Kumkapı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kumkapı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Ekim 2011 Pazar

Balık halinde bir Zero!

Şunu kesinlikle anladım ki, hayatta olmak istediğim şeylerin hepsini birden bu hayatta olabilme şansına sahip değilim. E bir insan benim kadar birbirinden farklı ve uç noktalarda şeyleri "olmak" isterse tabi ki ortalama 80 yıllık bir süreye sıkıştırılmış insan ömürü bunlar için yeterli olamaz. Varsa eğer başka yaşam şanslarımız daha, kullanamadığım haklarımı diğer hayatlarımda kullanmak istiyor, bunu da buraya yazıyorum:)

Hem keyif ayağı kuvvetli, işine aşık bir aşçı (şimdilik bu yolda kulaç atıyoruz); hem toprağın bereketine, kumuna, suyuna bulanmış elleri toprak ve bereket kokan bir çiftçi; hem dibine kadar sinemaya, edebiyata, tiyatroya, konsere vurmuş, boynunda içindeki kitaplar ve defterlerle en omuz çökerteninden çantasıyla denenmedik kafe, bar bırakmamış bir Beyoğlu kızı; hem sürekli dünyanın muhtelif yerlerinde yaşayabilecek kadar evrensel bir gezgin, hem kökleri hep sevdikleriyle sağlamlaşmış sabit bir ev insanı; hem eli, yüzü, teri deniz tuzuyla kavrulmuş, denizin bereketini paylaşmak için kurduğu balıkçı tezgahında kışın o en dondurucu soğuklarında bile kendi gibi deniz kokan kat kat atkılarına berelerine sarınmış deniz aşığı bir balıkçı... Biliyorum bir Terazi olarak biraz olsun dengeli olmam beklenir ama zaten ben işte böyle tüm dengesizliklerimi içimde yaşar, ne edersem yine kendime ederim. Bünye böyle, istiyor da istiyor, ne yaparsınız:)


İşte bu sonuncuyu ne kadar çok olmak istediğimi özellikle dün gece çok yoğun bir şekilde anladım. Çünkü ben dün gece Kumkapı balık halindeydim. Kasalarca, kilolarca balığın, onlarca teknenin, denizin rengine ve kokusuna bürünmüş onlarca insanın arasında ve kesinlikle şimdiye kadar bu kadar farkında ve ait olmadığım bir dünyanın, bir kültürün içindeydim.

Restaurantta 15-20 kişilik bir toplantı ve menüde de balık olunca yolu balık haline düşen mutfak sevdalılarının peşine takıldım. Bolca merak, pazara, manava, hale kısacası işin alışveriş kısmına dair bitmeyen tutkularım, mesleki heveslerimi besleyen "ondan da olsun, bundan da" açlığı... İşte hepsi birden toplaşınca balık haline giden ekibin içinde buluverdim kendimi.


Sabaha karşı saat üçte, tüm şehir uykuda, caddeler İstanbul'un görüp görebileceği en 'yoğun' sakinlikteyken Kumkapı balık hali tüm canlılığıyla ayaktaydı. Sadece koca hali dolduran balıkçı kalabalığı değil kasdettiğim. Halin arka tarafında mangallarını yakmış, getirdikleri balıklardan kendilerine ayırdıkları paylarını pişirip bir iki tek atarak demlenenler mi dersiniz; halin açık kapılarından sürekli içeri sızarak koca balık kasalarından balıkçıların gazabına uğramadan balık aşırmaya çalışan martılar mı dersiniz; teknelerin tarafında durmadan süregiden, kasaları hale taşıma telaşı mı dersiniz... Belli ki yaşam ritimleri de, tempoları da, saatleri de farklı, gündüzünü de gecesini de standardın dışında yaşayan bir insan topluluğu bu. Meslek değişimim sonucu çok daha iyi anlayabildiğim bir tempo... Benim ritmim, tempom, yaşam ve vücut saatlerim de değişmedi mi ki sanki? Eskiden kaldırmamın imkanı bile olmayan kasaların altına giren de, dolaplarda rafların en üstlerine tırmanıp kiloluk tenekeleri indiren de, bu sayede de vücudunda şimdiye kadar hiç farketmediği kaslarının yerini, ilk zamanlardaki ağrılarıyla öğrenen de ben değil miyim?

Bu arada benim haricimde sinek namına bile dişi bir canlının mekanda bulunmadığını da bir dipnot olarak düşeyim:) İnsan kendini hakikaten uzaydan gelmiş bir varlık gibi hissedebiliyor böyle durumlarda:)


Gün doğmasına çok az kalmış bir vakitte eve vardığımda, evin çok yakınındaki fırından gelen poğaça kokusu, yorgunluğuma rağmen sıcacık bir bardak çayla uykudan çok daha cazipti o an için doğrusu. Ama gelin görün ki, fırının imalathanesinden kokular gelse de, belli ki fırının açılmasına daha vardı. Böylece, daha doğmamış bir günün sabahında hayalini kurduğum poğaça-çay-Zero buluşmasını başka bir zamana erteleyip yorgun bedenimi yatağa bırakıverdim. Uyumak üzereyken kendime söylediğim şeyse şuydu: bu ilkti ama son değil...

10 Aralık 2010 Cuma

"Balık rakıyla yakalanır"

"Ne ağ, ne de olta, balık rakıyla yakalanır."


Ara Güler'in bir iki gün içinde piyasaya çıkacak olan Kumkapı Ermeni Balıkçıları kitabının tanıtım yazısında rastladım bu cümlesine. Otuz yıllık şu ömrümde ne ağla, ne de oltayla, bizzat rakının kendisiyle yakaladığım balıklar düşüverdi aklıma.

Kimi zaman balıkların şahı lüfer vardı rakının ucunda, kimi zaman kış güzeli palamut, zaman zaman tekir, zaman zaman hamsi... Ama istisnasız her zaman en az iki kişinin çevrelediği bir sofra... Çünkü rakı tek kişilik değil, çok kişilik sofraların tacıdır.

1957 sonrası kuşağın hiç bilmediği, yaşamadığı bir İstanbul kasabasını, Kumkapı'yı anlatıyor Ara Güler. Bir zamanlar ufak bir balıkçı köyü olan Kumkapı'yı... 1957-60 yılları arasında yapılan sahil yolunun araya koca bir beton yığını döşemesiyle ayrılır Kumkapı ile denizin komşuluğu birbirinden. Bugünkü Kumkapı ile o günlerin hemen denizin dibine kurulu Kumkapı'sı asla aynı değildir, olmayacaktır da. Ustanın siyah-beyaz objektifinin kareleri bile adeta bu farkın birer kanıtı gözünüzün önünde. İstanbul'a dair bizden çalınan, esirgenen güzelilkler...

Ne deniz eskisi gibi dalgalarını sahile vuracak kadar Kumkapı'nın dibinde artık, ne de eskinin deniz sevdalısı, balıkların belalısı Ermeni balıkçılar bu şirin 'köyün' sokaklarında. Azaldılar, 'yok'luk sınırındalar.

Yine de, tüm bu yitirmişliklerine, azalmışlıklarına rağmen koklamasını bilene kaldırım taşlarında, cumbalı sokaklarında hala eskinin kokusunu bir parça olsun barındırıyor Kumkapı.

Bir sene öncesi dönemlerde halletmem gereken bir mesele, yolumun arka arkaya bu çok sevdiğim semte düşmesine neden olmuştu. Şiirsel bir ritüel gibiydi Kumkapı'ya gidişlerim. Kadıköy'den vapurla Eminönü'ne geçiyor; ordan, bana 1950'lerde yaşadığımı hissettiren Sirkeci Tren İstasyonu'na geçip Kumkapı trenine biniyordum. O tren yolculuğu bile bir andır İstanbul'a dair yaşanması gereken.

Eskidir İstanbul'un banliyö trenleri, güyya yenilenmiş olanları bile eskidir. Cankurtaran, Kumkapı, Samatya diye uzayıp giden istasyonların etrafında çevrili o ahşap evlerin yıpranmışlığı kadar eski... Öyle ki aynı gün içinde yolunuzu hem Kumkapı'ya hem Maslak'a düşürürseniz örneğin, yaşadığınız şehir konusunda ciddi bir algı yanılsamasına girmeniz mümkündür. Maslak plazalarıyla o tahta rutubet kokulu, yaşam izleriyle dolu evlerin aynı şehrin parçası olduğuna inanmak zordur çünkü.

Kumkapı tren istasyonu, bir alt geçitle Kumkapı'nın o meşhur meyhanelerinin bulunduğu sokağa bağlanır. Benim gibi İstanbul'un bu yakasına, bu semtlerine, bu tarihine uzak büyümüş biriyseniz eğer, yürürken bakar, bakar, bakar, gördüğünüz her kareyi hatırlamak, bastığınız her taşı ezberlemek, karşılaştığınız her insanla konuşmak istersiniz.

Kumkapı'ya sadece işim düştüğü için gidişlerimi affetirmem gerek sanki şimdi. Ara Güler'in kitabı hakkında okuduklarımın bana hissettirdiği budur. Bir elimde onun kitabı, bir elimde fotoğraf makinem, şimdi sadece ve özel olarak Kumkapı için gitmeliyim. Hatta mümkünse yanıma dostları da katıp günün sonunda rakıyla balıklar yakalamalı, masamıza gelen çalgıcılarla iki şarkı patlatmalıyım. Ama bunu hiç vakit geçirmeden yapmalıyım.

Celal Üster'in Ara Güler'in kitabıyla ilgili yazdığı yazıdan bir alıntı hislerime tercüman oluverdi:

"Güler'in siyah beyazlarına bakarken, Kumkapılı Ermeni balıkçılarla söyleşilerini okurken, Hrant Dink'in sandalda balık tutarken çekilmiş fotoğrafı düştü aklıma. Neden dersiniz? Neden acaba!".


ps: Fotoğraf, 1950'nin Kumkapı'sından Ara Güler'in objektifine aittir.