Çok uzun zaman oldu bu sayfaya iki satır kelam etmeyeli. HT Hayat'ta her hafta düzenli yazmaya başladığımdan beridir, en büyük ihmalim blogum oldu sanırım. Şimdiyse çok güzel bir duyuru için burdayım. Benim için içinde pek çok açıdan bir sürü güzellik barındıran bir duyuru için...
Datça'ya yerleşmemin üzerinden tam iki yıl geçti. Her güzelliğin bir defosu olur ya, benim bu iki yıllık güney Ege maceramın da yüzünde böyle iki derin çizik var işte defo niyetine. Biri bu yazının konusu olmayacak kadar hüzünlü bir hikaye; diğeriyse tam da bu yazının konusuyla alakalı.
Buradaki yaşantım hayatımdaki pek çok olumsuzluğu sildi süpürdü, yerlerine onlarca güzellik koydu. Daha evvel farkında bile olmadığım bir dolu duyguyla, anla, düşünceyle, yaşam biçimiyle tanıştırdı. Ama bir şeyin yeri eksik kaldı. Dostlar...
Pek çok sebepten kader ortağım gibi gördüğüm canım dostum Ece, bu iki yıl içerisinde kendi yolunda rengarenk çiçekler açtırdı, kendi engellerini yine kendi aştı, zihniyle, ruhuyla, fikriyle büyüdü ve ben onu hep uzaktan izledim. Başlangıcının her adımında bir fiil içinde olduğum bir girişimin serpilip büyümesini uzaktan izlemek düştü payıma. Baraka Yoga! Ecem'in can kedisi Puding'ten sonraki ikinci evladı desem yanlış söylemiş olmam sanırım Baraka Yoga için çünkü bir evladı evlat yapan en önemli şeylerden biri doğumundan serpilmesine her adımında bizzat emek olmasıysa Baraka Yoga her şeyiyle Ece'nin evladıdır.
İki yıldır uzaktan izlediğim bu macera, bir yerinden benim de hayatımın içine en yakınından giriverdi. Baraka Yoga, 28 Mayıs - 1 Haziran tarihleri arasında Datça-Ovabükü'ne dört günlük harika bir yoga kampına geliyor. Ece ve Ece'nin hayatıma soktuğu en pırıl pırıl şeylerden biri kendisi gibi yoga eğitmeni Devrim Öztürk'le birlikte Ovabükü'nün bir nevi masal köşesi havasındaki tesislerinden birinde yoga ve meditasyonla dolu bir dört gün bekliyor herkesi. Programın detaylarına buradan bakabilirsiniz ama ben işin profesyonel kısmı haricinde şunu diyebilirim, evet yoga ve meditasyon yapmak amaç, lakin öyle bir sessizlik ve renk cümbüşü arasında hayatın kendisinin nasıl bir meditasyon olduğunu tecrübe edebilmek için de katılabileceklerin bu fırsatı kaçırmamasını tavsiye ederim.
Mekanın canım sahibesi, Datça'nın eğlenmeyi, gülmeyi, söylemeyi bilen güzel insalarından Bilge'nin candan konukseverliğini ve sebze bahçesinden koparıp koparıp pişirdiği güzel yemeklerini de söylemeden geçmeyeyim. Gülbahar Pansiyon-Camping'le ilgili daha evvel şöyle de bir yazı yazmıştım, dileyenler onu da okuyabilir.
Eğer böyle bir zaman dilimi yaratabilirseniz emin olun ki senenin en güzel hediyelerinden birini kendinize vermiş olursunuz. Hem elimden geldiği ölçüde sık sık yanınıza kaçıp geleceğim için tanışmış da oluruz. Ovabükü ve ben Baraka Yoga'yı dört gözle bekliyoruz! :)
yoga etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yoga etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
6 Mayıs 2014 Salı
14 Eylül 2012 Cuma
Bu bir başarı hikayesi değil, işte o yüzden gerçek!
Zamanı kıymetle işleyen insanlar var hayatta. Çok şükür ki onlardan bazıları benim can dostum. Kimi zaman yanıbaşlarından, kimi zamansa uzaklardan izlemek yaptıklarını/kendilerine kattıklarını hem büyük keyif ve heyecan hem de ilham kaynağı.
Bir hikaye aslında bu yazmak istediğim. Hayatımın en tatlı, en kıymetli kadınlarından birinin, can dostumun hikayesi. Başından söyleyeyim, bir başarı hikayesi falan değil bu. Sevmiyorum böyle tanımlamaları. Çünkü bunlar, kitlesel mutsuzluklar içinde kıvranan insanların, o mutsuzluklar içinde boğulmasınlar diye ağızlarına çalınan bir parmak baldan ibaret. Birilerinin 'başarıyor' olduğu büyük puntolarla veriliyor ki, mutsuzluk çukurunda umutsuzluktan boğulmasın kimse. Hep bir gün 'başarabilme' umudu herkes için taze tutulmaya çalışılarak... Bir başarı ya da başarısızlık hikayesi diye bir şey olduğuna inanmıyorum işte bu yüzden ben hayatta. Her hikayenin içinde, nerden baktığına bağlı olarak başarı da var, başarısızlık da, hayal de var, hayalkırıklığı da.
Bu da böyle bir hikaye. İçinde bolca zor zaman da barındıran, ama en çok emekle, aşkla, çabayla ve yılmamakla dolu bir hikaye. İşte bu yüzden de her şeyiyle gerçek bir hikaye.
Onunla bir yol arkadaşı olarak görüyorum kendimi. Birbirimizin hayatına öyle zamanlarda girdik ki, hayatımın bilinmezlerle dolu olduğu o dönemde deselerdi ki, bilinmezlerinin her birini istisnasız bileceksin ama hayatında O olmayacak. Hiç tereddütsüz cevabım şu olurdu; bilinmeyenler acı tatlı kalsınlar oldukları yerde lakin onun varlığından kimse eksik etmesin beni.
Farklı yönlere ama birlikte çıkılmış bir yolculuktu bu. Ben aşçılık yolunda yeni adımlar atmaya çalışırken o da yönünü, topyekün bir yaşam tarzı haline getirmek istediği yogadan yana çizdi. İş değildi yoga hiç bir zaman onun için. Evet iş olarak yapıp para da kazanmak istiyordu ama sabah kalktığı ilk andan uyurkenki bilinç altına varana kadar yogayı bir hayat tarzı haline getirmekti arzusu. Artık hangimiz bilmiyoruz ki bedenimize yaptıklarımızın, ona ne kadar iyi davranıp davranmadığımızın ruhumuza ve zihnimize gösterdiğimiz özenle bağlantılı olduğunu? İşte buydu onun yapmak istediği; öğrenip kendini dönüştürürken paylaşarak kendini dönüştürmek isteyenlere de yol göstermek, aracı olmak...
Deli heyecanlı ama bir o kadar tedirgin, istediklerinden tereddütsüz emin ama zor olacağının da farkında iki kadındık işte o zamanlarda. Çok destek cümlesi vardı aramızda, çok "olacak, yılma, devam, bunları da öğreneceğiz" konuşmaları, her bir başarılı geri dönüşte şerefe kaldırılan kadehler, bol çaylı kahveli 'varlığına sığınma' nöbetleri... Şu satırlarda bu hikayenin başlangıç zamanları da düşmüştü bu sayfaya.
Şimdi yine bir dönüm noktasındayız. Yine birlikte kendi hayatlarımızda başlayan yeni dönemlerin heyecanlı telaşlarındayız. Ben, Datça'da yeni bir hayat kurmaya çalışır, benim için çok önemli bir hikayenin yazım aşamasında harıl harıl çalışır ve şimdilik sadece O bu hikayenin tek okuyucusu olurken, O uzun zamandır kalbinde yatan cevheri hayata geçirmiş olmanın heyecanında.
Ecem artık pazartesiden itibaren kendi yoga stüdyosunda derslere başlıyor. Yaz ortasında beni Datça'da ziyarete geldiğinde deniz kenarında keyifli bir rakı sofrasında, varlığı kesinleşmiş bu mekanın adını söyledi ilk kez bana, doğmak üzere olan bebeğinin adına karar vermiş olmanın heyecanıyla. Baraka Yoga...
"Bizim kulağımıza aşina olan ismi haricinde farklı dillerde çok farklı anlamları var baraka sözcüğünün. Arapça'da bakara, kutsal güç, şükran, bereket; sufizmde nefes, yaşamın değişen özü, iyi dileklerin ve merhametin akışı, ruhani kuvvet; Türkçe'de de sığınak, ufak kulübe, hafif malzemelerden yapılmış yapı demek. Aslını istersen en çok bunlara vuruldum ben. Yapmak istediğimin karşılığını buldum bu kelimede sanki."
Cicili bicili, çiçekli böcekli, şekli sağlam ama içi boş şeylerden ziyadei anlamlarla ilgili olan arkadaşımı çok iyi tanıdığımdan yeni küçük 'evini' çok sevdim ben onun. İki yıl boyunca defalarca evinde yoga yaparken, nasıl olduğunu bilmediğim bir şekilde mekanda yarattığı huzuru ve dinginliği başka hiç bir yerde bulamadım ben. Kendi evim dahil. Şimdi bunu tek bir mekana odaklayacak olması ne büyük keyif, hem o hem de onunla birlikte bu enerjiyi paylaşacak herkes için.
Baraka Yoga Bostancı'da, deniz otobüslerine de, dolmuşlara da çok yakın bir merkezde 17 Eylül pazartesi günü derslerine başlıyor. Son oluşum aşamasında, tüm koşturmacalarında yanında olamadım, hep uzaktan parçasıydım olan bitenlerin. Ama bilen bilir o kadar heyecanlıyım ki onun adına/kendi adıma. Her ikimiz adına da zor, hem de pek zor bir kışın ardından böyle bir 'yaz'da çok kıymetli bir yeni adım bu. Ona da defalarca söylediğim gibi şu an olan, bizi mutlu eden her şeyi o zor kıştaki paralanmalara borçluyuz; en büyük hediye zor zamanlardan geliyor aslında; zor olanda öğreniyor insan çünkü.
O pek özlemediğim İstanbul'a da sadece onun için geleceğim. Bir ay sonra hayatımdaki yeni Baraka'ya merhaba demek, havasını koklamak, matlarının üzerinde namaste diye eğilmek, canım arkadaşıma ve ekip arkadaşlarına sarılmak için.
Canım arkadaşım yolun açık olsun, ben seninle sen olduğun için çok gurur duyuyorum.
Bir hikaye aslında bu yazmak istediğim. Hayatımın en tatlı, en kıymetli kadınlarından birinin, can dostumun hikayesi. Başından söyleyeyim, bir başarı hikayesi falan değil bu. Sevmiyorum böyle tanımlamaları. Çünkü bunlar, kitlesel mutsuzluklar içinde kıvranan insanların, o mutsuzluklar içinde boğulmasınlar diye ağızlarına çalınan bir parmak baldan ibaret. Birilerinin 'başarıyor' olduğu büyük puntolarla veriliyor ki, mutsuzluk çukurunda umutsuzluktan boğulmasın kimse. Hep bir gün 'başarabilme' umudu herkes için taze tutulmaya çalışılarak... Bir başarı ya da başarısızlık hikayesi diye bir şey olduğuna inanmıyorum işte bu yüzden ben hayatta. Her hikayenin içinde, nerden baktığına bağlı olarak başarı da var, başarısızlık da, hayal de var, hayalkırıklığı da.
Bu da böyle bir hikaye. İçinde bolca zor zaman da barındıran, ama en çok emekle, aşkla, çabayla ve yılmamakla dolu bir hikaye. İşte bu yüzden de her şeyiyle gerçek bir hikaye.
Onunla bir yol arkadaşı olarak görüyorum kendimi. Birbirimizin hayatına öyle zamanlarda girdik ki, hayatımın bilinmezlerle dolu olduğu o dönemde deselerdi ki, bilinmezlerinin her birini istisnasız bileceksin ama hayatında O olmayacak. Hiç tereddütsüz cevabım şu olurdu; bilinmeyenler acı tatlı kalsınlar oldukları yerde lakin onun varlığından kimse eksik etmesin beni.
Farklı yönlere ama birlikte çıkılmış bir yolculuktu bu. Ben aşçılık yolunda yeni adımlar atmaya çalışırken o da yönünü, topyekün bir yaşam tarzı haline getirmek istediği yogadan yana çizdi. İş değildi yoga hiç bir zaman onun için. Evet iş olarak yapıp para da kazanmak istiyordu ama sabah kalktığı ilk andan uyurkenki bilinç altına varana kadar yogayı bir hayat tarzı haline getirmekti arzusu. Artık hangimiz bilmiyoruz ki bedenimize yaptıklarımızın, ona ne kadar iyi davranıp davranmadığımızın ruhumuza ve zihnimize gösterdiğimiz özenle bağlantılı olduğunu? İşte buydu onun yapmak istediği; öğrenip kendini dönüştürürken paylaşarak kendini dönüştürmek isteyenlere de yol göstermek, aracı olmak...
Deli heyecanlı ama bir o kadar tedirgin, istediklerinden tereddütsüz emin ama zor olacağının da farkında iki kadındık işte o zamanlarda. Çok destek cümlesi vardı aramızda, çok "olacak, yılma, devam, bunları da öğreneceğiz" konuşmaları, her bir başarılı geri dönüşte şerefe kaldırılan kadehler, bol çaylı kahveli 'varlığına sığınma' nöbetleri... Şu satırlarda bu hikayenin başlangıç zamanları da düşmüştü bu sayfaya.
Şimdi yine bir dönüm noktasındayız. Yine birlikte kendi hayatlarımızda başlayan yeni dönemlerin heyecanlı telaşlarındayız. Ben, Datça'da yeni bir hayat kurmaya çalışır, benim için çok önemli bir hikayenin yazım aşamasında harıl harıl çalışır ve şimdilik sadece O bu hikayenin tek okuyucusu olurken, O uzun zamandır kalbinde yatan cevheri hayata geçirmiş olmanın heyecanında.
Ecem artık pazartesiden itibaren kendi yoga stüdyosunda derslere başlıyor. Yaz ortasında beni Datça'da ziyarete geldiğinde deniz kenarında keyifli bir rakı sofrasında, varlığı kesinleşmiş bu mekanın adını söyledi ilk kez bana, doğmak üzere olan bebeğinin adına karar vermiş olmanın heyecanıyla. Baraka Yoga...
"Bizim kulağımıza aşina olan ismi haricinde farklı dillerde çok farklı anlamları var baraka sözcüğünün. Arapça'da bakara, kutsal güç, şükran, bereket; sufizmde nefes, yaşamın değişen özü, iyi dileklerin ve merhametin akışı, ruhani kuvvet; Türkçe'de de sığınak, ufak kulübe, hafif malzemelerden yapılmış yapı demek. Aslını istersen en çok bunlara vuruldum ben. Yapmak istediğimin karşılığını buldum bu kelimede sanki."
Cicili bicili, çiçekli böcekli, şekli sağlam ama içi boş şeylerden ziyadei anlamlarla ilgili olan arkadaşımı çok iyi tanıdığımdan yeni küçük 'evini' çok sevdim ben onun. İki yıl boyunca defalarca evinde yoga yaparken, nasıl olduğunu bilmediğim bir şekilde mekanda yarattığı huzuru ve dinginliği başka hiç bir yerde bulamadım ben. Kendi evim dahil. Şimdi bunu tek bir mekana odaklayacak olması ne büyük keyif, hem o hem de onunla birlikte bu enerjiyi paylaşacak herkes için.
Baraka Yoga Bostancı'da, deniz otobüslerine de, dolmuşlara da çok yakın bir merkezde 17 Eylül pazartesi günü derslerine başlıyor. Son oluşum aşamasında, tüm koşturmacalarında yanında olamadım, hep uzaktan parçasıydım olan bitenlerin. Ama bilen bilir o kadar heyecanlıyım ki onun adına/kendi adıma. Her ikimiz adına da zor, hem de pek zor bir kışın ardından böyle bir 'yaz'da çok kıymetli bir yeni adım bu. Ona da defalarca söylediğim gibi şu an olan, bizi mutlu eden her şeyi o zor kıştaki paralanmalara borçluyuz; en büyük hediye zor zamanlardan geliyor aslında; zor olanda öğreniyor insan çünkü.
O pek özlemediğim İstanbul'a da sadece onun için geleceğim. Bir ay sonra hayatımdaki yeni Baraka'ya merhaba demek, havasını koklamak, matlarının üzerinde namaste diye eğilmek, canım arkadaşıma ve ekip arkadaşlarına sarılmak için.
Canım arkadaşım yolun açık olsun, ben seninle sen olduğun için çok gurur duyuyorum.
1 Mart 2012 Perşembe
Sandık odası
İçimdeki sandık odasını kire, toza, pasa, yığıntı ve yıkıntılara teslim etmeyeceğimin sözünü vereli çok oldu kendime. Defterlerimin geçmişine dönüp baktığım zaman 10 Haziran 2010'u gösteriyor satırların üzerindeki tarih. Satırlardaysa "Neden hep özensizliğe, üst üste yığılmalara, toza, terkedilmişliğe mahkumdur sandık odaları? Kirinden, pasından, tozundan içine girmek istemezsin, ciğerin yanar, öksürük tutar. Sen girmek istemedikçe ve giremedikçe de toz tozu çağırır, pas pası. Peki ya ruhumuzun sandık odaları? Şimdilerde ne kış, ne yaz, ne bahar temizliği bendeki; ömür temizliği yapıyorum zaar. Her insanın sadece kendinde kalmasını istediği, sakladığı, gözden ırak tuttuğu "şey"leri vardır sandık odasına kitlediği ama gün gelip birikenlere bakmak için kapıyı açtığında içeriden ceset kokuları da gelmemeli. Havalandırmaya, temiz tutmaya belki en çok sandık odalarının ihtiyacı varken, mümkün olsa onlarca kilit vuracağız kapıya. Lakin şimdi, bundan sonra..." diye kendime verilen sözlerle devam eden cümleler...
Sözüm söz o gün bugündür. Evlerdeki sandık odaları çamaşır suyuyla, deterjanla temizleniyor da söz konusu ruhunsa pek işe yaramıyor bu arkadaşlar. Lakin ben muhteşem bir kireç sökücü bulmuştum o günlerde kendime. Izdıraplı ofis günlerinin çıkışında haftada iki kez saat dokuzmuş, şimdi evde olup koltuğa serilmek güzelmiş demeden gittiğim yoga derslerim nice deterjana taş çıkarır cinsinden temizliyordu beni.
Sonra ben aşçı olma yollarında koşturur, hababam kepçe sallarken can dostum, arkadaşım yoga eğitmeni olmak için vurdu kendini yollara. Bunun hikayesini paylaştığım o yazıya baktığımda keyifleniyorum geçtiğimiz yolları düşünerek. Onunla birlikte yoganın hayatımdaki yeri de bambaşka çok daha temelli, köklü bir yere erişti. Sadece sandık odası temizliğinde değil, tüm evin ferahı için lazım olduğu, bir yaşam tarzı olması gerektiği gerçeği girdi hayatıma.
Amma velakin... Aşçı olmanın gerçekleriyle yüzleşmek öyle kolay olmuyor. O restoran senin bu restoran benim koşturur, mutfak tezgahları arasında oklava sallar, kazan karıştırır, fırını küreklerken deli yorgunlukların kurbanı olur bendeniz. Sonuç, bir süredir yogaya dolayısıyla kendime ayrılamayan zamanlar çıkar ortaya. Ama bir kere gerçekten, bedeninizin her köşesiyle nefes almanın hazzına varmışsanız, uyku sorunları dahil pek çok sıkıntıya çözüm bulmuş, adeta yıllar sonra yeniden güneşe çıkmışsanız, döner dolaşır, bir yerden yeniden yakalarsınız ihmal ettiğiniz güzellikleri.
Bendeki de aynen bu hesap oldu. Uzun zaman sonra yeniden yogayla buluşmak, boğulmak üzereyken son anda ciğere yeniden hava gitmesi gibi bir şey.
Mis gibi havalandırılmış bir odada, bir köşede kötü enerjileri dağıtması için yakılmış bir adaçayı tütsüsü, diğer köşede Budalı mumluklarda yanan mumlar, yere serilmiş matlar, ders sonrası şavasana duruşunda üzerimize örtmek için sıcacık battaniyeler eşliğinde yoga yapmak... Teşekkürler arkadaşım, yolunla yoluma değer kattığın için.
Geçenlerde yazmıştım "benim Ruh Emiciler'i yok etmek için kendi Patronus büyümü arıyorum" diye (Harry Potter okuyucuları çok iyi bilirler) buldum, hep de bana çok yakın olan bir yerde!:)
14 Ekim 2009 Çarşamba
İyi ki doğdun Yogini!
Ben kendini keşfetmenin çok başında olan bir Yogini'yim. Bedenini, zihnini ve ruhunu bütünlemenin yolunun hangi disiplinden geçtiğinin sorgulamalarını yaparken yogada karar kılmış ve henüz emekleme seviyesinde olan bir yogini...Uzun araştırmalar, yoganın felsefesi üzerine yapılan okumalar, doğru insanla denk gelmek için gösterilen sabır derken yolum, ışığından resmen gözümün kamaştığı bir insanla yan yana getirdi beni. Eski ben, onunla karşılaşmamızı hoş bir tesadüf olarak değerlendirirdi, ama şimdi enerjilerimizin birbirini çektiğine ve bu şekilde yollarımızın kesiştiğine inanıyorum.
Bir insan kendi içinde yaşadığı bedenine bu kadar yabancı olabilir mi? Olabilirmiş! Katıldığım her ders, yaptığım her hareket bedenimin sınırlarını keşfetmemi sağlıyor; organlarımı yeniden oksijenle buluşturuyor; vücut çakralarımın yeniden çalışmasını sağlayarak vücudumdaki enerji çemberlerinin düzenli dönmesini sağlıyor. Üç yıldır beni adım adım yiyip bitiren hastalığı/sıkıntıları/negatiflikleri vücudumdan uzaklaştırmama yardımcı oluyor. Uykularımla barışıyorum, daha dinç, daha dingin uykular uyuyorum.
Dün, yeni başlangıçlar/yeni doğuşlar döneminde olan emekleme çağındaki bu yogininin fani dünyadaki doğum günüydü. Miladi takvimde 1980'e denk gelen doğum yılı biyolojik yaşının 29 olduğunu gösterse de, 2009'u da yeni doğuşlarımın gerçekleştiği bir tarih olarak anacağım ileriki yıllarımda. Her iki doğumumun aynı tarihe gelmesiniyse hoş bir denklik olarak görüyorum.
Yoga benim kendime verdiğim bir hediye... Tam da bu nedenle dün sırf doğum günüm diye, sırf eş dostla bir yerlere gidip bol bol mum üfleyeceğim diye kendime verdiğim bu hediyeyi es geçmek istemedim. Yolumu doğum günü partisine değil, yoga dersime doğru çevirdim. Rahat, huzurlu ve esnek saatlerden sonra gelen güzel bir uykuyla aldım hediyemin mükafatını.
Ama bu gece üfleyeceğim mumlarımı. İçimde İlhan İrem'in o muhteşem şarkısı çalarken...
"Mumları üfle, bir dilim kes hayattan...
Yağmur yağsın,
Güneş açsın,
Gökkuşağı insin başına
Gül biraz
Bugün sen giriyorsun yeni yaşına"
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)







