Yazıya Dair etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yazıya Dair etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Kasım 2012 Cuma

Aşkın romanları

Yekta Kopan'ın bu yazısını okuduktan sonra aklımda uçuşmaya başladı düşünceler. Aşkların romanlarını düşünmeye başladım. Yazının bu konuyla hiç alakası olmamasına rağmen muhtemelen Pal Sokağı Çocukları'nı hatırlamış olmanın sebep olduğu bir çağrışımla gidiverdi aklım bu zamandan öteye. Pek çok şeyin romanıydı çünkü Pal Sokağı Çocukları; çocukluğumun romanı, arkadaşlığın romanı, masumiyetin romanı, savaşa karşı tüm zorluğuna rağmen barıştan yana olmanın romanı ve daha kişisel bir hikayede bitmiş bir sevdanın paylaşılmış son romanı.

Her aşkın bir coğrafyası olduğundan bahseder Altın Kafes'te Nazlı Eray. İlk okuduğumda bu sayfaya yazmış olduğum gibi o aşkın yaşandığı sokaklar, evler, sinemalar, şehir/ler, kafeler, kaldırımlar o aşkın coğrafyasıdır ve işte tam da bu yüzden aşk gittiğinde dar gelir bu mekanların her biri. Bazen kesişir aşkların coğrafyaları, bazen de tertemiz yeni coğrafyalar edinir kendine.

Tıpkı bunun gibi aşkların romanları da var aslında. Birlikte okunmuş, birlikte alınmış, hediye edilmiş, hayatların birbirlerine ait olunmadığı zamanlarında külte dönüşüp sen de oku diye ödünç verilmiş, altını çizdiği satırlardan O'nun izini sürmeye/anlamaya çalışılmış, üzerine kendi altı çizik satırlarının yaratıldığı romanlar...

Kitaplar...

Her yaş üzerine yapışmış yeni hikayelerle atıyor yukarıya kendini. Acı, tatlı, kırık, sahici... Ve her roman kendi hikayesinin haricinde bir de okuyanın o dönemki hikayesini biriktiriyor üzerinde. Bir zamanlar, her yıl dönümünde geride bıraktığımız yıl kadar kitap hediye eden bir sevgilim vardı örneğin. Kitap Fuarı'nda tanışmayla başlamış bir ilişkiden tam da beklenebileceği gibi belki de:) Alacağım hediyeyi önceden bilmek hiç bu kadar keyif vermezdi. Gülümseyerek hatırlıyorum şimdi bu hikayedeki naifliği.

Aşkın coğrafyası yazımda yazdıklarımı bugünümden okuyunca da bir garip oluverdim. Bir seneyi aşkın bir sürede gitmelere uzak bir ruh halinden, sadece gitmenin ruh haline atlamakla kalmadım gittim de üstelik. Gerçi gidişimin o yazıda bahsettiğim türden bir kaçışla hiç alakası yok. Artık kendimi hiç ait hissedemediğim bir 'dünya'dan uzaklaşmak, kendimi uyumlandırabildiğim bir coğrafyayı bulabilme arzusuydu benimki. İşte yazının sihirli değneği... Unutmaya mahkum olduğu anlara nasıl da taşıyıveriyor insanı. Ve hayatımızda hiçbir şey olmadığını, değişmediğimizi, herşeyin hep aynı rutinde gittiğini sanırken aslında nasıl da değiştiğimizi gösteriyor yazı.

Burada yazdığım yazmadığım öyle çok âna gittim ki bugün tek bir yazının düşündürdükleriyle, hatırlanmak istedi sanırım bazı anılar, insanlar... Acı-tatlı beni ben yapan herşeye ve herkese selam olsun!

3 Eylül 2012 Pazartesi

İçimden geldiyse vakti gelmiş demektir!

Ne kadar kolay geride bıraktım İstanbul'u, ne kadar kolay vazgeçtim bu şehirden. Tam dört ay evvel bir gece yarısı tek başıma bindiğim o otobüs koltuğunda arkada bırakırken İstanbul'u, aklımdan geçenleri, hüznümü, bu şehirde geçirdiğim koca bir otuz yılı düşününce gözümde biriken birkaç damlayı hatırlıyorum da, çok eski bir geçmişe ait gibi hepsi şu an. Belki de gidersem bir daha geri dönmek istemeyeceğimi içten içe bir yerlerimde biliyor olmanın hüznü, gözyaşı, vedasıydı onlar, kimbilir. Defalarca o kadar gitmek isteyip o kadar gidememiştim ki, bir kere kırmayı becerirsem o zinciri, bir daha takmayacaktım. Şimdi geriye dönüp baktığımda tüm bunların hepsini aslında içten içe biliyordum ben.

"Sadece yaz için gidiyorum, sadece yaz boyu kalacağım" cümleleri korkmamam için önce kendimi, sonra etrafımdakileri kandırmaktı. Ben kandım ama beni tanıyan o 'etraf' kanmadı. Sen gidersen bir daha gelmezsin dedi. Ama 28 Nisan akşamı o otobüste giderken, eğer yaşamak için İstanbul'u temelli terkediyor olduğumu bilseydim, çok zor geçerdi o yolculuk. Otuz yılda şehrin her yerine sıkışmış tüm birikmişler üzerime çullanır, en çok da son iki yılda hayatımdaki değişimlerle geldiğim noktadan duyduğum gururla karışık kırıklığı anımsar, yanardı canım.

Evet, artık bunca zaman sonra gocunmadan itiraf edebiliyorum ki, iki yılda hayatımı getirdiğim noktadan gurur duyuyorum ama temelinde sağlam bir kırıklık yatıyor. Başkaları için sıradan görünebilecek ama bir tek yaşayanın yani benim ne kadar derin olduğunu bildiğim bir kalp kırıklığı... Üzerine hayatımın değiştiği, aslında işte tam da bu yüzden o kalp kırıklığına çok şey borçlu olduğum, şu an olduğum yerden duyduğum mutlulukla defalarca "iyi ki, iyi ki" dediğim ama zamanında canımı ne kadar acıtmış olduğunu da herhalde hiç unutmayacağım bir kırıklık...

Belki hala o kırıklığa ne kadar çok şey borçlu olduğumu bilebilecek noktada bile değilim. Zaman belki bana sandığımdan çok daha fazla getirecek "iyi ki" cümlelerini. Bir nedeni var bunun. Şimdiye kadar pek kimselere söylemediğim, kendim haricinde bir elin parmaklarına bile erişmeyen sayıda insanın bildiği bir neden... Datça'ya gelirken herşeyden ama herşeyden önce, İstanbul haricinde bir yerde yaşamayı denemekten, yeni mutfaklarda çalışmaktan, tüm bunlardan öte bir motivasyon sebebi. Bana "bunu İstanbul'da yapamam, o yüzden gitmem lazım" dedirten ve gitmek fikrini içime düşüren ilk neden...

Her yeni ev, yeni bir çalışma masası...

Bir nevi hamilelik olarak tanımlamıştım bunu ilk zamanlarda. Geldiğim noktada doğurmazsam içimdekini sanki devam edemeyecekmişim gibi bir his... Yazmaktan bahsediyorum. Dolduğum, bir nevi hamile olduğum şeyi yazmaktan...

Daha evvel de benzer bir süreçten geçmiştim yıllar önce. Yine içimdeki bir hikaye içimde kalamamış, dökülmüştü kağıt üzerine. Çok kırık ve çok üzücü bir olayın vesilesi olacağını bilmeden, kendince yazdırmıştı kendini. Herkese söylemiştim o zaman bir şeyler yazıyor olduğumu. İşte o noktada kontrolden çıkmaya başlamıştı. Herkesin bildiği andan itibaren benim için sadece çok yorucu bir sürece dönüşmüştü yazmanın bizzat kendisi. "Ne zaman bitiyor, ne yazıyorsun, bastırıcan mı, kime bastırıcan vs." gibi sorular, bir anda sadece yazıyor olmanın keyfini alıp götürmüş, kendimi kanıtlamam gereken bir konuya dönüştürmüştü benim için yazmayı. O zamanlar hayatımda içinde bulunduğum psikoloji farklı olsaydı eğer, belki tüm bunlarla baş edebilir, daha dik durabilir, beni yoran insanları susturabilirdim. Ama yapamadım. Çünkü ben beni yoran insanları susturmayı, istemediğim şeylere hayır diyebilmeyi de bu iki senede öğrendim.

İşte tüm bunları yaşamış olmaktan ötürü bu sefer çok yakınım bir iki kişi haricinde kimselere söylemedim yine yazmak istediğimi. Bir hikayem olduğunu ve Datça'ya aslında bunun için geliyor olduğumu. Çalışmak, mutfaklardan uzak kalmamak önemliydi ama birincil önceliğim değildi. İnsanların sadece sonuca odaklı, süreci yani yazmanın bizzat kendisinin verdiği hazzı umursamadığı sorularıyla en azından bir süre, elimde kayda değer bir metin oluşana dek uğraşmak istemedim.

Lakin şimdi galiba o noktadayım. Dört aydır hiç durmadan yazdım, yazıyorum. Daha henüz tam neresinde olduğumu bilmiyorum zira hala anlatacaklarım var, dolayısıyla yolum var ama elimde de baktığımda içimde acayip duygular uyandıran epey hallice bir metin. Her geçen adımda şu an hayatımdaki en büyük heyecan haline gelen bir metin.

Uzunca bir süre buraya hiç bir şey yazamadım. Sebebi biraz da budur. Kafamdaki hikaye yazıldıkça o kadar çok zihnimi, beynimi, duygularımı, hayatımı kaplamaya başladı ki, onun haricinde iki satır yazamaz oldum başka bir yere. Niyetim bu zamanlara bitirmiş olmaktı ama planlandığı gibi olmuyor bu işler. Hele yazı hiç. Hiç tahmin etmediği yerlerde tıkanıp günlerce süründürüyor insanı ya da anlatmanın kısa süreceğini düşündüğün bazı bölümler sayfalarca yazdırıyor kendini. Yani daha biraz yolum var.

Neden şimdi paylaştım tüm bunları bilmiyorum. Bildiğim tek şey içimden geldiği... İçimden geldiyse de vakti gelmiş demektir.

Sessiz göründüğüm bunca zamanda aslında belki hayatımın en çok 'ses' çıkardığım dönemini geçiriyorum. Sadece buradan görünmüyor. Merak edenlerden affola:)

25 Temmuz 2012 Çarşamba

Eski defterler, yeni defterler, gidenler, kalanlar...

Yeni başlangıçlar, üst üste çok denk geliyor bazen. Datça'ya ilk ayak bastığım günlerde, günlüğüm bittiği için yeni bir defter alma vakti de gelmişti. Dindirilemez kırtasiye sevdamın seçtiği, kimbilir içine nelerin yazılacağı tertemiz bir defter duruyordu elimde. Yeni bir şehir, girişinde çok eski değirmenler ve rüzgar güllerinin insanı karşıladığı ufak bir sahil kasabası, çok çok uzun zamandır hayali kurulan yeni bir ev, hiç tanımadığım sokaklar, insanlar, yeni bir iş, iş arkadaşları... Tüm bunlarla ve kimbilir tahmin edemediğim daha nelerle dolmaya başlayacak yeni bir defter...

Bu sabah yine birşeyler karalarken defterime, şöyle bir eskilere de bakmak geldi içimden. İlk sayfadaki tarih 29 Nisan, saat 09:28.

"Muhteşem çam ormanlarına dayanmış Marmaris otogarında otobüsün neredeyse tamamına yakını burada inmişken, Datça'daki yeni hayatıma başlamama sadece bir saatlik bir yol kaldı önümde" diye yazmışım otobüsün içinde. Hatırlıyorum o ânı, heyecanımı... Ve sonrası... Sayfaları atlaya atlaya karıştırırken bazı şeylerin, bana sanki milattan önce yaşanmış gibi gelmesine hayret ediyorum. Oysa zaman dilimi sadece ve sadece üç ay.

Kendi elleriyle defter yapan, teker teker uğraşıp onları diken güzel arkadaşımın defter markası İKİ'nin, yanında güzel notuyla gönderdiği kıymetlim:)

Bazen hayatımızda sanki çok da fazla değişik bir şeyler olmuyormuş gibi hissedip yaşar giderken aslında nasıl da önemli şeylerin olduğunu sonradan bir bakış atınca farkediyoruz eskiye. Yazmak, not almak, oraya buraya çiziktirmek hayatı çok kıymetli bu yüzden.

Şu buraya yazamadığım bir ayda bile öyle çok şey oldu ki misal. Çok kötü başlayan, neyse ki sonrasında kendini gönül ferahlığına bırakan zorunlu bir İstanbul seyahati sıkıştı örneğin. İstanbul, temmuz ortasında dönmeyi beklemediğim, zerre de özlemini çekmediğim, uzaktaki bir şehir olarak duruyordu orda bir yerlerde. Lakin bir sabah karman çorman bir otobüs garının içinde, sürekli korna çalan taksilerin arasında buluverdim kendimi. Unutmuşum n'apiyim! Datça'da aylardır çevre köylere yaptığımız bir iki gezi dışında motorlu taşıta binmedim ki ben.

Bu satırları takip eden dostlar bilirler anneannemin hayatımdaki yerini, izlerini, dünyanın öte yakasında da olsam en çok düşündüğüm kişilerin en başında geleceklerden birinin hep o olduğunu. Çok kötü bir şaka yaptı, çok korkuttu, elimizi, ayağımızı kesti, tüm sevdiklerini İstanbul'a topladı, ondan sonra rahatladı, "tamam" dedi "hepinizi gördüm ya gam yemem, iyileşeceğim" ve çok başarılı bir ameliyattan sonra önce bize, sonra doktorlara söz verdi "bundan sonra kendime daha iyi bakarak yaşayacağım!"

Eski günlükler, yazılanlar, olanlar falan derken böyle biraz muhasebeyle geçen bir gün oldu sanki bugün. Yemyeşil çam ağaçlarını, o ağaçların arasından görülen evlerin çatılarını, uzaktaki muhteşem maviliği izler, bu satırların haricinde başka bir şeyler daha karalarken aklıma düşüverdi bazı şeyler; yazmak istedim. Gidenler, gitmiş oldukları için hayatımıza girenler... Bulunduğum an o kadar kıymetli ki, hayatımdan giden herkese kocaman bir teşekkür göndermek istedim. Şu an burdan başka olmak istediğim hiçbir yer yok. Ve bunu da bana ilk zamanlar kabus gibi gelen bir değişime ve onu tetikleyen zorlu günlere borçluyum.

Evet, bana o günlerde "biraz sabır Zeren, herşey çok güzel olacak, gör bak" diyenler var ya, o zaman muhtemelen hepinizi boğazlamak istiyordum ama siz çok haklıymışınız!:)

29 Ocak 2012 Pazar

Daktilo günleri...

Hayat kocaman bir tombala torbası. Bir el tarafından çalkalanmış çalkalanmış, belki de bu dünyada hiç yan yana gelmeyecek farklı iki insanı torbadan yan yana düşürüvermiş. Yıllar içinde yaşanan onca güzel şeyle birlikte birbirlerinin hayatlarına dair pek çok güzel şey de yer değiştirmiş. Ondan ona, ondan ona... İki dedesi var sanarak büyümüşken bir tanesi, bir de bakmış bir üçüncü dede daha var artık hayatında. "Yeni dede"yi hiç tanımamış, görmemiş ama çok dinlemiş ve bir gün o dedenin daktilosu kocaman bir armağan kutusu olmuş kapısına gelivermiş.


Gün gelmiş güzel günler tükenmiş. Kötüleri biriktirip çoğaltmak yerine güzellikleri hep "çok" bırakıp kirlenmeyelim denmiş, yollar ayrılmış. Yol dediğin uzun maraton, birleşir de ayrılır da. Ayrılık dediğin çetin maraton, süründürür de diriltir de.

Ayrılan insana en lazım şey en incesinden telli bir süzgeç. Döküp yılları içine bastırıp bastırıp sıkmak tüm yaşanmışlıkları. Süzgecin öbür tarafına geçip "süzülenler" cepte kâr. Kâr hanesinde kimi zaman bir film, kimi zaman bir gülüş, kimi zaman bir eşya. Bir daktilo mesela.

İşte masamın üzerinde eski, anılarla yüklü böyle bir daktilo. Anıların son demi bana, öncesi ise hiç tanımadığım ama hakkında çok şey duyduğum, ruhu şad olsun kıymetli bir insana, bir dedeye ait.

Önüm arkam, sağım soluma kelime derken, kafamı çevirdiğim, elimi attığım her yerde bu aralar kelimelere çarparken çıktı daktilom yine yerinden. Madem bunca kelime doluyum, kelimelerin de kendi şölenlerini, resmi geçitlerini yapma vaktidir o zaman. İzin vermeli, göz yummalı. Dökülürken kağıdın üzerine çınlatsınlar ortalığı. Buyursunlar, haftalardır yaşadığım heyecanın ortağı olsunlar.

Kelimelerin de bir sesi olduğunu hissediyorum daktiloda yazarken. Suyu sıkılmış bir nostalji midir bu? Kimine göre belki. Artık kartuşunu bulmakta bile bunca zorluk çekerken daktiloyla yazmayı yüceltip hayatı zorlaştırmak değil bendeki. Yazmak, kalemle, bilgisayarda, daktiloda, neyle olduğu hiç önemli olmadan başlı başına sihirli bir süreç. Hayatı, bir yerinden kayda geçirme. Kimi için dirilme, kimi için arınma, kimi için bir kusma hali. Benim için hepsi birden.

Lakin nicelik kadar niteliğe de önem vermem dersem yalan söylemiş olurum. Sapına kadar bir Terazi olmanın kaçınılmaz sonucu, estetize güzelliklere topyekûn bir hayranlık bendeki. Çay içmeyi tiryakilik boyutunda çok severim ama ince belli bir bardağı renklendirdiyse daha çok. Eşlikçisi bir dilim beyaz peynir ve dost sohbetleri değilse birkaç duble rakının, eksik kalır keyfimin tamamı. İşte tam da bu yüzdendir ki arada bir yazıya eşlik ediyorsa gümbürtülü bir daktilo gürültüsü, yazı eyleminin kendisi çok keyifli bir fotoğrafa dönüşüyor benim için.

Bir zamanlar biraz korkulu, biraz merak dolu bir heyecandı benim için daktilo. Boyum anca bir bacak boyunda ufacık bir veletken dedemin, odasına kapanıp takır tukur saatler boyu yazdığı günlerde, kapı önünde "o çıksa da ben girsem, bir otursam o daktilonun başına" diye renk vermeden dolanıp durduğumu hiç unutmadım. Bir çocuk için "buna dokunmayacaksın, bu odaya girmeyeceksin, bu daktiloyu açmayacaksın" demek ne demektir? Dokunacaksın, gireceksin, açacaksın. Budur çocukların mantığı:) Böyle der korkuturdu dedem beni de. Şimdi düşünüyorum, bıyık altından da az hoşuna gitmezdi o halim. Nitekim yıllar geçip elim daha bir kalem tutmaya başlayınca, kitaplara, yazıya merakım iyice ortaya çıkınca, kendi elleriyle vermiş, okul için kompozisyonlarını bununla yaz demişti. Nasıl sevinmiştim.

Şimdi o daktilo yok. Nerde bilmiyorum. Ben nasıl oldu da koruyamadım, kayıplara karışmasına engel olamadım, bilemiyorum. Ama diyorum ya, elimde yine bir 'dede' daktilosu. Kıymeti, değeri ve tüm evi inleten gümbürtüsü benimle birlikte yürüyecek ben varoldukça.

8 Eylül 2011 Perşembe

Bazı günler unutulmaz, bazı kadınlar hiç!

"Bazı günler o kadar özeldir ki tarihe not düşmek gerekir" diye başladım defterime yazmaya. Kahve ve yanına koyduğum bir dilim pasta daha çok bir renkti; asıl istediğim defterimle ve gün içinde yaşadığım tüm o özel anlarla başbaşa kalmaktı.


Az evvel okudum, canım arkadaşım dünkü o muhteşem buluşmayı İtalyan filmlerindeki kalabalık, neşeli, curcunalı sahnelere benzetmiş. Ne kadar doğru! Kocaman bir masa etrafına toplanılır, yenilir içilir, herkes bir ağızdan konuşur, ama dinler de aynı zamanda, çaylar gelir, kahveler gider, çantalar bir hediye torbasına dönüşür, bir ayraç atlar çantanın içine bir seferinde, sonra bir lavanta torbası, mis kokulu bir sabun ya da masmavi bir uğur taşı... Ama en nihayetinde bu bir İtalyan filmi değildir. Bu, bizim filmimizdir. Biz kim mi? Bir leylak, bir lale, bir ece, bir baykuş, bir macera, bir düş, bir hüzün, bir süslü, bir sabun, bir qunegond, bir annecik...

Bu kadar insanı bir araya getiren o güzel kadın bir tarafa, hepimizin aslında yazı, satırlar, kelimeler sayesinde buluşmuş olmamız ayrı bir hoşluk. Özde hepimizi biraraya getiren şeyin yazı olduğunu bilmek... Yazmayı seçen, yazıyla birbirini bulan, yazıyla birbirini tanıyan ve buluşan kadınlar...

Buluşmaya ilk gidenlerdendik. Upuzun masanın etrafında yarım saat içinde tüm yüzler yerlerini aldı teker teker. Kucaklaşmalar, öpüşmeler, samimi, candan onlarca söz... Sonra bir kadın geldi, elinde bastonu, yanındaysa gülümseyişiyle daha da güzelleşen kızı... İşte o an o masadaki atmosfer bir anda katman değiştirdi. Bir katman daha yükseldik sanki gökyüzüne.

Uzun ve bembeyaz saçlarını savura savura, bir söyledi on kahkaha attı, bir kahkaha attı on söyledi. 1940'larda yaşadığı Kars'ta kışların nasıl çetin geçtiğini, çıktığı tiyatro oyunlarında ellerinin duruşuna nasıl sinir olduğunu espiri kata kata mekanı çınlatan kocaman kahkahalarıyla anlattı, daha nice anlattığı şeyler gibi... O kadar keyifle ve heyecanla paylaştım ki onunla tüm o anları, suratıma nasıl bir gülümseme yerleştiyse artık, ayrılırken yüzümü ellerinin arasına aldı ve "gülen yüzün hiç eksilmesin canım yavrum" dedi bana. Dayanamadım, bir kere daha sarıldım.

Ama durun, ayrılmamızdan önce söyleyeceğim birkaç cümlem daha var. O anlatır, biz dinler, biz anlatır, o dinlerken bir an geldi, kızına Asimov'un Vakıf serisinin son iki kitabını almak istediğini söyledi. Şimdi bir şeye açıklık getirmeli: A-S-İ-M-O-V! Bu altı harfin yanyana gelmesinden oluşan bu ismi nerde, ne zaman ve ne şekilde olursa olsun duyan bendeniz, o an tüm dünyayı durdurur sadece bu isme kitlenirim. Çünkü benim için bir dahi, olağanüstü bir yazar, bir yaratıcı ve büyücüdür o. Hayatıma giren kitapları "okuduğum kitaplar" ve "yediğim kitaplar" olarak ikiye ayırırsam Asimov'un Vakıf serisi kesinlikle yediklerim arasında yer alır:) Zira yedi ciltlik kalın kalın tuğla mahiyetindeki romanlar taş çatlasın 2-3 hafta içinde bitmiş ve sonra bu kadar çabuk bittiği için çok hayıflanılmıştır. Hatta Asimov'un tekrar dünyamıza dönüp yazmaya kaldığı yerden devam etmesi için Tanrı'ya yakarılmış ama evrenin doğal ritmini senin için bozamam cevabı alınmıştır.

Sonuç olarak demem odur ki, bu özel kadının, tutkulu bir Asimov okuyucusu olduğunu öğrenmem beni ilk olarak öyle bir şaşkınlığa sürükledi ki, bir taraftan da neden dedim kendi kendime. Neden bu kadar şaşırdın ki? Aşağı yukarı benim anneannem yaşında olan bu pırlanta kadınla Asimov sohbeti yapmak... Ben anneannemle Asimov konuşabilmeyi hayal bile edemedim ki! Budur sanırım beni şaşkınlığa sürükleyen ve aslında hayatta hiçbir şeyin bizim yaptığımız kategorilerden ibaret olmadığını kanıtlayan. Dün defterime koca koca harflerle not ettiğim gibi hayat, sen kocaman bir süpriz yumurta gibisin ve sen Ayla Arslancan, sen çok ama çok ve hep böyle kocaman kahkahalarla yaşa olur mu:)

Şimdi çekmecelerim lavanta torbalarımla ve ellerimse lavantalı sabunumla mis gibi kokuyor. Ruhta ise bir leylak kokusu... Benliğime oksijen girmesini sağlayan kilit roman Hermann Hesse'nin Siddhartha'sını uğurladıktan sonra bir Leylak armağanı Venedik'te Bin Gün oturuyor kucağıma.


"Venedik, Toscana, yemeklere ve mutfağa duyulan aşk, yaşı sana uymasa da tutkulu bir kadın, aşk ve bir şehri aşka benzer bir duyguyla sevmek. Ne bileyim seni çağrıştırdı tüm bunlar bana..." Yazarınkilerden önce beni karşılayan Leylak satırları... Bir insanı tanımak ve onun tarafından tanındığını bilmek ne kadar güzel...

Kimi dün hayatıma giren ve kiminiyse daha önceden tanıdığım tüm o güzel insanlar, hep yazalım ve paylaşalım ki hiç ayrılmayalım!

16 Ağustos 2011 Salı

Mürekkep & Dolmakalem...

Edebi ve ebedi aşk... Tereyağ ile bal gibi ya da çayla şeker... Koşulsuz tamamlayıcı... Ayrı ayrı yazılsa da sanki tek bir kelime...


İki gün önce yolumun düştüğü bir mağazada bu dolmakalem/mürekkep takımlarına gözüm ilişince kafamdan geçen ilk düşüncelerdi bunlar.

Dolmakalemin bir karakter olduğunu, taşıdığı kişinin özelliklerini yansıttığını ilk dedemden öğrendim ben. Neredeyse tam on yıldır bizlerle birlikte olmayan dedemden... Bir avukat olarak işindeki resmi, mesafeli, ciddi duruşunu yansıtan gri tonlarında bir dolmakalemi, sağ elinin orta parmağında da hiç eksilmeyen bir mürekkep lekesi olduğunu hatırlıyorum.


Tıpkı yıllar evvel daktilosuyla ilgili yazdığım gibi dolmakalemleri de onun için son derece müstesna, kıymetli, hele de öyle burnunu ona yasaklanan şeylere sokmaya meraklı evin ufak veledinin kurcalamasına izin vermeyeceği kadar özeldi. Peki çocuk dediğin yasak dinler mi? Dinlemez! Bir keresinde gizli gizli ele geçirdiğim kalemin neden yazmadığını bir türlü çözemeyince sinir olup orasını burasını kurcaladığımı ve mürekkebini patlatıp yüzüm gözüm, üstüm başım her yanımı mürekkep yaptığımı hatırlıyorum. Bir insan yaramazlık yaptığını ancak bu kadar ele verebilir, artık oynamıyordum desem ne fayda:)

Evin her yanını kitaplarla dolduran dedem, daktilosu olan dedem, özel kutularında itinayla sakladığı dolmakalemleri olan dedem... İçindeki yazı canavarıyla o zamanlar henüz yakından tanışmamış olsa da en azından varlığını hisseden bendeniz, işte dedemin bu eşyalarını kurcalamaya, denemeye, nasıl çalıştığını çözmeye çok meraklıydım.

Yazmaya meraklıydı dedem. Çok konuşan, paylaşımcı bir insan değildi pek. O nedenle çocukluğumdan aklımda kalanlar sözlerinden çok, ona dair görüntüler. Şimdi yazarak rahatladığım, kendimi döktüğüm tüm defterlerim gibi onun da defterleri, kendini anlattığı satırları vardı.

Ben elyazısına da ilk onunla vuruldum. Ama nasıl bir yazı... Kelimelerin her biri kıvrıla kıvrıla şekil alıp sadece bir yazı olmaz, insanın bakışını anlamlandıran bir sanat eserine dönüşürdü. Sanki o kıymetli kıvrımlar öyle sırlar barındırırdı ki içinde, her görene de okunmak, anlaşılmak istemezdi. Zordu dedemin yazısını çözmek...

Ölümünden sanırım iki yıl önceydi bir albüm yapma sevdasına tutuldu dedem. Ama öyle böyle değil. Pek fazla irtibatta olunmayan ailenin uzak akrabalarından bile resimler, anılar istedi. Detaylı bir soyağacı çıkardı. Ve kendisinden bir nesil önceden başlayarak her bireye, her çekirdek aileye en az birer sayfa ayırarak kocaman bir albüm yaptı. Öyle ki sadece olanları değil, henüz olmayanları bile ekledi albüme. Yani biz torunlarının eşleri, çocukları, torunları için bile sayfalar ayırdı:) Albümün başınaysa o muhteşem yazısıyla ailenin tarihini, başından geçenleri, kendi anılarını yazdı.

Ve bu içindekilerin yaşanması yıllar, hazırlaması ise büyük emek istemiş olan albüm bittiğinde çağırdı beni yanına. Hatıraya, anılara, yazıya tutkun romantik ruhlu torununun karakterini bildiğinden "bak, bu albümü sana emanet ediyorum" dedi. "Bu zamana kadar olanları ben tamamladım, ama bundan sonrasına ömrüm vefa etmez. Ama sana, sizler için hazırladığım o sayfaları özenle doldurmanı emanet ediyorum". Canım, nasıl önemserdi böyle şeyleri:)

Ailenin yeni nesil kızları pek bir özgür çıktı dedecim! Henüz evlenen yok ama bilesin emanetin hala bende saklı:)

Bir mürekkep/dolmakalem ikilisinden böyle bir yolculuk yapıverdim. Yaşasaydı bunları alır, ona hediye ederdim. Şimdiyse birini seçip kendime armağan ediyorum!

27 Ekim 2008 Pazartesi

Yazmak Yasak, Okumak Yasak, Yemek Yapmak Yasak, Yasak, Yasak, Yasak...

Perşembe gecesi "Siyasette Ruj Lekesi" başlıklı yazımı yazdım, yayınladım ve uykunun beni çağıran cilveli sesine karşılık verip yatağıma kıvrıldım. Sabah kalktığımda "acaba gece gece o uykulu halimde saçmaladığım cümleler var mı acep" diye yazıyı bir kere daha okumak için siteye girdim. Sonra da bir kere gün içinde gelen yorumları okumak için girdiğimi hatırlıyorum. Sonra saatler akşamı gösterene kadar bir daha Bir Dilim Sohbet semalarına uğramak pek nasip olmadı.

Ama beni nasıl bir süprizin beklediğini bilmiyormuşum meğerse. Bilsem o kadar bekler miydim? Cuma akşamı bir girdim ki "Bu siteye erişim mahkeme kararıyla engellenmiştir" yazısı... Gözlerim okuduğuma anlam verememenin şaşkınlığıyla iki misli büyüdü. Önce aklıma erişimi engellenenin sadece benim sitem olduğu geldi. Nasıl yani dedim. Kadınlarla ilgili yazıma mı tahammül edememişlerdi yoksa? Bıyık burma siyasetenin mensupları kadın siyasetçileri de kendilerine benzetip eleştirmeme mi kızmışlardı? Tabi ki bunlar aklımdan, başka bir blogun adresine girmeme yetecek kadar kısa bir zaman içinde geçti. Diğer arkadaşlarımın da benzer bir muameleye tabi tutulduğunu görünce sorunun benim "Ruj Lekesi"nde olmadığını anladım. Ama bu sefer sinirim kat be kat arttı.

Bunlar, bu konuyla ilgili yazabileceğim en kibar ifadeler. Yoksa cuma gününden beri bu konu açıldığında kendimi en sunturlusundan kelimelere bırakmadan edemiyorum. Çok sinirliyim çok! Hayır, hayır, sinirli değilim. Sinirli kelimesi hissettiklerimi ifade etmek için çok masum kalıyor. Öfke? Hayır, öfke de değil. Daha, daha, çok daha fazlası...

Daha Josè Saramago'nun Görmek isimli kitabını yeni bitirmişken böylesi bir ayıba, suça maruz kalmak nasıl da ironik... İsmi ve coğrafyası belli olmayan ama demokrasiyle yönetilen bir ülkede birkaç yılda bir sürekli tekrarlandığı üzre seçim dönemi yeniden gelip çatar. Ama bu seçimin öncekilerden çoook farklı bir seçim olduğu, akşam olup da sandıklar açılmaya başlanınca anlaşılır. Ülkenin başkenti olan şehirdeki seçmenler yüzde 89 oranında boş oy kullanmışlardır, yani ne sağı, ne solu, ne merkezi, hiç bir partiyi kendilerini yönetmeye layık görmemişlerdir. Ve üstelik bu durum, her ne kadar ülkeyi yönetenler bunun böyle olamayacağını ilan etseler de, tamamen örgütsüz bir şekilde gerçekleşmiştir. Tabi bütün partiler, başta hükümet olmak üzere paniğe kapılırlar. Her ne kadar boş oy atmak anayasal bir hak olarak görülse de, bunun böylesi bir orana varmasını demokrasinin altına koyulmuş bir dinamit olarak algılarlar. Dolayısıyla bir an evvel bu durumun önüne geçilmesi gerekmektedir. Yasaklar gelmeli, halkın içine bu organizasyonun sorumlularını bulmak için ajanlar sokulmalıdır. Ve işler öyle bir noktaya gelir ki, demokrasi ile faşizmin arasında hiçbirimizin tahmin edemeyeceği kadar ince bir çizginin olduğunu farkederiz.

Bu ülkede yaşadıklarımızın da artık demokrasiyle falan ilgisini olmadığını artık farkına varalım! Bu son yasaksa ilk değil, bu faşist kafaların onlarca icraatından sadece bir tanesi. Bu ülkede hala karakollarda işkenceden insanlar ölüyor. Blogları mı kapatmayacaklar? Yazık, çok yazık!

12 Eylül 2008 Cuma

Eylül Hediyeleri

Bugün güzel bir gün. 28 yıl önce bugün değilmiş ama bugün güzel, en azından benim için... Nasıl da dört gözle beklemiştim Eylül'ü, bilmeden nasıl güzelliklerle geleceğini.

Geçen sene de yine aynı hasretle beklerken bu sonbahar güzelini, biliyordum neden bir an evvel gelmesini istediğimi. Asker yolu gözlediğim o sevimsiz yaz aylarının bitmesi demekti Eylül, kavuşmak demekti, bir daha ayrılmamak demekti, ziyarete gidilen günlerin dönüşünde artık geride sevdiğini bırakmayacak olmak demekti... Ve sonunda sefa geldi, hoş geldi.

Bu sene ise ne için beklediğimi tam olarak bilmeden bekledim Eylül'ü. Evet vardı tabi yoluna girmesini istediğim şeyler ama bunları sadece Eylül'den değil, Ekim'den de, Kasım'dan da, Aralık'dan da bekliyordum; önemli bir kış olacaktı vesselam. Önce sağlık diyordum elbette ki. Son iki yıldır çektiğim sıkıntıların sonuna gelmiştim, son virajı da dönmeyi başarırsam 2008'le birlikte geride bırakacaktım tüm o kötü hatıraları.

Sonra yeni tanışmalar, yeni birliktelikler demekti Eylül. Ve tıpkı olmasını dilediğim gibi tüm endişeleri silip süpüren kocaman bir 'merhaba'yla geldi. Mutlu etti, gülümsetti. Ve sonra resimde gördüğünüz harika morlu beyazlı çiçeklerdi Eylül, bir sabah adınıza çiçek var diyerek kapımı çalan. Masumiyet Müzesi'ydi, bir haftamı birlikte paylaştığım.

Ve bugün gelen, taa mayıs ayında tohumunu atıp beklediğim güzel bir haberdi Eylül. Üç yıl boyunca birlikte yatıp kalktığım sevgili hayal kahramanlarım bir romanda buluşmuş, sonra da benden yayıncı bulmamı talep etmişlerdi. Kırar mıydım hiç onları? Ben daha bile hevesliydim. Satır satır birlikte kaleme aldığımız her kelimeyi daha çok insanla, daha çok okuyanla paylaşmanın coşkusunu yaşamayı kim istemez? Ve bugün geldi güzel haber. Basmak isteriz kitabınızı dediler. Mutluyum demem az kalır, anlatamam sevincimi.

Ah be güzel Eylül! Nasıl da karamsardım halbuki Ağustos'u uğurlarken. Her şeyi nasıl da birden bire, adım adım yoluna koymaya başladın. Ama gidişin yaklaşırken söyle arkadan gelecek Ekim'e Kasım'a ki, senin kadar iyi davranmayı unutmasınlar bana:)

Evet, bugün güzel bir gün, hem de çok güzel bir gün...

7 Ağustos 2008 Perşembe

Yazı Yazmak İstememe Üzerine Bir Yazı

Beni bu havalar bozdu. Evet, evet bu havalar... Yaz aylarının kaçınılmaz rehâveti, miskinliği... Yok yok! Yaz değil de, şu aralar her şeyden çok en fazla kendimle ilgilenmemi gerekli kılan sağlık sorunlarım... Saatinde içilmesi gereken ilaçlar, çaylar, binbir özenle seçilmesi gereken besinlerle özel olarak hazırlanan yiyecekler, saat saat planlanmış robot misali yaşantım... Yok yok, bunlar da değil. Peki ya ne? Belki de bunların hepsi...

Günlerdir iki satırın özlemiyle oturuyorum masa başına. Diziyorum önüme ömürlerini tamamlayamadığım kahramanlarımın hikayelerini, dertlerini. Bir süre bilgisayar ekranıyla kızgın kızgın bakıştıktan sonra ondan medet umamayacağımı anlayıp sevgili daktilomun tuşlarını okşuyorum, tutkunu olduğum o kartuş kokusu getirir belki benden gidenleri diye. Ama yok... Çaremin daktiloda da olmadığını bilsem de, ona öyle kızgın kızgın bakmaya elvermez gönlüm. Kağıtta, kalemde, defterdedir belki de çare diyorum. Büyüyen bilgisayar imparatorluğunun kaçınılmaz bir ferdi olarak ekran karşısında çok fazla zaman harcayıp kendilerini ihmal etmemin âhı sonucudur belki de bu durumum. Biraz ihtimam göstermeli, gönül almalı, sadece onlara biâd etmeliyim belki. Ama yok, öyle de böyle de olmuyor.

Sonra bu sabah dedim ki kendi kendime, madem bu debelenme, bu sıkıntılı ruh hali benim git dememle gitmeyecek, gel bu durumun üzerine karala iki üç satır. Yazıyla bizzat yine yazı yazarak olsun barışman.

İşte bu ruh haliyle, bu kararla yazıldı bu satırlar. İlk önce bu sayfalarda yer almayacaktı; kalacaklardı kara kaplı defterin beyaz sayfalarında. Ama sonra yazıdan bir çığlık yükseldi. "Cümle alemle paylaşmazsan bu hissiyatını, yazdıklarını, barışmanın hakkı teslim edilmeyecektir, bilesin". Kabahatinin utancıyla ne dense söz dinleyecek bir çocuk gibi yazıyorum işte size bu satırları. Şimdi yine döneceğim beni bekleyen diğer satırlara, yarım kalmış hikayelere, denemelere.

Barış çağrımın karşılığını bulması ümidiyle...