21 Aralık 2012 Cuma

Çatıkatından bildiriyorum!

Çay demlemek üzerine bir roman yazılsa diyorum kendi kendime; dışarısı şimşek, yağmur, fırtına gümbürder, ben battaniye altına gömülmüş, elimde sıcacık bir bardak çay otururken. Hemen arkamda ocaktaki demlikten gelen tıngırtılar söyletiyor bu cümleyi biraz da, biliyorum. Aslında bir yanım elimde tuttuğum romanın pekâla da böyle bir roman olabileceğini bilerek söylüyor bunu. Çay demlemek üzerine demeyelim de, "bir çay suyu koyayım da ocağa, içeriz" cümlesinin suya atılan ilk taş misali bünyede kalbe doğru derin dalgalar, sıcaklıklar yarattığı bir roman elimdeki... Çatıkatı Aşıkları...

Şükran Yiğit'i çok sevdiğimi söylemiş miydim? Evet söylemiştim. Yaz ortasında Ankara, Mon Amour!'u okuduğumda, tek romanla bile emin olarak söyleyebileceğim bir gerçekti bu. O zamandan beri alıp da okuyacağım Çatıkatı Aşıkları'nı. Ah! Her kitabın bir zamanı var bla bla zırvalığını(!) - ki benim çok söylediğim bir şeydir bu - çöpe atıyorum şu an. Bu kitabı okumadığım her gün için hayıflabilirim çok rahat.


Neden bu kadar etkilendiğimi soruyorum kendime. Çünkü içimdeki dalgalanmaların karşılığını bulmam lazım. Öyle çok yerime dokundu ki bu romanın içindeki hikayeler, abarttığımı düşünen olacaktır belki ama ne gam, resmen fiziksel bir acı hissettim bedenimde. Etkili bir roman okumanın hazzını hatırladım bir yandan ve aslında okumanın ne kadar sıkıntılı bir şey olabileceğini de... Resmen canım acıdı, olur mu böyle şey?:)

Hele bir tanesi var ki... 251 sayfalık romanın belki 7-8 sayfasını kaplayan kısa bir hikaye ama tabir-i caizse hallaç pamuğu gibi attı beni. Sadece acıttı, hüzünlendirdi, üzdü demek çok eksik ve çokça da haksızlık aslında. Romanın tamamına yayılmış olan umut, teslimiyet (hayata ve aşka), sabır, metanet, tek bir ânın mutluluğunu koca bir ömre yayabilmedeki derin tutku, bağlılık...

Bir yeri var paylaşmadan edemeyeceğim. Kurguya dair bir ipucu bilgisi içermez, rahatlıkla okuyabilirsiniz.

...Terziden en kısa zamanda elbiseyi bitireceğine dair söz aldıktan sonra, eve dönüp bir ekmek pişirdi.

Unu iki kere eledi, sonra suyla yavaş yavaş besleyip, dünyanın suskunluğunda ağır ağır, telaşsız, dingin bir edayla yoğurdu hamuru ve karşısına oturup mayalanmasını, hamurun zamanının gelmesini bekledi. Sonra kekik koydu içine, birkaç damla zeytinyağı damlattı ve yine aynı iç huzuru içinde tekrar tekrar yoğurdu hamuru. Sonunda yuvarladı ve bir kerede şekillendirdi. Tekrar baktı eserine ve mutlu olduğunu düşündü. Son olarak hamurun üzerine çörekotu ile "HAYAT" yazdı ve akşam çökerken mutfak masasına tek başına oturup ağır ağır, düşünerek ve her lokmasına şükrederek yedi ekmeği. O, o güne kadar yediği en güzel ekmekti. Feride ondan sonra bir daha hiç öyle güzel bir ekmek pişirmedi.

Kitabı şimdilik bir kere ama içinde bu satırların da geçtiği hikayeyi üç kere okudum. Bir kadına hayatının en güzel ekmeğini pişirten şeyin aşk olduğunu biliyorum. Duygularını mutfakta elleriyle hayata akıtan bir kadının ruhuna aşk düşünce o mutfağın nasıl bir mâbede dönüşebileceğini de çok iyi biliyorum ama bu kitabı okurken canımı bu kadar acıtan şeyin de yine bu olduğunu çok iyi biliyorum.

Bir nevi bir çatıkatı güzellemesi de diyebilirim aslında bu roman için. Yıllarca kendine ait bir yaşam alanı olmasını çok istemiş ve sonunda da buna ufacık bir çatıkatında sahip olabilmiş biri olarak ayrı bir hazla da okudum bu kitabı. Yan yana iki çatıkatı penceresinin adeta bir roman kahramanı gibi yer aldığı tüm satırlarda kendi çatıkatı pencereme düştü biraz da gözlerim. Hemen karşıda, penceremde ışığı görür görmez bana seslenen bir Süreyya Ablam olmasa da, benim de hemen yanımdaki çatı dairesinde en az onun kadar samimi ve candan bir evsahibim, Olcay Ablam var:)

İnsan sevdiği roman kahramanlarının alışkanlıklarını da kapıveriyor bir anda. Kitapların başına alındığı tarihi ve yeri muhakkak not eden ben, bundan sonra son sayfaya romanın bittiği tarihi, saati ve bazen de hissiyatımı yazacağım, tıpkı Mercan'ın da yaptığı gibi.

Ve hissiyatım: kimse kimsenin canını bu kadar acıtmamalı!

30 Kasım 2012 Cuma

Aşkın romanları

Yekta Kopan'ın bu yazısını okuduktan sonra aklımda uçuşmaya başladı düşünceler. Aşkların romanlarını düşünmeye başladım. Yazının bu konuyla hiç alakası olmamasına rağmen muhtemelen Pal Sokağı Çocukları'nı hatırlamış olmanın sebep olduğu bir çağrışımla gidiverdi aklım bu zamandan öteye. Pek çok şeyin romanıydı çünkü Pal Sokağı Çocukları; çocukluğumun romanı, arkadaşlığın romanı, masumiyetin romanı, savaşa karşı tüm zorluğuna rağmen barıştan yana olmanın romanı ve daha kişisel bir hikayede bitmiş bir sevdanın paylaşılmış son romanı.

Her aşkın bir coğrafyası olduğundan bahseder Altın Kafes'te Nazlı Eray. İlk okuduğumda bu sayfaya yazmış olduğum gibi o aşkın yaşandığı sokaklar, evler, sinemalar, şehir/ler, kafeler, kaldırımlar o aşkın coğrafyasıdır ve işte tam da bu yüzden aşk gittiğinde dar gelir bu mekanların her biri. Bazen kesişir aşkların coğrafyaları, bazen de tertemiz yeni coğrafyalar edinir kendine.

Tıpkı bunun gibi aşkların romanları da var aslında. Birlikte okunmuş, birlikte alınmış, hediye edilmiş, hayatların birbirlerine ait olunmadığı zamanlarında külte dönüşüp sen de oku diye ödünç verilmiş, altını çizdiği satırlardan O'nun izini sürmeye/anlamaya çalışılmış, üzerine kendi altı çizik satırlarının yaratıldığı romanlar...

Kitaplar...

Her yaş üzerine yapışmış yeni hikayelerle atıyor yukarıya kendini. Acı, tatlı, kırık, sahici... Ve her roman kendi hikayesinin haricinde bir de okuyanın o dönemki hikayesini biriktiriyor üzerinde. Bir zamanlar, her yıl dönümünde geride bıraktığımız yıl kadar kitap hediye eden bir sevgilim vardı örneğin. Kitap Fuarı'nda tanışmayla başlamış bir ilişkiden tam da beklenebileceği gibi belki de:) Alacağım hediyeyi önceden bilmek hiç bu kadar keyif vermezdi. Gülümseyerek hatırlıyorum şimdi bu hikayedeki naifliği.

Aşkın coğrafyası yazımda yazdıklarımı bugünümden okuyunca da bir garip oluverdim. Bir seneyi aşkın bir sürede gitmelere uzak bir ruh halinden, sadece gitmenin ruh haline atlamakla kalmadım gittim de üstelik. Gerçi gidişimin o yazıda bahsettiğim türden bir kaçışla hiç alakası yok. Artık kendimi hiç ait hissedemediğim bir 'dünya'dan uzaklaşmak, kendimi uyumlandırabildiğim bir coğrafyayı bulabilme arzusuydu benimki. İşte yazının sihirli değneği... Unutmaya mahkum olduğu anlara nasıl da taşıyıveriyor insanı. Ve hayatımızda hiçbir şey olmadığını, değişmediğimizi, herşeyin hep aynı rutinde gittiğini sanırken aslında nasıl da değiştiğimizi gösteriyor yazı.

Burada yazdığım yazmadığım öyle çok âna gittim ki bugün tek bir yazının düşündürdükleriyle, hatırlanmak istedi sanırım bazı anılar, insanlar... Acı-tatlı beni ben yapan herşeye ve herkese selam olsun!

9 Kasım 2012 Cuma

"Winter is coming" diye diye...

Bir güneş, bir deniz, bir bulut yetiyor aslında çoğu zaman hayat güzel demeye. Hayat güzel, dünya güzel, sadece biz arada saçmalayıp zorlaştırıyoruz, o kadar!


Ya da eve gidip, ocağa bir çay suyu koyup, kitabın müziğinle koltuğa gömülmenin hayalini kuruyorsun, dışarıda belki onlarca saçmalığın arasındayken. Koca bir demlik dolusu çayın tüm insan deliliklerini kapının dışında tutmadaki gücüne şaşıp kalıyorsun. Gözünün önündeki sihirleri göremeyip de hep göğü delen, toprağı yaran mucizelerin peşindeki şeye de insanoğlu dendiğini bir kere daha hatırlıyorsun.

Oturduğum minik çatı katının balkonunun üzerinde tente, şemsiye vs. olmamasından sebep, gökyüzü hareketlerini tüm detaylarıyla izledikçe sanki 32 yıldır bu dünyada yaşamadım da yeni ayak bastım gibi hislere kapılıp gördüklerime abartılı tepkiler verebiliyorum bazen. Gökyüzünün Datça'da yere daha yakın olduğuna yemin etsem başım ağrımaz. Bazen bir bulut geçiyor balkonun önünden (evet, üzerinden değil önünden) az yanaşsa üzerine atlayacağım neredeyse.

Az yanaşsa atlayacağım...

Ömrüm boyunca ilk kez bu mevsimlerde Ege'de - mevsim güz olunca fark önemli olduğu için - hatta güney Ege'de bulunuyor olmamdan, doğanın şehir hayatı haricinde nasıl bir dönüşümden geçtiğine şahit oluyorum. Güneşin olduğu günlerde gündüz hala denize girmek mümkünken akşam en büyük keyfiniz bir kase çorba ve battaniye olabiliyor. Ama bir sonraki akşam bir bakmışsınız askılı tişörtle balkonda sere serpe oturuyorsunuz.


Belli ki Datça'da asla yazla bağını koparmayan güzler yaşansa da ben artık Kasım itibarıyla kendimi kışın gelişine usul usul hazırlıyorum. Kış ritüelleri... Aylardır mutfağıma uğramayan çorbaların, çoğu akşam yeniden ocakta tütmeye başlaması örneğin. Sadece bir iki kase çorbayla geçirilen kış akşamları... Midenin yorulmadığı bir bedenin, kitaptı, filmdi, çaydı derken battaniye altında kolayca uykuya teslim oluşu...


Aslında belki tüm dış sesleri susturup bedeninin sesini dinlese insan, bütünsel rahatlamaya da daha kolay ulaşır. Yazın tüm o hareketliliği, ışıl ışıl canlılığı, geç kararan günlerle ileri çekilen uyku saatleri, içilen içkileri de, uzun süren keyifli sofraları da kendi içinde kolaycacık eritiyor. Beden yediğinden de, içtiğinde de aldığı hazzı kendi canlılığında keyfe dönüştürüyor.

Lakin kış daha hantal, daha bir kalorifer kenarına kıvrılan kedi homurtusunda. İçimiz de dışımız da hep sıcak olanları arıyor. Benim evde her akşam bir sonraki akşamın çorbası kaynıyor ocakta. Üşüyüp de bir an evvel eve vardığında bendenizin ancak bir çorbanın 5 dakika ısınmasını bekleyecek kadar sabrı oluyor çünkü:)


Velhasıl bol bol kitap, film stoklamalı. Hele de gökgürültüsü ve şimşeksiz yağmur yağmayan bu Ege toprağının uğultulu gecelerini sabaha kavuşturabilmek için bir kağıda kaleme, bir de kitaplarla filmlere çok ihtiyaç olacak belli ki.

İki tane de film tavsiye edeyim oldu olacak. Kendinize bir iyilik yapın, Ken Loach'un Angels' Share ile Wes Anderson'ın Moonrise Kingdom filmlerini seyrediverin, tabi hala seyretmediyseniz. Her ikisi de yürek yoğuran cinsten, çok naif filmler.

Bundan sonra artık Angels' Share'i izlemiş biri olarak evimde pişen yemeklerden, içtiğim çayımdan kahvemden eksilen, uçup giden bir şeyler olursa asla ne oldu demeyeceğim. Meleklerin payıdır o! Dedim ya, izleyin:)

7 Kasım 2012 Çarşamba

Merhaba ben Şans, memnun oldum!

Bazı hikayelerin illa tek bir cümleyle başlamasını istiyorsun, "bir varmış, bir yokmuş" gibi...

Aslında hangi hikayenin başına yakışmaz ki bu cümle? Tüm hikayeler hep bir var olan ve bir yok olandan oluşmuyor mu ki? Her birimiz varlıklar ve yokluklar arasında gidip gelmiyor muyuz ömrümüz boyunca?

Bir kenara not etmeli dediğim günlerden biri daha... Not etmeli ki unutmamalı; not etmeli ki herşeyi manasız bir çöp yığınına çeviren hafızanın elinden ince detayları, kıymetli anları çekip kurtarmalı.


Minicik ama kocaman bir dev kadın tanıdım dün. Minicikliği cüssesinden, devliği yaşama tutunma başarısından gelen... Acayip bir huzurla girdim akşam evden içeri. İlk işim ocağa çay suyu koymak ve bilgisayarı açmak oldu. Sanki hemen, dakika sektirmeden yazmazsam hissettiklerimi, bir toz bulutuna dönüp uçup gidecekti son altı saat.


Kadınların bunca ezildiği topraklarda yaşıyor olmamızdan sebep, hayatının ortasında bir başına dimdik durup varlığıyla yetebilen kadınlar görmekten ayrı bir haz duyuyor insan. Deniz kenarında işlettiği ufak pansiyonunun kâh aşçısı, kâh bulaşıkçısı, kâh temizlikçisi, kâh garsonu olup bir yandan yaşlı anaya babaya yetebiliyor olmak, bir yandan şimdi zeytin mevsimi, zeytin tarlalarına gidip zeytin hasadına katılmak... Bütün bunların yarattığı yorgunluk ve sıkıntıların birikiminden yükselen "kızımı okutuyorum çok şükür, mimar çıkacak iki seneye" cümlesiyle kocaman dağlar yaratan bir kadın; çıkıyor ve o dağların en tepesine oturuyor.


Dışardan bakıldığında herkesin hayali olan harika bir işi olsa da, herşeyin sadece dışarıdan kusursuz göründüğünün artık çok farkındayım. Ama özellikle de bir kadının gözlerinde "acaba yapabilir miyim" şüphesinin tozunu dahi görmemek öyle iyi geliyor ki insana. Mal alımı, personel idaresi, kasa, mutfak ve temizlik işleri, müşterilerle iletişim, rezervasyon... İnsan ırkının karınca soyundan gelmek bu olsa gerek diyorum.


Bizim piknik sepetinden çıkanlara o da demlediği çayla katılınca sohbet ilerliyor, hikayesi de daha derinleşiyor. Sadece iki karavanla birkaç tahta masayla başlayıp kazandığı paralarla, çektiği kredilerle mekanı nasıl adam ettiğini anlatıyor. Araya gencecik yaşta trafik kazasında kaybedilen bir kardeşin hikayesi giriyor, mekanın adının nerden geldiğini anlatan. Ve burda paylaşmanın uygun kaçmayacağı kişisel sıkıntılar, üzüntüler...


Bir başına tüm bunların altından kalkabilen bir kadını izliyor olmak, böyle bir yaşama gücüne şahit olmak, dinleyen kişiye güç veriyor da onun yüzündeki yorgunluk, acıyı da, sevinci de, parayı da, parasızlığı da ve tüm bu sorumluluk isteyen yükleri de paylaşmaya ne kadar ihtiyacı olduğunu gösteriyor.


Böyle başlangıçlar yaptığım hikayelerin içinden büyük kahramanlık öyküleri çıkmasının beklenmesinden hep tedirginlik duymuşumdur aslında. Gerçek bu değil çünkü. Akan, yıkan, deviren, sahip olan ve başarılarla dolu hayatlar değil asla benim kasdettiklerim, hayran olup etkilendiklerim. Tersine tüm acıya, sıkıntıya, kimi zaman kişisel hatalar, kimi zamansa kaderin cilvesi olarak gelen dertlere rağmen hep bir şekilde hayatın orasından burasından cimdikleyen, "hayat ne acımasız" deyip bir köşeye çekilmek yerine inadına inadına kendine yeni fırsatlar yaratmaya çalışan insanlar asıl kahramanlarım. Ringin tam ortasında kan revan olmuş suratına rağmen koçu Rocky'e "Acı yok Rocky, acı yok Rocky" diye bağırsa da en başta kendisi bilir ki aslında acının âlası vardır da, bazen dayanabilmek için yokmuş gibi davranmak, acıyla birlikte yolunda yürümek gerekir.


Herşeyi bir kenara bırakıp aşçı olmaya karar verişim, ardından Datça'ya gelmemle devam eden sürece de çok insanın bir peri masalı hikayesi olarak baktığını gördükçe yüzüme ister istemez biraz acı-tatlı bir gülümseme gelip oturuveriyor örneğin. Sahip olduğum tüm güzellikler, imkanlar, manzaralar, sofralar, muhabbetler, deniz, çiçek, böcek, sanki her biri bedelsiz, öylesine, durup dururken olmuş ve oluyor gibi. Kimse hiçbir şeyinden vazgeçmeyi göze almıyor ama başkasının imkanlarına da öyle kolay öykünüyor. "Ne şanslısın" cümlesini bir çırpıda dudaklarından savuruveriyor ama onun savurduğu kadar kolay, durduk yerde gelmiyor o "şans". Çoğu zaman yaratılan birşey olduğunu unutmak istiyoruz ki, kolay olan şikayet etme imkanı elimizden alınmasın. "Yaşamayı deneyeceğim" diyerek yaratılıyor mesela kimi zaman. Belki biraz cesaretle ama asla çok parayla değil.


İstanbul'da servet yapıp buralarda hiç çalışmadan yaşamayı tercih edenler yıllarını sevmedikleri yerlere gömerken buralarda da çalışarak yaşamanın mümkün olduğu gerçiğini kimse düşünmüyor. Özellikle İstanbullular'da sanki çalışmak bir tek İstanbul'da mümkünmüş gibi manasızca bir his. Hedefleneni öteleyerek yaşamak, o an için olmasa da eninde sonunda bir gün olacağının "garantisi"ni düşlemek daha risksiz. Şikayet de ediliyor olsa o anki alışılmış 'sıkıcı' ortam (iş, ev, sosyal çevre vs) en azından bildik, tanıdık. Hep istenen, hayali kurulan, gelecekte gerçekleştirmek için para biriktirilen ise büyülü, ışıltılı ama bilinmezlerle dolu, o yüzden de aslında tedirgin edici.


Üç ayda bir sürekli telefon değiştirerek, bir kahveye 10 lira vererek, daha daha lüks evlerde oturmak için on yıllarca süren kredilerin altına girerek, masraflarını küçültmek yerine sürekli büyüterek, önceliklerini bunlardan yana kullanarak olmuyor bu işler. Vazgeçtiklerim karşısında burda sahip olduklarıma bakıp "aayy ne şanslısın" dendiğinde, orda dur işte arkadaşım. Peki bunların yapılmasına karşı mıyım? Hayır, asla, bana ne. Benim mi cebimden çıkıyor, benim mi cebime giriyor?


Kim nerde, ne zaman ve nasıl yaşamak istiyorsa öyle yaşasın. Tam da bu aslında. Kim nerde, ne zaman ve nasıl yaşamak istiyorsa öyle yaşasın. Sözüm meclisten dışarı ama hakikaten içi kof "ne şanslısın" yorumlarından o kadar sıkıldım ki! Sanki biri beni İstanbul'dan uzay boşluğuna fırlattı da ben dönüp dolaşıp "şansıma" Datça'ya düştüm. Hayır, sadece seçtim. Tüm zorluklarıyla, riskleriyle, bedelleriyle ben bunu seçtim; hepimizin hayatlarımızda yaşadığımız pek çok şeyi (çoğu zaman şikayet ettiklerimizi de) kendimizin seçiyor oluşu gibi.


Bundan sonra da hayatımda hep olmasını arzu ettiğim, anlattığım bu güzel kadında da olduğu gibi hayat ikiye ayrılıyor aslında; bir herşeyin sadece görünen yüzü, bir de iyisiyle kötüsüyle, günahıyla sevabıyla gerçek yüzü. Artık kim hangisini görmek isterse... Sanırım herşey bakan gözün sahiciliğiyle alakalı. Artık bazı gözlerin kalple olan bağlantısının kesik olduğundan o kadar eminim ki!

31 Ekim 2012 Çarşamba

Mucizeler sadece romanlarda olmuyor!

"İnsanın evinde yükselen kitap kuleleridir zaman" diye bir cümle düşüveriyor aklıma bugün, duvara yaslanmış iki sıra halinde duran kitaplarıma gözüm ilişince. Tamamen sıfır olarak geldiğim bu evde git gide, zaman içinde nasıl yerleşik olduğumu, geçen zamanı, o kitapların okunduğu zamanlarda yaşanan günlük koşturmacaları, böyle hepsini toplayıp bir köşeyi onlara tahsis edince daha iyi anlıyor insan. Daha uzunca bir süre İstanbul'daki koca kütüphaneyle kavuşma ihtimalim pek görünmediğine göre çekirdekten gelen bu minik topluluğu birlikte büyüteceğiz demektir. 


Hayatının değiştiği dönemlerde zamanı daha çok düşünüyor insan. Geçen sene bu zamanları ve şimdiyi düşündüğümde paralel evrenler arasında geçiş yapmışım gibi bir his bende. Nişantaşı'nda sosyetenin en favori mekanlarından birinde, sosyal medyanın "check-in" meraklılarının habire kendilerini etiketledikleri lüks bir restoranın fareler ve taşan lağımlarla dolu mutfağında, beş para etmez adamların kaprisleriyle baş etmeye çalışırken hayatımın en çetin sınavlarından birini veriyordum aslında. Şimdi geri dönüp düşündükçe o günleri, kalbimin üzerine bir taş oturuyor sanki.


Ve işte zaman ancak akıp geçtiğinde "iyi ki" dedirtiyor insana. İstanbul'daki son restoran tecrübem bu kadar berbat bir ortamda olmasaydı, şu an belki burda olamazdım. Hayatımın beni bir şekilde İstanbul dışına iteceğini artık hissediyordum gerçi ama belki biraz daha dener, çabalar, tırmalamaya devam ederdim. Lakin neyseki hayat karşıma gerçekten olabilecek en beter yerlerden birini sundu da daha fazla vakit ve enerji kaybettirmeden İstanbul'da tutunmaya çalışmanın beni ne kadar yıprattığını farkedebildim.

Sonuç; iki tane ufacık bavulla Datça'ya geleli altı ay olmuş. Bir otel odası havasında sadece kıyafetlerim ve bir iki defter kalemle girdiğim bu ev, artık her karesiyle gün be gün daha çok ben oluyor. Sokaklarını, yollarını bilmediğim/sokaklarında, yollarında bilinmediğim, her şeyimle yabancı olduğum bu minik kasabada artık yolda yürürken bile bir dolu insanla selamlaşmadan ilerleyemiyorum. Ve en güzeli şu ki, ait hissediyorum. İstanbul'da son yıllarda kaybettiğim o duygunun, vücudumun hiçbir noktasında boşluk bırakmamacasına içime dolduğunu, beni tamamladığını hissediyorum.

Bitmeyen bir yaz...

Üstelik beni Datça'ya bir şeylerin çağırmış olduğuna inanacağım ilginç şeyler de yaşadım burda. Hepsi bir yana, özellikle biri gerçekten tüylerimi diken diken etmişti.

Birinde ev sahibim olmak üzere üç daireli bir binada oturuyorum. Ev sahibim ve benimki haricindeki diğer dairedeyse zerafetinden, dinçliğinden, dinamizminden bir şey kaybetmemiş 70'lerinde emekli tek başına bir edebiyat öğretmeni... Aylar içinde gerek benim çalışma tempomdan, gerekse kendisinin bir rahatsızlığından ötürü ben biraz çekindiğim için, giriş çıkışlardaki rastlaşmalarımız haricinde çok fazla derinleşen bir diyaloğumuz olamamıştı. Fakat bir süre evvel doğumgünü nedeniyle ev sahibim "hadi Zeren, üç hatun çıkalım şöyle bir güzel kafa çekip Tennur Hanım'ın doğum gününü kutlayalım" deyince aldık Datça'nın güzel liman manzarasını karşımıza bir sağlığa diye tokuşturduk kadehleri, bir de üç farklı nesil kadını aynı sofra etrafında birleştiren Datça'ya.

Sohbet koyulaşmış, Tennur Hanım İstanbul'daki Fenerbahçe Lisesi'nden öğretmen arkadaşlarının kendini ziyarete geldiklerini anlatırken benim "aa siz Fenerbahçe Lisesi'nde görev yaptınız mı?" sorumla başladı her şey. "Tabi" dedi "müdür yardımcısıydım ben orda." Hem kendimin hem de anne babamın Fenerbahçe Lisesi mezunu olduğumuzu, hatta annem ve babamın orda tanışıp evlendiklerini söyleyince "söyle bakayım annenle babanın adını" dedi. Annemin adı pek bir şey çağrıştırmadı ama babamın adını söyler söylemez ellerini başına götürüp "neee inanmıyorum sen İbrahim'in kızı mısın?" diye öyle bir feryat kopardı ki, o anın büyüsünden farketmedim ama eminim bütün restoran bize bakmıştır.

Babamdan da yıllar içinde pek çok kez, sadece bir öğretmen olarak değil, pek çok kez öğrencilerini evinde ağırlayıp onlara arkadaş da olmaya çalışan, dersleri değil ama edebiyatın bizzat kendisini sevdirmek için çaba gösteren biri olarak dinlemiştim ben onu. Lakin nerden birlirdim altı aydır alt katımda oturan, her sabah 7'de uyanıp 8'de denize giden, 9'da elinde gazetesi ve ekmeğiyle evine dönen, her akşam üstü 4.30 ya da 5.30'da değil, muhakkak 5.00'te akşam çayını içen disiplinli, kuralcı, asil, zarif ve mağrur kadının babamın edebiyat öğretmeni olduğunu?

"İbrahim benim hiç unutmadığım öğrencilerimden biriydi. Onun o olgun hali ayırırdı hepsinden onu. Tütün eksperliğini kazanıp Anadolu'ya gittikten sonra da zaman zaman hep aklıma düşerdi, ne yapıyordur acaba şimdi diye merak edip bir iki tanıdıktan soruşturmuşluğum bile vardır. Ve onun kızıyla bunca aydır altlı üstlü oturduğuma, şu an aynı masada kadeh tokuşturduğuma inanamıyorum. Yeni yaşımın en güzel hediyesi gerçekte hiç sahip olmadığım bu torun oldu bana." Gözlerim yaşarmış, tüylerim diken diken, şimdi yazarken bile o anın hüzünlü coşkusunu hissediyorum üzerimde.

Şimdi arada kapısını tıklatıp içeri süzülüyor; ilk iş koltuğunun yanındaki sehpanın üzerinde, okuma lambasının altına dizilmiş romanlara göz atıp artık o gün hangisine denk gelmişsek İhsan Oktay Anar mı dersiniz, Yaşar Kemal mi, başlıyoruz bir edebiyat sohbetine. Öyle günlerden birinde, basılmasında çok emeği geçmiş, Datça insanlarının iyisiyle kötüsüyle geçmişten bugüne yaşamlarını anlatan öykülerle dolu bir kitabı uzatıyor bana. "Datça'yı bir de burdan tanı bakalım" diye.


Ve artık kendimi sık sık şunu tekrarlarken buluyorum; bazı mucizeler sadece romanlarda olmuyor!

14 Eylül 2012 Cuma

Bu bir başarı hikayesi değil, işte o yüzden gerçek!

Zamanı kıymetle işleyen insanlar var hayatta. Çok şükür ki onlardan bazıları benim can dostum. Kimi zaman yanıbaşlarından, kimi zamansa uzaklardan izlemek yaptıklarını/kendilerine kattıklarını hem büyük keyif ve heyecan hem de ilham kaynağı.

Bir hikaye aslında bu yazmak istediğim. Hayatımın en tatlı, en kıymetli kadınlarından birinin, can dostumun hikayesi. Başından söyleyeyim, bir başarı hikayesi falan değil bu. Sevmiyorum böyle tanımlamaları. Çünkü bunlar, kitlesel mutsuzluklar içinde kıvranan insanların, o mutsuzluklar içinde boğulmasınlar diye ağızlarına çalınan bir parmak baldan ibaret. Birilerinin 'başarıyor' olduğu büyük puntolarla veriliyor ki, mutsuzluk çukurunda umutsuzluktan boğulmasın kimse. Hep bir gün 'başarabilme' umudu herkes için taze tutulmaya çalışılarak... Bir başarı ya da başarısızlık hikayesi diye bir şey olduğuna inanmıyorum işte bu yüzden ben hayatta. Her hikayenin içinde, nerden baktığına bağlı olarak başarı da var, başarısızlık da, hayal de var, hayalkırıklığı da.

Bu da böyle bir hikaye. İçinde bolca zor zaman da barındıran, ama en çok emekle, aşkla, çabayla ve yılmamakla dolu bir hikaye. İşte bu yüzden de her şeyiyle gerçek bir hikaye.

Onunla bir yol arkadaşı olarak görüyorum kendimi. Birbirimizin hayatına öyle zamanlarda girdik ki, hayatımın bilinmezlerle dolu olduğu o dönemde deselerdi ki, bilinmezlerinin her birini istisnasız bileceksin ama hayatında O olmayacak. Hiç tereddütsüz cevabım şu olurdu; bilinmeyenler acı tatlı kalsınlar oldukları yerde lakin onun varlığından kimse eksik etmesin beni.

Farklı yönlere ama birlikte çıkılmış bir yolculuktu bu. Ben aşçılık yolunda yeni adımlar atmaya çalışırken o da yönünü, topyekün bir yaşam tarzı haline getirmek istediği yogadan yana çizdi. İş değildi yoga hiç bir zaman onun için. Evet iş olarak yapıp para da kazanmak istiyordu ama sabah kalktığı ilk andan uyurkenki bilinç altına varana kadar yogayı bir hayat tarzı haline getirmekti arzusu. Artık hangimiz bilmiyoruz ki bedenimize yaptıklarımızın, ona ne kadar iyi davranıp davranmadığımızın ruhumuza ve zihnimize gösterdiğimiz özenle bağlantılı olduğunu? İşte buydu onun yapmak istediği; öğrenip kendini dönüştürürken paylaşarak kendini dönüştürmek isteyenlere de yol göstermek, aracı olmak...

Deli heyecanlı ama bir o kadar tedirgin, istediklerinden tereddütsüz emin ama zor olacağının da farkında iki kadındık işte o zamanlarda. Çok destek cümlesi vardı aramızda, çok "olacak, yılma, devam, bunları da öğreneceğiz" konuşmaları, her bir başarılı geri dönüşte şerefe kaldırılan kadehler, bol çaylı kahveli 'varlığına sığınma' nöbetleri... Şu satırlarda bu hikayenin başlangıç zamanları da düşmüştü bu sayfaya.


Şimdi yine bir dönüm noktasındayız. Yine birlikte kendi hayatlarımızda başlayan yeni dönemlerin heyecanlı telaşlarındayız. Ben, Datça'da yeni bir hayat kurmaya çalışır, benim için çok önemli bir hikayenin yazım aşamasında harıl harıl çalışır ve şimdilik sadece O bu hikayenin tek okuyucusu olurken, O uzun zamandır kalbinde yatan cevheri hayata geçirmiş olmanın heyecanında.

Ecem artık pazartesiden itibaren kendi yoga stüdyosunda derslere başlıyor. Yaz ortasında beni Datça'da ziyarete geldiğinde deniz kenarında keyifli bir rakı sofrasında, varlığı kesinleşmiş bu mekanın adını söyledi ilk kez bana, doğmak üzere olan bebeğinin adına karar vermiş olmanın heyecanıyla. Baraka Yoga...

"Bizim kulağımıza aşina olan ismi haricinde farklı dillerde çok farklı anlamları var baraka sözcüğünün. Arapça'da bakara, kutsal güç, şükran, bereket; sufizmde nefes, yaşamın değişen özü, iyi dileklerin ve merhametin akışı, ruhani kuvvet; Türkçe'de de sığınak, ufak kulübe, hafif malzemelerden yapılmış yapı demek. Aslını istersen en çok bunlara vuruldum ben. Yapmak istediğimin karşılığını buldum bu kelimede sanki."


Cicili bicili, çiçekli böcekli, şekli sağlam ama içi boş şeylerden ziyadei anlamlarla ilgili olan arkadaşımı çok iyi tanıdığımdan yeni küçük 'evini' çok sevdim ben onun. İki yıl boyunca defalarca evinde yoga yaparken, nasıl olduğunu bilmediğim bir şekilde mekanda yarattığı huzuru ve dinginliği başka hiç bir yerde bulamadım ben. Kendi evim dahil. Şimdi bunu tek bir mekana odaklayacak olması ne büyük keyif, hem o hem de onunla birlikte bu enerjiyi paylaşacak herkes için.

Baraka Yoga Bostancı'da, deniz otobüslerine de, dolmuşlara da çok yakın bir merkezde 17 Eylül pazartesi günü derslerine başlıyor. Son oluşum aşamasında, tüm koşturmacalarında yanında olamadım, hep uzaktan parçasıydım olan bitenlerin. Ama bilen bilir o kadar heyecanlıyım ki onun adına/kendi adıma. Her ikimiz adına da zor, hem de pek zor bir kışın ardından böyle bir 'yaz'da çok kıymetli bir yeni adım bu. Ona da defalarca söylediğim gibi şu an olan, bizi mutlu eden her şeyi o zor kıştaki paralanmalara borçluyuz; en büyük hediye zor zamanlardan geliyor aslında; zor olanda öğreniyor insan çünkü.


O pek özlemediğim İstanbul'a da sadece onun için geleceğim. Bir ay sonra hayatımdaki yeni Baraka'ya merhaba demek, havasını koklamak, matlarının üzerinde namaste diye eğilmek, canım arkadaşıma ve ekip arkadaşlarına sarılmak için.

Canım arkadaşım yolun açık olsun, ben seninle sen olduğun için çok gurur duyuyorum.

8 Eylül 2012 Cumartesi

Artık hayatımda bir Yalçın, bir Mahir, bir de Şükran var!

"Ne bereketli yazdı öyle!" olacak bu yazının ilk cümlesi. Evet, sebzenin, meyvenin, ağacın, toprağın bereketi de çok boldu ama bu bereket başka bir bereketti. Mamülün kelimeler, çiftçininse yazarlar olduğu bir bereket; sıfatı edebi olan.

Velhasıl bu yaz artık bir daha çıkmamak üzere iki adam ve bir kadın girdi hayatıma. Pek çok farklı mekanda, pek çok farklı saatte, pek çok farklı duygu halinde takıldık yaz boyu. Çay kahve sohbetleri, keyifle içilen bir iki kadeh rakıya eşlik falan derken mümkün olsa bırakmayacaktım da, ömürleri Külkedisi misali, her birinin saati kendi 12'sini vurunca, bitip gidiverdiler.

Teşbihte hata olmaz, çok kıymetli üç yazardan ve vur kaç etkisi yaratmış kitaplarından söz ediyorum. Yalçın Tosun, Mahir Ünsal Eriş ve Şükran Yiğit...


Datça'daki yeni yaşamıma doğru yola çıkmadan önce eşya toparlarken en çok zorlandığım konu, koca kütüphaneden hangi kitapları yanıma alacağım sorusuydu. Sadece okunacaklar değil, okunmuş ama yoldaş misali hep yan yana olmak istenen kitaplar da vardı yanıma almak istediğim ama bir yandan da mümkün olduğunca yüklerden arınmış bir yolculuk isteği... Lakin taa Ocak ayında Kadıköy'deki en sevdiğim iki kitapçıdan biri olan YKY'den alınmış Yalçın Tosun'un iki öykü kitabı Anne, Baba ve Diğer Ölümcül Şeyler ile Peruk gibi Hüzünlü gelecekti benimle, kaçarı yok. Keşfedip aldığım ilk andan itibaren çok merak ettiğim ama bazen insanın anlam veremediği bir ertelenmişlikle bir türlü okuyamadığım kitaplardı bunlar.

Artık herşeyin zamanı geldiğinde olduğuna inanıyor ve kızmıyorum bu ertelemelere de yine de Anne, Baba ve Diğer Ölümcül Şeyler'de okuduğum ilk öykü Aterina'yla beraber, "nasıl daha önce okumadım ben bu yazarı?" sorusunun belirmemesine imkan yoktu beynimde. Datça'nın en sevdiğim çay bahçesinde sabah çayımı içip poğaçamı yerken okumaya başlamış, birkaç paragraftan sonra boğazımda oluşan düğümden poğaçanın geçmesi imkan olmayacağı için kenara bırakmış, aşağıdaki fotoğrafı çekmiş, altına da şunu yazmıştım bir sosyal paylaşım sitesinde: kan kaybından götürme ihtimali yüksek!


Doğru ve etkili kelimeleri bulduktan sonra hiç süse püse ihtiyacı olmuyor edebiyatın. O doğru kelimelerle anlatılmak istenen bir taş misali mideye oturuveriyor, beyne tokmakla çakılıyor, kalbin en derinine enjekte ediliyor. Böyleydi Yalçın Tosun'un kalemi. Etkilenme düzeyimi tarif ederken ben o doğru kelimeleri bulamamaktan korkuyorum. Sadece derim ki hayatında edebiyatla işi olan tek bir kişi bile okumadan geçmemeli bu öyküleri, asla ıskalanmamalı!

Her bir öyküden istisnasız çok etkilendim ama sanki son lokmanın tüm yemeğin en vurucu anı olması gibi son okuduğum öykü Madam Marini'nın Tamamlanmış Bir Resmi, çok daha derin bir tırmık attı, hatırladıkça sızlayan...

Sonra yaz ortasında bir cuma, Melisa Kesmez adındaki bir arkadaşın görücülüğünde Mahir Ünsal Eriş'le tanıştım. Yok anladığınız gibi değil, şöyle: Radikal Kitap'ta önerilerini hep önemsediğim Melisa Kesmez'in köşesinde Mahir Ünsal Eriş'in Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde isimli öykü kitabını yazdığı yazısını okudum. Çok sağlam bir kalem okumuş olmanın iştah açıcılığı vardı Melisa Kesmez'in yazısında. Nasıl bazı insanların yemek yemeleri iştah açarsa, bazılarının da okuduklarını ya da izlediklerini anlatışlarındaki tutku açar o iştahı.


Büyük şehirlerde market havasındaki kocaman kitapçılardan nasıl sıkıldığımı Datça'nın en şirin küçük kitapçısı Le Flaneur'ü keşfettikten sonra anlamış olsam da, o çok alışmış olduğum istediğim kitaba hemen sahip olma dürtümü burada terbiye etmek zorunda kaldım/kalacağım. Sevgili Behçet Bey'e siparişimi verdim ve sabırla bekledim kitabı. Sabır kavuşmayı da daha bir kıymetli mi kılıyor ne?

Aşçılık eğitimi alırken en sevdiğim şeflerimden birinin söyledikleri benim için çok kıymetli olmuştur mutfağa ve aslında hayata da bakışımda. "Biraz domates, sarımsak, zeytinyağı ve fesleğenle yemeği uçurabilirsin, yeter ki nasıl kullanman gerektiğini bil; lezzetin temeli her zaman sadelikten geçer." Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde bunun tam da edebiyattaki karşılığı benim için. Sadeliğin gücü...


Barış Bıçakçı'nın, asıl marifetin sıradan olanı anlatmak olduğunu söylediği cümlesini çok severim. Belki anlatılmaya değer bile görülmeyecek kadar sıradan olanı... İşte o marifet öyledir ki, sıradan olandaki cevheri bulur, çıkarır, serer önüne. Önümüzde, sağımızda, solumuzda, hatta bizzat kendi hayatımızın içinde olan anları ve hikayeleri öyle bir dile döküşü var ki Mahir Ünsal Eriş'in, midemki, böbreklerimdeki, kalbimdeki yumruya sebep olarak kaldı günlerce. Bundan sonra havada, karada takipteyim sözcüklerinin.

Ve son vuruş, yine sevgili kitapçım Le Flaneur'un sahibi Behçet Bey'den geldi. Yaz başında kurduğu bir cümleye denk gelmiştim bir yerde: "Şükran Yiğit'ten Ankara, Mon Amour!... Bu romanı buralarda okutmadığım kimse kaldı mı acaba?"

Artık 'buralarda' tayfasının bir üyesi olduğuma göre Datçalı sayılabilmek için bu romanı okumam gerektiğine karar verdim. Şimdi düşünüyorum da güzel olan şeyleri ertelemek gibi farkında olmadığım bir reflekse mi sahibim acaba? Romanı yaz başında keşfetmiş, okumayıysa yine yaz sonuna bırakmıştım. Geç olsun da güç olmasın cümlesini seviyorum böyle durumlarda.


Biter bitmez, Ankara, Mon Amour!'la ilgili defterime yazdığım ilk not şu oldu: Bir kitap geçer eline, nefesini tutar okumaya başlarsın. Nefesini bıraktığındaysa kitap bitmiştir. Evet, Ankara, Mon Amour! böyle bir roman oldu benim için. Tabi ki okumazsanız bilemezsiniz ne kaçırdığınızı, benden söylemesi.

Velhasıl yine döndük başa. Bu yaz çok bereketli bir yaz oldu. Hayatıma bir daha asla çıkmayacak üç insan/yazar girdi. Vallahi ben tanıştığımıza pek memnun oldum:)

3 Eylül 2012 Pazartesi

İçimden geldiyse vakti gelmiş demektir!

Ne kadar kolay geride bıraktım İstanbul'u, ne kadar kolay vazgeçtim bu şehirden. Tam dört ay evvel bir gece yarısı tek başıma bindiğim o otobüs koltuğunda arkada bırakırken İstanbul'u, aklımdan geçenleri, hüznümü, bu şehirde geçirdiğim koca bir otuz yılı düşününce gözümde biriken birkaç damlayı hatırlıyorum da, çok eski bir geçmişe ait gibi hepsi şu an. Belki de gidersem bir daha geri dönmek istemeyeceğimi içten içe bir yerlerimde biliyor olmanın hüznü, gözyaşı, vedasıydı onlar, kimbilir. Defalarca o kadar gitmek isteyip o kadar gidememiştim ki, bir kere kırmayı becerirsem o zinciri, bir daha takmayacaktım. Şimdi geriye dönüp baktığımda tüm bunların hepsini aslında içten içe biliyordum ben.

"Sadece yaz için gidiyorum, sadece yaz boyu kalacağım" cümleleri korkmamam için önce kendimi, sonra etrafımdakileri kandırmaktı. Ben kandım ama beni tanıyan o 'etraf' kanmadı. Sen gidersen bir daha gelmezsin dedi. Ama 28 Nisan akşamı o otobüste giderken, eğer yaşamak için İstanbul'u temelli terkediyor olduğumu bilseydim, çok zor geçerdi o yolculuk. Otuz yılda şehrin her yerine sıkışmış tüm birikmişler üzerime çullanır, en çok da son iki yılda hayatımdaki değişimlerle geldiğim noktadan duyduğum gururla karışık kırıklığı anımsar, yanardı canım.

Evet, artık bunca zaman sonra gocunmadan itiraf edebiliyorum ki, iki yılda hayatımı getirdiğim noktadan gurur duyuyorum ama temelinde sağlam bir kırıklık yatıyor. Başkaları için sıradan görünebilecek ama bir tek yaşayanın yani benim ne kadar derin olduğunu bildiğim bir kalp kırıklığı... Üzerine hayatımın değiştiği, aslında işte tam da bu yüzden o kalp kırıklığına çok şey borçlu olduğum, şu an olduğum yerden duyduğum mutlulukla defalarca "iyi ki, iyi ki" dediğim ama zamanında canımı ne kadar acıtmış olduğunu da herhalde hiç unutmayacağım bir kırıklık...

Belki hala o kırıklığa ne kadar çok şey borçlu olduğumu bilebilecek noktada bile değilim. Zaman belki bana sandığımdan çok daha fazla getirecek "iyi ki" cümlelerini. Bir nedeni var bunun. Şimdiye kadar pek kimselere söylemediğim, kendim haricinde bir elin parmaklarına bile erişmeyen sayıda insanın bildiği bir neden... Datça'ya gelirken herşeyden ama herşeyden önce, İstanbul haricinde bir yerde yaşamayı denemekten, yeni mutfaklarda çalışmaktan, tüm bunlardan öte bir motivasyon sebebi. Bana "bunu İstanbul'da yapamam, o yüzden gitmem lazım" dedirten ve gitmek fikrini içime düşüren ilk neden...

Her yeni ev, yeni bir çalışma masası...

Bir nevi hamilelik olarak tanımlamıştım bunu ilk zamanlarda. Geldiğim noktada doğurmazsam içimdekini sanki devam edemeyecekmişim gibi bir his... Yazmaktan bahsediyorum. Dolduğum, bir nevi hamile olduğum şeyi yazmaktan...

Daha evvel de benzer bir süreçten geçmiştim yıllar önce. Yine içimdeki bir hikaye içimde kalamamış, dökülmüştü kağıt üzerine. Çok kırık ve çok üzücü bir olayın vesilesi olacağını bilmeden, kendince yazdırmıştı kendini. Herkese söylemiştim o zaman bir şeyler yazıyor olduğumu. İşte o noktada kontrolden çıkmaya başlamıştı. Herkesin bildiği andan itibaren benim için sadece çok yorucu bir sürece dönüşmüştü yazmanın bizzat kendisi. "Ne zaman bitiyor, ne yazıyorsun, bastırıcan mı, kime bastırıcan vs." gibi sorular, bir anda sadece yazıyor olmanın keyfini alıp götürmüş, kendimi kanıtlamam gereken bir konuya dönüştürmüştü benim için yazmayı. O zamanlar hayatımda içinde bulunduğum psikoloji farklı olsaydı eğer, belki tüm bunlarla baş edebilir, daha dik durabilir, beni yoran insanları susturabilirdim. Ama yapamadım. Çünkü ben beni yoran insanları susturmayı, istemediğim şeylere hayır diyebilmeyi de bu iki senede öğrendim.

İşte tüm bunları yaşamış olmaktan ötürü bu sefer çok yakınım bir iki kişi haricinde kimselere söylemedim yine yazmak istediğimi. Bir hikayem olduğunu ve Datça'ya aslında bunun için geliyor olduğumu. Çalışmak, mutfaklardan uzak kalmamak önemliydi ama birincil önceliğim değildi. İnsanların sadece sonuca odaklı, süreci yani yazmanın bizzat kendisinin verdiği hazzı umursamadığı sorularıyla en azından bir süre, elimde kayda değer bir metin oluşana dek uğraşmak istemedim.

Lakin şimdi galiba o noktadayım. Dört aydır hiç durmadan yazdım, yazıyorum. Daha henüz tam neresinde olduğumu bilmiyorum zira hala anlatacaklarım var, dolayısıyla yolum var ama elimde de baktığımda içimde acayip duygular uyandıran epey hallice bir metin. Her geçen adımda şu an hayatımdaki en büyük heyecan haline gelen bir metin.

Uzunca bir süre buraya hiç bir şey yazamadım. Sebebi biraz da budur. Kafamdaki hikaye yazıldıkça o kadar çok zihnimi, beynimi, duygularımı, hayatımı kaplamaya başladı ki, onun haricinde iki satır yazamaz oldum başka bir yere. Niyetim bu zamanlara bitirmiş olmaktı ama planlandığı gibi olmuyor bu işler. Hele yazı hiç. Hiç tahmin etmediği yerlerde tıkanıp günlerce süründürüyor insanı ya da anlatmanın kısa süreceğini düşündüğün bazı bölümler sayfalarca yazdırıyor kendini. Yani daha biraz yolum var.

Neden şimdi paylaştım tüm bunları bilmiyorum. Bildiğim tek şey içimden geldiği... İçimden geldiyse de vakti gelmiş demektir.

Sessiz göründüğüm bunca zamanda aslında belki hayatımın en çok 'ses' çıkardığım dönemini geçiriyorum. Sadece buradan görünmüyor. Merak edenlerden affola:)

26 Temmuz 2012 Perşembe

Bir Ay güzellemesi...

Ay'la garip bir bağ gelişti aramızda. Kendini beğenmişlik edip onu da olayın taraflarından biri yapıyorum ama aslında tamamen bendenizde oluşan bir çekim bu, Ay'da gelişen birşey yok bana karşı:) Bu zamana kadar olan bir durum değildi, herşey Datça akşamlarının hayatıma girmesiyle başladı.

Gökyüzüyle direk bağlantı kurabildiğim bir yeryüzü parçasında yaşıyor olmaktan, çalışırken ya da evde başımı gökyüzüne çevirdiğim tüm anlarda O'nu görüyor olmak müthiş bir keyif verdi bana burda. Özellikle üstünde hiçbir tente ya da gölgeliğin bulunmadığı balkonumda O'na bakarak öyle çok şey okudum, öyle çok şey yazdım ki, o anların hiçbirine şahit olan başka kimse yokken bir Ay vardı beni izleyen. Merak ediyorum bazen, acaba yazdığım her satırı okumuş mudur diye:)

Haksız mıyım ama?

Birkaç hafta evvel geçen yazıda da bahsettiğim gibi mecburi bir İstanbul yapıp, ordaki günler de hep hastane ve ev arasında geçince gökyüzüyle de, yeryüzüyle de olan tüm bağlar kesildi tabi. Günlerin manevi yoğunluğu da ağır olup bir hay huyun içinde sürüklenince hiç üzerine düşündüğüm birşey olmadı elbet bu. Ta ki gece Datça'ya dönüş yolunda Topçular feribotunda otobüsten bir çay içmek üzere inip karşımda yarım aydan hallice tüm beyazlığıyla görene kadar yine O'nu.

"Yine birlikteyiz ha? Kaç gecedir görmüyorum ben seni?" cümlelerinin aklımdan geçtiğini çok iyi hatırlıyorum. Garip gelebilir belki ama gökyüzünde her gece şekil değiştiren bir un kurabiyesi gibi manzaramın bir parçası olmasına o kadar alıştım ve o görüntüsü bana öylesine güzel geliyor ki, feribotta denize yakamozunu bırakmış haliyle görünce O'nu, eski bir dostumla yeniden karşılaşmış kadar keyifli hissettim kendimi.

Mesela bana göre Datça, Ay'ın damga vurduğu bir kasaba Güneş'ten çok. Güneş sadece doğarken karşıki tepelerin arkasından müthiş bir ziyafet çektiriyor her sabah ama 5.30-6.00 arasında gerçekleşen o şöleni izleyebilen çok az. Batarken de deniz tarafından değil, kasabanın arka tarafında evlerin arasına karışarak batıyor. Görkemli batışları da, doğuşları da Ay'a bırakmış, ondan çok da fazla rol çalmak istemiyor sanki. Çünkü eğer sahne alırsa o muhteşem parıltısıyla herkesi gölgede bırakacağını çok iyi biliyor. Kaz Dağları'nda o sahnenin sadece ve sadece Güneş'te olması gibi örneğin.

Özellikle Dolunay zamanlarında denizin üzerinde ufuk çizgisinden öyle bir doğuşu var ki Ay'ın burda, hiç bir makineye sığdıramadım ben o görüntüyü. Ya da bazı geceler, incecik bir hilal olmuş doğarken yine denizin derinlerinden, o önce kırmızıdan sarıya, sonra sarıdan beyaza kayan güzelliğe doyamıyorum bakmaya.

Dün gece ben yine balkonda oturmuş yazarken harıl harıl, o karşımda yarısı ısırılmış bir un kurabiyesi, aklıma şu cümle düşüverdi, kendi kendime gülüverdim: Ay'a giden ilk insan ben olmalıymışım aslında, öyle meftunum kendisine. Şimdi bu satırları yazıyorum, yine karşımda kendisi. Öyle bir bakıyor ki her defasında bana, artık üzerine birşeyler karalamak farz oldu dedim, açtım yeni bir sayfa, yazıyorum şimdi bu satırları.

Yaklaşık bir on gün kadar sonra Dolunay olarak şahlanacak yine gökyüzünde. Ve ben yine yakamazunda denizde olacağım Ay banyosu yapmak için şerefine. Ve farkettim ki, Dolunay'da değil ama gökyüzünde görünmediği ayın o birkaç günlük diliminde daha bir asabi oluyorum ben. Bu da, İstanbul kızı Zero'dan, Datçalı bir kasaba kızına dönüşürken üzerimde yapışan huylardan biri olsun bakalım!

25 Temmuz 2012 Çarşamba

Eski defterler, yeni defterler, gidenler, kalanlar...

Yeni başlangıçlar, üst üste çok denk geliyor bazen. Datça'ya ilk ayak bastığım günlerde, günlüğüm bittiği için yeni bir defter alma vakti de gelmişti. Dindirilemez kırtasiye sevdamın seçtiği, kimbilir içine nelerin yazılacağı tertemiz bir defter duruyordu elimde. Yeni bir şehir, girişinde çok eski değirmenler ve rüzgar güllerinin insanı karşıladığı ufak bir sahil kasabası, çok çok uzun zamandır hayali kurulan yeni bir ev, hiç tanımadığım sokaklar, insanlar, yeni bir iş, iş arkadaşları... Tüm bunlarla ve kimbilir tahmin edemediğim daha nelerle dolmaya başlayacak yeni bir defter...

Bu sabah yine birşeyler karalarken defterime, şöyle bir eskilere de bakmak geldi içimden. İlk sayfadaki tarih 29 Nisan, saat 09:28.

"Muhteşem çam ormanlarına dayanmış Marmaris otogarında otobüsün neredeyse tamamına yakını burada inmişken, Datça'daki yeni hayatıma başlamama sadece bir saatlik bir yol kaldı önümde" diye yazmışım otobüsün içinde. Hatırlıyorum o ânı, heyecanımı... Ve sonrası... Sayfaları atlaya atlaya karıştırırken bazı şeylerin, bana sanki milattan önce yaşanmış gibi gelmesine hayret ediyorum. Oysa zaman dilimi sadece ve sadece üç ay.

Kendi elleriyle defter yapan, teker teker uğraşıp onları diken güzel arkadaşımın defter markası İKİ'nin, yanında güzel notuyla gönderdiği kıymetlim:)

Bazen hayatımızda sanki çok da fazla değişik bir şeyler olmuyormuş gibi hissedip yaşar giderken aslında nasıl da önemli şeylerin olduğunu sonradan bir bakış atınca farkediyoruz eskiye. Yazmak, not almak, oraya buraya çiziktirmek hayatı çok kıymetli bu yüzden.

Şu buraya yazamadığım bir ayda bile öyle çok şey oldu ki misal. Çok kötü başlayan, neyse ki sonrasında kendini gönül ferahlığına bırakan zorunlu bir İstanbul seyahati sıkıştı örneğin. İstanbul, temmuz ortasında dönmeyi beklemediğim, zerre de özlemini çekmediğim, uzaktaki bir şehir olarak duruyordu orda bir yerlerde. Lakin bir sabah karman çorman bir otobüs garının içinde, sürekli korna çalan taksilerin arasında buluverdim kendimi. Unutmuşum n'apiyim! Datça'da aylardır çevre köylere yaptığımız bir iki gezi dışında motorlu taşıta binmedim ki ben.

Bu satırları takip eden dostlar bilirler anneannemin hayatımdaki yerini, izlerini, dünyanın öte yakasında da olsam en çok düşündüğüm kişilerin en başında geleceklerden birinin hep o olduğunu. Çok kötü bir şaka yaptı, çok korkuttu, elimizi, ayağımızı kesti, tüm sevdiklerini İstanbul'a topladı, ondan sonra rahatladı, "tamam" dedi "hepinizi gördüm ya gam yemem, iyileşeceğim" ve çok başarılı bir ameliyattan sonra önce bize, sonra doktorlara söz verdi "bundan sonra kendime daha iyi bakarak yaşayacağım!"

Eski günlükler, yazılanlar, olanlar falan derken böyle biraz muhasebeyle geçen bir gün oldu sanki bugün. Yemyeşil çam ağaçlarını, o ağaçların arasından görülen evlerin çatılarını, uzaktaki muhteşem maviliği izler, bu satırların haricinde başka bir şeyler daha karalarken aklıma düşüverdi bazı şeyler; yazmak istedim. Gidenler, gitmiş oldukları için hayatımıza girenler... Bulunduğum an o kadar kıymetli ki, hayatımdan giden herkese kocaman bir teşekkür göndermek istedim. Şu an burdan başka olmak istediğim hiçbir yer yok. Ve bunu da bana ilk zamanlar kabus gibi gelen bir değişime ve onu tetikleyen zorlu günlere borçluyum.

Evet, bana o günlerde "biraz sabır Zeren, herşey çok güzel olacak, gör bak" diyenler var ya, o zaman muhtemelen hepinizi boğazlamak istiyordum ama siz çok haklıymışınız!:)

25 Haziran 2012 Pazartesi

"Bin ömür verseler binini de burada yerim ulen"*

Kaç kilidi çevirdi kitaplar hayatımda? Sert virajların her birinde direksiyonda bir kitabın satırları olmadı mı hep? Kimi zaman gelip tercihsizce beni bulan, kimi zamansa özellikle benim tercih ettiğim...

Kirpinin Zarafeti deyince örneğin, üç yıl önceye denk gelen, hayatımdaki tüm taşların oynamaya başladığı o yaz gelir aklıma. Bana çok iyi gelen bir yolculuğun dönüş yolunda, bir otobüs koltuğunda okuduğum o romanın ardından, hayatımın o andan sonrasının hiç de öngördüğüm gibi geçmeyeceğini bir ses fısıldamıştı sanki kulağıma. Bir yanım inkar etse de, artık kilit dönmüştü, değişim istiyordum delice. Ve aradığım değişimin, hayatta ne olarak var olmak istediğimden çok, ne olarak var olmak istemediğimin cevapları olarak kusmuştu o kitap yüzüme. Öngörülemeyen hayatlar... Evet, hayatımın standart bir kalıba hapsolmasını istemiyordum.

Şimdi, parçası olmak istediğim o öngörülemeyen hayatın, hiç öngörmediğim bir yazını yaşarken bir kitap esti geçti yine hayatımdan. Üç dört gün sürdü sürmedi, bitiverdi. Daha elime gelmeden sezmiştim başıma gelecekleri; almıştım o dağın çok özlediğim esintisini, sularının serinliğini. Kitabın adı İdeon Tanrıların Yolu, yazarı Orhan Bahtiyar.


Eski adı İdeon, yeni adı Kaz Dağları olan benim memleketimin başrolde olduğu bir roman okuma fikri bile o kadar güzel gelmişti ki kitap elime geçmeden önce. Ezelden beri bu toprakların onlarca, yüzlerce efsaneye, mite gebe olduğunu ama bunun ne yazıktır ki edebiyatta çok az kullanıldığını düşünmüşümdür. Hele de Kaz Dağları... Adımınızı attığınız her toprak, yüzünüzü yıkadığınız her su, meyvesinden çaldığınız her ağaç bir masalın, efsanenin, mitin kahramanı çıkabilir. Dikkatli olmalı, nereye bastığınızı, hangi taşı kaldırdığınızı iyi bilmelisiniz. Kalbinizi salt görünen gerçeklerin sığlığına hapsetmezseniz, o dağın, taşın, suyun, toprağın size hiç susmadan masallar anlatacağına yemin edebilirim.

Dört küsür yılda bu sayfa o bölgenin hayatımda ne kadar önemli bir rolü olduğunun hikayelerine şahit oldu pek çok kez. Ve ilk defa elimde bana İdeon'un masalını anlatan bir roman tutuyor olmak, üstelik de uzun yıllar o bölgede yaşamış, dolayısıyla ruhuna da, kalemine de dağların rüzgarından çok şey katmış bir yazardan... Datça'dayken Kaz Dağları'nı, 31'imdeyken 21. yaşımı, Knidos'un efsanelerini dinlerken Sarı Kız'ınkileri özlemek gibi oldu bu sefer benimkisi.

Hep içimden geçirdiğim bir düşüncedir: keşke her memleketin bir Ursula Le Guin'i olsa; toprağın fısıldayacağı onca efsaneyi, gizi, kulaktan kulağa anlatıla anlatıla büyüyecek hikayeleri duyacak, üstüne de bunları kendi hayalgücüyle harmanlayacak kalemler... Havaya karışıp gitmeden kağıda yapıştırsa ağacı, meyveyi, orman kuytularındaki göletleri, tabiat kadar doğal insanın evrenle uyumlu yaşam akışını... Biliyorum çok çok farklılar - neden aynı olsunlar ki zaten - ama bir ilk romanla böylesi bir denemenin altına girmek, yirmi yıla yaklaşan oradaki yaşamını, hatta belki teşekkürünü İdeon'a kelimelerden bir armağan gibi sunmak, çok kıymetli bir çaba, hem edebiyat adına, hem Orhan Bahtiyar'ın kendisi adına.

Roman içinde bir romanla karşılaştım aslında okurken. Ya da belki roman içinde bir masalla demeliyim. Çünkü kitabın beni asıl etkileyen ikici kısmı kesinlikle bir masal tadındaydı benim için. (Bu aralar, elleri ağzında kucağında oturduğu dedesinin anlık uydurma masallarını hayretle dinlediği zamanları hatırlayıp anan ve 4-5 yaşlarında etrafındaki kalabalık masalcı topluluğunu özleyen Zeren'e, tam da zamanında göklerden gelen bir armağandı belki bu roman, olamaz mı? Üstelik kitapta tereddütsüz en sevdiğim karakter Yorgan Dede'nin koca göbeği, askıları ve bembeyaz sakallarıyla benim dedemin birebir tarifi olduğunu kim inkar edebilir?)

İdeon'un son satırları, balkon ve ben... Bir de görünmeyen, gözümdeki birkaç yaş...

İkinci Dünya Savaşı'nın son zamanlarında birbirinden çok farklı karakterlerdeki bir grup Alman ve Amerikalı, sonucu itibarıyle herkesin başına gelmesini dileyebileceği, ama ilk etapta korkunç bir tesadüfle yeryüzünde bir cennete düşerler. Bize farklılıklarımızla birlikte yaşayamayacağımızı, ancak kutuplaşıp gettolaşarak yaşayamanın mümkün olduğunu sürekli kodlayan bu dünya düzeninin tersine, farklılığın zenginleştiren güzelliğini anlatıyor Orhan Bahtiyar. Çünkü o da suyunu içtiği topraklardan biliyor bunu.

Kaz Dağları'nın doğal güzelliğini yıllar boyu yaşamış biri olarak kitapla birlikte dolaştığım tüm patikalarda, göletlerde birebir yaşadım tekrar o güzellikleri. Gün doğumu ve gün batımının gerçekten bir şölen gibi yaşandığı dağlara o kızıllıkların nasıl güzel yakıştığı ve bunu kelimelere ancak böylesi özümsemiş birinin dökebileceği tereddütsüz bir gerçektir.

Mevsim kahverengiye dönerken Datça dönüşü çok özlediğim o topraklara uğramak, bu romandan sonra iyice farz oldu. Burhaniye, Ören, Kaz Dağları rotalı bir İstanbul yolculuğu ancak azaltabilir Datça'dan ayrılışımın burukluğunu. Üstelik kitabı okuyup okudukları yerleri görmek isteyenlere yazarından güzel de bir jest olabilir belki. Kendisi zamanı ayarlanırsa kitabı eşliğinde okuyucularıyla o suların peşinden akmaya, Zeus'un mabedine tırmanmaya, köylerde en güzel kahvalatılarla sizi buluşturmaya, zeytin diyarının ölümsüzlüğünün sırrını vermeye talip:) Tamam sonuncusu biraz abartı olmuş olabilir ama hayat, masallarla güzel değil mi?:)

*Başlıktaki cümle o coğrafyanın insanı, bizzat kanlı canlı bir kitap kurduna aittir. Kitabı okursanız, kendisiyle de tanışırsınız.

18 Haziran 2012 Pazartesi

Şekerpareleri takdimimdir!

Bana nerelisin diye sorduklarında doğduğum yeri değil, gönlümü bağladığım, suyundan, toprağından en çok nasiplendiğim yeri, Burhaniye/Ören'i söylemek isterim hep. Çocukluk ve ilk gençlik yıllarımın her yazını geçirdiğim gönül memleketim, Kaz Dağları'nı karşısına almış, sanki sevdiğinin ayaklarına kapanan bir sevgili gibi yerleşmiştir Edremit Körfezi'nin kuytularından birine.

Her nereye gidersem gideyim, her nereye tutkuyla aşık olursam olayım, hiç unutulmayan o ilk aşk gibi bende yeri hep bâki kalacaktır. Bundan sonra yaşayacaklarımın bilgisinden muaf, yine de çok yürekten kuruyorum bu cümleyi. Cünkü aslında bir yeri o kadar özel ve unutulmaz kılan oranın güzelliğinden ziyade, üzerindeki emek oluyor. Yaşamaya, insanlarına, esnafına, toprağına, evinize, çiçeklerine verdiğiniz emek... Ve Ören'in benim üzerimde, benimse Ören'nin üzerinde öyle büyüktür ki emeklerimiz... Daha evvel pek çok kez yazdığım, burada da paylaştığım gibi...

Şekerpareleri takdimimdir:)

Datça'ya bu baharda adımımı attığım gün vuruldum, doğru ama şu da bir gerçek ki emek terazisinde ağırlığı daha uzunca bir süre hafif kalır buranın.

O emek öyle bir şeydir ki, bazen nereye giderseniz gidin kovalar sizi, peşinizden gelir. Unutmaz, vefalıdır. Burhaniye'deki evin bahçesinde, dikilirken ufacık bir velet olduğum benim boyumdan küçük kayısı ağacının haşmeti, yıllar içinde aldı yürüdü. Her ikimiz de çocuktuk, artık kendi türlerimizin koca yetişkini. Büyüsün, kocaman olsun, dikili olduğu bahçenin köşesini gölge etsin, cümle alemi kayısıya doyursun diye bekledik, o bize âlâsını verdi. Hiç ummaz, beklemezken dünyanın en lezzetli şekerpare kayısılarını yetiştirdi. "Bu kayısı ise bundan önce yediklerim neydi" dedirten bir süpriz oldu çıktı.

Ve iki gün önce kapımda koca bir koli, bu sıcaklara rağmen güzelliklerinden hiç bir şey kaybetmeden gelip buluverdiler beni. Diyorum ya, bazı emekler çok vafalıdır, hep bulurlar sizi. Anneme geçen gün telefonda "Bizim kayısıdan sonra yediğim kayısılardan hiç tat almıyorum" demem yetti. Bu sayede benim çocukluk arkadaşı, Ege sahillerinde güzel bir yolculuk yapma şansına da sahip olmuş oldu:)


Tatlıyla hiç aram olmamasından sebep, reçeli de kahvaltılarda hiç aramam. Ama reçel yapmaksa söz konusu olan, orada bir durmak lazım. Bir kavanozundan olsa olsa benim boğazımdan bir yemek kaşığı kadarı geçecekse de, olabilecek bütün meyvelerden reçel yapmak isterim. Bir gece boyunca şekere yatmış o meyvelerin eve yaydığı kokuyu duyan, üzerine de kaynayan reçelin kokusunu ekleyen, ne demek istediğimi çok iyi anlar. Mutfağa tutkun olmak da böyle bir şeydir işte. Sadece karın doyurmak üzerine kurulu bir şey değildir mutfak. Her zaman illa yiyeceğin şeyi pişirmek değildir keyif veren. Bazen en az yemek kadar önemlidir o pişirme halinin rayihâsı. Kokuya tutkun olursun, yaparken kullandığın yaratıcılığa tutkun olursun, kullandığın malzemelere tutkun olursun. İşte bu yüzden mutfağın sadece yeme halinin kendisiyle alakalı olduğunu söyleyen halt etmiş.

Lakin ben böyle, istersem reçel yapmanın ne kadar güzel olduğuna dair şiir yazayım, çok sevdiğim meyvelerin her biri reçel olmayı bekleyemeden mideyi boyluyorlar. Şimdi benim kayısılarla da öyle bir bakıştık karşılıklı. Ne güzel olur sizin reçeliniz dedim. Ama sadece dedim:)

Son zamanlarda hep çeşitli vesilelerle andığım, her gün telefonda en az 10-15 dakika annemden günlük rutin hikayelerini dinlediğim Burhaniye'me, Kaz Dağları'na, mis gibi dağ sularına selam olsun!

5 Haziran 2012 Salı

Apoletlerinizi sevmiyorum, sahici olanı alayım!

Araya koca bir haftaya yayılan hapşırık, tıksırık yüklü bir hastalık girince yazmak mümkün olmadı tekrar. Aslında bir önceki yazıdan devam etmek istediğim söyleyeceklerim vardı daha. İnsan olmak ve hakikilik üzerine...

Genelleme yapmayı pek sevmem ama yine de şöyle bir öngörüm var. Doğaya özden ne kadar yakınsa bir insan, kendiyle de, etrafıyla da, insanlığıyla da daha barışık ve dolaysız oluyor sanki. Zorla değil, içten, yürekten gelen bir sevgiyle toprakla uğraşan, denizin nimetlerine yaşamını açan, domatese, salatalığa, ağaca değen insan, o doğallıktaki temiz enerjiyi ruhuna katmamazlık edemez gibime geliyor. Doğaya hükmetmek değil, o hükmün bir parçası olduğuna inanmak...


Geçen haftaki köy gezimde, zaman zaman zaten hep düşündüğüm bu konuları tekrar hatırlamama neden olan bir iki insanla tanıştım. İçinin nurunun yüzüne yansıdığına inandığım insanlar vardır kesinlikle. Üstüne bir de yaşın getirdiği bilgelikler eklenince...

Geçenlerde konuştuğum bir tanıdık, önünde saygı duruşu yapıp yerlere kadar eğileceğim Sean Penn'in muhteşem filmi Into the Wild'a da gönderme yaparak "o filmdekine benzeyen bir halin var senin, bir şeyden kaçıyorsun ama ne olduğunu anlayamadım" dedi bana. Dışardan belki öyle görünebilir ama aslında kaçmıyorum, arıyorum. Ve insan, aradığı şeylerle karşılaştığını gördükçe 'arıyor olma halinin' daha çok farkına varıyor.

Taşa, toprağa, havaya, hayvanlara, denize yakın olmak... Hayatımı, ruhu balgamlar içindeki insanların tükürüğe boğmasını istemiyorum artık. Şehirlerde ayakta kalabilmek, varolabilmek için dişlerini sivriltmesi gereken ve hatta o dişleri kullanma zorunluluğunda olan bir yaratık türü artık insanoğlu. Bu iş hayatında da böyle, özel hayatlarda da. Acımasızlık, doyumsuzluk, yetmeme, hep daha, daha, daha fazlasını isteme... Daha çok para, daha çok ten, daha çok kadın, daha çok erkek, daha çok mevki, daha çok itibar... Niceliğin yanında niteliğin suratına bile bakılmayan bir düzen.

Bazı erkekler var örneğin, böyle omuzlarından tutup "bir sakin ol, bak tamam söz sana, bütün kadınlar senin olacak ama gözünü seveyim bir rahatla, sakinleş, nefesini bir düzene sok" deyip içlerindeki o çözemediğim 'o da olsun, bu da olsun' halini rahatlatmak istediğim. Aynı şeyi yapan kadınlar da vardır belki, derdim cinsiyetçilik yapmak değil, insan. Neredeyse herkesin artık birbirine "sevgilim olur musun?" diye değil, "yedeğim olur musun?" diye soracağı bir hale gelmesi sevginin hüküm sürmesi gereken tüm anların ve hallerin. 1. yedek, 2. yedek, 3. yedek... Şansın varsa bilirsin kaçıncı yedek olduğunu. Değil başıma böyle şeyler gelmesini, ben bu yapaylıklara şahit olmak dahi istemiyorum artık.

Hayalim...

Yürüyüş yaptığım sabahlarda sahile minicik tekneleriyle yanaşan o karı kocayı ne zaman görsem, alacağım olmasa da sırf aralarındaki o sessiz ama bana çok samimi gelen iletişimi izleyebilmek uğruna balık almaya gidiyorum yanlarına. Adamın balığı ayıkladığı o 10 dakikalık süre içinde muhabbet edip hayatlarındaki tüm meselenin, denizin onlara bir gün sonra sunacağı nimetlerden çıkacak rızka bağlı olduğunu görmek... Birinin 'hanım'ından, diğerinin 'bey'inden söz ederkenki saygısına tanık olmak...

- Allah bize çocuk vermedi be abla. Ama biliyon mu şu denize o kadar tutkunum ki çocuğuma denize verdiğim emeği veremezdim belki de. İçimi bildiğinden yukardaki, sen elindekiyle yetin demiş de olabilir bana. Ben hanımı bile beğendikten sonra görüşmeye ilk denize getirdim onu.

- He ya, mayonu da al gel deyince şaşırdım ilk. Başkası olsa "ahlaksıza bak sen" derdim de, bizim köyün bildik 22 yıllık çocuğuydu, bilmeyen yok bunun deniz sevdasını, diye gülümseyerek anlattıkları, dinlediğimde içimi yıkayan bir diyalog... Hayata ve onun sunduklarına sakince teslim olmak, yırtmamak, yırtınmamak, sahip olduklarını sevmek, onların kıymetini bilmeye çalışmak, bardağın hep dolu tarafını görmek... Ama ne yazık ki artık marifet, sahip olamadıklarına odaklanıp sürekli şikayet etmekten geçiyor.

İşte bir bu insanlara bakıyorum örneğin, sonra da Camus okumuş, Sartre okumuş, Kafka okumuş ama sadece okumuş o 'şehirli' insanlara. 20'li yaşları boyunca bu amcaların söylediklerini çok önemseyip yaşamını onların dertleriyle, sorularıyla dolduran ve hayatına da bunları doldurmuş insanları tercih eden ben (otomatik bir çekimdi de bu bir nevi), şimdi 30'ların başında artık ne istediğimi daha iyi bildiğimi düşünüyorum. İçlerine hiçbir hazzı, okumuşluğu, birikimi işleyememiş insanlardan uzak olmak istiyorum. Ne kadar 'birikimli' olduğunu, çantasındaki tüm 'ganimetlerini' yere sererek göstermeye çalışan bohçacı teyzeler gibi ortaya döken bu beyler ve bayanların içi kof şekilciliğinden gına geldi artık. Ağır geliyor yapaylıkları. Bir insanın hayatla kurduğu bağı entellektüel seviyesine göre belirlemek... Sadece minicik bir toplu iğneyle patlatılabilecek kocaman bir balon bu. Özünü, temelini sağlam oluşturamamış insanların üzerlerine yapıştırdıklarında 'şık' duracağını düşündükleri sahte entellektüel apoletler sadece. Bizim memleketimizdeki üniforma aşkı gibi. Görüntüyü "afilli" yapalım, içini doldurmasak da olur.

Ben tam bu yazıyı yazarken yazıştığım bir arkadaşımın sorduğu soru: çoğu arkadaşım Bach dinler ama kaçının yüreği o coşkuyla dolar, haz duyar? Bulamadım.

Çünkü bence bir "Bach dinliyor olmanın etiketi" var, bir de "Bach dinlemeyi sevmek" var. Coşku, haz ve tutkunun ikincisinde saklı olduğuna inanıyorum ben. Hani matematikte kullandığımız "büyük > / küçük <" simgeleri vardır ya, "Bach'ın kim olduğunu bile bilmeyen insanlar" > "Bach dinlemenin apoletlerine hayran insanlar".

Ne sebzenin, meyvenin doğal olanına uzak yaşamak istiyorum artık, ne de insanın.

28 Mayıs 2012 Pazartesi

Dün masaldı, bugün uyandım, neyse ki hala Datça'dayım!

Dağların eteklerinde, yemyeşil ağaçların arasına gelip konuvermiş bir köy evi. Öyle ki tepesindeki çanaklar falan olmasa bir insan yapımı olduğuna inanmak zor. Sanki doğa, taş, toprak kendiliğinden elbirliğiyle duvarlarını örüp ortaya çıkarıvermiş gibi. O kadar bütünlük içinde bulunduğu doğal ortamla; gözlerimin hep aşina olduğu o ayrıksı betonlara ters.

Dışarısı ne kadar sıcaksa evin içine girdiğimde o kadar 'temiz' bir serinlik karşılıyor beni. Taş duvarlar üflüyor sanki varoluşlarındaki serinliği içeri.


Bir pazar sabahı kahvaltısı için yeni tanıştığım doğma büyüme Datçalı güzel insanlarla geliyorum bu çok içten köy evine. Biz içeri girdikten sadece 10 dakika sonra, yere serilen tertemiz bir örtünün üzerine geliyor kocaman, yuvarlak bir kahvaltı tepsisi. İçinde yok yok. Elim boş gelmeyeyim diye fırından aldığım börekler tepsideki en yapay yiyecekler. Köy tereyağı, kırık yeşil zeytinler, bahçedeki kümes ahalisinin masamıza kahvaltı ikramı köy yumurtaları, Datça'daki insanların önemli geçim kaynaklarından biri olan bal, mis gibi biberler, salatalıklar...

Evine gelmiş insana ikram yapmanın, onu evinden mutlu uğurlamanın telaşı üzerinden hiç eksilmeyen ev sahibi sıcaklığını alıp pamukların içine saklamak istiyorum. Normalde gözlerin üzerimde olmasından çok rahatsız olan ben, sadece keyif almamı isteyen bu samimi gözlerle mutlu oluyorum. Kahvaltı bittikten sonra içi badem dolu kavrulmuş kuru incirler geliyor sofraya. İnanılmaz, muhteşem bir lezzet, başka bir şey diyemiyorum.

İncirler yenirken hayatımda duyduğum en samimi diyaloglardan birine şahit oluyorum. Ailenin kızlarından biri ve enişte arasında geçen bir diyalog, her cümlenin arasında kahkahaların yankılandığı... Kız diyor ki:

- Dün gece gene babam eti kavurmayı becerememişim diye küstü bana. Söylendi söylendi söylendi, ben de beğenmiyorsan sen yap dedim diye küstü, gitti yattı.

Enişteden alaylı cevap geliyor hemen:

- Ee bayrama kadar barışır mısınız acep?

- Ne bayramı? Sabaha dut silkerken bir baktım geldi yanıma "bak o tarafta daha dolu var" deyip yol gösteriyor bana:)

- E kızım buna küslük mü denir ki! Muhabbet yenilemek derler buna. Muhabbetiniz yenilenmiş sizin:)

Nasıl hoşuma gidiyor bu iki kelimenin yan yanalığı. "Muhabbet yenilemek"...

Tüm bu yeme-içme, sohbet faslı bitip evden ayrılırken ben düşünüyorum kendi kendime; köyde bağdaş kurup oturduğun yer sofrasının doğallığı mı, havanın temizliği mi acaba bu kadar yiyip hiç yememiş gibi hissettiren? Tüm cevapların geçerli olduğu sorular vardır; bu da onlardan biri.

Yanımdaki esaslı rehberim Datça'nın kurdu. Ama gerçek bir kurt; girip çıkmadığı tek bir delik dahi kalmamış. Köylerde fink atıyoruz; beyaz badanalı, kıvrıla kıvrıla dönen sokaklarda kayboluyorum. Cismî değil, zihinsel bir kayboluş. Mümkün olsa da bulunmasam.

Ve en sonunda çok gitmek istediğim yerlerden birine kırıyor direksiyonunu. Knidos, ah Knidos... Akdeniz'le Ege'nin buluştuğu, en kadim uygarlıklara ev sahipliği yapmış, günümüz 'uygarlığı'nın kıymet bilmezliğini muhteşem doğal güzelliklerin şahaserliğiyle görmemeye çalıştığın bir cennet...

Knidos yolunda...

Ben büyülü bir ruh gibi bir sağa bir sola dolanır; her gördüğüm manzarayı içime çekip zihnime kaydetmeye çalışırken, ne yaparsam yapayım asla bu güzelliği bütünüyle kaydetmeyi başaramayacağını bildiğim makinemle de çekmeye çalışıyorum bazı kareleri. Ama yok, nafile! İmkan yok, hiç bir makine bütünüyle kaydedemez bu güzellikleri.

Rehberim, duyup duyabileceğim en güzel hikayelerden biriyle şahlandırıyor o keyif anlarımızı. Akdeniz'le Ege'nin tam birleştiği, gidilmesi yasak olan o keskin noktada bembeyaz bir fener var, Knidos'un hemen her yerinden görünen. Rehberimin babası, bilmem farkında mı ama dünyanın en şanslı insanlarından biri çünkü o fenerin sorumlusu. Arkadaşım anlatıyor:

- Birkaç şişe şarapla gecenin bir körü arkadaşı mı da alıp gittiğimde oraya, söz veririz birbirimize, fenerin 20-30 saniyede bir her yanan ışığıyla bir yudum da kadehten bize diye...

Knidos... Önüm Ege, arkam Akdeniz...

Farkında olmadan bir masalın içine düştüm galiba. Bazen mutfakta delicesine yorulduğum, bütün uzuvlarımı mutfak tezgahlarının üzerinde bırakıp sürünerek eve döndüğüm gecelerde "nolurdu benim de biraz daha normal bir hayatım olsaydı" dediğim anlar oluyor:) Ama sonra uyku, yorgunlukları temizleyince kendi gerçeğime sarılasım geliyor, zorluklarına bile.

Bazı günlerin sonundaki bir kadeh, denizin dibindeki bir tutam yosun gibi. Onsuz asla olmaz. Böyle bir günün kaçınılmaz tek bir sonu vardı, Palamutbükü'nde deniz kenarında, günün tüm güzelliklerini demleyecek birkaç kadeh rakı...


Bozulmamışlığa, temizliğe, sahiciliğe dair daha yazmak istediklerim var aslında. Doğanın değil, insanın bozulmamışlığına dair... Bir sonraki yazıya kalsın o.

Sadece bir cümle... Dün gerçekten hakiki insan kokusu aldım ben. Tanıyan bilir o kokuyu.

22 Mayıs 2012 Salı

Domates güzeli, pardon güzellemesi

Bu aralar hayatım domateslerden ibaret olarak geçiyorsa ben ne yapabilirim? Geçen gün mutfakta 20 tane domatesi ortadan ikiye böldüğümde çıkan kokuyu aldığım anda "tamam" dedim "hoşgeldin yaz!"

Hala soğuklar devam ediyor olabilir; mevsim ilkbahardan çok sonbahar kıvamında seyrediyor olabilir; seviyoruz deyip bağrımıza bastığımız yağmurlar sevgi şımarığı olup işi abartmış olabilir ama bir domatesten böyle koku çıkıyorsa yaz gelmiştir arkadaş, bu kadar basit!

Şimdi bana kimse mayıs ayında daha domates olmaz, seradır onlar sera lafı da etmesin rica ederim. Son bir buçuk senedir mutfak maceram boyunca 500 kilodan fazla domatesle haşır neşir olmuş bir burun bu bendeki. İçine ben girsem rahat rahat pişebileceğim büyüklükteki kazanlarda saatler boyu az domates sosları kaynatıp kendim de domatese dönüşmedim! Hormonlusunun da, serasının da, gerçeğinin de nasıl koktuğu üzerine gözü kapalı malumat verebilirim. Akdeniz'in kavuran güneşini görmüş, mis gibi köylü teyze domatesi bunlar işte!


Benden söylemesi, her nerede yaşıyorsanız, sizin memlekete de yaz geldiğinde (domates kokusuna bakıp benim gibi Mayıs ayında da getirebilirsiniz yazı, Temmzuz'da da) yakalayın hemen birkaç kilosunu, yarın ortadan ikiye, azıcık tuz ve taze çekilmiş karabiberle biraz zeytinyağı, sarımsak ve taze kekik serpiverin üzerine, sonra arkadaşları doooğru fırına. Bakalım çıkan kokuları duyduktan sonra yaz bitsin, domatesler gitsin isteyecek misiniz?

Sonra n'apacağız o domatesleri derseniz, mutfak dediğin derya deniz... Üstündekileri de cümbür cemaat hepsini birden robota atıp içine arzuya göre başka şeyler de karıştırıp ya da sadece bu şekilde makarna sosu da yapabilirsiniz, pizza sosu da. Ama benim favorim, fırınlanmış domatesten o kadar güzel çorba oluyor ki! Yazın çorba içmeyi hiç sevmem, domates çorbası hariç. Çünkü domates çorbası, salçayla değil, has, mis gibi domatesle yapıldığında güzel oluyor. Ama bir de fırınladınız mı? Başka bir şey demiyorum:)

Mutfakta en sevdiğim anlayış basitlik. Her zaman en lezzetli olan en karmaşık olan olmuyor. Birbirine yakıştığını düşündüğünüz üç-dört malzemenin bir araya gelmesinden damak çatlatan bir şey ortaya çıkartabilirsiniz.

Biraz domates güzellemesi gibi bir yazı oldu ama o kadar çok domatesle haşır neşirim ki bu aralar tuşlardan domates damladı, yapacak bir şey yok. Oturduğum evin bahçesinin de bir sebze meyve tarlasından farkı yok zaten. Ev sahibim ve aynı zamanda yan komşum, iki üç günde bir kucağında malzemelerle çalıyor kapımı. Yeni yeni olmaya başlayan bir iki patlıcan, bol bol biber, maydanoz ama payımıza en çok düşen taze soğan. Üre üre bitmiyor kendileri. Ve ben de, keşke kısır yapmak bu kadar kolay olmasaydı diyorum. Hem arada başka şeylerle de beslenirdim:) Her şey bulgurun suçu. Kendisini de pek severim ama şimdi bir de bulgur üzerine methiye düzmiyim, bir yazıda iki tane fazla olur.

E domatesi anladık da sen nasılsın derseniz... Domatesten hallice Mayıs 15 itibarıyla çoktan kırmızılıktan bronzluğa doğru yol alıp sezon sonunda yazı, ırksal bir dönüşüm geçirip zenci olarak tamamlayacağımı düşünmekteyim. Zenci Zeren'i de sevebilirim sanıyorum. Hatta belki daha bile çok severim. Çevrem genişlemekte, birkaç arkadaş edinmekte, bisiklet tepesinde ordan oraya yuvarlanmaktayım işte. Yuvarlandığım yerlerin hep deniz olduğunu da hesaba katarsınız... Bundan iyisi can sağlığı!

18 Mayıs 2012 Cuma

Toprak, yoksa yağmura aşık mısın sen?

Benim şu bir oturup ihtiyarlayana kadar kalkmayı düşünmediğim çay bahçesinin çalışanlarından bir arkadaş geçen eve dönerken yolda gördü beni. Elimdeki torbalara baktı.

"Biber almışın, domates almışın, erik almışın, midye dolma da var, e ne eksik peki?"

"Ne eksik?" dedim şaşkın. "Rakı!" der demez bastım kahkahayı. "Evde o, evde, merak etme" deyince gülüştük epey. Hiç rakı sofrası kurmaya niyetim yoktu gerçi o gece. Yolda benim torbadaki akşam nevalelerinin kokusunu alan minicik suratlı bir de pisi takılınca peşime "gel" dedim "yoksa arkadaş mı olucan bana bu akşam?" Eve kadar takip etti beni. İnanılmaz tatlıydı. Şimdi bakıyorum da bizim bahçedeki kedi kolonisiyle arkadaş olmuşlar, çete misali takılıyorlar mahallede.


Yağmur bulutları ziyarette bu aralar buraları. Kimi gün çat kapı geliyor, zengin kalkışı yapıp hemen gidiveriyorlar. Kimi gün de - dünden beri örneğin -  baya kalıcı misafir modundalar. Beni de pek seviyorlar zira.

Datça'da en çok yaptığım şeyler listesinde bir numaraya oturmaz ama 'iliklerime kadar ıslanmak' kesinlikle ilk beş arasına girer. Buraya geldiğimden beri karşılaştığım üç sağmak yağmurla da resmen dost olduk, kardeş olduk, eş olduk. Yağmur, kendisini ne kadar sevdiğimi bildiğinden olsa gerek, hiç bir seferinde es geçmedi beni. Doya doya ıslanmanın tadını çıkardım sonuna kadar. İstanbul, işte bu noktada kıskanabilirsin, zira hiç bu kadar güzel ıslatmayı başaramamıştın beni.

Havanın rengi yağmur, kokusu toprak, ışığı gri olunca günün tonu da kitaplar oluyor elbet. Gerçi bendeki bahane işte. Kitabı, güneşe de, yağmura da, kara da en yakın dost kılarım ben her zaman, değişmez.

Murathan Mungan kendi yönetiminde çıkardığı Bir Dersim Hikayesi kitabıyla ilgili bir söyleşide söyledi: "Bazı öyküler bizi büyütürler. Okursun ve birden 15 yaş büyürsün."

Çok düşündüm dün üzerine. Kitaplarla ilgili notlar aldığım defterlerin içine derin bir dalış yaptım, hangi öyküyle ilgili ne yazmışım, onları hatırlamaya çalıştım. Ve iyi ki, dedim iyi ki şu yazma alışkanlığını edinmişim her okuduğum üzerine. Hafızanın hain koridorlarında kaybolabiliyor en çok etkilendiğin şeyler bile. Üstelik aslında her zaman en çok etkilendiklerimiz, bütünden çok detaylar, ayrıntılar oluyor. Sıkışıyorlar bir kara deliğe; en çok hatırlaman gereken, en sona kalıyor.


Geçen kışımı yoğunlukla geçirdiğim Füruzan öyküleri üzerine oldu yoğunlaşmam. Not aldığım bazı satırları nasıl bir atmosferde, ne yaparken okuduğumu hatırlamak bile hoş oldu çok. Tam da bir kış ve kar öyküsü olan Gecenin Öteki Yüzü'nü dışarıda lapa lapa kar yağarken gecenin bir vakti pencere kenarına tünemiş, okumuştum soluksuz. Sonra Şarkılar Kitabı... Delik açar insanın böğründe. Ve yine bir kış öyküsüydü o da. Sahi Füruzan'a da bir kış yazarı desem yanlış mı demiş olurum? Sadece kışı yazması değil mesele, kalemindeki ton... Gecenin Öteki Yüzü'nü cayır cayır bir güneşin ve ışığın altında okuduğumu düşünemiyorum.

Tüm bunlar bir tarafa, asıl Mıgırdiç Margosyan'ı nasıl sevdiğimi hatırladım bu sabah; dışarıda şimşekler, şakır şakır bir yağmur ve ben her sabah horozların sesiyle uyanırken bir sahil kasabasında. Anadolu'da büyümeyi, o köylerde Ermeni olmayı, Süryani olmayı, Zaza olmayı ne gerçek anlatır o; sahiciliğinden kan damlar, tezek kokuları tüter. Anadolu'yu etiyle kemiğiyle yaşamamış, bu yüzden de bilmez saydığım bir şehir çocuğunun, benim, ekmek kokulu tanışıklığıdır bu topraklarla Mıgırdiç Margosyan okumak. Bana onun kalemini tanıştıran eski 'dost'a da burdan selam olsun; tüm bunları düşündüren, aklını, fikrini, kalemini çok önemsediğim Murathan Mungan'a da...

Şimdi dün tüm bunlar üzerine, bana okumam için önerilen bir öyküye doğru kaçar bendeniz. Ha bir de sahi... Toprak, yoksa sen yağmura aşık mısın?

15 Mayıs 2012 Salı

Hayatımın güzel kadınlarına...

Okul öncesi dönemin son zamanları. Benden sonraki ikinci torun sevgili kuzen de daha dünyaya gelmediği için bendeniz, ailenin ilk ve tek torunu olma saltanatını sürmekteyim halen. Anneannenin gözdesi, dedenin gözdesi, teyzenin, dayının gözdesi...

Anneanne evi bir kuş yuvası misali. Sabah bütün kuşlar, dışarıdaki kendi bağımsız yaşamlarına uçuyor; çalışıyor, okuyor, geziyor, tozuyor, akşam yuvaya dönüyorlar. Ana kuş, anneanne tüm gün evinde; evini ev yapıyor, çok yoruluyor, her şeyi kendine yüklenmeye çalışıyor ama yine de mutlu çünkü etrafı hep çocuklarıyla dolu; e bir de torun var artık:) Ben napıyorum? Her şeyi çok net hatırlamıyorum ama hatırladıklarımdan ve baktığım fotoğraflardan maskot misali dolanıyorum orda burda. Daha teyze ve dayı da bekar olduklarından ve ben de anneanne evinde kaldığımdan, annem babam da dahil tüm ahali akşam tek çatı altında toplanıyor.

Hatırladığım ve beynime kazınmış bir sahne vardır. Sahnenin detayları belki onlarca kere değişmiştir ama değişmeyen ana hatlar hep aynı. Saçları bakımlı, giyimi kuşamı son derece şık, ayağında topuklu ayakkabıları, tırnakları ojeli son derece hoş bir kadın girer akşamları o kapıdan, yüzünde ona çok yakışan kocaman bir gülümsemeyle. Annem. Benim annem. Ne getirir, ne taşır o dikliğinin, kendine güvenin koynunda bilmem. Dayı ve dede de eve çoktan gelmişlerdir o saatlerde. İki dakka ayak üstü benim de içinde olduğum bir harala gürele, sarılma, koklama, öpme merasimi yaşanır, sonra anne doğru mutfağa. Birkaç dakka içinde diğer detayların belki hep değiştiği ama değişmeyenin muhakkak peynir olduğu dolu tabaklarla çıkar mutfaktan.

Çocukluğumun en sevdiğim fotoğraflarından biridir bu.

Salonda koltuğun aralarına yerleştirilmiş fiskos sehpalarını çıkarır hemen dedeyle dayı. Tabaklar konur üzerlerine. Assololist edasıyla, uğruna çilingir sofraları kurulan aslan sütü arkadan gelir. Öyle yanlış anlaşılmasın, mükellef bir sofra değildir bu kesinlikle. Akşam herkes geldikten sonra birlikte yenecek yemek öncesi günün yorgunluklarını, sıkıntılarını atmak, belki neşesini, keyfini paylaşmak için kurulmuş bir ön keyif sofracığı. Dedem ve dayım da değişmezleridir bu sofranın da, benim hep hatırladığım, başrolümdeki isim kesinlikle annemdir. Onun, o anlardaki fotoğrafını, neşesini, keyfini, gülümsemelerini, kahkahalarını hiç unutmam.

Ne rakıdan anlardım o yaşlarda, ne çilingir sofrasından. Ama sürekli etraflarında dolanan, ya birinin kucağında, ya diğerinin ayağının dibinde olan ben, o minicik sofranın etrafındaki keyfi, paylaşımı, sevgiyi, sıcaklığı hep hissederdim. Büyüyüp koca eşşek olduğum zamanlarda bu meretten bu kadar keyif alıyor olmamı da hep o zamanlara bağlarım. Rakı asla sadece rakı olmamıştır benim için. Temsil ettiği şeylerdir benim keyfimi besleyen. O yüzden hep derim ki fiilen 17 civarında falan içmeye başlamış olsam da aslında 5-6 yaşlarıdır başlangıcım; o sofralarda, o anlarda, o tatlarda. Hep, çok güzel içmeyi bilen bir kadını görerek, ileride de güzel içtiğini düşünen bir kadına dönüşerek... Güzel içmek, keyif almaktır, pislik noktasına gelmemektir, hayatın en dolu sohbetleri demektir, içerken gülümsemek demektir, hüzne bile gülümsemek...


Anneannemdi daha anaç olan. Sıcak yemekler, sofralar, okul dönüşü çay ve süt kokulu karşılamalar, sokakta oynarken terleyen sırtıma sıkıştırılan tülbentler... Ev, ev sıcaklığı anneannemdi. Annemse dışarısıydı. Bilmediğim için tedirgin olduğum ama bir o kadar da merak ettiğim dış dünya. Her sabah giyinip süslenip kendini dışarı atan, işe gittiğini söyleyen güzel bir kadın. Dışarısı...

Daha kalem tutmazken bile bıçak tutmaya merakım olduğu zamanlarda patlıcan soyarken, kabak doğrarken nasıl anneannemi taklit etmeye çalışırsam, dışarıda olmaya, giyinmeye kuşanmaya dair de hep annemi taklit ederdim. Sinemaya dair derin bir sevgim varsa bugün örneğin, köklerinde muhakkak annemin payı vardır. Beni hiç sektirmeden her hafta götürdüğü filmler, sinema sinema Kadıköy'ü keşfedişlerimiz...

Hayatta en çok kavgamı da yine onunla ettim. Bitmeyen anne-kız çekişmeleri. Ama canımın o çok yandığı zamanlarda da bir gece kollarında nasıl ağladığımı ve beni dünyada o an teskin edebilecek tek insanın o olduğunu da hiç unutmam, unutamam. Bu satırlarda defalarca bahsettiğim anneannem hayatımdaki en önemli kadınlardan biri olarak gözümde nasıl bir şeyleri temsil ediyorsa, annemin temsil ettikleri ise tamamen başkadır, farklıdır ama aslında tamamlar birbirlerini. Ben her ikisinin de dibinde, onları görürek büyürken şimdi görüyorum ki gerçekten tam bir karışımı gibiyim onların; hiç onlar olmadığım tarafları da kendime ekleyerek.

Her gün batımı Datça'da burnuma gelen anason kokusuyla dolan kadehler, hayattan aldığım bu keyfi bana ufacık yaşlardayken bulaştıran anneme gitsin...

Bu yazının anneler günüyle falan kesinlikle ilgisi yok. Geçenlerde yaşadığım çok tatsız bir olayın bana yine düşündürdüğü bir his bana bunları hatırlatan ve yazdıran aslında. İnsan, canı acıdığında hep o kendini en güvende hissettiği yeri arıyor kalbini yaslamak için.

Her sene zaten 6-7 ay uzak yaşarız birbirimizden de bu sene biraz farklı. Her sene onlar giderlerdi, bu sene giden ben oldum. Gitmek, çok dip dibe olmamak sevgileri de temizliyor biraz galiba. Arada, her sevdiğin şeyle arana biraz özlem koymak çok kıymetli. Herkese lazım. Sizi çok seviyorum hayatımın güzel kadınları...