18 Haziran 2012 Pazartesi

Şekerpareleri takdimimdir!

Bana nerelisin diye sorduklarında doğduğum yeri değil, gönlümü bağladığım, suyundan, toprağından en çok nasiplendiğim yeri, Burhaniye/Ören'i söylemek isterim hep. Çocukluk ve ilk gençlik yıllarımın her yazını geçirdiğim gönül memleketim, Kaz Dağları'nı karşısına almış, sanki sevdiğinin ayaklarına kapanan bir sevgili gibi yerleşmiştir Edremit Körfezi'nin kuytularından birine.

Her nereye gidersem gideyim, her nereye tutkuyla aşık olursam olayım, hiç unutulmayan o ilk aşk gibi bende yeri hep bâki kalacaktır. Bundan sonra yaşayacaklarımın bilgisinden muaf, yine de çok yürekten kuruyorum bu cümleyi. Cünkü aslında bir yeri o kadar özel ve unutulmaz kılan oranın güzelliğinden ziyade, üzerindeki emek oluyor. Yaşamaya, insanlarına, esnafına, toprağına, evinize, çiçeklerine verdiğiniz emek... Ve Ören'in benim üzerimde, benimse Ören'nin üzerinde öyle büyüktür ki emeklerimiz... Daha evvel pek çok kez yazdığım, burada da paylaştığım gibi...

Şekerpareleri takdimimdir:)

Datça'ya bu baharda adımımı attığım gün vuruldum, doğru ama şu da bir gerçek ki emek terazisinde ağırlığı daha uzunca bir süre hafif kalır buranın.

O emek öyle bir şeydir ki, bazen nereye giderseniz gidin kovalar sizi, peşinizden gelir. Unutmaz, vefalıdır. Burhaniye'deki evin bahçesinde, dikilirken ufacık bir velet olduğum benim boyumdan küçük kayısı ağacının haşmeti, yıllar içinde aldı yürüdü. Her ikimiz de çocuktuk, artık kendi türlerimizin koca yetişkini. Büyüsün, kocaman olsun, dikili olduğu bahçenin köşesini gölge etsin, cümle alemi kayısıya doyursun diye bekledik, o bize âlâsını verdi. Hiç ummaz, beklemezken dünyanın en lezzetli şekerpare kayısılarını yetiştirdi. "Bu kayısı ise bundan önce yediklerim neydi" dedirten bir süpriz oldu çıktı.

Ve iki gün önce kapımda koca bir koli, bu sıcaklara rağmen güzelliklerinden hiç bir şey kaybetmeden gelip buluverdiler beni. Diyorum ya, bazı emekler çok vafalıdır, hep bulurlar sizi. Anneme geçen gün telefonda "Bizim kayısıdan sonra yediğim kayısılardan hiç tat almıyorum" demem yetti. Bu sayede benim çocukluk arkadaşı, Ege sahillerinde güzel bir yolculuk yapma şansına da sahip olmuş oldu:)


Tatlıyla hiç aram olmamasından sebep, reçeli de kahvaltılarda hiç aramam. Ama reçel yapmaksa söz konusu olan, orada bir durmak lazım. Bir kavanozundan olsa olsa benim boğazımdan bir yemek kaşığı kadarı geçecekse de, olabilecek bütün meyvelerden reçel yapmak isterim. Bir gece boyunca şekere yatmış o meyvelerin eve yaydığı kokuyu duyan, üzerine de kaynayan reçelin kokusunu ekleyen, ne demek istediğimi çok iyi anlar. Mutfağa tutkun olmak da böyle bir şeydir işte. Sadece karın doyurmak üzerine kurulu bir şey değildir mutfak. Her zaman illa yiyeceğin şeyi pişirmek değildir keyif veren. Bazen en az yemek kadar önemlidir o pişirme halinin rayihâsı. Kokuya tutkun olursun, yaparken kullandığın yaratıcılığa tutkun olursun, kullandığın malzemelere tutkun olursun. İşte bu yüzden mutfağın sadece yeme halinin kendisiyle alakalı olduğunu söyleyen halt etmiş.

Lakin ben böyle, istersem reçel yapmanın ne kadar güzel olduğuna dair şiir yazayım, çok sevdiğim meyvelerin her biri reçel olmayı bekleyemeden mideyi boyluyorlar. Şimdi benim kayısılarla da öyle bir bakıştık karşılıklı. Ne güzel olur sizin reçeliniz dedim. Ama sadece dedim:)

Son zamanlarda hep çeşitli vesilelerle andığım, her gün telefonda en az 10-15 dakika annemden günlük rutin hikayelerini dinlediğim Burhaniye'me, Kaz Dağları'na, mis gibi dağ sularına selam olsun!

10 yorum:

laleninbahcesi dedi ki...

temmuz ayında erken çatlayan yumumurtalarından çıkan ağustos böceklerinin şarkılarıyla karşılamıştı bize. Biz de vurulmuştuk Ören'e...Asırlık çınar ağaçlarının altında geçirdiğimiz o yaz unutulmazlarımız arasındadır.

reçel yapmaya bayılırım. Her meyveden yaparım hatta çiçeklerden bile:)

Çook öptüm zero, özledim de

BAYKUŞ GÖZÜYLE... dedi ki...

Zerencim benim de çocukluğumdan hatırladığım ilk tatil yeridir Ören.
Babam oraları çok severdi, gezmeyi de hep onu sayesinde gördüm daha çocukken o görülesi yerleri:)

Reçel deyince, ilk reçel yapışım Ayva'dandır ama çok keyif aldım gerçekten, yemekten çok yapması çok anlamlıdır bence, tam anlattığın gibi...
Ben de çok özledim seni, Sonbahar'da Ihlamur Kasrı'nda buluşacağız unutma sakın:)))fikir Lale abla'dan çıkmıştı;)

ORDAN BURDAN HAYATTAN dedi ki...

uzun zaman olmuş ben buralara gelmeyeli, özlemişim seni yazılarını. bundan sonra hayırsızlık yapmasam iyi olacak :)) sevgiler

Adsız dedi ki...

güneş reçeli derdim ben .. datçaya her geldiğimizde yengem bir kavanoz kayısı reçeli verirdi bana, kaynadıktan sonra üzeri tülentle örtülüp güneşte bekletilmişinden..

inanmışlar meğer..
geçen yıl datçaya gelirken sordum 21liğe ne istersin dedim..
güneş reçeli dedi.. =)..

atalet

zero dedi ki...

Lale ablacim ne isterim oralarin tadini birlikte de cikarabilmeyi. Bak bu son yazdigim yazida bahsettigim kitabin yazari Orhan Bahtiyar, okuyuculariyla kitapta gecen yerleri Kaz Daglarini geziyor. Taniyorum kendisini. Bi guzellik yapar belki bize:)

zero dedi ki...

Nathaliciiim nasil unuturum nasil ozledim sizi! Bak Lale Ablaya yazdigim seyi oku sen de. Belki yapariz oyle biseyler:)

zero dedi ki...

Yasemincim hayirsizlik olur mu? Ama her zaman beklerim ve gelirim:)

zero dedi ki...

Atalet ablacim ama ne guzel demisin, gunes receli. Ben hep bilirim recellerin kaynadiktan sonra gunese birakildigini. Gunese teslim edilince boyle daha bir kivamlaniyorlar sanki.

Derya dedi ki...

çok güzel bir yazı.kayısılarda harika görünüyor anne sürprizi mükemmel:)

Adsız dedi ki...

''Datça'ya bu baharda adımımı attığım gün vuruldum, doğru ama şu da bir gerçek ki emek terazisinde ağırlığı daha uzunca bir süre hafif kalır buranın.''