi. Şimşek çakıyor, gök gürlüyor ve yağmur inanılmaz güzel yağıyor. Çağırdım, geldin, kocaman bir teşekkür sana!

Şimdi ıslanma vakti... Yağmura söz verdim!

15 Eylül 2011 Perşembe

İstanbul sana diyeceğim var!

"Ey İstanbul, bütün kirini pasını vapurlar ve martılar saklıyor biliyor musun? Onlar da seni terkederse halin yaman" diye yazdım defterime yaz sonuna doğru bir vapur seferinde. Her vapura binişimde sanki o ana kadar İstanbul'la küsüm de yeniden barışıyormuşum gibi bir hisse kapılırım. Eh pek de yalan sayılmaz aslında, biz sık sık küseriz İstanbul'la birbimize.


Ben ona çokça kızarım. Çok talepkar, şımarık, yıpratıcı bulurum. Karaciğerini iflas ettiren bir alkolik gibi ya da akciğerlerini tüketecek kadar çok sigara içen bir tiryaki gibidir. Hızlı yaşayıp genç ölmek isteyenlerden... Bu yüzden bedenine de, ruhuna da hoyrat davrananlardan...

İşte o gün de yine biraz kızgındım sanırım kendisine. Ömür törpüsü bir trafiğin içinden çıkmış, saygısız kalabalıklarının arasında kalmıştım. Yani sanırım... Çünkü sık sık böyle olur:) Ama vapura biner, üst katına çıkar, mümkünse en kenara tüner, gözlerimi o en derin mavilere, bembeyaz köpüklere, vapur dostu martılara, Haydarpaşa'ya, Sultanahmet'e, Kız Kulesi'ne, Haliç'in gizemine dikerim. Tüm öfkesine, yılmışlığına, anlaşmazlığına rağmen sevgilisinin bir yaman bakışıyla mest olan iflah olmaz bir aşık gibi kalakalırım. İnsanlık tarihi kadar eski "ne seninle ne sensiz" vakâsı...


İşte her vapura binişimde, bir gün bu şehirden gidersem (ki sık sık düşerim bu gitme girdabına) en çok özleyeceğim şeyin bu vapurlar olduğunu düşünürüm.

Senenin hemen başında, yılbaşından birkaç gün sonra, henüz daha MSA günlerim sona ermemiş ama hayatım bambaşka zamanlara savrulurken ders çıkışı Beşiktaş'a inmiş ve vapuru beklerken denizi karşıma alıp bir soru sormuştum İstanbul'a: "Ne dersin, sence 2011 aramıza bir özlem sokar mı?" Dinledi, cevap vermedi. Ben bu suskunluğunu "yaşayalım ve görelim" olarak değerlendirdim.

Takvimler Eylül 2011... Ve ben hâla İstanbul'a, İstanbul da hâla bana ait. Kopamayan sevgililer... Halbuki ben ilişkilerde çiftlerin arasına biraz özlem girmesinin o ilişki için çok besleyici olduğunu düşünmüşümdür hep. Ama biz ayrılamıyoruz; hayat, bizim didişen sevgili rollerimizi çok seviyor anlaşılan:)


Bu aralar kafam karışık biraz bu konuda, kabul ediyorum. Siddhartha'nın bana söylemiş olduğu üzere tüm dış sesleri, empozeleri, toplumsal öğretileri susturarak sadece iç sesimi dinlemeye çalışıyorum. Ömrüm boyunca yapmak istediğim mesleği buldum, bunu bulmakta da iç sesimin klavuzluğuna başvurmuştum bundan yaklaşık bir buçuk sene önce. Peki ya yaşamak istediğim şehir? Net bir cevap yok; diyorum ya, kafam karışık. Artılar ve eksilerin muhasebesi döküm halinde.

Dün yine bir vapur seferinde iç ses deftere şu satırları döktü: "Bu şehirde kalmak için bir nedene ihtiyacın var." Evet, sanırım artık nedensiz görüyorum kendimi İstanbul'da yaşamaya dair.


İstanbul'da yaşıyor olmanın, İstanbul'un tadını alıyor olmanın bazı olmazsa olmazları var benim için. Örneğin ille de İstanbul, ille de İstanbul'sa yaşamak için, Kuzguncuk olmalı mesela o İstanbul'un adı. Ya da bir ada balkonundan baklamalı İstanbul'a her akşam; belki bir Galata cumbasına tünemeli... İlle de İstanbul, ille de İstanbul'sa, bir anlamı olmalı bu şehirde yaşadığın semtin... Benim için bu demek İstanbul. Yeni kurulan büyük büyük bloglu, üst düzey güvenlikli sitelerde yaşamak değil benim İstanbul anlayışım. Ruhum buna göre kurulmamış, kurgulanmamış. İhtiyacım olan nefesleri alabildiğim bir sahil kenarına inebilmek için otobüste ter kokuları arasında tost olmak ya da maaşımın üçte birini hatta bazen daha da fazlasını benzine yatırmak arasında tercih yapmak değil.


Sonuç olarak... Sonuç falan yok aslında. Defter yetmedi, bir de buraya içimi dökmek istedim. Bu aralar karışığım, karmakarışık... Sucuklu, kaşarlı, domatesli tost gibi yani:) (Leylak Dalım ve Lalelerin Lale'siyle Burgazada gezimizde oturduğumuz çay bahçesinde verdiğimiz tost siparişlerini garson kardeş, karmakarışık (sucuklu, kaşarlı, domatesli), karışık (sucuklu, kaşarlı) ve kar (sadece kaşarlı) olarak isimlendirmiş ve çok güldürmüştü bizi. Bu yazıda onun da anılası varmış demek:))

--------------------------------------------

Paul Auster'ın Görünmeyen romanında 20'li yaşlarına gelmiş iki kardeş her yıl, yıllar evvel kaybettikleri ufak kardeşlerinin doğum gününü kutlarlar, her nerde ve ne yapıyor olurlarsa olsunlar. Ayrı ya da birlikte hiç değiştirmedikleri bir kutlama seramonileri vardır. Bunu neden mi yazdım?

İyi ki doğdun dost Hrant!