25 Kasım 2009 Çarşamba

Bir zamanlar Prag'da yaşayan ben!

Bu yazı, eğer son birkaç haftada olanlar olmasaydı, dünya üzerinde en merak ettiği şehirlerden birine yarın ayak basacak bir insanın heyecanını anlatacağı bir yazı olacaktı. Neler anlatacaktım kimbilir? Bavuluma hangi lüzumlu lüzumsuz eşyaları atacağımı mı, yanıma alacağım kitapları mı, kabına sığmaz heyecanımı mı, sanki ben doğduğumdan beri içimde olan, bir yerlerimde daima oraya ait olduğumu bildiğim/hissettiğim o karşı konulmaz çekim kuvvetini mi, daha gitmeden hakkında okunabilecek ne varsa okuduğum geçmişi, hikayeleri ya da koskoca bir kültürü mü, uçak şehrin semalarına girdiğinde yüreğimde bu şehre dair kurguladığım en güzel aşk masalını sevgilimin kulağına nasıl fısıldamayı düşündüğümü mü? Bilmiyorum ki... Yolculuk gerçekleşmediği için hangi duygularla neyi anlatırdım bilmiyorum.

Reenkarnasyona inanır mısınız? Ben mutlak bir şekilde ne inanırım, ne de inanmam diyemem. Ama hakkında kesin bir bilgiye sahip olmadığım şeylerle ilgili hayaller kurmayı, kendime masallar anlatmayı severim.

Örneğin geçenlerde bir arkadaşım daha önceki hayatında nasıl bir insan olduğunu hayal ediyorsun gibi bir soru sordu. Kendi içimde keşfettiğim izlerden yola çıkarak olduğunu hayal ettiğim, öznesinin ben olduğum masallar kurguladığım, kısacası düşünmeyi çok sevdiğim bir konudur bu.

Ortaçağ'da bir zaman diliminde üslubu ve yaşam tarzı çok fazla kabul görmediği için toplumdan uzaklaşmış, Orta Avrupa'nın her daim yağmur kokan bu şehrinin puslu tepelerinde kendine yarattığı salaş bir kulübede yaşayan, evinden her daim mistik kokuların ve kaynayan otların dumanlı kokusunun yükseldiği, gözlerindeki buğudan insanların o gözlerin içine bakmaktan tedirginlik ama bir bakabilseler bir o kadar da huzur duydukları, elleri efsunlu, dili büyülü bir şifacı kadın... İnsanoğlunun kendi özünde bulunan ilahi gücün farkındalığıyla insanlara elleriyle şifa dağıtan ama özünden kilometrelerce öteye düşmüş, kendi korkuları yüzünden gurbette yaşamaya mahkum edilmiş insanoğlunun, yüzüne tutulan bu aynadan korkup rahatsız olarak toplumun dışına ittiği bir öteki... En puslu tepelerine yerleştiği, ormanlarındaki envai çeşit ottan, kazanında duman duman yaşam enerjisi ve şifa kaynatan bu kadının (yani benim) en büyük tutkusu ve hatta belki zaafı da diyebiliriz, çok sevdiği sokaklarından mahrum bırakıldığı, girmesine izin verilmediği o Altın Şehrin, o Masal Şehrin, yani Prag'ın taş duvarla çevrili daracık sokaklarında dolaşmak, kapılarında isim yazan evlerin kulağına fısıldayan hikayelerini dinlemek ve şehrin tam ortasından geçen Vltava Nehri'nin sularıyla ruhunu ve bedenini yıkamaktı.


Olduğunu farzettiğim geçmiş yaşantımdaki kadının, sadece uzaktan puslu siluetini görmekle yetindiği bu Gotik kentin, bu yaşamımda da kavuşması bu kadar meşakkatli bir uzaklıkta olacağını, başarısızlıkla sonuçlanan şu son girişime kadar pek düşünmemiştim açıkçası. "Her şeyde bir hayır vardır"la başlayan "Kısmettt!" vurgularıyla biten cümleleri ben de çok kuruyorum. Ama yüreğimin bir yerlerinde nasıl ve neyi, neden bu kadar özlediğini bilmeyen bir yerlerim, ateşe atılan kor gibi kabardıkça kabarıyor.

Prag tutkumu ve özlemimi bildiğinden yıllar evvel sevdiğim adamın hediye ettiği minik şehir kitapçığını hala kitaplığımdaki yerine kaldırmaya içim elvermiyor. Kabul etmek mi istemiyorum yine gidemiyor olduğumu? Yoo çoktan ettim ama dedim ya, içimdeki o kabaran yanıma laf anlatamıyorum. Kendi kendine debelenmeye devam ediyor ama ben dahil dinleyeni çok fazla yok. Belki hissiyatını buraya yazıp içini dökmesine fırsat verirsem diner bu yaslı melankolisi.

Bense yok sayıp bu özlem taşkını yanımı, sevindiren haberlere dönmeye çalışıyorum yüzümü. Hastanede durumlar daha iyiye gidiyor. Hastaneye gelmeden önceki günlerimize geri dönebilecek miyiz bilemiyorum ama en azından dün itibariyle yoğun bakımdan çıktık.

Bir başka güzel haberse uzak kıtadaki sığınağından üzerimize yeni dünyalar üfüren o özel kadının büyülü parmaklarından geliyor. Ursula K. LeGuin'in son kitabı Lavinia raflardaki yerini aldı.

Dostlar nasıl da biliyorlar beni neyin mutlu edeceğini. "Karanlık günleri aydınlatabilecek bir Ursula şaheseri... iyi gelebilir" diye haber veriyor d.che; biliyor o satırlarda nasıl bir merhem, nasıl bir tutku, aşk, özgürlük, acı olduğunu; biliyor bizi birleştiren paydalarımızdan birinin de o uzak kıtadaki muhteşem kadın olduğunu... Ve tabi ki sevgili Kitap Kurdum... Görüşmeden tanışmanın/tanımanın emsali... Biliyorum ki Ursula denince bu dünyada aklına gelecek yegâne insanlardan biriyim. Ne mutlu bana!

Şu aralar Murakami'yle 651 sayfalık bir aşk yaşıyorum. Ama gözüm kör olsun ki tek eşlilik bana göre değil. Murakami şimdiden haberin olsun, yakın bir zamanda seni yeniden Ursula'yla aldatacağım, tıpkı Ursula'yı da çok defa sen ve diğerleriyle aldattığım gibi:)

20 Kasım 2009 Cuma

Bu aralar...

Bazen biraz fazla çetrefilleniyor hayat. Her şey alışıldık akışında giderken bir anda hiç beklemediğin, ummadığın olayları araya sıkıştırıveriyor.

Böyle bir dönemden geçiyorum(z) son zamanlarda. Çok sevdiğim o Yeşilköylü İstanbul hanımefendisinin iyileşmesi için duacı hastane-iş-ev arasında mekik dokuyarak her doğan günün şifa ve kavuşmalarla gelmesini dileyerek...

Sevgili Parpali mesaj bırakmış bu sabah... "Daha çok var derken, yılbaşına kadar yazı yazmayacağını hesaba katmamıştım" demiş. Ben de katmamıştım sevgili Parpali. Zira kasım ayından beklediklerim, şu yaşadıklarımdan çok farklıydı. Yollar vardı önümde gitmeyi, insanlar vardı önümde tanışmayı beklediğim. Şimdiyse her zaman buluştuğumuz huzur dolu o eski evde, yine hep bir arada olmayı, ne zaman uğrasam, kapısını çalsam "Hokim benim" diye beni kucaklamasını istiyorum O'nun. Eşin dostun bir araya geldiği upuzun sofralar kurmayı, onu en baş köşeye oturtup en sevdiği yemeklerle sofrayı donatmayı istiyorum, varsın o potasyumu yükselecek diye yemekleri korka korka yesin. Ne yeni yollar, ne de yeni insanlar var gözümde...

Bu süre içinde hem sevgili Yeliz'den hem de Kitap Kurdu'ndan mim'ler geldi, farkındayım ama nolur kusura bakmayın cevaplayamadım. Zamansızlıktan değil, sadece pek içimden gelmiyor.

Ama yine de kitaplar hep var. Yeni kitaplar, yeni yazarlar, eski kitaplar, eski yazarlar... Eski dostların yeni çıkan kitaplarıyla duyulan heyecan... Örneğin geçen hafta Radikal Kitap'ta Haruki Murakami'nin yeni kitabının haberini görünce boğazımdan yükselen sevinç çığlığı gibi... Hele bir de kitabın kalınlığını görüp de birlikte geçireceğimiz günlerin uzunluğunu düşününce daha da bir keyiflendim.

Sonra uzun zamandır Amin Maalouf okumamış olmanın özlemiyle bitirilen Tanios Kayası var son günlerime dair. Üzüntünün hakim olmasına izin vermek istemediğim ruhumun merhemleri oldular.

Şimdilerdeyse Pürnur Soğangöz'ün yeni kitabı Narin var elimde. Can Çocuk'tan çıkan yepyeni bir kitap Narin. Ve evet bir çocuk kitabı. Ama kitap ekinde rastlayıp incelediğimde o kadar ilgimi çeken bir konusu vardı ki, sırasını bekleyen bütün kitapları tek seferde geçip birinciliği alıverdı. Minyatür dersleri alan küçük bir kızdır Narin. Bir gün derse geç kalmış bir şekilde yolda koşarken karşısına Baston Nakkaş diye bir adam çıkıverir. Bu karşılaşma Narin'i sırlarla dolu bir serüvene sürükleyecektir.

Şu aralar biraz çocuk yanımı beslemeye, yüceltmeye fazlaca ihtiyacım var. Narin yine tam zamanında imdadıma yetişti. Kitaplar kesinlikle yaşayan varlıklar bence. Hangisinin okuyana daha iyi geleceğini hissedip aralarından birini ona göre gönderiyorlar sanki.

Ben de evrene gönderiyorum güzel enerji dolu dileklerimi. Duysun ve aynı güzellikle bana/bize geri göndersin diye...

23 Ekim 2009 Cuma

Daha çok var ama...

Bir senenin en büyülü zamanları ne zamanlar diye sorsanız bana, sanırım hiç düşünmeden yılbaşı ve öncesindeki bir aylık süre diye cevap veririm. Şehirlerin dört bir koldan ışıldamaya başlaması, her gün önünden geçtiğim dükkanların, caddelerin, kafamı kaldırdığımda evlerin aralık kalmış perdelerinin kenarından gördüğüm yeni yıl ağaçlarının o ışıl ışıl süslü hali bende bu hissiyatı yaratan...

Dün gece güzel bir Beyoğlu akşamında sinema keyfine doğru yollanırken yolumu önce Cevahir Alışveriş Merkezi'ne düşürdüm. Canım fazlasıyla süslü süslü dükkanları dolaşmak, şıkır şıkır çanak çömlekleri ellemek, eşsiz güzellikteki kahve fincanlarından asla hangisini beğendiğime dair karar veremeyip en iyisi hepsinin benim olduğunu hayal etmek falan istiyordu. Sevgiliyi bekleme sürem de epey fazla olduğu için bu fırsatı değerlendirmek istedim.

Genelde böyle durumlarda bakmak istediğim onca dükkan varken Tepe Home'un ışıltısına dayanamayıp giriyor ve sonra da yarım saat içinde sadece on metrekarelik bir alan içinde ne kadar obje varsa hepsine dokunup, bütün mumları koklayıp sarhoş olmuş bir şekilde kendimi dışarda buluyorum, zira yetişmem gereken yere geç kalma sınırına gelmiş oluyorum.

Dün de yine dayanamadım ve Tepe Home'a girdim. Girmemle beynimde 1 Ocak 2009 sabahı "bir sene sonra tekrar buluşmak üzere" diye süslü sandıklarıma koyup bıraktığım bütün heyecanlarım, çocuksu çoşkularım, anılarım, yaşıma başıma bakmadan zıp zıp zıplamak isteyen dağlar kızı Heidi hallerim, hepsi ama hepsi bir anda bedenime üşüştüler. Çünkü hemen girişteki tezgahların tamamı daha şimdiden yılbaşı süsleriyle, mumlarıyla, Noel babalarla, minik çam ağaçlarıyla dopdoluydu. Ve benim her birini elleme, koklama, hayal etme üçgeninde seyreden seansım tamı tamına 45 dakika sürdü. Halbuki 15-20 dakika bakıp çıkacaktım.

Senenin ilk yılbaşı hediyesini de 22 Ekim itibarıyla almış bulunuyorum. Bu işten en karlı çıkan da sevgili oldu tabi ki:) Daha böyle kaç posta yılbaşı hediyesi alacak tarafımdan kimbilir:)

Biliyorum daha çok zaman var, biliyorum daha çok yaşanacak şey var. Hatta araya kısa bir seyahat, yeni yerler, yeni yollar, yeni insanlar girecek. Ama olsun, yeni yıl çoşkusu şimdiden içime girdi bile ve gittiğim her yere de benimle birlikte gelecek.

Gariptir kişisel olarak yılbaşlarına giden süreci çok coşkulu ve heyecanlı bir şekilde yaşarken kalemim daha çok hüzün cümleleri kurduruyor bana. İki yıl kadar önce yazdığım bir yılbaşı hikayesi gibi... Ve ne zaman aklıma yeni yılla ilgili yazılmak üzere bir hikaye gelse hüzünden türemiş olması belki de tek ortak yanı oluyor yazdıklarımın. Her çoşkuda, her mutlulukta bir de hüzün saklı olduğunu unutmuyor bir yerlerim sanırım. Çoşkuyu yaşasam da, hüznü de yazarak akıtmayı tercih ediyorum galiba.

Kasım ve Aralık, sakın çok hızlı geçmeyin olur mu?

14 Ekim 2009 Çarşamba

İyi ki doğdun Yogini!

Ben kendini keşfetmenin çok başında olan bir Yogini'yim. Bedenini, zihnini ve ruhunu bütünlemenin yolunun hangi disiplinden geçtiğinin sorgulamalarını yaparken yogada karar kılmış ve henüz emekleme seviyesinde olan bir yogini...

Uzun araştırmalar, yoganın felsefesi üzerine yapılan okumalar, doğru insanla denk gelmek için gösterilen sabır derken yolum, ışığından resmen gözümün kamaştığı bir insanla yan yana getirdi beni. Eski ben, onunla karşılaşmamızı hoş bir tesadüf olarak değerlendirirdi, ama şimdi enerjilerimizin birbirini çektiğine ve bu şekilde yollarımızın kesiştiğine inanıyorum.

Bir insan kendi içinde yaşadığı bedenine bu kadar yabancı olabilir mi? Olabilirmiş! Katıldığım her ders, yaptığım her hareket bedenimin sınırlarını keşfetmemi sağlıyor; organlarımı yeniden oksijenle buluşturuyor; vücut çakralarımın yeniden çalışmasını sağlayarak vücudumdaki enerji çemberlerinin düzenli dönmesini sağlıyor. Üç yıldır beni adım adım yiyip bitiren hastalığı/sıkıntıları/negatiflikleri vücudumdan uzaklaştırmama yardımcı oluyor. Uykularımla barışıyorum, daha dinç, daha dingin uykular uyuyorum.

Dün, yeni başlangıçlar/yeni doğuşlar döneminde olan emekleme çağındaki bu yogininin fani dünyadaki doğum günüydü. Miladi takvimde 1980'e denk gelen doğum yılı biyolojik yaşının 29 olduğunu gösterse de, 2009'u da yeni doğuşlarımın gerçekleştiği bir tarih olarak anacağım ileriki yıllarımda. Her iki doğumumun aynı tarihe gelmesiniyse hoş bir denklik olarak görüyorum.

Yoga benim kendime verdiğim bir hediye... Tam da bu nedenle dün sırf doğum günüm diye, sırf eş dostla bir yerlere gidip bol bol mum üfleyeceğim diye kendime verdiğim bu hediyeyi es geçmek istemedim. Yolumu doğum günü partisine değil, yoga dersime doğru çevirdim. Rahat, huzurlu ve esnek saatlerden sonra gelen güzel bir uykuyla aldım hediyemin mükafatını.

Ama bu gece üfleyeceğim mumlarımı. İçimde İlhan İrem'in o muhteşem şarkısı çalarken...

"Mumları üfle, bir dilim kes hayattan...
Yağmur yağsın,
Güneş açsın,
Gökkuşağı insin başına
Gül biraz
Bugün sen giriyorsun yeni yaşına"

9 Ekim 2009 Cuma

Ekim, sinema, şehir, Beyoğlu...

Sonbaharın geldiğini nasıl anlarsınız? Hafif hafif serinlemeye başlayan havalardan, 4-5 aylık bir aradan sonra yeniden boyunları sarmaya başlayan renkli renkli fularlardan, mis gibi toprak kokulu yağmurlardan, doğanın o hüzünlü, melankolik kahve tonundan mı?

Benim için sonbaharın gelişi, Beyoğlu'yla aramdaki çekim kuvvetinin artmasıyla anlaşılıyor. Her daim, engelleyemediğim bir güçle kendimi ara sokaklarda bir taburenin üzerinde çay yudumlarken, kitapçılarda yerlere çömelmiş sayfa sayfa kitap karıştırırken, iş çıkışı film keyfi şerefine bir köşe başında sevgiliyi beklerken, Asmalımescit tarafına her gidişimde yeni bir mekan ya da dükkan keşfetmenin çılgınlığıyla kendimden geçerken buluveriyorum kendimi. Yazın yakınına bile yaklaşmak istemediğim bu uyumak nedir bilmeyen semt, sonbahar ve kış aylarında benim için açılmayı bekleyen gizemli bir kutuya dönüşüyor.

Bir de Filmekimi'nin kitapçığının çıkması ve yeni sezonun en heyecan verici filmleriyle buluşacak olmanın heyecanı, sonbaharının gelişinin bir diğer habercisi. 16-25 Ekim arası film şeridi kıvamında bir hafta, sinema ve Beyoğlu severleri bekliyor bir kere daha. Yine inanılmaz güzel filmler ve etkinliklerle dopdolu. Listem çoktan yapıldı, hangi filme kiminle gideceğim kararlaştırıldı. Geriye de sadece o büyülü 9 günü beklemek kaldı.

Eski bir geleneği canlandırmaya da kararlıyım bu yıl. Üniversite yıllarımda okuldan arkadaşlarla Beyoğlu'ndaki Pano Şarapevi'nin en parasız müdavimlerindendik. Şarapevi dediğin pek öğrenci işi olmuyor ammavelakin biz hepimiz keyif insanlarıyız! Soğuk kış günlerinde iki kadeh şarapla içimizi ısıtmadan eve gitmek zor geldiğinden cüzdanlar çıkarılır, kimde ne var ne yok toparlanır, iki şişe şarap bir de peynir tabağına yettiğine kadar verdildiği anda dooğru İstiklal'in yolu tutulurdu. O yıllarda içtiğim şarapların tadı hala damağımda desem yeridir.

Bir de Pano'da peynir tabaklarının ortasına muhakkak boyanmış yumurta getirirler, bazen kırmızı bazen mavi. Ve ben her defasında içimden gelen o yumurtayı çantama koyup eve götürme ve en nadide yerde saklama isteğiyle dolup taşarım. Ama sonra onun gerçek bir yumurta olduğu ve yumurtanın saklanabilecek bir şey olmadığı gerçeğiyle yüzleşmek durumunda kalır, kös kös güzelim rengarenk yumurtanın yiyip bitirilmesini izlerim:)

Bu kış Pano ziyaretlerimi arttırmaya, akşamları iş çıkışı bir iki kadeh şarapla içimi ısıtmadan eve dönmemeye, eşi dostu da peşime sürüklemeye kararlıyım.

Kış hazırlıkları sadece mutfaklarda mı yapılır? Ben de kendimi kışa böyle hazırlıyorum. Salamuraya yattım bekliyorum:)

5 Ekim 2009 Pazartesi

"Son Veda" ve Bende Kalanlar

"Yazının henüz icad edilmediği zamanlarda insanlar birbirlerine mektup yazmak yerine taşları kullanırlarmış. Vermek istediğin taşın rengi, şekli senin o insana hissettiklerini anlatan bir işaret, bir söz olarak sayılırmış."


Cumartesi akşamı izlediğim olağanüstü filmden, aklımda kalan olağanüstü bir sahneye ait bir bölümdü bu. O kadar garip ki, filmden çıkıp elim en sevdiğimin elinde İstiklal'in o mahşer kalabalığına karışırken şunu düşündüm: Hepimiz çoğunlukla çocukluğumuzda olmak üzere gittiğimiz yerlerden, sahil kasabalarından, sivri kayalıkların arasından envai çeşit taş toplar, koleksiyon yapar ama sevdiklerimize de en sevdiğimiz taşı bir sevgi gösterisi olarak vermekten geri durmazdık. Kimbirlir dedim kendi kendime, belki de içimizden bir yerlerden nesiller nesiller önceki atalarımızın bu mesajlaşma, yazışma, duygu paylaşma tekniğini biliyoruzdur ve ne zaman bir taş yığını görsek elimizi atıp en beğendiklerimizi seçmek istememizin bir nedeni de budur.

İnsanoğlunun taşlarla olan ilişkisi sadece bu kadarla da kalmıyor aslında. Kızılderili inanışlarına göre insanın doğum tarihi o insanın yaşamına dair özel bir şifre taşır. Ve insanın varoluşunu, ruhsal ve zihinsel dengesini destekleyen, enerjisini bütünleyen doğal materyaller mevcuttur. Taşlar bunların başında gelir. Her insanın kendi doğum tarihiyle belirlenen, üzerinde taşıdığı takdirde etkisinden maksimum düzeyde faydalanacağı taşlar vardır.

Benim taşım yeşim taşı. Pırıl pırıl yeşilliğiyle kalbimin üzerinde, adeta tenimden bir parça gibi... Dengeli ve iyileştirici bir renk olan yeşilin şifasını akıtıyor tenimden içeri. Aşırıya kaçan duygusallıkları dengeler diyor Yeşim taşıyla ilgili bir açıklamada. Nasıl da ihtiyacım olan, nasıl da bir parçam olması gerektiğini gösteren bir özellik.

Ama dönelim yine en başa. Yani ufacık bir bölümünden örnek verdiğim o muhteşem filme. 2008 yapımı bir Japon filmi olan ve 2009 Oscarlar'ında En İyi Yabancı Film Oscar'ını Japonya'ya götüren Son Veda (Okuribito)'nın Türkiye'de vizyona girmiş olma şansını ne yapın edin kaçırmayın. İzlememiş olmanın hayatınızda yaratacağı boşluğun farkında olmayabilirsiniz ama izledikten sonra içinizde bir yerlerde kapatacağı boşluklarınızı görüp bir kere daha sanatın ve sinemanın iyileştiriciliğine şükredeceksiniz.

Ölmüş insanları, çıkacakları bu yeni ve bilinmez yolculuğa hazırlayan ve bu insanların, belki de hayatlarında hiç olmadıkları kadar güzel görünmelerini sağlayarak onları tabuta yerleştiren bir adamın hikayesi Son Veda. Ama bilin ki asla ve asla sadece bu kadar değil. Çok güzel bir hikaye, etkileyici bir kurgu, olağanüstü müzikler ve düşündüren bir felsefe...

Filmin baş kahramanı Masahiro Motoki'nin bir söyleşisinde söylediği cümleleri çok önemsiyorum:

"15 yıl kadar önce Hindistan’a gittiğimde, Hindistan’da yaşam ve ölümün uyum içinde ve doğal bir şekilde bir arada var olduğunu görmüş ve çok duygulanmıştım. İkisine de insan yaşamında eşit değerde davranılıyordu.Nehirde kendilerini yıkayan ve süsleyen insanların yanında, cenaze düzenleyen ve ölüleri gönderen insanlar vardı. Orada ölüm ve yaşam dengeli bir şekilde birlikte var. Bu olayları görerek büyülendim... Hindistan’a yaptığım yolculuktan beri, hayatın ve ölümün anlamının yan yana durduğunu düşünüyorum. Çocuğum doğduğunda, karımın yanındaydım. Çocuğumun doğduğunu görünce hayatın ve ölümün ne kadar yakın olduğunu anladım. Çocuğumun doğduğunu gördüğüm için çok mutluydum, daha mutlu olamazdım. Ama aynı zamanda ölümün de doğumla aynı derecede önem taşıdığını fark ettim."

Geçen gün çok sevdiğim bir dostumla konuşurken bana söylediği bir cümleyi hatırlattı bu okuduklarım. "Yaşamı bu kadar kutsallaştırmamak lazım Zeren" demişti. "En sevdiklerimizin ölümü dahi olsa ölüm bile bazen insanlara çok şey kazandırır".

Fiziksel ya da psikolojik pek çok sorunumuzun altında ölüm korkumuzun yattığının ne kadar farkındayız acaba? Mesela öleceğini öğrenen bir insanın yaşadığı özgürleşme çok dikkatimi çeker benim. Öleceğini öğrendiği andan itibaren aslında gerçekten yaşaması gerektiği gibi yaşamaya başlar. Yapmak isteyip de yapamadığı herşeyi yapmaya başladığı andır ölümünü öğrendiği an. Peki neden bunu beklemek gerek? Bunun gerek olduğuna kendimizi inandıran da sadece bizleriz aslında.

Bence kendinize bir iyilik yapın. Bu filmin oynadığı size en yakın sinemalardan birine gidip en azından iki tane bilet alın. Ve çok sevdiğiniz birine aldığınız bu biletlerden birini hemen bugün armağan edin. Biletin üzerinde bir yere de "bu filmi seninle izlemek istiyorum" yazın. Ya da ben böyle detaylara gelemem derseniz, sadece ve sadece gidin ve izleyin. Ama ne yapın yapın, izleyin!

2 Ekim 2009 Cuma

Bir 'Uzak' Yolculuk

Uzakdoğu'nun benim için henüz bir yığın bilinmezle dolu, zaman zaman tekinsiz, ürperten, ama bir o kadar merak uyandırıcı, sofistike evreninde dolanıyorum haftalardır. Yolumu kaybetmemek için tutunduğum dallar, kurdukları cümlelerle bana ruhlarını uzatan yazarlar... Öyle ki önümde uçsuz bucaksız, yoğun ve aralıksız bir orman denizi var ve ben bu ormanın batı kıyısından içeriye sızmaya çalışan bir kuzgun yavrusu gibiyim...

Belki de ormanın batı kıyısından girmeye çalıştığım için dallar bu kadar yoğun ve katetmem gereken yol da bu kadar meşakkatli geliyor bana. Hayattaki her şeyimiz, nefes alışımız, alışkanlıklarımız, beslenmemiz, bedenimize ve ruhumuza bakışımız o kadar Batılı ki, kendimiz dahil dünyanın herhangi bir yerine batı gözlüğünü çıkartarak bakmaya çalıştığımızda fena halde afallıyoruz. Ondandır ki Haruki Murakami ile başlayan bu yeni dünyalara maceram boyunca okuduğum her kitapla ve keşfettiğim her yazarla derinden sarsılıyorum. Bir kitabı bitirince hemen arkasından yenisine başlayamıyorum. Düşünmek ve sindirmek için biraz zamanın geçmesi gerekiyor. Şimdiye kadar okuma maceramda yaşamadığım kadar derin bir tecrübe yaşıyorum.

Kısıtlanmış ve tek tipleştirilmiş yaşamlarımızda farklı bakış açılarına ne kadar ihtiyacımız olduğunu ancak bu farklılıklar önümüze çıktığında anlıyoruz. Hayat çoğumuzu genelde sadece 20-30 kilometrekarelik bir alana mahkum ediyor. Yaşamlarımız bu alan dahilindeki evimiz, işimiz, okulumuz, restoranlar, kafeler, eş dost evleri arasında gide gele tükeniyor. Tibet'in ulaşması günler süren dağlarındaki manastırlara, Budist tapınaklarına; Alpler'in uçsuz bucaksız yeşiline, mavisine, beyazına; Afrika'nın vahşi doğasına fiziksel olarak ulaşma imkanına çoğumuz sahip değiliz. Ama yaşam acaba sadece maddeden ve fizik kurallarından mı ibaret? Bedenim orda olmasa bile acaba ben gerçekten orada olamaz mıyım? Zaman zaman maddeyi yani bedenimizi fazlasıyla kutsallaştırıp ruhumuzu öylesine yatsıyoruz ki yaşamlarımızı gerçekte bu kadar daraltan şeyin bu olduğunun farkına bile varamıyoruz.

Son zamanlarda elimdeki kitap Kazuo Ishiguro'nun Beni Asla Bırakma'sıydı. Roman üzerine söyleyebileceğim şeyler oldukça fazla ama bir o kadar da kuracağım her cümle okumayanlara büyük bir saygısızlık. Öyle ki adeta bir puzzle mantığında ilerleyen romanın okuyucunun karşısına çıkardığı gerçekliğin tokat misali vuruculuğundan hiç bir okuyucunun mahrum bırakılmaması gerek. Ama yine de sadece şunu söyleyebilirim: Bu kadar gerçek olmayan, bu kadar 'kurgu' bir hikayeyle insanoğlunun vahşi acımasızlığı ve insanlığın geldiği noktanın vahameti ancak bu kadar 'gerçek' ve etkili anlatılabilirdi. Masumiyet nerede kaldı? Yoksa hiç varolmamış, sadece varolduğuna inanılması huzur veren bir masaldan mı ibaretti?

Kazuo İshiguro'yla yola devam... Değişen Dünyada Bir Sanatçı...

8 Eylül 2009 Salı

Yazgısı öngörülemeyen hayatlar

Ofiste masam artık hemen camın yanında ve sokakla bu kadar iç içe çalışmak beni son derece keyiflendiriyor. Hele de şu an olduğu gibi dışarda bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyor, şimşek çakıyor, gök gürlüyorsa ve ben önümde sıcacık bir bardak çayımla birlikte bir yandan cama vuran yağmur tanelerini izleyip bir yandan da hazırlamaktan çok keyif aldığım bir dosyayı yazıyorsam keyfime diyecek yok demektir.

Eylül... Bana çok özlediğim yağmurlarımı, toprak kokusunu getirdin ve sen de çok çok hoşgeldin! Keşke bu kadar kısa sürmesen, hemen bitip gitmesen. Ama neyseki senin ikiz kardeşin olan Ekim'i de çok seviyorum ben.

Bir önceki yazıma yorum bırakan sevgili Sıdıka "toprak kokunu saklaman dileğiyle" diye hoş bir not düşmüştü. Toprak kokum hala duruyor sanırım Sıdıka ve çok sevdiğim bu yağmurlar yağdıkça daha da bir keskinleşiyor; keyfimden neredeyse genzimi yakıyor.

----

On gündür her sabah beynimde tek bir cümleyle uyanıyorum. "Yazgısı öngörülemeyen bir hayat" yaşamak istiyorum. Herkesin hayatta belli düsturları olur. Ben benimkini 29'umda buldum sanırım. Nerden mi? İşte burdan:


Tatil dönüşü otobüs yolunda başladığım bir kitaptı Kirpinin Zarafeti. Yollarda kitap okumayı o kadar özlemiştim ki, dönüş yolunda gündüz yolculuğunu seçmem uzun zamandır unuttuğum bir keyfi yeniden hatırlatmıştı bana. Hele de molalarda yanında sıcacık demli bir bardak çay eşliğinde otobüsün kalkmasını beklerken sırtımda çantam bir gezgin misali elimdeki kitaba gömülmek, hayatta neleri ihmal etmememi, neleri yapmazsam ben olmaktan çıkma noktasına geldiğimi bir bir gösterdi bana.

Ve işte bu anlarda elimdeki kitabın Kirpinin Zarafeti olmasının bir tesadüf olup olmadığını düşünüyorum şimdi. Hayatta hiçbir şey tesadüf değil aslında. Bazen enerjimizle kendimize o enerjiyi tamamlayacak olan şeyleri çekiyoruz. Bavulumu hazırlarken kitaplığımdan hiç de düşünmeden Kirpinin Zarafeti'ni çekmiş olmam bir tesadüf değildi. Sadece benim enerjimle kitabın enerjisi buluşmuş ve okunma zamanını o belirlemişti.

Tutkuyla bağlanmama rağmen hayatımda en yavaş okuduğum kitap oldu Kirpinin Zarafeti. Önce satırların altını çizmeye başladım. Baktım ki olmayacak bütün kitabı çizmem gerekiyor, not mu alsam acaba dedim ama hangi birini not alacağım ki? Ama sonra ne altını çizdim ne de not aldım okuduklarımı. En önemlisinin beynime kazımak olduğuna karar verdim. Ancak o zaman içime işleyebilirdi, ancak o zaman hayatımın düsturu olabilirdi.

Kitabın 12 yaşındaki minik kahramanı, hayatın çok tekdüze, sıkıcı ve aynı olduğuna inanan, özellikle de burjuva insanların tamamen şablon yaşamlar yaşamaya mahkum, hayalleri için mücadele etmek yerine pazarlıksız hayatın verdikleriyle yetinen insanlar olduklarını düşünen son derece zeki bir kız çocuğu. Ve madem yaşamın kuralları ve gidişatı bu kadar belli, evlenme yaşı gelince evleniliyor, çocuk doğurma yaşı gelince çocuk, işe girme yaşı gelince işe giriliyor ve bunları kişi gerçekten istediği için değil, toplum öyle dayattığı (ama bu dayatmanın farkında bile olmadan) için yapıyor o zaman ne anlamı var yaşamanın gibisinden bir düşünceye sahip.

Ama bir gün çok sevdiği Japon komşusunun bir yaşındaki minik yeğeniyle karşılaşıyor. Hayatını, yaşama bakışını değiştiren anlardan biri... Çocuğun çevresiyle, büyükleriyle, etrafındaki eşyalarla kurduğu ilişkide ve gözlerinde başka bir ışık olduğunun farkına varıyor. Ve kendi kendine bu çocuğun yazıgısını tahmin etmeye çalıyor. Annesinin, babasının, ablasının etrafındaki ufak çocukların hepsinin yazgısına, gelecek yaşamlarına dair tahminler yürütebilirken bu çocuk hakkında bunu yapamayacağına karar veriyor çünkü onda hayallerinin peşinden koşabilme, gelişime ve süprizlere açık olabilme, rutin ve dayatma olan her şeyden uzak durabilme gücü olduğunu görüyor. Onun aslında bir birey olarak "kendisini" yaşayabilmek için son derece özgür olduğunu anlıyor. İşte bu Paloma için bir kırılma anı. Öngörülemeyen hayatlar yaşama isteği...

Bu satırları okuduğum andan beri bunu düşünüyorum. Yaşamın güzelliğinin bu öngörülememezlikte olduğunun farkındayım. Ve farkındalıklarım arttıkça yaşama olan arzum ve heyecanım da artıyor.

"Son üç yılda en mutlu göründüğüm anlarımda bile hiç bir zaman tam olarak, sapına kadar, katıksızca mutlu olmadım ben"... Bu, yakın bir zamanda kendimle ilgili konuşurken en sevdiğime söylediğim bir cümleydi. Ta derinlerimden biliyorum ki, artık en mutlu görünmediğim anlarımda bile mutluyum ben. Ve en önemlisi de heyecanlıyım. Yapmak istediğim, yapacağım şeyler için heyecanlıyım. Hayatın karşıma çıkaracağı yeni süprizler için heyecanlıyım. Ve kendimi tanımamı sağladığı için, geldiğim bu noktaya beni getirdiği için yaşadığım tüm sıkıntıları bile hayatın bir hediyesi olarak görüyorum. Bunlar olmasaydı kendimi tanımak için bu kadar uğraşmayacaktım, bunu çok iyi biliyorum.

Şimdi yeni değişimler başlıyor hayatımda. Yeni bir döneme giriyor ve yeni yollara yöneliyorum. Heyecanım ve enerjim öyle yüksek ki, sanırım benzer enerjideki insanları da etrafıma çekiyorum. İş yerimin bana kazandırdığı en güzel şey, mükemmel insanlar tanımak oldu. Ve durmaksızın bunlara yenileri ekleniyor. Harika insanlarla tanışıyorum. Diyorum ya, ya ben enerjimle onları çekiyorum, ya da onlar kendi enerjileriyle beni/bizi buluyorlar. Bir ay önce böyle bir noktaya geleceğimiz söylenseydi asla inanmazdım. Ne dersin kozmoz? Herşey iyice bir yoluna mı giriyor ne?

25 Ağustos 2009 Salı

Bir günbatımında yıkanmak

Huzur mu bana geldi, ben mi huzura gittim? Sanırım ikincisi daha doğru. Zira olduğum yerde kalmaya devam etseydim, huzur kapı komşum bile olamayacak kadar uzağımdaydı.

Ege'deydim. Ayvalık'ta, Cunda'da, yemyeşil bir tablo olan Kaz Dağları'nda... Yıllarımın geçtiği ama deli bir özlemle yüklü olduğum yerlerde... Biliyordum çok özlemiştim ama insan, özlemin boyutunu en çok kavuşunca anlıyormuş.

Ben her zaman şehri çok sevdim, hele de İstanbul'u. Ama insanın tüm sevdiklerini ara sıra da olsa özlemesi gerekiyor. Sevginin tazelenebilmesi, alışkanlığın monotonluğundan çıkabilmesi için... Uzunca bir süredir her dakikalarını birlikte geçirmekten iyi-kötü her şeylerini tüketmiş yaşlı bir karı koca gibiydik İstanbul'la ikimiz. Onunla ilgili olsun olmasın, beni yoran, sıkan, üzen her her şeyin vebalini İstanbul'un omzuna yükler, onu suçlar olmuştum artık. Gitmek üzerine cümlelerim çoğalmış, hayallerim artmıştı.

Ve gittim. Geri dönüşüm kolay olsun diye, İstanbul'da en sevdiğimi de bırakarak gittim üstelik. Sadece İstanbul olsaydı imkanı yok dört günde özlemezdim, ama insanın canı olunca bu "ne seninle ne sensiz" şehirde, özlem sizi geri getiren adımlarınızın tetikleyicisi oluyor.

Bu tatil her şeyden önce bir günbatımıydı benim için. Yıllar bile geçse aklımda hep günbatımlarıyla kalacak bir zaman dilimiydi. Dört günde dört muhteşem günbatımı izledim. Güneş, Kaz Dağları'nın arkasına öyle güzel çekiliyor ve geride öyle güzel bir kızıl renk cümbüşü bırakıyor ki! Üstelik son gecemde bir süpriz yaparak yeni ayla birlikte veda ettiler günü geceye bırakarak. Yarım saat arayla önce güneşin, sonra da onun kızıllığında yeni ayın batışını izlemek bir mucize gibiydi benim için. Bir daha kim bilir ne zaman böyle bir mucizenin şahidi olurum diyerekten saniselerin bile tadını çıkarmaya çalıştım.

Ve yıkandım besberrak sularda. Tüm yorgunluklarımın, sıkıntılarımın, bıkkınlıklarımın, aynı üzerimden akan sular gibi parmak uçlarımdan, saçlarımdan serin sulara akışına gözlerimle şahit oldum.

Söz vermiştim kendime. Otobüs beni çok özlediklerime kavuşturmak için şehri terkederken söz vermiştim. Kollarımı, bacaklarımı serin sulara bırakmış denizin üzerinde öylece yatacak ve üzerimdeki negatif elektirik gidene ve ben yeniden sadece ben oluncaya kadar denizin üzerinde gökyüzünü seyredecektim. Yaptım! Şu anda bu satırları yazarken bile o anı yaşıyorum. Denize uzanmış, gökyüzünü izliyorum.

Çocukken hep böyle anlarda kendime şunu söylerdim: Bu anı içine sakla Zeren. Kışın çok sıkıldığında yerinden çıkartır, yeniden mutlu olursun. Tıpkı yazın taze meyvelerinden sebzelerinden kışa hazırlık olsun diye yapılan turşular, reçeller gibi ben de yazdan kışa hazırlık olarak öyle çok an sakladım ki içime bu tatilden...

Yalnızdım dedim ama çok da doğru değil aslında. Ursula bu dünyada yazılabilecek en iyi romanlardan biri olarak gördüğüm Güçler'iyle yanımdaydı. Belki duymaz sesimi ama onun gibi gönül gözü açık, evrenin sesini dinlemeyi bilen bir insan biliyorum ki hisseder: burdan ona sonsuz bir teşekkür. Zaten güzel olan günlerimin değeri, sayesinde ona, yüze, bine katlandı. Böylesine muhteşem bir özgürlük romanı, ancak böylesine özgür bir ortamda okunmayı hak ederdi.

Artık döndüm. Yeniden bıraktığım yerde, işimdeyim. Ama aynı kısır döngüye, aynı yaşam girdabına dönmüş gibi hissetmiyorum kendimi. Beni ben yapan tüm değerlerime yeniden kavuşturduğu ve kendimin kıymetini bana yeniden hatırlattığı için o bereketli Ege topraklarına bir kez daha selam olsun!

18 Ağustos 2009 Salı

Sonunda gidiyorum!

İki senedir adım attırmadın bana İstanbul.

Beş gün olsun bensiz kalıver!

Kitaplarımı yığdım bavula, Ege'ye keyif satın almaya gidiyorum.

Yeşilin en güzeli, mavinin en berrağı, rakının en buzlusu, kavunun en tatlısı... Bekle beni geliyorum!

17 Ağustos 2009 Pazartesi

Nihayet Bolo'bolo

Yaşamdaki küçük mutluluklar listesinde üst sırada yer alan maddelerden biri yeni alınan kitaplara kavuşmak. Pakedimin geldiğini müjdeleyen zilin bile bir başka çaldığına yemin edebilirim, inanın.

İçinde hangi kitaplar olduğunu bilsem de, her yanı iyice bantlanmış ve bir türlü açılmak bilmeyen o karton kutuları açabilmek için parmaklarımı acıta acıta parçalamaya çalışıyorum yapışkanları. Maksat bir an evvel içindekilere kavuşmak!

Bugünün payına düşen kahverengi kutudan çıkan kitaplardan biri p.m imzalı Bolo'bolo idi. Öyle bir kitap ki, bilenler bilmeyenlere anlatsın cinsinden...

Bana bundan kısa bir süre önce özel ve güzel "bir bilen" tarafından, üstelik de çok güzel bir okuma hikayesinin baş kahramanı olması vesilesiyle anlatılmış anarşist bir karşı ütopya romanı Bolo'bolo.

Hani kitapların hikayeleri olduğu kadar o kitapları okumanın da bir hikayesi vardır ya, beni bazen en az kitap kadar etkiler. Bazı kitapları, konuları kadar o hikayelerle, okundukları yerlerle ya da bazen sadece bir resimle hatırlarım.

Serin ve yağmurlu bir İstanbul gününde Arnavutköy sahilindeki bir bankta yalnız ama mutlu bir kadının bir elinde kitabı, bir elinde keyif birası kahkahalar atarak ve müthiş eğlenerek bu romanı okumasının hikayesidir benim dinlediğim. Dinlerken bile iştahımı kabartmıştı. Ama bu hikayeyi daha özel yapansa bundan sonrasıydı. Genç kadının eğlenceli kahkahalarla yarattığı bu keyifli okuma anına göz ucuyla şahit olan kayıktaki genç adam, en sonunda dayanamayıp "biraz keyif satın alabilir miyim" diyerek kadına seslenince iki kişilik kahkahalarla çınlamaya başlamıştı Boğaz'ın iki yakası... İşte bu hikayede okunan kitabın adıdır Bolo'bolo.

Bugün pakedimden çıkan kitapların en üstündeydi Bolo'bolo. Selamlaştık, artık birbirimizindik. Ben ona deyebiliyordum, o da bana. Söz vermiştim kendime, ben de bu romanı yukardakine benzer bir İstanbul atmosferinde, yani havalar biraz serinleyip mevsim sonbaharı gösterince ve muhakkak bir Boğaz kıyısında okuyacağım diye. E ne de olsa ben de keyif satın almaya meraklı bir kulum şu yeryüzünde. O yüzden daha biraz vaktimiz var iç içe geçmek için.

Ama yine de dayanamadım, kitabı yayına hazırlayanların önsöz niyetine "nihayet" başlığıyla romanın başına yazdıkları giriş yazısını okudum. Bir yerinde şöyle diyordu: "Gezegensel İş Makinesi hala hepimizi yutuyor. Şehrin gölgelerine doğru ya da şehrin kendisinden kaçış komploları da devam ediyor. Berbat bir iş gününden sonra düşlerimizin peşinden koşmak iç burkucu ve dahi onur kırıcı da olsa oyunu kaybetmediğimize delalet ediyor. Fiziksel güzellik değil, iç güzelliği mühim derler ya, inanmayın. Önemli olan düş güzelliğidir, kimbilir..."

Başka söze gerek var mı? Belli ki keyifli bir sonbahar beni bekliyor.

Niyahet Bolo'bolo...

11 Ağustos 2009 Salı

Murakami Olayı

Başlık için ne desem diye uzunca bir süre düşündüm. Ve bu adamı anlatmaya nasıl başlasam diye de... Tanıştım tanışalı sorgu sual, bir debelenme ve iç geçirme halleri... İçimdeki konuşan sesler korosunun çeşitliliği daha bir arttı, güçlendi, hani sanki yıllardır aradığı şefine kavuştu da daha bir akortlu, daha bir kendine güvenli çalmaya başladı.

Durup düşünüyorum, Haruki Murakami ile tanışmamın hayatımın bu dönemine denk gelmesinin de bir anlamı olması gerek diye. Bir yanda içimde eşelediğim, kendimi tanımaya çalışırken kanattığım yaralarım, sonra yeter artık daha fazla kanamayın derken hangi yaraya nasıl bir merhemin iyi geleceğini anlama çabalarım... Her yaranın üfleyerek geçmeyeceğini, zaman, emek ve ilgi de gerektiğini kabullenişlerim... İnsanın ruhu, bedeni vasıtasıyla konuşuyor zaman zaman aslında. Hastalıklar, vücudumuzda yarattığımız sıkıntılar hep benliğimizin zaaflarının bir yansıması. Vücudumuz çoğu zaman bize sinyaller gönderiyor; benliğimizin yaralı taraflarını bize bir bir okuyor. Kendi yöntemiyle... Sadece bu dili çözebilmek, ne dediğini anlamak için biraz çaba gerekli. Bunu anladıktan sonra toparlamak daha kolay oluyor da, anlamak o kadar kolay değil ne yazık ki. Bazen çok yıpratıcı olabiliyor. Hatta ve hatta anlama aşamasına gelebilmek için iyicene bir dibe vurmak bile gerekebiliyor.


İşte tam da bunların ayırdına varmaya çalışırken, ağzımdan çok ruhumun konuşmasına ihtiyacım olduğu bir dönemde tanıştım ben, kökleri Japonya'da, ruhu kendi bilir nerelerde olan bu dünya insanıyla. İlk okuduğum kitabı "İmkansızın Şarkısı"ydı. Hala hatırladıkça tüylerim diken diken oluyor, ben okumadım, yaşadım o kitapta. Hafıza ve ezber yeteneği eksilerde dolaşan ben, cümleleri kazıdım beynime; ezberledim, zerre çaba göstermeden.

Mart ayıydı. Havalar soğuk, sabahlar karanlık. Henüz daha o zamanlar uykularımla barışmamıştım. Sabaha karşı uyanır, bir daha uyuyamazdım; yatağın bana zindan, kitapların her zamanki gibi dost olduğu günlerdi. Daha gün ağarmamışken uyanmıştım yine. Bir iki dönüp durmadan sonra bugünlük de uyku buraya kadarmış deyip başucumdaki lambayı açmış, "İmkansızın Şarkısı"nı almıştım elime. Nereden bileyim, o anların benim için unutulmaz olacağını.

30 sayfa civarında bir şey kalmıştı kitabın bitmesine. Benim için çoktan unutulmaz bir okuma tecrübesi olmuştu ya, yine de bir şey vardı o son sayfalarda. Sayfalar ilerlerken bir yandan da gün ağarıyordu. Yatağım hemen pencere kenarında, gün ışığındaki tüm değişimler kitabın sayfalarına yansıyordu. O 30 sayfayı okurken ben ne yaptım hiç hatırlamıyorum, sanırım gerçekten orda değildim. Kitabı kapattıktan bir süre sonra geldim kendime. Ağlamışım, farkında olmadan. Boğazımdaki düğüm günlerce gitmedi.

Yaşama dair sorgulamaları, dertleri, insan olgusuna yaklaşımı o kadar başka, çeşitli ve benliğin üzerine çıkan bir noktada ki! Her insan başka bir insan ve her insan başka bir dünya Murakami'nin kitaplarında. Yaşam algıları ve insanı kabullenişleri, benmerkezciliğin o kadar dışında, o kadar uzağında... Hele de biraz varoluşunuzu, yaşamınızın anlamını sorgulayan bir insansanız, etkisine kapılmamanızın imkanı yok. Yüzüme tuttuğu ayna o kadar çok yerimi aydınlattı ki, gözyaşlarım bir temizliğin sinyalleriydi bana göre. Bedenimin bu seferki işaretini doğru yorumladığımı sanıyorum.

Daha sonra "Sınırın Güneyinde Güneşin Batısında" geldi ve şimdi de "Yaban Koyununun İzinde"... Çok söz edilen "Zemberekkuşunun Güncesi"ne ise baskısı bitmiş olduğu için hala ulaşamadım, çıkdırmak üzereyim. Yayınevine mail ve telefonla baskı yapmak da dahil her türlü yolu denedim bir an evvel yeni baskısını yapsınlar diye. Bir, kapılarına protesto çelengiyle dayanmadığım kaldı. Artık sahaf sahaf dolaşacağım mecburen (aslında keyifli bir bahane bu bana) ikinci elini bulabilmek için.


Çok fazla derinlemesine bilmemekle birlikte Asya ve Uzakdoğu toplumlarının yaşama ve dolasıyla ölüme bakışlarındaki başkalık beni çok fazla kendine çeker oldu. Her yeni keşifle daha fazla okumak, daha fazla öğrenmek istiyorum. Bizim de yoğrulduğumuz pek çok benzer ya da farklı sorunla onlar da karşılaşıyor olsalar da, okudukça ve izledikçe bu kültürlerde daha bir dinginlikle, durulukla ve netlikle karşılaşıyorum. Ölüm ve acıya karşı yaklaşımları bile böyle. Ölüm asla karanlık ve korkulası bir durum değil. Hele korkulası hiç değil. Sadece başka bir boyut ve insanın her daim bu boyutu tercih etmeye hakkı var.

Yaşamla barışık olmak kolay. Ama ölüm gibi bir bilinmezlikle bile barışmayı becermiş insanlar, yaşamı da daha hakkını vere vere yaşıyorlar. Yaşamının hakkını vere vere yaşayan insan, kendi isteklerinin, beğenilerinin, tercihlerinin farkında olan bir insan oluyor. Empozelerle, baskılarla, dayatmalarla yaşamayı reddediyor.

Yukarda da dediğim gibi insanların ruhları, biraz da bedenleri vasıtasıyla konuşuyor aslında. Örneğin siz hiç obez bir Uzakdoğulu gördünüz mü? Elbetteki bedensel tek sakatlık obez olmakla sınırlı değil, eminim o kültürün insanlarının da çözmesi gereken başka ruhsal/bedensel sorunları vardır. Ama yoga, meditasyon vs gibi insanın, bedeni vasıtasıyla ruhuna bakma felsefesi geliştirmiş olan bu toplumların, yaşamlarıyla daha barışık ve dingin yaşadıklarını düşünüyorum. Narin ve esnek vücut yapılarının da bu barışıklığın bir yansıması olması durumu doğru bir okuma gibi geliyor bana.

Murakami'den geldim nerelere. Ama daha önce de dedim ya, benim çok ihtiyacım var böyle sorgulara, suallere, kendimi dinlemeye, isteklerimi keşfetmeye, küslüklerimle barışmaya, barışık olduklarımla daha da mutlu olmaya...

Kitaplar her zamanki gibi en büyük yol göstericim, dostlarım... Kim tarafından yazıldıkları tabi ki çok önemli.

Hazır Japonya'da yaşayan bir arkadaşım da varken, bu gidişle Japonya yolculuğunu biraz öne almak da farz oldu sanırım:)

31 Temmuz 2009 Cuma

Nerdeyse Ay'a gidiyordum!

Efendim, bendenizin uyku dedeyle arasında bazı problemler vardır ezelden beri çözülemeyen. Uyku sırasında çeşitli vesilelerle yanımda bulunan şahsiyetler, her seferinde benim geceleri başkalaştığımdan, nefes almakta değil de nefes vermekte zorlandığımdan ve garip garip sesler çıkardığımdan bahsederlerdi. Ama bana sorarsanız, şimdiye kadar ne duydum, ne de gördüm:) Neyseki kurt kadına dönüşmüyorum, beterin beteri var dedim ve yıllarca bu durumu hiiiç önemsemedim.

Sonra geçenlerde bir vesileyle uyku apnesi denen bir hastalığın olduğunu, bunun uykuda nefessiz kalmakla ilgili bir problem olduğunu ve işin kötüsü de ölümcül sonuçları olan bir sorun olduğunu öğrenince paçalarımın nasıl tutuştuğunu anlatamam. Ya yıllardır amaaan nolcak deyip önemsemediğim bu uyku sorunum uyku apnesiyse ve ben 6 yıldır bu ölümcül sorunla koyun koyuna uyuyorsam?

İnternette uyku apnesiyle ilgili ne kadar yazı varsa okudum, ne kadar video varsa seyrettim, okudukça da izledikçe de evet evet ben uyku apnesiyim dedim ve sonunda kendimi bir uyku merkezinde buldum.

Doktor bey şikayetlerimi dinledikten sonra sorunumun apne olabileceğini, ama apne olmayıp da apneye benzeyen başka sorunlar da olduğunu, tam teşhis koyulabilmesi için bir gece merkezde yatmam gerektiğini ve gece boyunca vücuduma bağlanacak kablolarla beynimin uyku sırasında yaydığı dalgaların izlenmesi gerektiğini söyledi. Zaten işin komik yanı da bu noktada başladı.

Dün gece uyurken beni izlesinler diye uyku merkezindeydim. Hemşire hanım gelirken sadece pijamalarınız ve terliklerinizle gelin demişti ve ben de pijamalarım ve terliklerim kolumun altında kös kös kliniğe uyumaya gittim dün gece:) Güzel adam beni odama yerleştirip el sallaya sallaya mekanı terkettikten sonra kaldık hemşirelerle baş başa.

Aldılar beni her yanı bilgisayarlarla dolu olan izleme odasına. Tamam dedim operasyon başlıyor. Kafamın içine, saçlarımın diplerine garip aseton kokulu yapıştırıcılarla kablolar bağladılar, iki tane göğsüne, iki tane çeneme, iki tane de bacaklarıma. Öyle komik bir görüntüm vardı ki, kendimi aynada gördükçe tamam dedim bu gece çok eğlenceli geçecek. Bir yandan da "eheheh" diye gülüp "millet beni böyle görse amma da makara olurdu ha" demekten de kendimi alamadım. Saçlarımın içinde onlarca kablo, ayağa kalktığım zaman saçlarımdan sarkan kablolar, sanki saçıma beyaz ve mavi tonlarında bir postij yaptırmışım havası veriyordu. Sıklıkla gördüğümde pek şaşırıp bu ne saçmalık yahu dediğim şeyleri "aaa olur mu o şimdi çok moda" diye piyasaya süren modacılarımıza duyrulur. İlginç bir saç modası çıkarabilirler bence bu görüntüden.

Neyse ben vücuduma bağlanacak kablolar bunlarla sınırlı sanmıştım ki meğer çok yanılmışım. Uyku saatine kadar (24.00) kablolarım ve ben odamda oturmuş kitap okuduk. Hemşirenin sürekli gelip "sıkıldıysanız aşağıya inip televizyon izleyebilir ya da bahçeye çıkabilirsiniz" demelerine "hayır ben kitaplarımla mutluyum, teşekkür ederim" derken içimden de bir yandan "yahu böyle uzaylı kılığında, saçlarımdan kablolar sarkarken insan içine çıkar mıyım ben" deyip durdum.

Sonra hadi uyku vakti dendi ve girdik yatağa. Amanın işte o zaman başladı bu kablo çılgınlığı! Ben öncekileri kablo sanmışım, meğer onlar 'kablocuk'muş. Kollarımdan geçen borular mı istersiniz, orama burama takılan aparatlar, ipler, nabız ölçüm cihazları mı istersiniz. Aha dedim sanırım beni Ay'a göndermeye falan karar verdiler. Hani yani bir astronota da uzaya fırlatılırken daha fazla aparat takıldığını zannetmiyorum!

Neyse hemşire en son burnumun da içine bir hortum soktu ve gitmeye hazırlanırken ben o an için dünyanın en saçma sorusunu sordum kendisine. "Uyurken sağa sola dönmemde, hareket etmemde bir sakınca var mı hemşire hanım" dedim. Sanki elimde, kolumda, boynumda, başımda bacaklarımda takılı onca kablonun arasında hareket etmek, sağdan sola dönmek mümkünmüş gibi. "Hayır istediğiniz gibi hareket edebilirsiniz" dedi kadın ama içinden de "hehe dene de gör bakalım" diye gülmediyse ne olayım:) Bir yandan da ben içimden "bu halde hareket edersem kesin gece kendimi bu kablolarla boğarım" diye geçiriyordum:)

Hemşire hanım iyi geceler dileyip beni karanlığın içinde, sürekli yanan kırmızısıyla her hareketimin izlendiğimi hatırlatan kamerayla yalnız bıraktı. Garip bir duygu gerçekten uyurken izlendiğini bilmek.

Tam ne güzel dalmıştım, bir uyurum bir daha da ancak sabah uyanırım herhalde diyordum ki, resmen şeytan dürttü ve bir şey beni uyandırdı. Bir anda zınk diye açıverdim gözlerimi. O sırada ne kadar uyumuştum, saat kaçtı bilmiyorum çünkü odada ne saat, ne de cep telefonu gibi şeylere izin vardı. Sonra dön dön dön (gerçi bakmayın dön dediğime, dün gece yataktaki dönüşlerim 90 derecelik bir açı bile gösteremedi, biz en iyisi kıvranmak diyelim) bir türlü uyuyamadım. "Yahu" diyorum "Zeren uyuman lazım, kızım sen buraya uyumaya geldin, bak uyumazsan neyin olduğunu bulamazlar sonra!" Yok gelmiyor meret! En sonunda dayanamadım, kameraya doğru "hemşire hanım biraz bakar mısınız" diye seslendim, iki saniye sürmedi valla hemen yanımda bitti. Yahu dedim ben uyuyamıyorum, sabaha kadar böyle kıvranıp durucam sanırım, siz en iyisi bana bir uyku ilacı falan verin, yarın geceyi de burda geçirmek istemiyorum yani! "Sakin olun hanımefendi" dedi. Bunu düşünmeyin, rahatlayın, daha sabaha çok var, biraz rahatlayın hemen uyursunuz. İyi hadi peki dedik, yolladık kendisini. Kaldık gene kırmızı ışık kamera ve ben başbaşa. Sonra hakikaten dalmışım bir şekilde.

Velhasıl kelam dün geceyi böyle ilginç atraksiyonlu ve bol kablolu bir şekilde geçirdim. Sonuç mu? Kesin olarak pazartesi belli olacak ama şimdilik doktor bey apne olmadığını, hiç bir zararı olmayan bir nefes verme zorluğu gibi göründüğünü söyledi ama yine de pazartesi kesinleşecek sonuç.

E tabi sevindim ciddi bir şey olmadığına, ama hala diyorum ki madem o kadar bağlandım, e bari şöyle bir uzanıverseydim uzaya kadar yani. Bu kadar hazırlık boşa gitti, cart cart cart iki dakkada çıkarıverdiler bütün hepsini sabah olunca. Nereye gitti onca hazırlık? Çok içimde kaldı yani, o bakımdan:)

7 Temmuz 2009 Salı

Hayatım roman, ama çizgi roman

"Bir anlatsam hayatım roman olur" diyenlerden değilim. Başlıktan bunu anladıysanız hemen uyarayım ki hakkımda böyle yanlış şeyler düşünmeyin. Tam tersine, eğer biri size böyle bir cümleyle başlayan bir söylev çekmeye hazırlanıyorsa siz de benim gibi yapın ve köşe bucak o insandan kaçın. Zira hayatı değil roman, tek bir cümle bile etmeyecek insanlar çok fazla söyleye söyleye bu cümlenin de içi boşaltıldı.

Ama mesela hayatı roman olan değil de, çizgi roman olan biri daha çok ilgimi çekerdi ne yalan söylemeli. Arada bir kendi beynimden geçenleri de böyle 'plop' diye açılan bir baloncuğun içinde sıralanmış olarak görmek çok isterdim doğrusu. Ne biliyim, hayat daha renkli ve komik olurdu sanki:)


Yıllar evvel (2003 yılında) ünlü Amerikan çizgi romanı American Splendor'ın filminin çekileceğini duyduğumda nasıl mutlu olmuş ve heyecanlanmıştım. Ve filmi izleyince mutluğum ve keyfim daha da artmıştı çünkü filmin bir çizgi roman uyarlaması olduğu unutulmamış ve çizgi roman ruhu bütün filme yansımıştı.

Kağıt üzerine çizilmiş ne varsa toplamış, manyak derecesindeki çizgi roman koleksiyoncularından değilim ama olmayı kesinlikle çok isterdim. Ne yazık ki çizgi roman bilincim biraz ileri yaşlarda geliştiği için koleksiyonculuk boyutunda çok geri kaldım ama son derece iyi bir okuyucu olduğumu da söylemeden geçmeyeyim. Çizgiyle desteklenen bu hikaye anlatımının beni hep başka bir boyuta taşıdığını hissettim. Bu iki sanatın birleşimini daima muazzam ve heyecan verici buldum. Çok sevdiğim iki şeyi, okumayı ve izlemeyi birleştirdim ama hayalgücümü es geçmeden, üzerine basmadan, tam tersine onu daha da çok besleyerek, büyüterek.

Yıllar evvel hep gittiğim Kadıköy'deki şirin bir kitapçı dükkanındaki görevli çocuğun "en meraklı ve en heveslisine vereceğim" diye bir köşeye sakladığı "Hobbit" çizgi romanını bana verdiği gün hayatımdaki en mutlu anlar sıralamasında kesinlikle üst sıralarda yer alır. Benim sevgili koca ayaklı minik kahramanlarım Hobbitler yaşamlarının tüm renkliliğiyle çizgi roman olarak sayfaları süslemişlerdi ve o çizgi roman artık benimdi. İyi bir para bayılmıştım, hatırlıyorum ama ne gam! Bir, çizgi roman karakteri gibi topuklarım popoma değerek zıplamadığım, bir de adamın boynuna sarılmadığım kalmıştı.

Sonra yine Beyoğlu'nda bir akşamüstü en sevdiğim kitapçı Robinson Cruise'da arkadaşım Ayça'yla dolanırken onun, raflardan birinde, hayatımın yazarlarından Paul Auster'ın en sevdiğim kitaplarından Cam Kent'in çizgi romanına rastlaması ve bana göstermeden çaktırmadan alıp kitapçı çıkışı bir kafede bana armağan etmesi, benim için inanılmaz mutlu bir andı. Yine topuklarımı popoma deydirecek kadar zıpla(ya)mamış ama bu sefer Ayçacığım'ın boynuna kocaman sarılmıştım:)


Daha böyle o kadar çok an ve beni benden geçiren çizgi roman sayabilirim ki size, keyif veren sahaf ve kitapçı keşiflerinde bulunup çantaya atılmış ve günlerce satırlarında ve çizgilerinde kaybolunmuş... Anneannemin yeşillikler altındaki balkonunda iki sandalyeyi birleştirerek kendime keyifli bir oturma yeri hazırlayıp serin serin az mı keyfini çıkardım o güzelim Corto Maltese'lerin. Aşık olduğum ilk çizgi roman karakteri de o değil miydi ki? Vallahi de billahi de, ne Teksas ne Tommiks, hiç birine vermedim gönlümü ama bir gün denizci kasketi, upuzun boyu ve hülyalı bakışlarıyla Maltalı bu denizciye kaptırıverdim gönlümü.

Ve bugün de beni böylesine mutlu eden bir haber okudum Sevin Okyay'ın yazısında. Aslında haber çok yeni değil, birkaç haftadır kitap eklerini takip etmeyi ihmal etmemin sonucu ben yeni öğreniyorum belli ki ama olsun, geç olsun da güç olmasın diyelim ve bu muhteşem, müjdeli haberi paylaşalım: NTV Yayınları dünya klasiklerinin önde gelen eserlerinden bazılarını orjinal metinlerine sadık kalarak çizgi roman olarak basıyor!!! İlk eser Macbeth, Sevin Okyay'ın çevirisi ve Jon Haward'ın çizimleriyle kitapçılarda çoktan yerini aldı. Ama daha durun! Heyecan bununla da bitmiyor. Bundan sonra neleri basacaklarını duyduğumda, bu haberden sonra bugün hiç bir şeyin beni mutsuz edemeyeceğine çoktan karar vermiştim bile. Kafka'nın Dava'sı, Savaş ve Barış, Suç ve Ceza, Sefiller (çığlık atabilirim:)), Büyük Umutlar, Frankenstein, Dorian Gray'in Portresi, Drakula, Madame Bovary, Dr. Jekyll ve Mr. Hyde, Odysseia... İyi, bu haber beni bayıltmadı:) (Vallahi abartmıyorum, öyle böyle değil, çok sevindim).


Bugün mutlu bir gün! Tarafımdan tarihe not düşülmüştür. Daha geçen gün arkadaşlarla Türkiye'deki çizgi roman kültürünün zayıflığı ve çeşitsizliği üzerine bir konuşma yaparken böyle bir haber almak beni o kadar mutlu etti ki. Artık çizgi romanın sadece Teksas, Tommiks, Örümcek Adam, Batman vs.'den ibaret olmadığı (bunları yermek için söylemiyorum, tam tersine kendi türleri içinde muhteşemdirler, ama işte kendi türleri içinde), her konunun ve hatta bu örnekte olduğu gibi klasiklerin bile çizgi romanının olabileceği, çeşitsizlikten kurtulmamız gerektiği kabul edilmelidir. NTV Yayınları'nı da böyle başarılı bir girişimde bulundukları için tebrik etmek gerek.

Şimdi akşam Beyoğlu'na gidilecek, en sevdiğim kitapçılardan birinden Macbeth alınacak, sonra ayaklarım beni nereye götürürse bir kafede mola verilecek ve çizgilerin dünyasında bir 'göz' olunacak!

Pakize Barışta'nın dediği gibi "artık Macbeth'in elindeki kanı görüyoruz".

2 Temmuz 2009 Perşembe

Kuruçeşme'den bir Arto geçti...

"Merhaba dostlar, size Onno'dan, Hrant'tan, Mevlana'dan, Michael Jackson'dan, Aşık Veysel'den selam getirdim" diye kollarını ve kocaman yüreğini sallaya sallaya sahneye dalan, kafasında ona çok yakışan kasketi ve turuncu t-shirt'üyle bir yürek adamını izledim geçen gün, Boğaz'ın ışıl ışıl parıltıları altında Kuruçeşme Arena'da. Yanımda bir güzel adam, sahnede bir güzel adam... Yüreğim arındı, beynim yıkandı. Gelirken ki benle, giderkenki ben arasındaki farkı bir ben biliyordum, bir de beni gökyüzünden izleyenler...

Arto Tunçboyacıyan, Kardeş Türküler'le birlikte 30 Haziran gecesi Kuruçeşme Arena'daydı. Bilirdim, duyardım, dinlerdim yıllardır ama hiç bu kadar yakın ve bu kadar canlı izlememiştim. Ama kesinlikle dinlemek gerekliymiş, bunu anladım.

Hani bazı insanlar vardır, büyük sanatçıdırlar, harika şarkıları, muhteşem bir sesleri vardır, sizi her dinleyişinizde alır götürürler bir yerlere, bir daha gelemezsiniz; ama konserlerine gidip canlı izlemekle CD'yi player'a koyup dinlemek arasında pek bir fark yoktur. Her ikisinde de iyi müzik dinlersiniz, ama bence sahnede muhakkak olması gerektiğini düşündüğüm o enerji, elektrik, büyü, ritm, tılsım yoktur.

Ama yine bazı insanlar vardır, onları da muhakkak ne yapıp edip sahnede izlemek gerekir. Duruşları, bakışları, hareketleri, mikrofon tutuşları, kelimeleri, adım atışları, ritm tutuşları, her ama her şeyleri sahne için yaratılmıştır. Bir yudum şarabın size yapabilecekleriyle denktir ruhunuza ettikleri. İşte Arto Tunçboyacıyan'ın, sahneye bu kadar çok yakışan, etrafında metrelerce uzağa yayılan bir enerjiyle dolaşan bir sanatçı olduğunu o gece anladım.

İsmen çok tanıdık gelmeyebilir pek çoğunuza. Ama yıllardır çok severek dinlediğiniz pek çok şarkının bestecisi olduğunu, bir de Onno Tunç'un kardeşi olduğunu söyleyebilirim tanıdık gelmesi için. Aysel Gürel'in sözlerini yazdığı Sezen Aksu'nun söylediği muhteşem şarkı İstanbul Hatırası'nın bestecisi, yine Sezen Aksu'nun Beni Al Onu Alma, Gülümse gibi şarkılarının bestecisi olduğunu söyliyeyim, ki benim için Kemal Burkay'ın olağanüstü dizelerini olabilecek en yakıcı melodiyle birleştirerek Gülümse gibi bir şarkıyı ortaya çıkarmış olması bile kendisine hayranlık beslemem için yeterlidir.

Ama onu sahnede izleyince, hayranlık beslemek için bunların çok daha ötesinde nedenler olduğunu da anlıyorsunuz. Her şarkıda başka bir müzik aletinin başına geçişi, bakalım şimdi ne yapacak dedirten muziplikleri en lanet izleyiciyi bile atmosfere sokabilir cinsten.

İnsan olmak, bazen dünyadaki bütün işlerin en zorudur. Koca bir vicdan ve cesur bir yürek gerektirir. Ama öyle boş laftan değil, harbiden! Acılara, kayıplara vicdanın aynasını tutarak aynı mesafeden, "sizden şu kadar gitti, ama bizden de şu kadar gitti" ya da "bizimkiler sizinkileri öldürmüş olabilir ama sizinkiler de bizimkilere şunları şunları yaptı" gibi matematik hesapları yapmadan bakmayı gerektirir. Kaç insan var bunu yapabilen?

Adı Arto olan Türkiyeli bir Ermeni olarak askerde adının zorla Arif dedirtilmesine itiraz ettiği için 8 ay boyunca dayak yemiş ve yaşamı boyunca karşısına çıkan böylesi benzer sorunlar nedeniyle bıktığı için Amerika'ya yerleşmiş ama kendi deyimiyle "Ben orada, burayı, buradakilerden daha fazla yaşıyorum" diyen bir müzisyen...

İyi bir müzisyen olmak zor, ama insan olmak ondan da zor zanaat!

Kuruçeşme'den bir Arto geçti, kulağımda hala

"Ah bu ne sevgi bu ne ıstırap
Bu şarkıyla gönlüm ne harap
Al al olmuş gül yanaklarınız
Bu mahçup nazlı bu eda bu hal
Bir mısra gibi ağzınız
Dillenmemiş dinlenmemiş bakire aşklarda"

dizeleri, yüreğimin bir yerinde koca bir sızı...

16 Haziran 2009 Salı

Arınma

Geçtiğimiz haftayı ağır grip, sürekli yatar pozisyonda, bol ilaç ve sebze-meyve takviyesiyle evde geçirdim. Saçma sapan yarışmaların hüküm sürdüğü cennet vatanımızda "volümü en yüksek öksürük yarışması" gibi bir saçmalık daha olsaydı, emin olun hepiniz oyunuzu(!) bana vermek isterdiniz.

Bol bol öksürerek, bu arada ciğerlerimi, kalbimi, beynimi ve bütün göğüs kaslarımı zorlayarak fazlasıyla acı çekmiş olsam da, meğer bu acıların bile sonunda bir hayır varmış.

Meğer her öksürükle, şarıl şarıl akan bir burunla ve bedenimin ağrıyan her köşesiyle, geçtiğimiz aylarda biriktirdiğim tüm sıkıntılar, stresler ve bezginlikler de bedenimi terketmekteymiş. Ve meğer benim böylesi bir arınmaya tahminimin de ötesinde ihtiyacım varmış.

Dün günler sonra ilk defa sokağa adımımı atıp işe gelirken bir mutluluk, bir yaşama sevinci ki sormayın gitsin. Metrobüste yer kavgası için birbirleriyle itişip kakışan koca koca amcaları bile gülen bir surat ve kavgacı insanlarımıza bile kalbimde yer açmış bir 'aptal saflığıyla' izledim. Neredeyse üzülmesinler diye kendi yerimi bile onlara verecektim. Sanki uzunca zamandır sırf bu gittikçe vahşileşen insanlara tahammülümün kalmamasından ötürü uzaklaşmayı, buraları terketmeyi düşünen insan ben değilmişim gibi.

Yani demem odur ki, bu hastalık uzun zamandır ihtiyacım olan ve bana bunu ancak bir tatilin sağlayabileceğine inandığım bir arınmanın vesilesi oluverdi. Neye niyet neye kısmet!

Tatil mi? Bakmayın, o hala en çok ihtiyacım olan şey!:)

9 Haziran 2009 Salı

Gitmek mi zor, kalmak mı?

Shakespear hâla bütün meselenin olmak ya da olmamak olduğunu düşünedursun, benim içinse bütün mesele gitmek ya da kalmak arasında sürüp gidiyor. Birbirinden tamamen farklı iki şeyi ifade eden ve bu iki farklı şeyle de beni büyüleyen/cezbeden/mıknatıs gibi çeken, ama sürekli de hayatımı yönlendirme konusunda iktidarı ele geçirmek için kavga eden iki yaşam hali… İkisi de beş harfli, zıt anlamlı kelimeler işte deyip geçeniniz de olur belki tabi ama benim içimi nasıl bir yapboza çevirdiklerini bir bilseniz, biraz olsun hak verirdiniz eminim.

İçimdeki sorular çok büyük. Hayır aslında büyük değil, ağır… Öyle ki şimdi yazarken bile sıkıyor içimi.

Bu savaşta ‘kalmanın’ yanında öyle güçlü bir müttefik var ki, O, ‘gitmenin’ tarafına geçmediği sürece ‘gitmek’ asla kazanamayacak gibi… Peki ben ‘gitmenin’ mi kazanmasını istiyorum? Bu soruya olan ‘evet’lerimin her geçen gün artıyor olduğunu bilmek mi beni korkutuyor, telaşlandırıyor acaba?

Peki ya O, hiçbir zaman ‘gitmenin’ yanında yer almazsa? Emin olduğum tek şeyse bu soruya vereceğim cevap aslında. O zaman sonsuza dek KALIRIM! 'Gitmenin' hayatımıza ne getireceğinin merak duygusunu hep içimde taşıyarak... Ama biliyorum ki, O'nsuz gitmek, O'nunla kalıyor olmanın mutluluğunun yarısını bile yaşatamaz bana.

26 Mayıs 2009 Salı

Zero 10 Yaşındayken...

Bu dünya üzerinde ilk 10 yılını tamamladığında tombik ve lüle şaçlı bir kız olan Zero, dünyanın ve hayatın güzel bir yer olduğundan neredeyse emin gibiydi. Geçen yıllar bu hissiyatının kişisel olarak sağlamasını yaptıracak güzellikler getirdi getirmesine, zaman zaman haddinden fazla acıtmaktan çekinmese de, ama dünyanın genel olarak güzel bir yer olmadığından emin olması için her gün televizyon izleyip gazete okuması ya da sokaklara çıkıp biraz yürümesi yeterli oldu. Ve dolayısıyla çocukluğunun o saf ve temiz inancını bırakalı da çok oldu.


Zero 10 yaşındayken o yıllar hayatı boyunca başına ne gelirse gelsin, ne kadar uzağa düşerse düşsün, bir daha asla unutmayacağı bir insanla arkadaşlık ettiğinin farkında değildi. Kendisi gibi 10 yaşında su gibi, damla gibi bir kızdı arkadaşı, adı da kendisi gibi Damla olan... İnsanlar isimleriyle güçlenir, onlar gibi yaşarlarmış. Bunu ben değil, taptığım kadın Ursula söylüyor. Damla, elinde her daim bir kitap, daha okumayı öğreneli üç yıl olmasına rağmen dünya üzerinde yazılmış ne var ne yok okumaya hevesli olduğu o zamanlardan belli sevimli bir kız çocuğu anlayacağınız...

Ve bendeniz bu sevimli kız çocuğunun arkadaşı... Okumaya ve öğrenmeye aç, hayatta kendisini en çok etkileyen şeylerden birinin kelimeler olduğunu yeni yeni keşfetmeye başlamış, o küçücük yaşta bile duran, gözlem yapan ama dikkatini en çok da bu kitap okumaya sevdalı arkadaşına veren, ondan etkilenen, okuduğu kitapları beynine not edip kendisine de alması için annesinin eteğine yapışan bir başka sevimli kız çocuğu...

Hayat, bu iki sevimli kızı ilkokul sıralarında yan yana düşürmüş, ondan sonrasını ise ikisine bırakmıştı; birbirinizden besleneceğiniz, görüp alıp ileriki yıllarınıza taşıyacağınız neler var, neler yoksa keşfetmesi size kalmış diyerekten. Benden ona kalmış bir şeyler var mıdır yok mudur, o nasıl hatırlar o günlerimizi bilemiyorum ama benim için unutulmaz, kitap okuma aşkımın kaynağı her sorulduğunda adını andığım, anlattığım bir insan olmuştur kendisi.

Yıllar yıllar sonra hayatımızın üçüncü on yılının sonlarına doğru, büyük bir tesadüf eseri izime rastlayıp beni aradığında hayatımın en buhranlı, en zor dönemlerinden birini yaşıyor olmaktan ötürü, şu an çok üzgün olduğum bir ihmalkarlıkla karşılık verememiştim kendisine. Umarım hayat, bir gün yeniden bana bir telafi şansı sunar ve yolum, bir kere daha yoluyla kesişir. Şimdi sadece bunu dilemekten fazlası gelmiyor elimden.

Bütün bunları anlatmamın nedeni, sevgili Kitap Kurdu'nun okuma sevdamın ilk günlerine dönmemi, o zamanlar beni en çok etkileyen kitaptan ve yazarlardan bahsetmemi istemesi oldu. Ve ben ne bir yazardan ne de bir kitaptan bahsettim, farkındayım. Ama kitaplarla tanışma ve kitap dostluğu denince satırlar kendiliğinden Damla'yı anlatmaya başladı ve ben de onlara engel olmak istemedim açıkçası.

Çocukluğumun beni en çok etkileyen kitabına gelince... Pek çok sayabilirim ama illa da birini söyle derseniz, tereddüt etmeden bir tanesini zirveye taşıyabilirim: Pal Sokağı Çocukları.

Bu bloğun ilk günlerinde bu olağanüstü romanla ilgili bir yazı kaleme almıştım. Orada yazdıklarımın ötesinde bu romanla kurduğum bağı anlatabilecek başka cümlelerim yok. Dileyen o yazıyı da burdan okuyabilir.

Damla'yla beni tıpkı yıllar evvel olduğu gibi bunca zaman sonra da buluşturanın kitaplar olması dileğiyle...

19 Mayıs 2009 Salı

Uykusu Kaçmış Kadın Keki

Yemek yapmak tam bir büyücülük işi. Bir tutam ondan, bir tutam bundan diye diye fokur fokur kaynayan bir kazanın başında iksirini eksiksiz ve dört dörtlük hazırlamaya çalışan, uzun sivri şapkalı bir büyücüden ne farkımız kalıyor, bir elimizde mikser, diğeriyle de yumurtaları kırmaya çalışırken. İşte bu yüzden de yemek yaparken kendimi bir masal kitabından fırlamış, hayatının en iyi iksirini yapmaya odaklanmış bir büyücü gibi hissediyorum ve bu duyguyu çok seviyorum. Çok fazla kitap okumanın ve 30'una dayanmışken bile hala piyasaya çıkan bütün masal kitaplarını heyecanla takip ediyor olmanın yan etkilerinden biri de diyebilirsiniz buna tabi ki. İşte yine bu yüzdendir ki, burda çok sık paylaşmasam da sık sık kendimi mutfak tezgahının başında buluyorum.

Bugün yine böyle bir şey oldu. Yani yine ben mutfağa girdim ama oldukça garip bir saatte. Ertesi gün 30 kişilik falan bir misafir ordusu ağarlamayacaksanız, çoluk çocuk hep birlikte uzun bir yolculuğa çıkmayacaksanız, ya da ne bileyim sabahın kör saatinde kahvaltıya falan misafiriniz gelmeyecekse, herhalde gecenin 4'ünde kalkıp benim gibi kek pişirmezsiniz!

Bu yazdıklarımın hiçbirinin olmamasına ek olarak, mis gibi pişen kekimin eşliğinde kendime güzel bir kahvaltı ziyafeti çektikten sonra şöyle kıvrılıp bir koltuğun üzerine miskin miskin uykuma kaldığım yerden devam edeyim diyecek bir pozisyonum da olmamasına rağmen, üstüne bir de işe gitme gibi bir zorunluluğumun olduğunu da ekleyeyim. Sanırım şimdi durumun anormalliği daha da netleşmiştir. Kim ertesi gün işe gidecekken sabaha karşı 4'te uyanıp kek pişirir ki?

Sabaha karşı uykum kaçtı. Yatakta bir iki nafile dönüşten sonra baktım ki uykuyla aramıza kara kedi girmiş ve ben ne yapsam kendisini kışkışlayamıyorum, bir de baktım içimdeki mutfak büyücüsü de benimle uyanmış "hadi kek yapalım, kek yapalım" diye çığırıyor. Ben böyle zamanlarda söz dinlerim. Ne de olsa sabah benimle birlikte bu tatil gününde yeni bir iş gününü paylaşacak sevgili ofis arkadaşlarım da var, onlara da bir güzellik olmuş olur dedim.

Büyücüm ve ben (her ne kadar aynı bünye içinde barınsak da ayrı kişiliklermişiz gibi davranmayı seviyorum) ellerimizi yüzümüzü yıkadıktan sonra önlüğümüzü giydik ve sonra gelsin yumurtalar, unlar, vanilyalar...

Bir saatin sonunda fırından efsunlu kokular yükselirken kendime günü böylesi güzel karşılattığım için kendi tebriklerimi kabul ettim. Sonucun çok başarılı olduğunu ofisteki arkadaşlar söylediler ama açıkçası ben bu işten alacağım keyfi zaten almıştım, üzerine tebrikleri kabul etmek sadece güzel bir bonus oldu diyebilirim.

En güzeli neydi, onu söylemeden geçmeyeyim, hani belki benim gibi böyle aniden zınk diye uyanıp uykusu kaçan tiplerdenseniz, günün birinde 'sabaha karşı 4 keki' ya da 'uykusu kaçmış kadın keki' yapmak istersiniz... Tezgahın başına dikilmiş, 3 yumurtaydı, undu, süttü, şekerdi diyerek tüm malzemelerin kek olma yolunda evrilmesini izlerken, kaba boşalttığınız her bir malzemeyle birlikte hemen dışarda önce siyahtan laciverde, sonra yavaş yavaş mavinin tonlarına dönmeye başlayan bir gökyüzüne şahitlik etmek... Hele de pencereniz zaten doğuya dönük ve sizi güneşin o şahane sabah kızıllığını aramak zorunda bırakmıyorsa o kadar şanslısınız ki, öyle büyülü bir saatte yapılan hiç bir kekin/böreğin/çöreğin kötü olma şansı yok.

Güne mutfak büyücüsü olarak başlamak iyi geldiğinden midir nedir, sadece 4 saat uykuyla duruyor olmama rağmen bir enerjiğim, bir enerjiğim, sormayın gitsin. Elbette kendinizi o saatte uyanmak için zorlamayın, ama olur da bir gün gece yarısı uykunuz kaçarsa günün birinde böyle bir yazı okuduğunuzu hatırlayın ve 'uykusu kaçan kadın keki'ni denemeyi bir düşünün. Erkekseniz de yine düşünün hiç sorun değil, çünkü bu kek kesinlikle cinsiyetçi bir kek değil:) Belirli bir malzemesi de yok, zira gecenin o vaktinde evde ne varsa koyularak yapılmıştır.

Denemek isteyen tüm dostlara duyurulur:)

15 Mayıs 2009 Cuma

Meğer Böyle Bir Yer Varmış!

Ben kütüphanelerle kaplı bir şehir olabilir mi diye hayal ededurayım, meğer böyle bir kasaba varmış da benim haberim yokmuş. Benim hayalimdekinden tek farkı, kütüphanelerle değil, kitapçılarla kaplı olması...

Hay-on Wye... Galler-İngiltere sınırının üstünde, 1300 kişilik nüfusu olan bir kasaba burası. Ama asıl büyüsü, bu özelliklerinde değil. Bu kadar ufak ve sakin olmasının yanında 39 büyük kitapçısı olan bir kasaba olmasında yatıyor asıl sihir. Yani başka bir cümleyle şöyle açıklıyım ki hesap yapmakta zorlanmayın: bu kasabadaki her 34 kişiye bir kitapçı düşüyor! Mucize gibi!

Güzelliklerin sadece bununla bittiğini sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Bir de bu harika kasabanın resimlerine bakın ve kitapların bu kasabanın insanları için ne büyük bir önem ifade ettiğini görün. Kitap raflarıyla donatılmış sokak duvarları, açık hava kütüphaneleri, sahaflar, sahaflar, sahaflar...

Tabi ki bütün bunların bir nedeni var, yani Hay-on-Wye'in kitaplarla bu kadar bütünleşmiş bir kasaba olmasının bir nedeni... Hay-on-Wye için "ikinci el kitapların Mekke'si" diyenlerin ne kadar haklı olduklarını kanıtlayan bir neden...

Tam bir kitap delisi olan Richard George William Pitt Booth, 1961'de ucuz ve sakin bir kasaba olmasından dolayı buraya yerleşir ve pek çok yeri kiralayarak kasabayı kelimenin tam anlamıyla bir açık hava kitapçısına dönüştürür. Ve tüm bunlardan da daha güzel olan şey, 1988'den beri burada düzenlenen kitap festivali... Dünya çapında pek çok yazarı buluşturan bu açık hava festivali, artık Hay-on-Wye'in de sınırlarını aşmış ve dünyayı dolaşan bir festivale dönüşmüş durumda. Avrupa'nın dört bir yanında, Şam'da, Moskova'da, Amman'da yazarlar ve okuyucular, arada hiç bir hiyerarşi, ünvan ve otorite olmadan birarada olarak, okumalar, sohbetler ve buluşmalar gerçekleştiriyor; kısacası tam bir edebiyat tapınması...

Şimdi bir düşünün: açık havada yemyeşil bir alanda, elinizde çay bardaklarınız ya da kahveniz, her gün gördüğünüz yan komşunuzla değil, kitaplarındaki dehaya, edebi anlatıma tutkun olduğunuz bir yazarla göz göze vermiş, bilmem kaçıncı kitabındaki bir karakter üzerine konuşuyorsunuz.

Elif Şafak'ın bir yazısı vesilesiyle öğrendiğim bu muhteşem edebiyat etkiliğinin ve bu etkiliğin çıkış noktası olan kasabanın varlığını bilmek, en azından bana bu dünya üzerinde, şu anda orada olamasam da, gerçekten ait olduğum bir yer olduğunu görmek açısından da mutluluk verdi.

Şimdi saatlerdir aklımda takılmış plak gibi tekrar eden bir cümle: benim hala ne işim var burada?

11 Mayıs 2009 Pazartesi

Kütüphane Kaplı Şehir

Her yanı kütüphanelerle dolu bir şehir hayal ediyorum. Her mahalleye bir alışveriş merkezi yerine bir kütüphane kurulsa ve apartman komşunuzla alışveriş merkezinin fast food lokantaları yerine kütüphane raflarının arasında karşılaşıp sohbete dalsanız mesela... Kucağınıza sıraladığınız koca koca kitapların ağırlığından kollarınız kopmak üzereyken onun, o tozlu raflardan seçtiği kitabın adıyla büyülenip bitirir bitirmez muhakkak okumak istediğinizi söyleseniz. Ya da komşularla her hafta birinin evinde gerçekleştirilen bol kekli-börekli 'gün'lere ek, bir de her hafta mahalleye en yakın kütüphanede toplaşıp ortak seçilen bir yazarın kitapları üzerine bir okuma günü düzenlense... Bol tartışmalı, zaman zaman hüzünlü, zaman zaman kahkahalı ama çokça akıl karıştırıcı, düşündürücü, sorgulatıcı tartışmalar düzenlense... Hatta ara ara tutamadığınız dedikoducu damarınız kabarsa ve yazarlar hakkında da dedikodu yapsanız. Bir yudum tomurcuk kokulu çay ve bol bol kelime içseniz, herşeyden çok ruhunuzu besleyen.


Öyle büyük bir özlemle beslenen bir arzu var ki içimde bu konuya dair, kütüphane aşkları üzerine kelimeler üşüşüyor aklıma örneğin. Yazmak, düşünmek ve hayal etmek istiyorum. İçi kitaplarla dolu böylesi bir 'mabed'de filizlenen bir aşkın destansı büyüsünü yaratıp Shekespeareyen cümleler kuruyorum kendi kendime. Romeo ve Juliette'i kendimce yeniden yazıyorum. Böyle böyle önümdeki sayfaları doldursam da, içimdeki yoğun tutkuyu, özlemi, ilgiyi bir türlü doyuramıyorum.


Ne kadar kütüphanesiz bir toplumda büyüyoruz hiç düşündünüz mü? Kitaplara, kitap dolusu raflara, sararmış kitap sayfalarına ve o muhteşem eski/yeni kitap kokusuna merak dolu bir bünye içinde yaşamıyorsanız, belki ömrünüz boyu bir kütüphaneye adımınızı bile atmadan sonlandıracaksınız bu dünyadaki varlığınızı? "Amaaan, amma da büyük kayıp!" diye dalga geçecek bir dolu insan tanıyorum bu cümleye, o ayrı. Ama zaten bu da, böylesi kütüphanesiz bir toplumda yaşıyor olmamızın bir sonucu değil mi?


İnternette İstanbul'daki kütüphaneler üzerine bir araştırma yaparken bu resimlerde görünen Atıf Efendi Yazma Eser Kütüphanesi'yle karşılaştım ve resimlerde gördüğüm binaya anında vuruldum. Altında bir Bizans sarnıcı bulunan, duvarları yüksek, tuğla ve kesmetaştan yapılmış, bahçeli ve avlulu olan bu 1741 yılında yaptırılmış kütüphaneye nasıl vurulmayayım, gelin siz söyleyin! 3000 civarında olduğu söylenen elyazması eserleri ile ünlü olan kütüphanenin bu resimleriyle saatlerdir bir zaman makinesine bindim ve 18.yy'a doğru bir yolculuğa çıktım. Tıpkı bir İhsan Oktay Anar romanında geziniyormuşçasına zihnim, bu tarihi okuma 'mabed'inin avlusunda, bahçesinde ve odalarında yaşanmış hikayelerin bir harmanıyla doldu.

Geçenlerde bir blog komşumla yazışırken "sahafına, açık kalmış pencereden sızmış minik bir kitap faresi olsam" diye yazmıştım. Yine böylesi bir masal kahramanı kimliğine bürünüp sürüne sürüne bu avlunun kenarlarından geçmek ve açık kapıdan içeriye sızıp yazılmış ne var ne yok hepsini bir çırpıda kemirmek istiyorum. Sevgili hümanist entellektüel serseri farecik Firmin gibi anlayacağınız...

Evet, hayatta fare olmayı hiç bu kadar istememiştim sanırım:)

28 Nisan 2009 Salı

Mucizevi Mandarin

"Yaşlı ve çirkin bir mandarin*, karşılığını parayla ödeyeceği zevk gecesi için olağanüstü güzel ama taş kalpli bir fahişeye gitmiş. Sabaha karşı yaşlı adamın uykuya dalmasını fırsat bilen genç kadın, soyguncu dostlarını çağırmış. Ne var ki mandarin, tilki uykusundan fırladığı gibi olanca gücüyle karşı koymaya, dövüşmeye başlamış. Haydutlar hem kalabalık, hem de işinin ehliymiş. Onu kolayca köşeye sıkıştırmışlar. Ancak ne kadar vururlarsa vursunlar, bu zayıf, çirkin bedende yara açılmadığını, can alıcı darbelerin iz bırakmadığını görmüşler. Bıçaklarını, kılıçlarını çekmişler ama en keskin bıçak, en acımasız kılıç bile mandarine hiçbir şey yapamıyormuş. Sonunda korkup kaçmışlar. Dövüşü izleyen kadın, yaşlı adamın mucizevi gücünden etkilenmiş, bir kez daha, bu sefer aşk adına sevişmek istemiş. Onu hayranlıkla, arzuyla, şefkatle okşamaya başlamış. Gel gelelim, güzel kadının her dokunuşunda mandarinin bedeninde yeni bir yara beliriyormuş; dövüşün, darbelerin, bıçakların, kılıçların açtığı yaralarmış bunlar. İçten bir ilgi ve şefkat görene dek gizli kalmışlar. Sonunda mandarin, kanlar içinde kadının kollarına yığılmış, ölmüş".

Toplasanız 20 satır etmeyecek denli kısa olan bu öyküde anlatılan bu duygu yoğunluğunu belki sayfalarca uzun bir romanda hissedemezdim.

Aslı Erdoğan'ın Mucizevi Mandarin adlı öykü kitaındaki bu öyküyü trafik maceralarımdan birinde otobüste giderken okumuştum. Sıkışık bir otobüste ayakta, camın dibine tükenemiş, bir yandan düşmemeye, bir yandan da azimle okumaya çalışırken olanlar olmuştu.

Toplu taşıma araçlarında her koşulda kitap okumaya alışkın bir insanım. Ne konsantrasyon sorunum olur, ne mide bulantısı. Ama benim gibi bazen okuduklarının etkisiyle kitlenip içinde bulunduğu ortama anında yabancılaşan biriyseniz, çok fena! Ne ineceğim durak kalıyor, ne etrafımdaki insanlara karşı bir farkındalık... Bu alemden kopup, kendimin de tam olarak nereler olduğunu bilemediğim başka alemlere gidiyorum. O hikayenin bana düşündürdüğü insanlar geliyor aklıma. Geçmişimden, adını sanını çoktan unuttuğum bir simâ fırlayıveriyor, hatırlatıyor kendini. Ya da hiç yaşamadığım, hiç yaşamayacak olduğum, hatta bazen var olmayan dünyalara gidiyorum. Böyle olsaydı nasıl olurdu acaba yaşamımız diye cümleler kuruyorum.

Bu öykü de son zamanlarda beni kendimden geçiren, içimden bir şeyleri alıp götüren öykülerden biri oldu. Kimler kimler gelmedi ki aklıma. Sonra kendimi düşündüm. Bende ne kadarı var acaba bu zırhların dedim. Yoksa hiç yok mu? Peki olması mı iyi, olmaması mı?

Hayatın acımasızlığına, silahlara, bıçaklara, kılıçlara karşı kendini korumaya almış, adeta dışında bir zırh yaratmış bir insan, sevgi ve şefkat gördüğünde bütün zırhlarından arınıyor ve özünde aslında o hiç zarar vermediği sanılan darbelerden nasıl da yaralanmış olduğu ortaya çıkıyor. Kaç kişi var böyle etrafınızda tanıdığınız? Onu, zırhlarını çıkarmasını sağlayacak kadar çok sevmeniz halinde buna dayanamayıp öleceğini bilseniz, yine de sever miydiniz, sevebilir miydiniz? Peki ya neden böyle zırhlarla örmek zorunda kalıyor insanlar yüreklerini, bedenlerini, zihinlerini?

Son cümlelerim de yine bu kitaptan olsun:

"Seni nasıl böylesine hırpaladılar? Aşk sözcüğünü duyar duymaz karmakarışık korkulara kapılıp gitmene; iki insanın birbirine en yakın olması gereken zamanlarda, uçuruma yuvarlanır gibi kendi içine dönmene; bakman, istemen ve sorman gerektiğinde başını öne eğmene; bedenin çırılçıplakken kafanı yastıkların altına gömmene kim neden oldu? Senden neyi esirgediler?" Bütün bunları soran Sergio elbette. Benim yanıtımsa uzun, bitimsiz bir suskunluk).

*Mandarin: Çin'de devlet memurluğu yapan kişilere verilen ad.

21 Nisan 2009 Salı

İki Harika Kadın

Bugün ayın 21'i. Nisan 21... Hiç düşündünüz mü acaba ömrünüzde kaç Nisan daha yaşayacaksınız? 10-20-30-40? Elbette bu, hiçbirimizin cevap verebileceği bir soru değil. Ama kaç olursa olsun, yine de çıkan rakam az değil mi?

Bir süredir kendime sürekli bunları söylerken buluyorum. Belki daha çok Nisanlar yaşayacaksın ama 2009 yılının 21 Nisan'ını bir daha yaşamayacaksın! Öyleyse bugününün kıymetini bil!

Ve bu aralar pek bir söz dinleyesi haldeyim. İçimde konuşan seslerime en çok kulak kesildiğim dönemimdeyim ki onlar da bu durumdan nasıl mutlular bilemezsiniz!

İşte bu iç seslerimin beni yönlendirmesiyle bu aralar evimle aramız biraz açık durumda. Kendisiyle pek vakit geçiremiyorum zira. Otel muamelesi görmekten biraz dertli olarak ara sıra "tozumu al, temizlik yap" gibi söylenmelerini duyuyor olsam da kendisini çok fazla taktığım söylenemez doğrusu. Bütün kış fazlasıyla haşır neşirdik, şimdi sıra özlediğim İstanbul sokaklarında... Yani biraz müsade...

Film festivaliydi, oyunlardı, arkadaş toplantılarıydı derken, dün gece de işte böyle bir iç sesi dinlemenin sonunda yolum çok hoş bir mekana düşüverdi. Ama mekanın hoşluğu kendisinden çok, içindekilerin özelliğinden kaynaklanıyordu doğrusu. Kendilerine Tiyatro Kılçık adını veren ve harika insanlardan oluşan bir grup tiyatrocu, Beyoğlu'nun tabir-i caizse yeni kabere mekanı Old City'de buluşmuşlar ve hem kendilerinin hem de izleyenlerin eğlendiği iki saatlik bir oyun sergiliyorlar.

Ayşegül Sıkıntıda ismini verdikleri oyun, skeçlerden oluşan ve sizi güldürmeye programlanmış bir metin. Benim jenerasyonumun pek yetişemediği, eskilerin o kabare kültürünü yansıtan, Metin Akpınar-Zeki Alasya'nın Yasaklar oyununun daha mütevazi hali diyebileceğim bir oyundu Ayşegül Sıkıntıda. Büyük büyük laflar etme derdinde olmayan, amacının sadece gülmek ve güldürmek olduğu eğlenceli bir seyirlik...

Ama oyun kadar, mekanın da bu seyirlik keyfine keyif kattığını söylemeliyim. Old City neredeyse bildiğiniz anlamda bar tanımlamasını hak edecek bir mekan. Sahnenin etrafına kurulmuş bar ortamında oturan izleyiciler, klasik seyirci mantığının dışına çıkarak hem birkaç kadeh bir şeyler içip hem de eğlenceli bir oyun izleme şansına sahip oluyorlar.

Ve tüm bu seyir zevkinin yanında, gözümde devleştirdiğim iki kadın izledim dün gece. Şebnem Bozoklu ve Şeyla Halis, muhteşem oyunculukları, duruşları ve kendine güvenleriyle bana kadın olmanın keyfini yaşatan iki kadın gibi kadındı dün akşam izlediğim. Her ikisini de oynadıkları televizyon dizilerinden zaten tanıyorsunuz, ama inanın sahnedeki o hallerini izlemenin keyfi kesinlikle televizyonda yok.

Ve bu iki muhteşem kadını izlerken dedim ki kendi kendime... Tanıdığımızı, bildiğimizi sandığımız insanların içinde bile ne cevherler saklı... Bunu Şeyla Halis'in, herkesi bir anda hipnotize ediveren o harika sesiyle şarkı söylemeye başladığı sahnede ta içimde hissettim.

Kendinize güzel bir Beyoğlu akşamı hediye edip 21.30'dan sonra da gecenizi keyifli bir oyun seyrederek tamamlamak isterseniz, Ayşegül Sıkıntıda'yı aklınızın bir köşesine yazıverin derim. Mayıs sonuna kadar her pazartesi akşamı Old City'de oynayacak olduklarını da ekleyeyim. Emin olun sıkıntıda olan tek şey Ayşegül, asla seyirciler değil!

3 Nisan 2009 Cuma

Hoşgeldiniz Kırlangıçlar!

Onlarla ilk Ören'deki penceremin pervazına minik yuvalarını yaptıklarında tanışmıştım yıllar evvel, ben ufacık bir çocukken. Ne kuşu olduklarını bilmediğim için anneme sormuştum. Kırlangıç olduklarını o söylemişti. Ve pencere komşum bu sivri gagalı minik dostlarla onlarca yaz geçirdim ardı ardına.

Her sene biz yazlık cennetimizi terkedip kışlık malikaneye doğru yola çıkarken onlar da, kendilerini kışın soğuğundan ve ayazından koruyacak
sıcak memleketlere doğru yol alırlardı. Sonraki yaz, ben yeniden Ege'deki cennetime döndüğümde onları çoktan gelmiş, yuvalarına yerleşmiş ve beni karşılamaya hazır bulurdum.

Böyle böyle uzun yıllar devam etti sessiz dostluğumuz, pencere komşuluğumuz.

Sonra yıllar geçip de hayatın gerçekleri, çalışma yaşamının gereklilikleri beni şehir hayatına mahkum edip doğadan koparınca, nar ağacının ufacık tomucuğundan çiçek olup sonra da kocaman bir meyveye dönüşünü bile dünyanın en muhteşem haberi olarak çığlık çığlığa her yana muştulayan bendeniz, uzak kaldım kırlangıçlardan, nar çiçeklerinden, limon kokusundan , denizden... Doğayla aramıza şehir girdi, hem de zehri insanın kanına bir kere girdi mi bir daha kurtulmasının çok zor olduğu İstanbul şehri...

Aralarda bahar aylarında ya da yaz tatillerinde haftasonu kaçamakları olarak yolumu düşürsem de çocukluk aşkımın şehrine, bir iki günlük ziyaretlerle gidermeye çalışsam da özlemleri, ne kırlangıçların geliş gidişlerini izleyebiliyorum artık, ne de nar çiçeğinin meyveye dönüşünü. O doyumsuz doğal döngüyü yaşayamıyorum, onunla birlikte ben de dönemiyorum, dönüşemiyorum.

Ama geçen akşam eve dönerken gökyüzüne bakasım tuttu ve bir de ne göreyim: onlarcasından oluşan bir kırlangıç sürüsü, gökyüzünü masmavi bir tuvale çevirmiş ve dört bir yana uçarak bizim anlayamayacağımız, belki sadece onların içlerinden bilebildikleri bir öngörüyle resimler çiziyorlar gökyüzüne. Bakakaldım, büyülendim. Özlediğim o günleri hatırladım. Daha doğrusu, ne kadar özlemiş olduğumu farkettim. Neden sadece birini seçmek zorunda kalıyoruz dedim; neden burada kalmak zorunda olduğum için, hatta burayı sevdiğim için diğer sevdiğimden mahrum olmak zorundayım dedim. Dedim de dedim. Ama çözümsüz söylenmelerdi bunlar. Biliyordum bir çıkar yol olmadığını. Ne yardan vazgeçebilirdim ne serden. O yüzden de bir yanım hep eksik, hep özlem dolu; öyleydi ve öyle kalacaktı...

Ve inanır mısınız bütün bunlar olurken ben elimde kitap, hangi satırları okuyordum? Aslı Erdoğan "Mucizevi Mandarin"de diyordu ki "şehir yıldızları saklıyor bizden. Gökyüzünü karanlık bir kuyuya çeviriyor. Kendi ışıklarını baskın kılıyor ve yıldızların ışıklarını çalıyor. Şehrin ışıklarından kamaşan gözlerimiz, binlerce yıldızın ışığını seçemeyecek kadar kamaşıyor".

Nasıl bir tesadüftü? Yoksa bu satırlar mı beni gökyüzüne bakmaya itmişti de, beni eski dostlarla buluşturmuştu bilemiyorum ama hayatın bizim çözemediğimiz o gizinin önünde bir kez daha coşkuyla şapka çıkarmadan edemiyorum.

30 Mart 2009 Pazartesi

Ey "Aşk", Sen Nelere Kâdirsin!

"Bundan uzun zaman önceydi, bir roman düştü gönlüme" diyor Aşk'ın kahramanı. Bundan uzun zaman önceydi, bir roman düştü benimse elime... Pinhan adında, gizli mi gizli, ancak siz dinlemeye hazır oldukça sırlarını paylaşmaya muktedir ve her zaman esrarlı, buğulu, hüzünlü bir karakterin yol arkadaşı olmak vardı kaderimde. Sessizce ama her satırda heyecanla nasiplenmiştim 'yoldaş' olarak payıma düşeni. O gün bugündür esrârı hiç azalmayan ve birbirini hiç tekrar etmeyen edebiyat maceramız sürüyor Elif Şafak'la.

Kalemini sevdiğim yazarları tanımayı pek tercih etmiyorum. Tabi bu benim elimde olan bir şeyse eğer. Bazen işim gereği ben istemesem de tanışma durumunda kalabiliyoruz kendileriyle. İster istemez yazarla okuyucu arasında görünmez bir bağ oluşuyor ve yurtarcasına okunan her satır, okuyucuyu yazarın müptelası haline getiriyor, kendine hayran bıraktırıyor. Ama olur da bir gün o yazarla tanışma 'şanssızlığına' erişirseniz, sizin yarattığınız isimle gerçeğinin arasındaki fark, sevgiden, nefret gibi çok bir uç bir duyguya bile sürükleyebiliyor insanı. Başıma çok geldiği için bilirim ki, bir daha o ismin yazdıklarıyla barışamazsınız; bir yerlerde bir şey kopmuştur ve bir daha da tamir edilemez.

Bunun tam tersini yaşadığım bir yazar benim için Elif Şafak. Yani yazdıklarıyla tanışmadan evvel, kendisini tanıma şansım olan bir yazardı kendisi. Daha doğrusu ben onu tanıdığım zamanlarda yazar değil, akademisyendi. Üniversite birinci ve ikinci sınıfta Avrupa Tarihi dersimizin asistanı olarak dersimize gelirken daha kitaplarını yayınlamaya başlamış ünlü bir yazar değildi. Ama çıkış tarihine bakacak olursak, belli ki o yıllarda ilk romanı olan Pinhan'ı yazma aşamasındaydı. Ama naifliği, sessiz hakimiyeti ve zerafetinin gücüyle okulun en sağlam isimlerinden biriydi. Öylesine sessiz ve sakindi ki, sınıfa girip de kürsüye yanaştığında nasıl bu kadar devleşebildiğini anlamakta zorlanırdınız. Onun için, hayatımda tanıdığım hitabet gücü en yüksek insanlardan biri diyebilirim. Bu kadar sakin konuşan bir insan nasıl herkesin dikkatini bu kadar üzerinde tutabilir? Cümlelerinin gücüyle olsa gerek! Kendisi belki bu düşünceme katılmayacak ve belki kendisini en iyi yazarak ifade ettiğini söylecektir ama ben onun mükemmel de bir konuşmacı olduğunu düşünürüm aynı zamanda. Yazarkenki kelimelerinin gücü, konuşurken de etkisini gösteriyor ve dinleyeni kesinlikle mıknatıs gibi kendisine bağlıyor. En alakası olmayan insanları bile kendini dinlemeye esir kılardı ama güzel olan şuydu ki, bu gönüllü bir esaretti. O yıllardan çok iyi hatırlıyorum, pek çoğumuz dersi, hiç bir şey anlatmayı beceremeyen profesöründen değil, asistan olan Elif Şafak'tan dinlerdik.

İlk kitabı Pinhan'ı raflarda gördüğüm ve heyecanla sarıldığım günden beri, her kitabını büyük bir merak ve istekle bekledim, okudum. Ve şimdiye kadar bir edebiyat sever olarak bu heyecanımı söndürecek edebi hiç bir hayalkırıklığıyla karşılaşmadım.

Son romanı Aşk da buna dahildir. Sadece iki gün içerisinde, adına "okuma" demenin zor olduğu, daha çok kitapla yapışık yaşama şeklinde ilerleyen bir serüvendi benimkisi.

Benim için hayatımın bu döneminde karşıma çıkan oldukça garip bir kitaptı da aslında. Çok insanın sorunlarına, çelişkilerine, hayatla olan anlaşmazlıklarına cevap veren, adeta okuyucusuyla konuşan bir romandı Aşk. Benimle de konuştu, hem de uzun uzun.

10-15 gündür bu kitapla ilgili bir yazı yazmak istiyorum ama bir türlü yazamıyorum. İçimden "notpad"e dökülen satırları yetersiz buluyorum ve her defasında yazının akıbeti çöp tenekesi oluyor. Sonra da diyorum ki kendime, bekle, elbet gelecektir bu yazıyı yazmanın da zamanı, o zaman da hiç zorlanmadan yazacaksındır. Ama yok, olmadı. Bir türlü gelmedi o zaman. Fakat şimdi anlıyorum ki, ben bu kitabı tam olarak istediğim gibi asla anlatamam. Öylesine bir ayna görevi gören bir roman ki, bir insanın içinde gizli saklı tuttuğu, kimselere belki kendisine bile söylemediği yanlarını bir anda ortaya seriyor ve aynada daha evvel pek de yüzleşmediğiniz bir aksinizle yüzleşmek zorunda kalıyorsunuz. İşte tam da bu nedenle anlatması çok zor bu kitabı, çünkü böylesine açık seçik, sansürsüz, tüm yaralarımla berelerimle, komplekslerim ve çelişkilerimle anlatmam zor kendimi. Sadece ben değil, bence kimse kendisine, bir üçüncü şahsı anlatırmışçasına böylesine sivri oklar yöneltemez, direk cümleler kuramaz.

Madem öyle, ben de bu durumumu anlatayım istedim. Böylesi bir aynayı kendinize tutmaya ne derece hazırsınız bilmiyorum ama eğer varsa cesaretiniz, bir dakika bile gecikmeyin. Evet bazen aynalar, insanlara görmek istemediklerini acımasızca gösterebiliyor ama emin olun, hayatta en kötü şey, yok saymak. Sorunları yok saymak, sıkıntıları yok saymak ve hep "...mış gibi" yapmak...

Romanın içeriğine dair her yerde okuyabileceğiniz şeyleri yazmak istemiyorum; sadece bende kalan izlerini sürmek ve paylaşmak istedim.