29 Aralık 2010 Çarşamba

Son viraj

Postacılar Noel Baba olmuş, haberim yok. Özellikle son bir haftadır eve her varışımda beni karşılayan, bir mektup zarfının içine iliştirilmiş rengarenk bir yeni yıl kartı oluyor. Zarfı açarken çıkan hışır hışır o sese bile hayranım ben. El yapımı mis gibi bir sabunun iliştirildiği çiçek kokulu bir kartım var örneğin, ya da ayraç şeklinde el emeği göz nuru yapılmış bir yeni yıl kartı... Onlarca güzel dilek, sevgi dolu temenni, coşkulu beklenti...


Şimdi 2010'un son virajı artık. Geriye sadece iki gün kaldı eskitilmesi gereken. Dostlara gönderdiğim bazı kartlarda da yazdığım gibi zaman, biz insanoğullarının yarattığı bir kavram. Giden 365 güne eski, geleneyse yeni diyoruz. Hayat bir döngü oysa ki... 1 Ocak'ta yeni bir dünyaya uyanmıyoruz. Yaşamlarımız kaldığı yerden devam ediyor akışına. Ama insanız işte. Duygularımız var, umutlarımız, heyecanlarımız... Her 'yeni' dediğimiz şeyden güzel şeyler beklemek, dilemek varoluşumuzun bir parçası sanki. Dileyelim zaten, isteyelim, umalım, ki güzel şeyler peşimizi bırakmasın.


2011, bu yıl yeşeren heyecanlarımı devralıyor 2010 yılından. Tohumlarını attığım, umutla yeşerttiğim başlangıçlarım, yeni bir evreye girerek devam ediyor olacak 2011'in ikinci ayından itibaren. Mutfak Sanatları Akademisi'ndeki maceram Ocak ayının sonu itibarıyla ikinci evresine giriyor. 8 aylık eğitimimiz, Akademi'deki 4,5 aylık eğitim sürecini tamamlıyor ve bizi sahaya hazırlayacak olan 3 aylık staj sürecine devrediyor yerini. Okulda hummalı bir çalışma, bizlerde bir o kadar heyecan. Staja nerede başlayacağımız, bizi bekleyen süreçler, otel mi, restoran mı sorularının bitmek tükenmek bilmeyen cevapları... Bu aralar cümlelerimiz, düşüncelerimiz hep bunlara dair.


Pek çok uluslararası otelin ya da restoran zincirinin şefleriyle tanışıyor, söyleşme şansına sahip oluyoruz. Tecrübelerinden kendimize katabileceğimiz ne varsa emme derdindeyiz. "Sabır" diyor her biri. "Bu işte başarılı olmak istiyorsanız sabretmek zorundasınız. Çünkü mutfak sabır işidir".


Okul mutfağı haricinde ev mutfağında da bir heyecan, hummalı bir çalışma başlıyor yarın akşam itibarıyla. Yılbaşı sofralarının hazırlıkları yılbaşı kadar ışıltılı olur, malum. Çam ağacı, geyik, kardan adam şekilli kurabiyeler pişecek, tarçın ve soğan kokulu karışımlar hazırlanacak, bir bir dolmalara sarılacak, her bir malzeme sonucunda bambaşka bir şeye dönüştüğü bir aşamadan geçecek ve en sonunda da dost evine taşınacak 2011'e girmek için.


Geçen yıl 2010'a girerken dilediğim dileklerim geliyor aklıma. Buruk bir gülümseme gönderiyorum hayata. Teşekkürüm çok bu yıla. Hayatıma getirdiği güzelliklere müteşekkirim. Acı ve kayıplar da ziyadesiyle boldu, üstelik bu dünya üzerinde arkası, önü, sağı, solu hiç önemli olmayan, sadece birey olarak varlığıyla bile çok sevdiğim güzel bir kadın, hayata gözlerini yumdu. Bir 2010 yazısı yazarken ona dair bir cümle kurmazsam kendimi rahat hissetmem. Rahat ve huzurlu uyu pamuk kadın!


Can kadın, dost kadın, güzel insan sevgili Lale'nin (ben ona abla diyemiyorum, bu kadar çocuk ruhlu, ışıltılı, bir insana sırf benden daha fazla yıl eskitmiş diye bu dünya üzerinde, böyle bir büyüklük ifadesi kullanmak garip geliyor, yabancılaştırıyor, ayıp ediyorsam affola) güzel düşüncesinden bugün paket olup gelen İki Şair Arasında, İstanbul kitabından ilk açışımda göze çarpan bir şiirin dizeleriyle son vermek istiyorum 2010'un bu son yazısına. Yeni yılın gönlümüzdeki tüm güzelliklerle gelmesi dileğiyle...

"Can Yücel vapuru
alaycı bir düdük çalar
savaş gemilerine
ki rakı şişeleri asılıdır
can simitlerinin yerine"


Şiiriçi hatları Vapuru

26 Aralık 2010 Pazar

Konuşan eller, seven eller, okuyan eller...

"Sen ellerinle çalışmalısın" demişti hayatımdaki güzel insanlardan biri. "Ellerinle çalışmalısın çünkü ancak o zaman yüzünde sonsuz bir mutluluk oluşuyor." Bunu söylediğinde henüz ben, MSA ile hayatıma açılacak olan kapının oldukça uzağında, basın sektörünün dipsiz kuyularından birinde debelenmekle meşguldüm.


Üzerinden bir seneyi aşkın bir zaman geçti. Şimdi ellerimle çalışıyorum. Ellerim, beynimin, kalbimin ve zihnimin emrinde, an be an bir hamur yoğuruyor yaratıcılık minvalinde.

Ve değişiyor ellerim. Güçleniyor. Sarfettiği emeğin izlerini taşıyor. Her gün bir yanık ya da kesik izi geçerken yerini bir yenisine bırakıyor. Buram buram tüten ocakların üzerinde pişen tencerelere, tavalara deymekten, soğumaktan zerre nasibini almamış malzemelere dokunmaktan his eşiğini yükseklere taşıyor.

Ve ben daha çok seviyorum artık ellerimi. Belki eskiden her daim daha 'güzel'diler. Ojeli, pürüzsüz, bakımlı... Şimdi okul günlerinde ne ojeden eser var, ne pürüzsüzlükten... Ama üretkenliğin, çalışmanın sembolü gibiler bedenimde bana dair. Hayatlarında şimdiye kadar hiç dokunmadıkları şeylere dokunuyorlar. Ördek de tütsülüyorlar, karides de ayıklıyorlar, hamur da yoğuruyorlar, midye de temizliyorlar.

Her geçen gün mutfak maceram bir adım daha ilerledikçe ellerimin de kendilerine ait bir ruhu olduğunu keşfediyorum. Arada bana konuşuyor, fikirlerini beyan ediyorlar. Her şeyi yapmaya hazırlar, iş ayırt etmiyorlar, ama yine de daha çok yapmayı sevdikleri şeyler var. Örneğin perşembe günü perde pilavının hamurunu yoğuran sağ elim ders sonrası kulağıma fısıldayıverdi, hamur yoğurmaktan büyük keyif aldığını söyledi. Bu kadar keyif aldığından olsa gerek sonrasında lezzetli, gevrek bir sonuç çıkıverdi. Biliyorum dedim ben de ona, sizin en çok neden keyif aldığınızın farkındayım.

MSA'nın kapısından girmeden önce de bir zamanlar pastaların rengarenk parıltılı dünyasına kendimi attığımda da anlamıştım zaten onların hamur yoğurmaktan, hamura şekil vermekten çok büyük keyif aldıklarını.

Yine heyecanlı bir haftaya hazırlanıyor bu satırları da şu an yazan bu eller. Çünkü yine çok keyifli bir hamur dünyası bekliyor onları. Bol bol makarna hamuru yoğuracak, o hamurlara çeşit çeşit şekiller vermekle uğraşacak, mantarlarla, taze otlarla soslar yapacaklar onlara.

Şimdi bu yazıyı bitirdikten sonra sürekli bulaşık yıkamaktan günde en az on kere kurumuş bir çöle dönen bu ellere ihtiyaçları olan suyu yani kremi vermeye gideceğim. Yine zorlu bir hafta için hazırlanmaya ihtiyaçları var. Sonra o eller günün kapanışını yapmadan önce Floransa Büyücüsü'nü okumamda bana yardım edecekler. Ve biliyorum, gözlerim, zihnim ve beynim onlardan önce yorulacak, düşmeye, kapanmaya başlayacak. Sonra eller kitabın kapağını kapayıp kenara koyacak, uykuya çoktan dalış yapmış bedenin diğer parçalarına uyum sağlayarak günü kapatacaklar.

Adeta yeniden tanıştığım ellerimi hayatımda şimdiye kadar hiç sevmediğim kadar çok seviyorum!

24 Aralık 2010 Cuma

Üçüncü şans?

Giden yılın ağırlığı mı çöktü üzerime ne. Bir haftadır ya gökyüzündeyim en tepelerde ya da yeryüzündeyim en derinlerde. Uçlara gidip gelen bir savrulma hali. Kahkaham da en ışıltılısından patlıyor, hüznüm de en gözü yaşlısından.

2010 hayatımın en unutulmaz yıllarından biri oldu, bu kesin. Bundan sonra ne yaşarım, ne yaşamam bilemiyorum ama 2010 yaşantımın en kilit yıllarından biri olarak hatırlanacak. Hiç hesapta olmayan kilitler açıldı, kilitler kapatıldı, nereden ve nasıl geldiğini ilk etapta anlayamadığım çılgın bir rüzgar, yaşantımın üzerinden, önüne çıkan her nesneyi savurarak, ters yüz ederek geçip gitti. Sonra bana geriye teker teker o kırılıp hasar alan eşyaları toparlamak, onarmak ve gerisin geri yerine koymak düştü. Yanlış yerde duran ya da artık hayatımda hiç barınmaması gereken eşyaları farkettim böylece. Kimisini gerçekten onarmaya çalıştım, başardım, kimisiniyse artık istemiyorum diyerek dipsiz bir kuyuya attım. Her insanın içinde olduğuna inandığım, ama bende son iki yılda fena halde hortlamış olan kendi karanlık noktalarımla yüzleştim.

Zaman zaman pek çok kez yazdım bunları. Geçip gittiğim değişik ruh hallerinin her hali var bu satırlarda. Bankacılar, finans ya da muhasebe işleriyle uğraşanlar için yılı kapamak zordur hani. İşler yoğundur, mesailer fazla... 2010'un bu son virajında ben de kendi muhasebem adına böyle bir yoğunluk içindeyim sanki. Ne hüzün bunun adı tamı tamına, ne de mutluluk. Belki hepsinden bir parça...

Dost , satırlarında Osho'nun şu sözlerine yer vermiş: "Acı ve mutluluk ayrı kelimeler değildir. İkisi bir pakette verilir. Sadece mutlu olamazsın, sadece acı da olmaz. Acı varsa mutluluk var, mutluluk varsa acı." Bendeki hesap da bu biraz.

Bu ruh hallerinde değişik kitaplar arasında savrulup duruyorum bir yandan. Bolo'bolo çok etkilenerek okuduğum bir çalışma olmasına rağmen çok istediğim halde hakkında da yazamadığım bir kitap oldu. Bir türlü çıkmıyor içimden satırlar henüz ona dair. Belki demlenme hali henüz tamamlanmadı ondandır. Çünkü kitap biteli çok olmasına rağmen hala her gün üzerine düşünüyorum Bolo'bolo'da okuduklarımı. Şunu söylemeliyim, tamamı herkesi saracak bir kitap değil belki, ama ilk 50 sayfasını keşke mümkün olabilse de yeryüzündeki her insanoğluna okutabilsem diyorum. Kimine antibiyotik, kimine ateş düşürücü, kimineyse ağrı kesici etkisi yapacak nitelikte bir kitap.

Sonra yine uzun zaman önce kütüphaneme girmiş, sırasını bekleyen Douglas Coupland'in Komadaki Sevgilim'ine gitti elim. Neden şimdi bu roman? Bilemiyorum, bu da her zaman cevabı olmayan sorulardan biri.

Dünyanın geleceğine dair bir takım görüntüler gören ve insanlığın varacağı noktadan hiç hazzetmeyerek yaşantısını bir anda durdurup komaya giren on yedi yaşındaki bir genç kız ve onun arkadaşlarının hikayesi Komadaki Sevgilim. Komadan önce sevgilisine gördüğü görüntülerle ilgili "Gelecekteki hallerimizden hiç hoşlanmadım. Her şey görüntüde daha ilerlemiş gibi görünse de sanki içimizden ruhlarımız alınmış gibiydi, gözlerimizde ışık yoktu" yorumunu yapıyor Karen. Ve o komadayken ailesi, arkadaşları ve sevgilisinin yaşamına dair pek çok gelişimi izliyoruz bir yandan. Olayların vardığı noktaysa roman adına büyük süpriz... Anlatarak okumak isteyenlerin heyecanını ellerinden almak istemem.

Son bir cümle kitaba dair:

"Pek çok kişi ikinci bir hak verildiği takdirde bile her şeyi eline yüzüne bulaştırıyor. Evrenin sarsılmaz kurallarından biri bu. Anlıyorum ki, insanlar ancak üçüncü haklarında - inanılmaz miktarda zaman, para, gençlik, enerji ve daha aklınıza ne gelirse kaybettikten veya ziyan ettikten sonra - öğrenebiliyorlar. Ama yine de öğreniyorlar ya, bu da bir şeydir.”

Ne yapıp edip hayatı üçüncü şansa bırakmamak gerek sanki, bilmem siz ne dersiniz?

21 Aralık 2010 Salı

Postacı kapıyı bilmem kaç kere çalar!

Saymadım, sayamadım. Sadece bu ara postacı en azından gün aşırı evin kapısını çalmakta. Elinde kolunda üzerinde adım yazan paketler ve en güzeli de yeni yıl kartları taşıyor. Eve varana kadar her gün telefonda anneanneme soruyorum:

- "Annane var mı bana bugün postadan bir süpriz?"

- "Var kızım var, geldi gene postacı!"

Güzel insan, can kadın Leylak Dalı, bu sene güzel bir etkinliğe vesile oldu. "Hadi gelin eski bir geleneği canlandıralım, bu sene birbirimize yeni yıl kartı gönderelim" dedi, hepimizin gözeneklerini açtı, mutluluk hormonlarımızı coşturdu, dolaptaki çikolata raflarının yerine yeni yıl kartı satan dükkan raflarının önünde bulduk kendimizi:)

Hiç tanımadığım, tanışmadığım ama bu vesile ile hayatlarından, dünyalarından haberdar olduğum nice güzel insanla tanışıyorum, yeni yıllarının mutlu, sağlıklı, huzur dolu geçmesi için dileklerde bulunuyorum. Ve benzer dilekleri kendi yaşantım için alıyorum.

Yine yorucu ve stresli geçen bir sınav günün ardından eve varıyorum örneğin geçen gün. En çok korktuğum poşe armut tatlısının yapımından tam not almış ama elimi, kaynaya kaynaya koyulaşan şerbetle şekilli bir tabak yapayım derken bir güzel yakmış olmanın acısıyla ilk karşıma çıkacak aile bireyine naz yapma modundayım. Bu şanslı kişi, büyük ihtimal bana kapıyı açacak olan anneannem olacağından olayı büyütmemeye de kararlıyım zira, naz yapayım derken panik barometresi tavan yapmaya her daim müsait olan anneannem sayesinde kendimi bir anda hastane kapısında bulabilirim. Ne oldu, alt tarafı azıcık elim yandı:)

Zili çaldım. Selam sabah faslını geçip nazlanma moduna giremeden paketi uzatıverdi anneannem önüme. Gönderenin adını okuduktan sonra paket açma heyecan katsayım biraz daha yükseldi. İçinden çıkanları gördükçe de çığlıklarım... Anneannem bir yandan, ben bir yandan hayranlık, sevinç, dokunduk, güldük, okuduk, keyiflendik:) Ortada ne naz kaldı, ne niyaz, ne de parmağımı delip geçen yanık acısı...


İdolüm, aşçı fare ratatuy dedim, bir baktım ratatuy olmuşum. Bir de güzel bir kitap ayracının üzerine şef olarak konmuşum ki, utanmasam kendime aşık olucam:)) Leylak Dalım, ne kadar teşekkür etsem az. Hediyelerimi, kartlarımı gördükçe "mutluyum, mutlusun, mutlu" kıvamında dolaşıyorum. Bundan daha güzel yeni yıl hazırlığı olur mu?

Üstelik bir de kendi kartlarımı seçip postalama maceram var. İstedim ki öyle bütün büyük kitapçılarda karşımıza çıkan kartlardan biri olmasın. Şöyle bol Noel Babalı, ışıltılı, rengarenk kartlar olsun. Neyseki Kadıköy'deki bir kitapçının arka raflarında eşeleye eşeleye rastladım aradıklarıma.

Blog komşularım ve diğer eşe dosta gönderilecek tüm kartlar yazılıp hazırlanınca iş sadece postalamaya kaldı. Kadıköy Kızıltoprak'ta şirin, minicik, tam butik kıvamında bir postane vardır. Gerçi eski hali çok daha nostaljikti, şimdi modernleştirmek hesabına biraz sıradanlaştırmışlar ama olsun, hala şirinliğini koruyor. Dışını ne kadar 'boyasalar'da içinde çalışanlar o kadar antika ve eskiden kalma ki, o eski ruhun hala devam ettiğini görmek hoş oldu kendi adıma.

Bugünlerde posta, postacı, postane konularında o kadar algım açık ki, yolda yürüyen ya da bisikletinin üzerindeki tüm postacıları seçiyor gözlerim. Boyunlarından bağlı çantalarının içindeki tüm mektupları, kartları karıştırıp "bana var mı, bana" diye yakalarına yapışasım geliyor:)

Meğer ne çok özlemişim postacı yolu gözlemeyi...

18 Aralık 2010 Cumartesi

Ana kraliçe

"Sen çocuk kadınsın. En heyecan verici tür" diyordu Nazlı Eray'ın "Aşık Papağan Barı"ndaki karakterlerden biri, kitabın baş kahramanı kadına. Çocuk kadın... Ne basit ama ne güzel bir tanımlama demiş, not düşmüştüm bir kenara.

Çocuk kadın, olgun kadın, suratsız kadın, dişi kadın, erkek kadın, şen kadın, dost kadın, güçlü kadın, eş kadın, özgür kadın, anne kadın... Kaç kadın türü vardır acaba diye düşünürüm bazı bazı. Kaçını barındırırız içimizde? Çelişmelerine ve tüm kavgalarına rağmen nasıl barınırlar tek bir bedende? Bazen barınamazlar, güçlü olan karakterler güçsüzlerin bir kalemde çekiverir fişlerini.

Bu dünya üzerinde 77. yaşını doldurmuş güzel bir kadının doğum gününü kutladık bugün. Tüm aile, çocuklar, torunlar, gelinler, damatlar, komşular... Belki liseye kadar annemden çok anne dediğim canım anneannemin doğum gününü...

Hayata, pek çoğumuz gibi içinde birçok kadın barındırarak başlamış bir kadındı anneannem de. Her şeyden çok "çocuk kadın"dı baba evinde. Babasının bir numaralı, her daim şımartılan, el üstünde tutulan can kızıydı. O kadar kıymetliydi, o kadar sakınılandı ki ilk aşkına ve hep tek aşkı olarak kalacak adama kavuşmasını engelleyen de bu özelliği olmuştu. Bir subaya aşık olmuştu, subay da ona. Ama baba, biricik kızının bir subayla evlenerek Anadolu'nun ücra köşelerinde dolaşmasına göz yumamazdı. O, kızını pamuklar içinde büyütmüştü ve bundan sonra da öyle yaşamasını istiyordu. Olmadı, hayat defterinde sadece yaşanmamış bir aşk olarak izi kaldı.

Kağıt üzerinde mantığı olan ama gönül defterinde yeri olmayan bir evlilik gerçekleşti ileriki yıllarda. Kendi içinde iyi bir insan olan dedem, çok iyi bir baba, çok iyi bir komşu, çok iyi bir evlat, çok iyi bir abi olabilmiş ama asla iyi bir eş olamamış bir adamdı anneannem için.

Bugünkü gözlüklerimle geriye dönüp baktığımda görüyorum ki, anneannemin içindeki farklı kadınlar mutsuz olduğu evliliği boyunca yıllar içinde bir bir, geriye hiç bir iz kalmaksızın ölüp gidivermişti. Geriye sadece tek biri kalana kadar... Anne kadın!

Anneannemi hayatta mutlu eden tek şey çocukları ve daha sonraki yıllarda da torunları olduğu için tutunduğu tek kadınlığı anneliği olmuştu. Diğer kadınlarını besleyecek lezzetler bulamamıştı hayatta. Olağanüstü güzelliğini ve dişiliğini besleyecek sevgi yoktu, çalışmadığı için özgür ve güçlü kadın yoktu, hep çekilen sıkıntılar yüzünden şen kadın yoktu. Her giden kadın, büyük imparatorluğa, anneliğe teslim olan bir beylik gibiydi. Yetki alanı her gidenle genişledi de genişledi.

Anneannem hep anneydi benim gözümde. Başka hiç bir kadınsı özelliğe sahip olduğunu hatırlamam. Tek bir an haricinde...

Yıllar yıllar önceydi. Kaç yaşındaydım tam hatırlayamıyorum ama sanırım 13-14 falan olmalı. Her gün düzenli bir şekilde eve gelen gazeteleri karıştıran anneannemin o gün gazeteyi okuduktan sonra birden canının fena halde sıkıldığını farkettiğimi hatırlıyorum. Ne olduğunu sordum ona, neden böyle suratının düştüğünü, üzgün olduğunu. O kadar dolmuş ve yoğun duygular içinde olmalı ki, özel duygularını ortaya koymaktan her daim imtina eden bu kadın, ilk kez dışa vurdu içindekileri. Yıllar evvel 18 yaşında bir genç kızken aşık olduğu adamdan bahsetti bana. Subay olduğunu ve babasının bu yüzden evlenmelerine müsade etmediğini söyledi. İlk kez o gün haberim oldu anneannemin bu yaşanmamış sevda hikayesinden. Ciddi bir hüzün vardı anneannemin yüzünde. Onu ilk defa böyle görüyordum. Şaşırmıştım çok çünkü bu kadar tanırken onu, bir o kadar tanımadığım bir kadınla da karşılaşıyordum o gün. Sonra birden bunları söyledikten sonra sustu ve bir an sonra "Ölmüş" dedi. "Biraz evvel gazetede ölüm ilanını gördüm".

O gün bu hikayenin anlamını ne kadar kavradım tam hatırlamıyorum ama bunu duyunca çok canım acımıştı. Üzülmüştüm, şaşırmıştım. Ama her geçen yıl, büyüdükçe, içimdeki farklı kadınlarla tanıştıkça, aşık oldukça, aşkı da ayrılık acısını da sapına kadar yaşadıkça anneannemin bu hikayesi daha çok hatırladığım, daha çok andığım, daha çok önemsediğim bir hikaye halini aldı.

Anneannem o gün, o zayıf anında açıldığı gibi bir daha hiç açmadı içini bana, bahsetmedi bu konudan. Dediğim gibi ona eski günlerini hatırlatan diğer kadınlarını o kadar bastırmış ve susturmuştu ki, o zayıf olduğu bir an hariç hiç açmadı kendini. Hep anne ve anneanne olarak kalmak istedi. Ben de üzülmesin, canı sıkılmasın diye üstelemedim. Başka bazı aile dostlarından öğrendim hikayenin gelişimini, detaylarını.

Bugün o çok sevdiği, kollarıyla, ruhuyla, zihniyle bağlandığı anneliği ve anneanneliğiyle onlarca fotoğraf çektirdi bu güzel kadın. Kollarının altında hep çocukları ve torunları vardı. Masasını yine çeşit çeşit lezzetli yemeklerle donatmıştı. Hafta boyunca uğradığım her gün hummalı bir çalışma içindeydi bugün için. Bir gün uğradığımda kapının dışarılarına kadar taşan kavrulmuş soğan ve tarçın kokuları, sarılacak dolmaların habercisiydi; diğer gün toprakları iyice gitsin diye iki üç su yıkanan ıspanaklar açılacak böreklerin.

Cuma günü çok sevdiği tiramisuyu da pastası niyetine kendi ellerimle yaptım yine onun sıcacık mutfağında. O taşıdı malzemeleri, ben karıştırdım. Kıvamı tutan kremayla, kahveleri içine çeken savoyerle onun yüzü güldü, benim içim. Bir zamanlar yavru olan bu mutfak cadısının ustalığa doğru adım atışını iftiharla izleyen bu can kadın, benim en birinci destekçim. Her gün okuldan sonra uğradığımda detaylı olarak o gün yaptıklarımızın malumatlarını alır benden. Merakla dinler, bilirim, her dediğimi kafasının bir yerine not eder ve asla unutmaz:) Benim genlerdeki mutfak cadılığının kimden geldi belli, hep söylerim.

Yapacaklarım ve yapmamam gerekenler adına gözlemleyerek çok şey öğrendiğim bir kadındır anneannem. Bu yazı, içinde bir zamanlar barınmış olan, anneliği kadar güzel tüm kadınlara ithaf olunur!

13 Aralık 2010 Pazartesi

Mutfak yorgunu, kış tutkunu...

Bütün haftasonu açmakla yükümlü olduğum bir restoranın açılışıyla ilgili hazırlık çalışmalarıyla uğraştım. Lafı uzatmadan hemen söyliyeyim, hayır bir restoran açmıyorum. Umarım bir gün o da olacak ama bu açacağım restoran şu an sadece teoride!

İki buçuk aydır hayatımın merkezine bağdaş kurup oturmuş olan MSA'nın bitirme projesi olarak biz sevgili şef adaylarına sunmuş olduğu bir ödev bu. Ama öyle böyle değil, toplam notumuzun yüzde 30'nu etkileyecek olan bir proje. Mevzunun ne kadar ciddi olduğunu anlayınız yani:))

A'dan Z'ye bir restoran açıyormuşçasına dekorasyonundan, menüsüne, yer tespitinden kaç elaman çalıştıracağına, mutfak ekipmanlarından mutfağın mimari çizimine, menünün tüm maliyet hesaplarından işletmenin cirosunun hesaplanmasına varana kadar bir restoran açılışıyla ilgili aklınıza gelebilecek her detayı içeren bir proje... İlk taslağı bir ay kadar önce teslim ettik. Bugün de ikinci taslağın teslimiydi. Yani bu da demek oluyor ki Zeren bütün haftasonu mutfak çizimiyle, maliyet hesaplarıyla, menü detaylarıyla, gramlarla litrelerle, cirolarla, maaş hesaplamalarıyla vs uğraştı. İmdat!

Yemek yapmak, pişirme teknikleri, ideal bir şef olmanın özelliklerini öğrenmenin ötesinde hızlı ve yığınla bulaşık yıkamak, pas pas yapmak, ocak ve tezgah ovmak ve bunların hepsini göz açıp kapayıncaya kadar bir hızla yapmak gibi meziyetler de eklendiğinden kimliklerimize, aşçılık diploması haricinde bir de üstün hijyen belgesi istediğimi daha evvel de belirtmiştim. Eksik söylemişim! Muhasebe ve mimarlık diploması da istiyorum!

Ben ne anlarım mutfak çiziminden? Artık anlıyorum! Ben ne anlarım maliyet hesaplarından? Artık anlıyorum! Ne güzel dediğinizi duyar gibiyim. Biliyorum çok güzel... Biliyorum da, ben böyle şeylerle uğraşmaktan nefret ediyorum, daha doğrusu ödev yapmaktan, proje hazırlamaktan hiiiç hazzetmiyorum.

Bu ezelden beri böyleydi, yeni değil. Tüm okul hayatımda hep sınavlarımdan yüksek notlar almışımdır ama ne zaman ödevdi, tezdi, projeydi bir iş verilsin, hiç bir zaman severek yapmadığım için hep ortalama notlar alırdım. Tabi bu biraz ödevin içeriğiyle de alakalı. Hani deseler ki son pastacılık dersimizde yaptığımız, ortasını yardığında içinden çağlayan bir nehir gibi çikolata fışkıran ıslak kekten yap getir not alacaksın, başımın üzerine, 30 tepsi yapabilirim. Ama bana masa başında otur, araştır, oku, yaz, ödev hazırla deme! 30 yıllık bünye bu, n'apiyim değişmiyor!

Koca MSA, beni dinleyecek hali yok tabi! Bir de Ocak ortasında yapacağımız sunum ve son teslim olayı var ki, şimdi bu ikinci taslak tesliminin üzerimdeki izlerini silmeden henüz o günleri düşünmek istemiyorum.

Ben ödevdi, projeydi odamın tütsü kokulu duvarlarına gömülmüş mutfak çiziminde bulaşıkhaneyi nereye ne şekilde yerleştireceğimi düşünürken memlekete kış geldi. Perşembe akşamı kendisi için düzenlediğimiz "Birinci Geleneksel Bozalı Kışa Merhaba Partisi" sonrasında sağolsun hiç bekletmedi biz sevenlerini. Boza bardaklarımızı güzel, bol tarçın kokulu, atkı yumuşaklığında, eldiven sıcaklığında bir kış geçirmek dilekleriyle tokuşturmamızın üzerinden dört beş saat geçmeden şimşekler çakmaya, bardaktan boşanırcasına yağmur yağmaya ve hava eksilere doğru düşmeye başladı. Güzel bir gece seçmişiz kışı karşılamak için:)

Sonbahar güzeldi. Hayatıma, verilen değişim kararlarının somut adımlarının ayak izleriyle geldi. Coşkularımı, tutkularımı doğru belirlediğimi, doğru yolda ilerlediğimi ispat etti. Yaşıma bir yaş daha kattı. Hayatın akışını, güzel bir kutlama gecesinin ardından olduğu gibi kışa devretti.

Eğer hala kışa şöyle güzel, ağız tadıyla bir karşılama yapmadıysanız, fazla beklemeyin derim. Boza, leblebi, tarçın... Gerçek bir kış ritüeli... Benden söylemesi:)

10 Aralık 2010 Cuma

"Balık rakıyla yakalanır"

"Ne ağ, ne de olta, balık rakıyla yakalanır."


Ara Güler'in bir iki gün içinde piyasaya çıkacak olan Kumkapı Ermeni Balıkçıları kitabının tanıtım yazısında rastladım bu cümlesine. Otuz yıllık şu ömrümde ne ağla, ne de oltayla, bizzat rakının kendisiyle yakaladığım balıklar düşüverdi aklıma.

Kimi zaman balıkların şahı lüfer vardı rakının ucunda, kimi zaman kış güzeli palamut, zaman zaman tekir, zaman zaman hamsi... Ama istisnasız her zaman en az iki kişinin çevrelediği bir sofra... Çünkü rakı tek kişilik değil, çok kişilik sofraların tacıdır.

1957 sonrası kuşağın hiç bilmediği, yaşamadığı bir İstanbul kasabasını, Kumkapı'yı anlatıyor Ara Güler. Bir zamanlar ufak bir balıkçı köyü olan Kumkapı'yı... 1957-60 yılları arasında yapılan sahil yolunun araya koca bir beton yığını döşemesiyle ayrılır Kumkapı ile denizin komşuluğu birbirinden. Bugünkü Kumkapı ile o günlerin hemen denizin dibine kurulu Kumkapı'sı asla aynı değildir, olmayacaktır da. Ustanın siyah-beyaz objektifinin kareleri bile adeta bu farkın birer kanıtı gözünüzün önünde. İstanbul'a dair bizden çalınan, esirgenen güzelilkler...

Ne deniz eskisi gibi dalgalarını sahile vuracak kadar Kumkapı'nın dibinde artık, ne de eskinin deniz sevdalısı, balıkların belalısı Ermeni balıkçılar bu şirin 'köyün' sokaklarında. Azaldılar, 'yok'luk sınırındalar.

Yine de, tüm bu yitirmişliklerine, azalmışlıklarına rağmen koklamasını bilene kaldırım taşlarında, cumbalı sokaklarında hala eskinin kokusunu bir parça olsun barındırıyor Kumkapı.

Bir sene öncesi dönemlerde halletmem gereken bir mesele, yolumun arka arkaya bu çok sevdiğim semte düşmesine neden olmuştu. Şiirsel bir ritüel gibiydi Kumkapı'ya gidişlerim. Kadıköy'den vapurla Eminönü'ne geçiyor; ordan, bana 1950'lerde yaşadığımı hissettiren Sirkeci Tren İstasyonu'na geçip Kumkapı trenine biniyordum. O tren yolculuğu bile bir andır İstanbul'a dair yaşanması gereken.

Eskidir İstanbul'un banliyö trenleri, güyya yenilenmiş olanları bile eskidir. Cankurtaran, Kumkapı, Samatya diye uzayıp giden istasyonların etrafında çevrili o ahşap evlerin yıpranmışlığı kadar eski... Öyle ki aynı gün içinde yolunuzu hem Kumkapı'ya hem Maslak'a düşürürseniz örneğin, yaşadığınız şehir konusunda ciddi bir algı yanılsamasına girmeniz mümkündür. Maslak plazalarıyla o tahta rutubet kokulu, yaşam izleriyle dolu evlerin aynı şehrin parçası olduğuna inanmak zordur çünkü.

Kumkapı tren istasyonu, bir alt geçitle Kumkapı'nın o meşhur meyhanelerinin bulunduğu sokağa bağlanır. Benim gibi İstanbul'un bu yakasına, bu semtlerine, bu tarihine uzak büyümüş biriyseniz eğer, yürürken bakar, bakar, bakar, gördüğünüz her kareyi hatırlamak, bastığınız her taşı ezberlemek, karşılaştığınız her insanla konuşmak istersiniz.

Kumkapı'ya sadece işim düştüğü için gidişlerimi affetirmem gerek sanki şimdi. Ara Güler'in kitabı hakkında okuduklarımın bana hissettirdiği budur. Bir elimde onun kitabı, bir elimde fotoğraf makinem, şimdi sadece ve özel olarak Kumkapı için gitmeliyim. Hatta mümkünse yanıma dostları da katıp günün sonunda rakıyla balıklar yakalamalı, masamıza gelen çalgıcılarla iki şarkı patlatmalıyım. Ama bunu hiç vakit geçirmeden yapmalıyım.

Celal Üster'in Ara Güler'in kitabıyla ilgili yazdığı yazıdan bir alıntı hislerime tercüman oluverdi:

"Güler'in siyah beyazlarına bakarken, Kumkapılı Ermeni balıkçılarla söyleşilerini okurken, Hrant Dink'in sandalda balık tutarken çekilmiş fotoğrafı düştü aklıma. Neden dersiniz? Neden acaba!".


ps: Fotoğraf, 1950'nin Kumkapı'sından Ara Güler'in objektifine aittir.

6 Aralık 2010 Pazartesi

Bir soba nostaljisi...

Kulağımda soba çıtırtıları, ayaklarımda sıcaklığı... Dün geceden beri içimden çıkmayan bir yanılsama bu. Ne gürül gürül yanan bir soba, ne de kokusu var tüten halbuki ortalıkta. Bir soba var aslında, dibinde oturan bir Zeren, üzerinde bir çaydanlık, zaman zaman kestane ya da kızaran bir ekmek... Var, var da bugün değil, geçmişe, yirmi-yirmi beş yıl öncesine dayanan bir fotoğrafın karesi olarak var.

Ailemle dört farklı ev paylaştım. Farklı semtlerde farklı evler... Hiç biriyle özel bir gönül bağı geliştirmedim, biri hariç. Annemle babamın evlendiklerinde kiraladıkları, bir sene sonra aralarına benim katıldığım, yerden tavana kadar kocaman pencereleri olan, suları sık sık kesilen, ocakta kaynatılan dökme sularla defalarca yıkandığımı bildiğim, sobalı, bir türlü ısınmak bilmeyen, kış aylarında diğer odalar ısınmadığı için anne-baba-çocuk üçlüsü olarak hepimizin sobanın bulunduğu salonda yatmak zorunda kaldığımız, annemin üşürüm diye yaptığı yer yataklarına yatmama izin vermediği için yüzümü düşürüp sırtımı dönüp küsüp oturduğum, kısacası benim için aile olmaya, paylaşmaya ve bir eve dair, onu sıcak, samimi, yaşanan bir yer yapan ne varsa hepsiyle dolu olan bir evdi Selamiçeşme'deki o minik daire.

Onlarca, yüzlerce anım var o eve dair. Ama en belirgin, en aklımda kalan anıların hepsinin başrolünde soba var. Ne zaman o eve ve sobanın samimiyetine özlemimi belirtsem annem "sen eziyetini çekmedin tabi" der. Doğru, çekmedim. Ben işin sadece keyif kısmında vardım. Ama o çocuk aklımla bile ailemizde yarattığı samimiyetin, paylaşım keyfinin hep farkındaydım. Diğer odalar buz gibi olduğu için salonda birbirimize 'mahkum'duk. Ben çocuk kitaplarımı annemle babamın yanında okumak, boyalarımı onların yanında yapmak, Ayşegül serisinden kestiğim karton bebekleri onların yanında giydirmek zorundaydım. Annem fasulyeyi bizim yanımızda ayıklamak, gazetesini bizim yanımızda okumak, babam televizyonu bizim yanımızda izlemek, bulmacasını bizim yanımızda çözmek zorundaydı.

Ben 11 yaşındayken yeni, suları düzenli akan ve en önemlisi (annem için) kaloriferli bir eve taşındık. Yeni evde her oda en sıcağından güzel güzel ısınıyordu. İşte böyle başladı, her akşam hepimizin ayrı ayrı odalara dağılışı... Şimdi aynı odada birlikte bir şeyler yaptığımıza pek rastlanmıyor:)

Nerden çıktı bu aslında hiç de hoşlaşmadığım "ah ne güzeldi eski günler" nostaljisi? Can arkadaş "bozacı geçti sokağımdan az önce, anladım ki kış geldi" dedi dün gece. Tarçını serpilmiş, leblebisi dökülmüş koyu kıvamdaki bir bardak boza, geldi anahtar oldu zihnimin kapılarında, açtı bu eski kapıları, soba oldu, boza oldu, yer yatağı oldu, ısınmak için sarınılan anne kucağı oldu.

İlginçtir, sık sık rüyalarımda o eve dönmek isterim ben. Bünyede eskiye dönüş isteği ne zaman ağır bassa rüya olarak belirir o ev. Ama hep de kapıları kapalıdır. Altından girip üstünden çıkmak isterim, köprülerle ulaşmak isterim ama bir türlü giremem. "Demek ki Zeren" derim kendi kendime "matah olan eskiye dönmeye çalışmak değil, 'yeni'de, yeni olan her şeyde, şu anda ve gelecekte o güzellikleri, sıcaklıkları yakalamak, yaratmaya çalışmak!". Bunu farkettiğimden beridir de bu rüyayı görmez oldum zati...

Cumartesi hava iyice soğuyacak diyorlar. Bir ümit kar yağar mı acaba? Soba mazide kaldı da, bozaları hazır etsek mi dersiniz?:)

2 Aralık 2010 Perşembe

"I wish you a merry christmas"

Günler, geceler yetmez oldu. Yapmak istediğim onlarca şeyin arasında uykum da gelmesine rağmen geceleri yatağa gitmek gelmiyor hiç içimden. İçimde sürekli uyanık, tik tak tik tak sürekli işleyen bir saat var, heyecanlı... Uyumak istemiyor. Sabah 5.30'da kalktığım düşünülürse her gece uykuya 1'e doğru gitmek oldukça zorlayıcı olabiliyor bir noktadan sonra. Olsun, şimdi güzel bir perşembe yorgunluğu var üzerimde. Hem yorucu bir haftanın birikimi, hem de benim için içlerinde en yorucu olanın perşembe olmasının etkisi...

Bugün mutfakta ilk şef olduğum günü yaşadım. Şöyle bir sistemimiz var. 24 kişilik sınıfta alfabetik sırayla herkes bir gün o günün şefi oluyor. Şef olmak şu demek: o gün mutfağın bütün organizasyonundan, yapılacak reçetelerdeki tüm malzemelerin hazırlanmasından, tüm mutfağın temizliğinden, gerçek şefin - biz çakma şef oluyoruz şu an:) - yemekleri yaparkenki yardımcılığından o günün şefi sorumlu.

İşte bugün o kişi bendenizdi. Oldukça yoğun, yorucu bir gün geçirdim. Yığınla bulaşık yıkadım, koca bir kazan makarna haşladım, avuç avuç mantarları minicik minicik (brunoise deniyor mutfakta bu kesime) doğradım, arada parmağımı da ihmal etmedim:) vs vs. Ama Osman Şef'im sağolsun, bütün gün hem motive edici sözleriyle hem de şarkılı türkülü son derece renkli kişiliğiyle enerjimin hep yukarlarda olmasını sağladı.

Sadece pişirmeye odaklanmayan, aşkını Food and Travel dergisinde yazdığı yazılarla satırlara da geçiren, kalemini de şef bıçağı kadar önemseyen, mutfağı bir iş olarak değil bir renk olarak gören, mutfakta kaz ciğeri ayıklarken birden aklına çocukluğumuzun bir çizgi filmi geliverip o günlerin heyecanını hatırlayan ve bütün gün - bugün - gelen yeni yılın heyecanıyla "i wish you a merry christmas" şarkısını söyleyen bir mutfak insanı... Üzerinde, yaptığı işi seven insanların enerjisini taşıyan bir şef. Tıpkı Mehmet Şef gibi, tıpkı Erkan Şef gibi...

Güzel geçen bir "ilk şeflik günü" sonrası kendime bir ödül vermem gerekliydi (kendime bahane yaratmakta da üzerime yok). Kedili mumluklarımdan sonra yine kendime güzel yeni yıl hediyeleri aldım bugün. Kitapların üzerine yerleşmiş bir kardan adam küresi, mantar şeklinde keçeyle çevrili bir mumluk ve beyaz minik bir sürahiye yerleştirilmiş mor çiçekler... Dekorumu bu yeniliklerle tamamlayıp yeni kitabım Bolo'bolo'ya da başlangıcı yapmış bulunuyorum.


Kitabın giriş kapağının üzerinde daha ilk andan vuran bir not: Ben Afrika'da kanat çırpan kelebeğin Kuzey Amerika'da yarattığı kasırgayı istiyorum. Ben kaos istiyorum!

Bir seneyi geçkin bir süre önce elime ulaşan ama bir türlü okuyamadığım, okumak için belli anların oluşmasını beklediğim bir kitaptı Bolo'bolo. Hatta kitabın elime ulaştığı güne dair de bir yazı yazmışım, son anda hatırladım. Bu kitabı bana tavsiye eden insanın güzel bir okuma hikayesi vardı o zaman dinlediğim. Serin ve yağmurlu bir İstanbul gününde Boğaz kenarında okunmuştu. Ben de kendime böyle bir an hediye ederek bu romanı okuyacağıma söz vermiştim o zaman. Havalar hala serinlemedi ama bu haftasonu Boğaz'da kendimle bir randevum var, bu kitabı okumak, birkaç saat olsun deniz ve kağıt kokusunun birlikteliğini içime çekmek için... O nedenle Bolo'bolo sırada olmamasına rağmen biraz öne geçti.

Sevgili Leylak Dalım yine güzel bir mimle çaldı kapımı. Italo Calvino'nun bir kitabının girişinde yer verdiği sorulardan oluşuyor mim. İşte sorular, işte cevaplarım:

Okumana gerek olmayan kitaplar:

Hayata bakış açım ve durduğum yer bellidir. Dünyaya da, olaylara da tarafsız değil, bizzat tarafımdır. Faşist ve milliyetçi yaklaşımlar, hoşgörüden, anlamaktan uzak muhafazakar dar bakış açılarını yansıtan kitaplar ne diyor olduklarını öğrenmek için bile okumayı tercih etmediğim kitaplardır. Hepsinin ne dediğini ezbere biliyoruz zaten, bir de kitaplarını okuyup zamanımı harcamama hiç gerek yok.

Daha önce okuman gereken kitaplar olmasaydı okumak isteyeceğin kitaplar:

Bundan sonra okumak istediğim her kitabı söyleyebilirim bunun için. Birilerinin yerini birileri alacaksa bu, bundan sonra okumak istediklerim olabilir. Mesela Nazlı Eray'ın okumadığım diğer tüm kitaplarını okumak istiyorum, kitaplığımda okunmayı bekleyen Uzak Doğulu yazarların kitapları var. Umberto Eco'nun, Jose Saramago'nun okumadığım kitaplarını okumak istiyorum. Bu liste uzar da gider.

Uzun zamandan beri okumayı düşündüğün kitaplar:

Şimdi okuduğum Bolo'bolo'yu çok uzun zamandır okumayı bekliyordum. Bunun dışında Kazuo Ishiguro'nun Avunamayanlar kitabı da uzun zamandır okunmayı bekliyor. Aslında bu liste de uzun, çünkü ben okuyacakları bittikçe kitap alan bir şahsiyet olamadım hiç bir zaman. Kitaplığımda neredeyse okuduklarıma yakın oranda okunmayı bekleyen kitap var.

Uzun zamandan beri arayıp bulamadığın kitaplar:

Günümüz internet çağında pek böyle bir kitap yok artık. Sadece bazen baskısı biten kitaplar oluyor ki onları da sahafları dolanarak bulabiliyorum. Örneğin Onur Caymaz'ın baskısı bitmiş iki kitabını sahaftan buldum geçenlerde, o an benden mutlusu yoktu:)

Her olasılığa karşı elinin altında bulunmasını arzuladığın kitaplar:

Haruki Murakami, Murakami, Murakami... Bu adam hapşırığını, tıksırığını yazsa okurum. Ve canım Ursula'm, olmazsa olmaz. Bir de Kirpinin Zarafeti. Bu romanın benim için ne kadar önemli olduğunu bir beni tanıyanlar bilir, bir de bu satırların eski takipçileri...

Belki bu yaz okumak için bir kenara kaldırabileceğin kitaplar:

Bu tam bana göre bir soru olmuş. Daha evvel de yazmıştım, ben bazı romanları hatta yazarları belli mevsimlerde okumayı severim. Bu elbette her yazar ya da kitap için geçerli değil ama bazıları için kesinlikle geçerli. Yaz için ayırdığım, yazı beklediğim bir kitap yok şu an. Ama Leylak Dalı'nın yazılarında aklımı fena çelen Leylek Dede'yi yazın okumak hoş olabilir diye düşündüm şimdi.

Kitaplığında öteki kitaplara eşlik etmesi için gerek duyduğun kitaplar:

Okumak istediğim/isteyeceğim her kitap... Yani özel olarak eşlik etsin diye kitap almam, sadece okumak istediklerimi alırım.

Sende beklenmedik ve çılgınca bir ilgi uyandıran, üstelik buna haklı bir gerekçe bulamadığın kitaplar:

Murakami ilk okuduğumda çılgınca bir ilgi uyandırmıştı ama kesinlikle haklı gerekçelerim vardı. İlgime haklı gerekçe bulamadığım kitap yok aslında. Ursula Le Guin ve Asimov'un Vakıf serisi de bende çılgınca bir ilgi uyandırmıştı ama hepsinin kesinlikle nedenleri vardı.

Çok uzun zaman önce okunmuş olsa da şimdi yeniden okumak isteyeceğin kitaplar:

Dickens'ın Büyük Umutlar'ını, Monte Kristo'yu, Adalet Ağaoğlu'nun kitaplarını, Mıgırdiç Margosyan'ın tüm kitaplarını, William Faulkner'ı tekrar ve tekrar ve tekrar okumak isterim.

Hep okumuş numarası yaptığın ama artık gerçekten oturup okumanın zamanı geldiği kitaplar:

Lise çağlarımda bazı klasikleri okumamış olmamı sanki bir utançmış gibi görüp okumuşum gibi yaptığımı hatırlıyorum:) Sonra aralarında okuduklarım da oldu, okumadıklarım da. Ama şu an hiç böyle bir kitap yok söyleyebileceğim.

Bu mimi okuyup da cevaplamak isteyen tüm blog yazarlarına keyifle armağan ediyorum efendim.

28 Kasım 2010 Pazar

Bu, güzel bir hikaye...

İki kadın... Bir seneyi aşkın bir süre evvel Mecidiyeköy'de, hiç de mesleklerinin doruğu denemeyecek bir editörlük işinde tanıştılar. Biri, diğeri işe girdiğinde o ofiste bir yıldır çalışıyor ve mesleki mutsuzluklarına her gün yenilerini eklemeye devam ediyordu. Hatta diğerinin iş görüşmesinde bile bulunmuştu. Konuşmasındaki coşkudan, heyecandan o kadar etkilenmişti ki, sonradan işe başlayacak olmasından keyif duydu. Acaba daha o zamandan bu insanın hayatında ne kadar önemli bir yeri olacağını hissetmiş miydi? Kim bilir, belki de!

Belliydi ki, o işin mesleki anlamda her ikisinin de hayatına katacağı hiç bir misyon yoktu. Ama o ofisin, bunun ötesinde çok farklı bir misyonu vardı: onları karşılaştırmış, hayatlarının kesişmesini sağlamıştı.

Daha o zamanlardan her ikisi de hayatlarında bir arayışın içindeydiler. İşteki mutsuzluklarının, hayatta olmak istemedikleri yerde olduklarının, bundan sonra bu tempoda devam edecek bir hayatın vereceği yılgınlığın farkındaydılar ama o zamanlar bütün bunların adı, henüz adı konmamış bir huzursuzluktu, henüz bir çıkış yolu yoktu.

Ama değişimin kıpırtısı o denli hissediliyordu ki içlerinde, bunun bir arayışı olarak birlikte yogaya başladılar. İş çıkışı bitkin bedenlerini sürüne sürüne yoga salonuna sürükleyip bir saat boyunca bedenleri, zihinleri ve ruhları için bir şeyler yapmış olmanın enerjisiyle sonunda her seferinde koşarak o salondan ayrıldılar. Her defasında yoga sonrası birbirlerinin yüzünde oluşan o huzura, dinginliğe şahit oldular. Heyecan verici bir coşkuydu bu. Kendileriyle, bedenleriyle ilgili yeni şeyler keşfediyor, heyecan duyuyorlardı.

Kitaplar, filmler, uzun reiki sohbetleri hep vardı da, bir yandan hayatlarında yolunda gitmeyen de pek çok şey vardı; keyif kadar huzursuzluklarını, mutsuzluklarını da paylaşıyorlardı. Biri, uzun zamandır o ofiste çalışan - ki bu satırların yazarı olur kendisi - Ocak ayında o senenin ilk radikal kararını aldı. Kendine vakit ayırmak, uzun zamandır bedenini/ruhunu yiyip bitiren sağlık sorunlarıyla daha iyi ilgilenebilmek, kendisine vakit ayırabilmek için işinden istifa etti. Kendini yeniden bulmak, önce sağlığına kavuşup önündeki yeni yollara sağlıklı bir insan olarak devam etmek istiyordu. Hayatının en çetin döneminin yaklaştığını, büyük sınavların kapıda beklediğini henüz bilmiyordu. Halbuki çok değil, sadece iki ay sonra, Mart ayında hayatının en derin kopuşlarından birini yaşayacak, hayatı 180 derece değişecekti.

Aynı dönemlerde yani Mart-Nisan döneminde geride kalan diğer arkadaş da işinden istifa etti. Bedeli ne olursa olsun hayatının kontrolünü eline almaya kararlıydı. Yayıncılık sektörünün kendisine bir şey vermektense götürdüğünü ve bu meslekte bir geleceğinin olmadığını çoktan anlamıştı. Sadece biraz cesarete, karar alma gücüne sahip olmaya ihtiyacı vardı. Cesaret de, karar alma gücü de orada, içindeydi, o da bunu farkına varır varmaz gerekeni yaptı. Çoğu insanın yapamadığını yaparak "yolumu, kendimi bulmaya gidiyorum" diyerek işinden ayrıldı.

Hayatlarındaki en kritik döneme aynı anda, yan yana girdi bu iki insan. Ben ve dostum... Ben ve Ece... İşimden istifa etmiş, hayatımı tüm geleceğimi birlikte geçirmeyi planladığım insandan ayrılmış, geleceğime dair olmasını planladığım her şeyin çöküşüne tanık olmuştum. Her anlamda yepyeni başlangıçlara, sil baştanlara ihtiyacım vardı. Çok fazla yaram, kırgınlığım, kızgınlığım vardı. Ama başka sahip olduklarım da... Güçlü bir insandım ben. Asla tek bir insana bağımlı olamayacak kadar güçlü... Günahlarım vardı, sevaplarım kadar... Mükemmel değildim, olmak da istemiyordum. Sadece kendim olarak yaşamak, hayatımda, benden beklediklerini kendisi de yapabilen insanların var olmasını istiyordum.

Her kadının, en zor zamanlarında yüzüne en dürüst aynaları tutacak dost başka kadınlara muhakkak ihtiyacı varmış. Mutsuzlukları paylaşarak azalttığı, mutluluklarıysa paylaşarak çoğalttığı dost kadınlara...

Kafamda binbir soru, hayatımda bundan sonrasına nasıl devam etmek istediğimin peşinde arayışlar içinde kıvranır, gereken cesareti toplamaya çalışırken arkadaşım da en azından mesleki anlamda benzer sorularla debeleniyordu hayatında. Mutfağa, mutfak hikayelerine olan aşkım, ellerimle çalışmaktan aldığım büyük keyif, yoga ve reiki sayesinde her geçen gün kendimi tanımak ve istediklerimin peşinden gidebilmek için gerekli cesaretin aslında içimde olduğunu keşfetmek beni Mutfak Sanatları Akademisi'ne götürürken arkadaşım, dostum da yönünü yine aynı dönemde bedenine de, ruhuna da, zihnine de çok yakışan bir şeye, yoga eğitmenliğine çevirdi.

Bu kararları aldığımız dönemde birbirimize olan etkimiz, yüreklendirmelerimiz, bazen bizi bizden başka kimsenin anlamadığını bilmemize rağmen yolumuzda devam etmemiz gerektiği konusundaki cesaretlendirmelerimiz, bugünden geriye baktıktan sonra bana büyük bir kıvanç veriyor. Ben aşçılıkta karar kılarken onunla yaptığımız uzun uzun sohbetler büyük bir etkendi benim için. Biliyorum ki, ben de onun yoga eğitmenliğine adım atmasında önemli bir aracı olmuştum. Evrenin onun için seçtiği yolun (çünkü bu iş ona gerçekten çok yakışıyor) sesli bir dile getirmesiydi aslında benim yaptığım; içinde bu cevher vardı, o da bunu biliyordu ama sesli olarak duymaya, birinin ona söylemesine ihtiyacı vardı. Ben sadece o insandım; bir aracı...

Günler, aylar geçti, mevsimler döndü. Heyecanla ikimiz de eğitimlerimizin başlayacağı günleri bekledik. Bir yol seçmiştik, tercih yapmıştık. Hayatlarımızı bize empoze edilen gibi değil, kendi seçimlerimize göre, bizi mutlu edecek şeylere göre yaşama yolunu seçmiştik. Bedelleri vardı, maddi manevi... Bunların bizi cesaretsizlendirmesine izin vermek yoktu. Gün geldi o düştü, gün geldi ben. Ama birbirimizin elinden tuttuk. Pes etmek yoktu. Yoldan dönmek hiç yoktu.

Ben aşçılık eğitimime başladığımda, o eğitiminin bir kısmını tamamlamıştı. Zaten üzerinden fazla bir zaman geçmedi ama başladığımız günkü heyecanlarımız hala dün gibi aklımda. Artık bekleme sürecini de tamamlamış, yola koyulmuştuk. Şimdi vakit, öğrendiklerimizi paylaşmanın, birbirimizin zevklerini hayatlarımıza yansıtmanın vaktiydi. Yoga, yine onunla girmişti hayatıma ve onunla devam ediyordu, hem de inanılmaz bir seviye atlayarak. Yoganın asla sadece bir spor olmadığını, insanın kendisini tanımada, bedenini/ruhunu/zihnini keşfetmede çok büyük etkisi olduğunu bire bir onunla tecrübe ederek yaşadım. O, okulunda bu konuda eğitilirken, beni eğiten de dostluğumuzun paylaşımıydı.

Şimdi Kasım ayının bu son günlerinde tarif edilemez bir gurur yaşıyorum. Birlikte aynı süreçlerden geçtiğim, birlikte yola çıktığım, zorluklarını, sıkıntılarını bildiğim, benimkileri bilen, her aşamayı eksiksizce birlikte yaşadığım insan, bir hafta önce yoga eğitmeni olarak sertifikasını aldı, hem de başarıyla. Cesaretli bir kadın olmanın, bedeller ödemekten korkmamasının, hayatının kontrolünü başkalarının insafına değil kendi iradesine bırakması gerektiği bilincinin somut bir göstergesiydi o belge. Her gelen gün yeni kapılarla, yeni fırsatlarla geliyor şimdi. Hayat, cesaretli kadınlara kapılarını asla kapamıyor. Cesaretlerinin mükafatını veriyor.



Cuma akşamı, yolunun her adımına şahit olduğum arkadaşımın sertifikasını almasının şerefine evinde güzel bir kutlama yaptık. Aşçı olma yolunda ilerleyen bu satırların yazarı, onunla ve çok sevgili eşiyle mutfağa girmenin keyfini yaşadı. Profesyonel mutfaktan çıkıp dost mutfağına girmek... Bunun tadı, sıcaklığı bambaşka... Bu iki kadehteki şarabın ışıltısında önce dostluğa ama bence en çok da cesarete içtik biz.

Ve daha paylaşılacak onlarca şey... Kimbilir ne güzellikler, ne kutlamalar bekliyor bundan sonra da bizleri... Tıpkı bana yazdığın doğum günü kartında olduğu gibi arkadaşım "seninle birlikte yapmak istediğim çok şey var. Neyse önümüzde yıllar var ama çok ertelemeyelim! Çünkü sadece mükemmeliyetçi insanlar erteler! Bizim öyle bir derdimiz yok, olmasın, mükemmel diye bir kelime sadece sanatta var bence:) Mesela, seninle birlikte Amsterdam'a, Barcelona'ya, California'ya, Dikili'ye gitmek istiyorum! Konser hayalleri, dövme fantezileri, şaraplar, yemekler, çok planımız var sanırım:)"

Evet çok planımız var, olsun da... Hep yapılacaklar, yaptıklarımızdan fazla olsun ki enerjimiz hiç bitmeden peşinden koşalım hayatın.

Bir gün belki eşinle kurduğun New York'ta yaşama hayallerin gerçek olacak ve gideceksin; bir gün belki ben yolumu bir süre yaşamayı çok istediğim o 'Çizme'ye çevirip İtalyan sofralarında pişeceğim. Ama biliyorum ki o günlerde bile aramıza giren tek şey yollar olacak, asla mesafeler değil. Ve o çok sevdiğimiz İstanbul bizi daima buluşturan olacak...

Dostlukları, eskilikleri değil, güçleridir bence belirleyen. Resimdeki kadehi bir kere daha bu gücümüze kaldırıyorum. Şerefe!

25 Kasım 2010 Perşembe

Sos S.O.S

Zaman dediğin çabuk geçiyor. Hele de en "fren nerde, fren?" diye arandığın zamanlarda çok daha çabuk geçiyor.

Bugün çorbalardan sonraki ikinci pratik sınavımızla şöyle bir fırtına misali esiverdik MSA'nın mutfağında. Zaman koştu, biz arkasından kovaladık. Çıkan rüzgarın dağıttığı mutfakta nefes nefese kalmış 24 şef adayı ve onlarca bulaşık kaldı geriye. Ama bulaşık faslına gelmeden başa saralım, en baştan alalım.

Birkaç gün önceden verildi menü. Başlangıç olarak Ceasar salata, ana yemek demi glace soslu kuzu karski ve lyonnaisse patates, tatlı olarak da beyaz çikolata soslu browni. Süre yine bir buçuk saat... Bunun anlamı şu: çılgın bir koşturmaca. Bir, bu bir buçuk saatin başında aldığım nefesi hatırlıyorum, bir de bittiğinde verdiğim nefesi. Sanki aradaki zaman soluksuz geçti. İnanın soluksuz geçti, mecaz yapmıyorum. Kanıt bile gösterebilirim. Bu süre soluksuz geçtiğinden beynine gerekli oksijen gitmeyen Zeren, özene bezene hazırladığı demi glace sosunu, bakın ne yaptı!

Et suyu temelli ve hazırlık aşaması oldukça uzun süren bir sos olan demi glace, elimize hazır olarak verildi aslında bugün. Fakat kendisi tek başına da kullanılabileceği gibi eklemelerle farklı bir sos haline de gelebileceğinden şefimiz, demi glace'ı geliştirmeyi, içine katacağınız aromaları ve farklı lezzetleri sizin yaratıcılığınıza bırakıyoruz dedi.

Biri mutfakta yaratıcılık kelimesini kullanıyorsa bu harika bir haber demektir benim için. İşin tek riski, sınavda olmak ve yapacağın bir yeniliğin şef tarafından beğenilmeme olaşılığını göze almak. Ama bunun da kolayı var: fazla uçma Zeren!

Uçmadım, son derece ayaklarım yere basarak harika bir sos hazırladım. Demi glace, usul usul ocakta tıngırdamaya başlayınca içine bir diş sarımsak, bir defne yaprağı, biraz biberiye attım. Baktım güzel kokular yükseliyor, bir parça şarap döküverdim. Alkolü uçarken kokuların aroması daha bir başkalaştı, lezzetlendi. Ben bir yandan browninin kekini çırparken, lyonnaisse patatesin soğanlarından gözlerim yaşarırken, kuzu karskiyi marine ederken o ocağın üzerinde kendi halinde tıngırdamaya ve muhteşem kokmaya devam etti. Zaman gittikçe daralıp servis sırası bana yaklaşınca içine biraz da krema katarak sosun iyice kıvam almasını sağladım. Artık olağanüstü bir görüntü ve koku vardı demi glace'ımda.

Ama şunu bilin ki, hiç bir şey ama hiç bir şey burda yazdığım sakinlikte gerçekleşmiyor. Saatin tik takları aleyhime işlemeye başladığı dakikalarda "neden ayaklarımızı da yardımcı kuvvet olarak kullanamıyoruz bu durumlarda" diye aklımdan geçtiğini hatırlıyorum.

Şef "Zeren iki dakika içinde sunumunu bekliyorum" dediğinde yemeklerimin hepsi hazır ama tabaklanmamıştı. Sunumun da çok önemli olduğu ve notun yüzde yirmisini oluşturduğunu düşünürseniz, bu aşamanın da ne kadar önemli olduğunu anlarsınız. O iki dakika içinde hem Ceasar salatamı, hem brownimi, hem de kuzu karskiyle yanına garnitür lyonnaise patatesi güzelcene tabakladım. Harikaydım, başarmıştım. Şefin karşısında tabaklarımla hazır ve nazırdım.

Sen öyle san Zeren! Şef, ilk önce değerlendirdiği ceasar salatadan sonra kuzu karskinin tabağına geçip "nerde bunun sosu?" dediğinde tezgahın üzerinde duran bıçaklardan biriyle harakiri yapmadığıma hala şaşıyorum. O kadar özene bezene hazırladığım güzelim sosu, eti tabaklarken koymayı unutmuştum! Boşa demiyorum soluksuz bir 1,5 saatti diye. Beynime yeteri kadar oksijen gitmediği burdan belli.

Hasarlı ama yine de güzel tesellilerle çıktım bu maceradan. "Etin tam kıvamında pişmiş ve lezzetli. Patatesler de öyle. Ama sos olmadığı için puan kırıyorum. Salata güzel ama sosunu biraz daha az koy. Browni de tam kıvamında, içi ıslak ve taneli... 90!"

Sos S.O.S verdi ama diğerleri imdada yetişti. Şu an bünyede huzur, çok yorucu geçen bir dört günden sonra dinlenmeye hazırım. Ama yine mutfak, hep mutfak:)

23 Kasım 2010 Salı

Ruhumdaki yılbaşı süsleri

Bir 365 gün sonra daha, yeniden süslenmeye başladı şehir. Yılın en sevdiğim zamanları ışıklarını saça saça şehrime, gönlüme ve hayatıma geliyor. "Yılın en sevdiğim zamanları" ifadesini yılın başka zamanları için de kullanıyor muyum ben? Evet sanırım, eylül için de, nisan için de kurabiliyorum bu cümleyi. Ama size bir sır... Hangi zaman için bu ifadeyi kullanırsam kullanayım, bilin ki yeni bir yıla doğru yürüdüğümüz bu dönemleri, diğerlerinden bir parça daha fazla seviyorum:)

Ruhumda yılbaşı süsleri ışıldıyor bu aralar. Nedensiz heyecanlarım var, içim kıpır kıpır. Ya da nedenleri var da, ben mi yokmuş gibi davranıyorum? Büyük bir coşkuyla nefes alıyorum desem, çok mu yavan gelir bu size neden olarak? Ya da hayattan iliklerime kadar çok büyük keyif alıyorum desem?

"Yıkım iyidir" diye yazıyordu bir yerlerde. "İyidir çünkü sonucunda değişim getirir". Bu senenin başındaki benle sonundaki benin arasında yıkım-değişim-gelişim minvalinde olan tüm hikayenin bulunduğu bu noktada hayata şapkasını çıkartıyor bu satırların yazarı. Biliyorum hayattan öğreneceğim belki daha tonlarca şey var ama 2010 kişisel tarihime bunun zirvesini yaşadığım yıllardan biri olarak yazıldı. 30 yıllık bir hikayede kendimi en çok tanıdığım, geliştiğim, öğrendiğim, silkindiğim, geçmişle hesaplaşıp gelecekle barıştığım dönüm noktası bir sene oldu bu yıl.

Şimdi her sabah kaşık, tava sesleriyle merhaba diyorum güne. O gün taze zencefil doğruyorsam örneğin, kokusuyla mest oluyorum, kendimden geçiyorum. Ellerimde hep o rayiha kalsın istiyorum. Sote tavası sallamaktan kol kaslarım sertleşiyor, sıcak tavalara dokunmaktan ellerim kızarıyor. En sevdiğim ses, kızgın yağa atılan soğanın cızırtısı; en sevdiğim görüntü, bembeyaz bir tabağın ortasında kendi eserim olan bir yemeğin tüm ihtişamıyla oturuşu oluyor.

Eskiden uzun bayram tatillerinin sevdalısıyken şimdi hemencecik sıkılıveriyorum. Ait olduğumu hissettiğim yerden beni uzak tutacak fazladan bir gün tatile bile tahammül edemiyorum. İflah olmaz bir bağımlıya dönüşüyorum. "Ben bir bağımlıyım. Damarlarımda MSA dolaşıyor. Tatil çok uzadı, özledim... Acil bir doz sote tavası sallamaya, ocak temizlemeye, Mehmet Şef'in "hadi hızlı biraz hızlı" diye bağırmasına ihtiyacım var:)" diye yazıyorum önüme gelen her yere. Kitaplar daha bir içime işliyor, rakı daha bir güzel sarhoş ediyor, dost muhabbetleri daha bir kıvamlı geçiyor. Aslında dünya aynı, hala aynı hızda dönüyor, insanlar aynı, sevdiklerim, sevenlerim aynı... Farklı olan benim. Gözümdeki pencere... Daha bir büyüdü, genişledi, hem içe, hem dışa doğru. Pembe panjurlu bir evim yok, ama benim gözümdeki pencerelerim pespembe...

Ruhumda yılbaşı süsleri ışıldıyor sanki. Şimdi onları evime de asmaya sıra geldi diyorum. Yılbaşına bir ayı aşkın bir süre olsa da herhangi bir mağazada bir yılbaşı süsü görmem yeterlidir benim o moda girebilmem için. Yaklaşık on gün önce bünyedeki "yeni yıl heyecanı" butonu devreye girdikten sonra gün itibarıyla kendime ilk yeni yıl hediye mi de almış bulunuyorum:) Resimde görülen minik kedicikli mumluklarım olur kendileri. Tanıştırayım, kedilerden birinin adı Winston, diğerininki Puding. Canım dostum Ecem'in, bendenize aşık çok sevimli kedileri olaraktan onlardan uzak olduğum günlerde özlemiyim, bu minyatürleriyle idare edivereyim dedim, alıverdim:)


Yeni hediyem ve bol köpüklü kahvem eşliğinde bu yazıyı yazdıktan sonra Pedal Çeviren Kadınlar'la birlikte okuma koltuğumuza doğru şöyle bir çekilivereceğiz. Geceyi birlikte tamamlamaya niyetliyiz.

Bu seneyi kapatacağım kitaplar da belli olmaya başladı, biraz da bu kitap sayesinde. Pedal Çeviren Kadınlar, "Türkiyeli bir Rum ailenin İstanbul'dan İmroz'a, 50'li yıllardan 70'li yıllara uzanan hikayesi"ni anlatıyor. Bu toprakların o hep konuşulan zenginliğinin en önemli renklerinden olan bir cemaatin, pek çok benzerleri gibi göç etmeye zorlanan, uzaklaştırılan, sıkıntıyla yoğrulan hikayesi... İçinde öyle güzel insan ilişkileri, komşuluklar, mahalleler, kah espirili, kah hüzünlü öyküler var ki, toplum olarak topyekûn ne büyük zenginliklerden mahrum bırakıldık/bırakılıyoruz aslında diye düşünmeden edemiyorum yüz bininci kez.

Pedal Çeviren Kadınlar, beni hem bu ülkenin zaman tünelinde, hem de kendi geçmişimde çok güzel anılara götürdü, götürüyor. Arkasından okuma yolculuğumda devam etmesini istediğim kitaplar da bu minvalde olacak. Fethiye Çetin'in "Torunlar"ı ve "Loksandra" takip edecek Pedal Çeviren Kadınlar'ı.

Ama önce Gliko'nun hikayesinin gerçeklerini öğrenmem lazım. Ha bir de Niki'ye neler olacağını çok merak ediyorum:)

Ruhumdaki yılbaşı süslerine...

20 Kasım 2010 Cumartesi

Ah Kavaklar...

Zehri de, ilacı da içinde olan bir şehir İstanbul. Arayıp bulmak, uyuşuk giysilerden sıyrılıp keşfetmek isterseniz her yanı inci taneleriyle dolu bir şehir...

İstanbul'u bize bırakıp giden tüm tatilcilere yürekten sevgiler yolluyorum:) Doğruya doğru, bir yanım onlardan biri olmayı çok istedi kafamdaki binbir yolculuk hayalleriyle ama şartlar, şehrimle arama yolların girmesini değil, şehrimin yollarında gezinmeyi mümkün kıldı. Çok da iyi olmuş aslında diyorum geçen şu bir haftadan sonra.


Anadolu Kavağı'ndan İstanbul böyle görünüyor.

Tamamı size ait olan bir tatil gününde, güne Kanlıca'da kahvaltıyla başlayıp sonra direksiyonu Anadolu Kavağı'na kırmak, kendinize yaşatabileceğiniz en güzel İstanbul keyiflerinden biri. Hele de kahvaltınızı da, Boğaz kıyısında kıvırıla kıvrıla giden o yolları da, sonrasında Anadolu Kavağı'nda içilen 2-3 kadeh rakıyı da, sohbeti de paylaşacak birbirinden keyifli, matrak, yaşam sevinci dolu dostlar varsa yanınızda, bence bu keyfi başka hiç bir şeyle değişmeyin.

Anadolu Kavağı... İstanbul'u Karadeniz'e bağlayan kıyıda saklı kalmış minik bir balıkçı kasabası. Sokaklarında balıkçı ağları, cıvıl cıvıl insanlarla dolu, bir kadeh rakı kokusuna karışan deniz ve gökyüzü mavisi, lokum çıtırlığında, barbun tadında bir İstanbul hazinesi...

Anadolu Kavağı çocukluğumdan bu yana hep çok güzel anılar biriktirdiğim bir mekan oldu benim için. Çocukken 6-7 yaşlarında anneannem ve dedem aile dostlarıyla böyle yedi sekiz kişilik bir grup olarak toplanır, Kadıköy'den vapura biner, teker teker Anadolu Hisar'ı olsun, Kanlıca olsun, duraklarda dura dura en son Anadolu Kavağı'na gelirlerdi. Ben de yanlarında grubun maskotu şeklinde... Vapur, Anadolu Kavağı'nda iki saat mola verirdi. Biz de girerdik bir balık lokantasına. O iki saat boyunca ben balıklara, kuşlara ekmek atarak onları, anneannem de beni beslerdi. Sonrasında da yıllar içinde pek çok kez çok sevdiğim dostlarımla, güzel sofralarda, neşeli sohbetler etrafında buluştuk hep Anadolu Kavağı'nda.


Dünyanın en güzel içkisini çok sevgili bir dostla paylaşmak...

Düşünüyorum da sanki zamanın durduğu bir yer bu şirin kasaba. Ya gerçekten hiç değişmiyor, ya da benim onu gördüğüm gözler hep aynı kalıyor.

Akşam eve döndüğümde bende kalan tatlı bir sarhoşluktu güne dair. Gözlerimin üzerinde tatlı bir ağırlık, rakı mı çarptı, oksijen mi yoksa muhabbet mi derken "rakı beni çarpmaz, ama diğer ikisine hemen vurulurum" diye cevap verdim kendime:) Ben seni gerçekten seviyorum İstanbul, bilesin:)

16 Kasım 2010 Salı

Tırsmak mı, o da ne?

Fırından burnunuza doğru usul usul tüterek minik muffin kağıtlarının içinde kabarmakta olan bir browni kokusu kimin ruhuna ama elbette önce midesine hitap etmez? Benim gibi tatlıyla hiç arası olmayan tuzlu-sever bir şahsiyeti bile en azından kokusuyla kesinlikle kendisinden geçirmeyi başarır. Başardı da.

Bayrama girmeden önceki son dersimiz, ilk günden bu yana gördüğümüz ilk pastacılık dersimizdi. Browni, tiramisu, beyaz çikolata ve frambuaz sosları ise günün reçeteleri olarak ellerimizden öpmekteydi. Gerçek bir İtalyan tiramisusu öğrenecek olmamız beni en başından heyecanlandırıyordu zaten. Çok tatlı sevmesem de tiramisunun o kahve ve kakao tozu karışımı koyu tadını severim.

Heyecanla şefin etrafında toplaşmış 25 kişilik meraklı göz, yumurtalar, glikozlar, çikolatalar, mascarpone peynirleri, pastacılık kreması vs... Birlikte nasıl güzel bir karışım oluşturuyorlar ve ben her seferinde birbirlerine karışan malzemelerin büyüsünü gördükçe mutfağı neden bu kadar çok sevdiğimi bir kere daha anlıyorum. Artık ne yumurta sadece yumurta, ne çikolata sadece çikolata... Birleşince bambaşka bir kimlik, bambaşka bir varoluş yaratıyorlar.

Tiramisu kremasını hazırlarken şefimizin söylediği şu cümle yemek aşkının nasıl bir şey olduğunu anlatıyordu aslında: "Daha gençken, bu işlere girmemişken, gerçek bir tiramisu yapmayı bilen ilk kızla evleneceğim derdim, baktım olmuyor, kendim pastacı olup yapmaya başladım." Güldük. Kim inkar edebilir yemeğin afrodizyak etkisini? "Şef olmanın en güzel yanı, dostlarına öğrendiklerini pişirdiğinde yüzlerinde oluşan hazzı görmektir" diye yazmıştım geçenlerde bir yerde. Eskiden de bu duyguyu biliyor olsam da, geçenlerde çok keyifli bir dost sofrasında yüzlerde oluşan ifadeleri bir kere daha görmek bu cümlenin çıkmasına neden olmuştu. Bütün şeflerin kanında olan bir virüs bu. Evet, içinde bolca ego barındıran, ama belki de hayattaki en keyif veren egolardan biri.

Tiramisuları hazırlayıp dinlenmeleri için buzdolaplarına istifledikten sonra başladık browni harçlarını hazırlamaya. O çikolata kokusu inanın hala burnumda. Üstelik bunu söyleyen, hayatta asla bir sıra çikolatayı bile aynı anda yiyemeyen, içi bayılan biri. Ve sonra fırından gelen o kokular, kabarmış, üstü çatlamış, içi hafif ıslak kalmış esmer güzelleri... Beyaz çikolata ve frambuaz soslarıyla buluştuklarında oluşan o eşsiz manzara... Görüntüyle sarhoş olmak neyseki bana yetiyor:) Evde bu tatlıları görünce bayram edecekleri düşündükçe ayrı bir keyiflendim o gün.

Bütün bunları, bu keyifleri, hazları anlatmamın bir nedeni var aslında. O neden, bir kitap. Anthony Bourdain adında Amerikalı bir şef tarafından yazılmış Mutfak Sırları... Sınıftaki arkadaşlardan birinin tavsiyesi üzerine başladım ve on gün elimden bırakamadım. Aşçılığa başladığı 70'li yıllardan itibaren kendi mutfak macerasını, mutfaklarda dönen bütün dolapları, insan hikayelerini, güç mücadelelerini, erkek egemen dünyanın acımasızlığını , bu dünyada ayakta kalabilmek için yapılması gerekenleri anlattığı acayip keyifli, kabul ediyorum biraz tırstırıcı, coşkulu, komik, trajik bir kitap çıkarmış ortaya Anthony Bourdain.


Kitabı okuduğum on gün boyunca, bir numaralı kitap okuma alanlarım olan yollarda ne kahkahalar attım; bir ben, bir de beni yollarda görenler bilir:) Elimde kolumda çantalar, bıçak setleri sabahın köründe şef olmaya azmetmiş aşçılık okula giden bir yeniyetmenin okuduğu kitap eğer Mutfak Sırları olursa, inanın insanın gireceği mutfağa bakışı kesinlikle değişmeye başlıyor. Yaptığı işin gerçeklerini kavramak adına Mutfak Sırları, yüzlerce tokat atıyor suratınıza, hem de en Osmanlı olanından.

Peki neden bunca zorluğa rağmen (kitabı okuyun, ne demek istediğimi anlarsınız) bir çok insan büyük bir aşkla nesillerdir bu işi yapıyor ve hâla pek çok insan bu işi yapmak için (özellikle son yıllarda artan bir hızla) girişimde bulunuyor? İşte o da, en başta yazdıklarım yüzünden. Ne kadar yorulursanız yorulun, yumurtayla şekeri çırparken oluşan o gittikçe beyazlaşan sarımsı renkten, çikolataları eritirken çıkan o ilahi kokudan, bir sote tavasına dökülen şarabın çıkardığı o muhteşem cızırtıdan, patates/un/yumurta/peynir karışımıyla oluşabilen ve sadece sizin hayal gücünüzle istediğiniz şekli verebileceğiniz bir hamurdan ve daha nicelerinden alacağınız haz, mutfağı böylesi bir tapınağa dönüştürüyor. Onlarca, yüzlerce malzeme, yaratmak ve yeniden yaratılmak için sizin ellerinizi, zihninizi ve ruhunuzu bekliyor. Tapınağa giriyor ve günler geceler boyu, ağız tatlarının doyurulmasını bekleyen insanoğullarına lezzetler yaratıyorsunuz.

Bu işle profesyonel olarak ilgisi olsun olmasın herkese Mutfak Sırları'nı öneririm. Gerçekten eğlenceli bir kitap. Sunday Times tarafından "Stephen King romanlarından bile daha çekici" olarak yorumlandığını söyliyeyim, artık siz karar verin:)

Üstelik kendime idollerimi bile seçtim, bundan sonra kim beni durdurabilir? Artık benim idolüm iki fare. Biri mutfağa en çok yakışan aşçı fare Remy (Ratatouille), diğeri de kitap yiyen entel serseri fare Firmin. Aşçılık yolunda ilerliyoruz, o tamam. E kitap yeme konusunda da en azından mecaz anlamda bir eksiğim olmasa gerek:)

Üstelik ben farelere olan aşkımı böylesi dillendirirken dün bir dükkanda karşıma resimde görülen kupa çıktı. Kupanın üzerinde şirin mi şirin bir fare ve kupanın kenarına asılmış bir başka minik farecik... Rafta onlarcası diziliyken sanki sonuncuyu alırmışçasına bir kapışım vardı ki kendim bile güldüm halime. Bir bu kupa, bir de yine resimde görülen anahtarlık çok mutlu etti beni dün. Omzunda çantası ve bavulu sanki her daim gitmeye hazır, başında kırmızı şapkası, boynunda atkısı, başı dik, sadece önüne, ileriye, uzaklara bakan bir kız... Nedense kendime o kadar benzettim ki, avcuma alıp bir daha da bırakmadım anahtarlığı. Nedeni belli aslında, sormaya gerek yok. Şimdi kupamda sütlü kahve, etrafımda yanan mumlar, masamın üzerinde kendimle özdeşleştirdiğim anahtarlığım, gecenin bir yarısı bu yazıyı yazıyorum.

Benim tiramisu ve brownilere ne mi oldu? Büyük bir kısmı, bende olmayanın da onda toplandığı kadar tatlı düşkünü olan annemin, azıcık bir kısmı babamın, kuzenin, anneannenin, teyzenin ve çok sevgili iki arkadaşın midesinde:)

13 Kasım 2010 Cumartesi

Ara Kafe'de bir dost kazanmak!

Pırıl pırıl güneşli bir tatil gününde bir İstanbullu'yu en çok ne mutlu eder? Ya Boğaz kenarında bir yudum taze demlenmiş çayı yudumlamak ya da İstiklal Caddesi'nde salına salına dolanmak, gözüne kestirdiğin dükkanlara/kitapçılara girip çıkmak, kafelerde soluklanmak... Ben ikinci gruba girenlerdendim bugün.

Saat 2'de önce satırlarıyla buluştuğum, bugünse suretini de tanıma şansı edindiğim bir dosta verilmiş bir randevu olunca İstiklal'de, bana düşen, yollara biraz daha erken dökülüp kendime bir de güzel bir kahvaltı armağan etmekti.

İstiklal'e girdiğim zaman garip bir ruh halinde hissediyorum kendimi. Bugün özellikle bir koşturmaca içinde olmadığımdan bunu çok daha net hissettim. Bir sağda bir solda dizili onlarca dükkanının neredeyse her birinde bir hatıra biriktirmiş olmanın verdiği bir doluluk hali hissettiğim. Dile kolay, hayatımın son on yılı çok yoğun bir şekilde bu sokaklarda, dükkanlarda, kaldırımlarda, kafelerde geçti. Sanki dükkanlar ben önlerinden geçerken vücuda gelecekler de birbirimize derin, içten bir selam çakacakmışız gibi. Onlar "biz hala buradayız" diyecekler, ben de onlara "ben de hala buradayım" diye gülümseyerek cevap vereceğim. Yeni anılar, yeni insanlar, yeni başlangıçlar yaratmak için...

Özlediğim tüm dükkanlara girip çıktım. Kitapçılardan, hızmalarına bayıldığım takıcıdan, hediyelik eşyacılardan ağır cep hasarları almadan çıkabildiğim için kendimi tebrik ettikten sonra kuru kuru tebrik olmaz diyerek attım kendimi Ara Kafe'ye. Bilenler bilir, sokağa taşan masalarıyla (hele de böylesi güzel bir İstanbul gününde) Ara Güler'in özel fotoğraflarıyla İstiklal'in en kişilikli mekanlarından biridir Ara Kafe.

Ömrümün sonuna kadar peynirli menemen ve çayla kahvaltı edebilecek bir insan olarak açık büfe kahvaltıya burun kıvırıp favori kahvaltımı sipariş verdim. Per Petterson'un At Çalmaya Gidiyoruz'u, peynirli menemen, çay ve birkaç dilim ekmek bir arada çok güzel gidiyorlar, bilginiz olsun:)


At Çalmaya Gidiyoruz, geçen yılın kitap fuarından bu yana aklımda olan bir kitap. Ara Kafe'de kahvaltı eşlikçim olarak ilginç dakikalar geçirdik kendisiyle. İlginç çünkü çevrilen her sayfa beraberinde bir merakı sürükleyerek geliyor arkasında. Kuzeyli durgunluğu, sakinliği ve durağanlığı olan bir kitapmış gibi ilerlerken bir yandan da satır aralarında soğukkanlı, tüyler ürperten bir gizem barındırıyor sanki. Okurken ilerleyen sayfalarda olabilecek olanlardan tırsıyorum, böyle bir his oluşturdu şu an okuduğum 50 sayfa bende.

Kahvaltı, çaylar, kitaplar derken saat 2'yi vurmadan beklenen dost sokağa dönüverdi. Garsonlar hakkımızda ne düşünmüşlerdir bilmiyorum ama ilk iki saat sohbetin akışından bir sipariş vermeyi bile akıl edemedik. Sonraki 3 saatse patlama noktasına gelmiş olmamıza rağmen sohbete dur diyememekten tuvalete gitmeyi...:)

Zamanın nasıl geçtiğini anlamadığım çok keyifli bir sohbetle hayatımın bundan sonrasında var olacağını hissettiğim çok özel bir insan kazandığımı hissettim. Kimi farklı kimi benzer yollardan yürümüş, aynı yaşta, farklı mesleklerde iki kadının yolu Ara Kafe'de kesişti bugün. Kitaplardı sanırım bugünümüze yine damgasını vuran. Zaten bizi de bir kitap buluşturmuştu. İmkansızın Şarkısı... Ve yine kitaplarla devam edecek yolumuz. Belki bir kitap klubüyle... Araya yogayı, reikiyi, şarapları, yemekleri de serpiştirerek yolumuzu renklendireceğiz.

Güzel günler bizi bekliyor, ne dersiniz?:)

10 Kasım 2010 Çarşamba

Marco Bakkal

Her şey on gün evvel, Galapera Sanat Evi'nin öykü atölyesi çalışmalarına katılan arkadaşımın "7 Kasım Pazar günü Galapera'nın düzenlediği Hasköy gezisine katılmak ister misiniz?" mailini okumamla başladı. Haliç'in, bu diğer yerlerine göre daha sessiz kalmış, tarihi, pek çok medeniyet barındırmış köşesine hayatımda kaç kez ayak basmıştım? Sadece iki... O da Koç Müzesi'ni gezmek için, o kadar... Ne kadar acıklı! "Bu kış yaşadığın bu şehri tanımak için zaman, emek ve bolca adım harcayacaksın Zeren" diye kendime verilmiş sözlerimi de hatırlayarak saniyesinde cevap yazdım: "Tabi ki katılırım!".

Pazar sabahı saat 11'de Tünel'de tramvay durağında mis gibi bir sonbahar havası temizliğinde başladı yolculuğumuz. 20-25 kişilik olan grubumuzun bindiği minibüs bizi Haliç kıyısına, eski Galata Köprüsü'nün ayaklarının dibine bırakınca karşımdaki görüntüyü hazmedebilmek için bir süre gruptan uzaklaştım, bedenen değilse bile ruhen.

Eski Galata Köprüsü'nü hiç görmeye gittiniz mi? Terkedilmiş, eli ayağı tutmakta zorlanan, gözleri eski gücünü kaybetmiş geçkin bir insan gibi... Terkedilmiş ama ruhunu kaybetmemiş. Bunu da, tırmanarak üzerine çıkıp fotolar çektirdikten sonra hepimizin inmesinin arkasından çıkardığı seslerden anladık en çok. Evet, inanılmaz ama gerçek... Üzerindeyken ses çıkarmayan ve hareket etmeyen köprü, bizler inip aşağıda bölgenin tarihi geçmişi üzerine konuşurken birden inlemelere, gıcırdamaya ve hareket etmeye başladı. Hatta konuşup gülüştük kendi aramızda "Acaba ziyaretimize sevindi de o yüzden mi çıkarıyor bu sesleri, yoksa sessiz ve ebedi uykumda beni böyle rahatsız edenler de kim mi diyor da çıkarıyor?" diye.


İstanbul üzerine bir gezi yaparken insanın içinin burkulmaması, hüzünden uzak kalması pek mümkün olmuyor ne yazık ki. Çünkü taşı toprağı altın denilen bu şehrin her taşında ve toprağında yitip gitmişlikler, hazin öyküler, kaybolmuş değerler, medeniyetler ve kültürler var. Çok güzel, mimarisi belli ki sadeliği oranında değerli olan bir sinegog, bugün nargile kafe olarak kullanılıyor. Sakın şaşırmayın! Yani öyle avlusu, bahçesi falan değil, bizzat içi... Eskiden insanların ibadet ettikleri ve hala bu ibadetin izleri duran bir sinegogda insanlar nargile dumanlarını üflüyorlar taş duvarlara. Şunu düşünmeden edemedim, özellikle Avrupa'da ya da Amerika'da eski tarihi bir cami bugün hamburgeciye dönüştürülse nasıl tepki verir bu ülkenin insanları? "Bize bunu nasıl yaparlar" hezeyanıyla muhtemelen youtube yasağında gerçekleşen mantığın bir devamı olarak söz konusu ülkeye Türk vatandaşlarının gitmesi YASAKLANIR mıydı dersiniz? Olabilir, şaşırmamak lazım!

Hasköy, özellikle İspanya'dan kaçan Musevilerin ve biraz da Rumların yaşadıkları bir semtmiş Osmanlı zamanlarında ve cumhuriyetin ilk 25 yılında. Sonra ne mi olmuş? Hep bildiğimiz ötekileştirmeler, tek tipleştirmeler, farklı olanlara tahammülsüzlükler, halkları korkutup yıldırıp kaçırmalar... Elbet bu politikalardan nasibini alan bir semt Hasköy de, tıpkı diğerleri gibi.

Haliç'i dikine kesen dar yokuşlu sokaklardan semtin içlerine doğru ilerliyoruz. Metruk, viraneye dönmüş, nargile kafe olarak bile kullanılmaya değer görülmemiş(!) birkaç sinagog daha çıkıyor karşımıza. Halen faaliyette olan ve biz gezerken yarım saat içinde iki çok sevimli ikiz bebeğin vaftizinin gerçekleşeceği bir Romen kilisesini geziyoruz; çok sıcak ve girerken dış atmosferi tamamen dışarda bıraktığınız bir avlusu var (bu duyguyu pek çok kilisenin avlusunda hissetmişimdir), hani bir söğüt agacının altındaki banka oturup ciltlerce kitap bitirmelik...

Sonra bölgede faal olan tek sinegogun bulunduğu sokağa geldiğimizde rehberimiz Jale Sancak "şimdi sizi hemen bir sokak arkada bulunan Marco Bakkal'ın olduğu yere götürmek istiyorum" diyor "buralarda kime sorsanız, tanınır bilinir bir şahsiyetmiş Marco Bakkal, adeta semtin bir sembolü gibi". Hemen adımlarımızı o yöne çeviriyoruz. Ve bahsedilen bakkalın önüne geliyoruz.

Marco Bakkal'ın, 'bakkal' kısmı duruyor ama 'Marco' kısmında yeller esiyor elbette. Şansımıza hemen karşı apartmanın girişinde duran tombulca, son derece tonton ve cana yakın bir amca kalabalığımızı görünce lafa karışıyor. Marco Bakkal'ın bakkalını görmeye geldiğimizi söyleyince de oooo bir sevinçle başlıyor "ben 8-9 yaşındaydım onun çıraklığını yaptım, çok severdim kendisini" diye anlatmaya. Belli ki amcam çok eski bir Hasköylü. Böyle ayaklı bir tarih kitabına rastlamış olma fırsatını kaçırmayan Jale Hanım, hemen "O zaman biraz anlatın Marco Bakkal'ı bize" deyip zaten konuşmaya meyilli amcamın iyice hevesle anlatmasına neden oluyor.

"Marco Bakkal, iyiliğiyle, dürüstlüğüyle, sevgisiyle buraların simgesiydi. Onu herkes tanır, çok severdi. Ama o zaman çok başkaydı buralarda her şey. Yıllarca yanında çıraklık yaptım, çok iyiliğini gördüm". Kimbilir neden (tahmin etmek de çok zor değil aslında, amcamın da pek söylemek istememesinden de anlaşılacağı gibi) yıllar önce terkedip ayrılmak zorunda kalmış Marco Bakkal çok sevdiği Hasköy'den ve Şişli'ye yerleşmiş. Beş yıl önce de orada vefat etmiş. "Beş yıl evveline kadar birkaç ayda bir sürekli elini öpmek için giderdim Marco Bakkal'a, onu hep çok aradık" diye de devam ediyor sözlerine. Şimdi Marco Bakkal hala bakkal ama başkaları tarafından işletiliyor.

Marco Bakkal'ın bulunduğu sokaktan ayrıldıktan sonra da pek çok yer dolaştık, eskiden Kadı Mahkemesi olan yani insanlar hakkında hükümler verilip idamların yapıldığı ama şimdi çay bahçesi olan - Hasköy'de bu durum çok ilginç, tarihe verilen değer, nargile kafe ya da çay bahçesi boyutunda dolanıyor - bir yerde soluklandık, daha 2 gün önce 9 yıllık bir restorasyondan sonra halka yeniden açılmış olan Aynalı Kavak Kasrı'nı dolaştık ama benim ruhum Marco Bakkal'ın orada kalıverdi. Ayaküstü on dakikada anlatılan o hikayede... Kimbilir söylenmemiş ne acılar, ne sevinçler, ne kopuşlar, ne sevdalar gizliydi o hikayenin içinde...

Ruhun şad olsun sevgili Marco Bakkal... Gittiğin yerde buralarda olduğundan daha az acı vardır umuyorum...

8 Kasım 2010 Pazartesi

Ya şundadır ya bunda...

Blog dünyasının bazı ritüelleri vardır. Burası öyle kimliksiz, kişiliksiz bir dünya değildir. Uçsuz bucaksız bir ilişkiler dünyasıdır. Hem içsel ilişkiler, hem dışsal... Kendi içimizden çıkan cümlelerle bizim dışımızdan insanlara ulaşır, bir ilişki kurarız.

Ve mimler... İşte blog dünyasının en başta gelen ritüelidir mimler. Normalde pek hoşlaşmadığım bu zoraki soru-cevap olayında bu sefer son derece keyifli bir mimle karşılaştım. Sevgili Leylak Dalım gönderdi, ben de memnuniyetle kabul ettim.

İşte bu keyifli mimin konusu:

Kitaplığınızın karşına geçin. Gözlerinizi kapatın. Derin bir nefes alın. Elinizi kitapların üzerinde gezdirin ve birini seçin. Şimdi gözlerinizi açın. Bir kitap seçmiş durumdasınız. O kitabı satın aldığınız ya da hediye gelmişte olabilir anı hatırlamaya çalışın. İlk kez okuduğunuzda neler düşünmüştünüz, hatırlayın. Şimdi sayfaları şöyle hızlıca bir dolanın ki, kitabın kokusu burnunuza gelsin. Evet, ne güzel bir koku bu! 55. sayfayı bulun. Sayfayı tekrar okuyun. Sayfadan bir paragraf seçin ve mim konusu olarak bunu blogunuza yazın. Daha sonra siz de arkadaşlarınızdan üç tanesine cevaplaması için gönderin.

Mim Kuralları:
- Mimlenenler mimi cevaplamak zorundadırlar, mim bozulamaz.
- Mimin bozulması teklif dahi edilemez.
- Mim yalnızca 3 kişiye gönderilebilir.
- Karşılıklı mimlemeler yasaktır.
- Mim, her bir blog için sadece bir kez cevaplanabilir.
- Mim kurallarının ilk 6 maddesi değiştirilemez.

Teferruatları geçip hemen konumuza geçiyorum.

Geçtim kütüphanemin karşısına. Acaba hangi rafın önüne doğru gitsem diye bakına bakına dolanırken birinin önünde duruverdim ve gözlerimi kapadım. Bakalım bahtımıza hangi kitap düşecek, enerjim hangi satırlarla buluşacaktı? Ellerimi kitapların üzerinde dolandırdım ve birinin üzerinde durdum. Gözlerimi açtığımda elimde bir edebiyat şaheseri, yürek sızısı bir roman duruyordu. Toni Morrison - Sevilen...

Kitabı aldığım güne dair hiç bir anı kalmamış bende ama 2 yıla yakın bir zaman önce okuduğumu çok iyi hatırlıyorum. Mecidiyeköy'de editörlük alanındaki son işime yeni girdiğim günlerde yine yollarda okumaya başladığım ve yine yollarda bitirdiğim bir kitaptı. Dediğim gibi kütüphaneme girdiği günü, ânı hatırlamıyorum ama okuduğum anlardaki alevleri dün gibi hatırlıyorum.

Gizemlerle dolu bir kitaptı Sevilen. Kendini ilk görüşte değil, parça parça açan. Hatırlıyorum, ilk sayfalarda nasıl bir bulmacanın içine girmekte olduğumu merakla kavramaya çalışırken roman ilerledikçe gizem çözüldükçe, taşlar yerine oturdukça soluksuz kalıyor ve içim yanıyordu. Bu roman bittiğinde hayatta asla cevaplamak istemediğiniz kaya gibi ağır bir soru bırakıyor size geriye. Burada bir ipucu vererek okumak isteyenlere haksızlık yapmak istemem ama kesinlikle tavsiye edeceğim bir eserdir bu Nobelli yazarın 1987 tarihli romanı.

Şimdi gelelim 55. sayfaya...

"Paul D kalkmıştı, bir gün önce kırdığı eşyaları onarırken şarkı söylüyordu. Hapsedildiği çiftlikte ya da daha sonra Savaş'ta öğrendiği, eski, bölük pörçük şarkılar - Tatlı Yuva'da söyledikleri, özlemin her bir noktayı biçimlendirdiği şarkılarla ilgisi yok."

Bu satırlar çereziniz olsun, bu kitabı okuyun. Başlarda "ne oluyor, ne anlatıyor" deyip pes etmeyin ve okuyun.

Ve şimdi büyük an... Mimler kime gidiyor? Daha evvel hiç mim cevaplamamış olduğunu bildiğim ama bu mimden keyif alacağını düşündüğüm canım arkadaşım Ecem, iş hayatım boyunca en sevdiğim masa komşularımdan biri olan canım Edieciğim ve çok sevdiğim blog dostlarımdan Kitap Kurdum... Hadi bakalım pamuk eller kütüphaneye:)

5 Kasım 2010 Cuma

Sis...

Bulutlar yeryüzüne inmişlerdi bu sabah. Gözümü açar açmaz nasıl bir güne uyandığımı görebilmek için uyurken bile kapatmadığım perdelerimin sonuna kadar açık olduğu odamda gözümü bulutlara açtım bugün. Uykumun arasında "Harika" dediğimi anımsıyorum. Penceremden yüz metre ötede tahammül edilmesi zor bir açgözlülükle gökyüzüne uzanma sevdasıyla her gün yeni bir kat daha yükselmekte olan binanın bu açgözlüğünün farkındaydı sanki bulutlar da. Bu nedenle üfleyivermişlerdi yeryüzüne bir parça sis bulutunu, sanki "Yeter artık, bize ulaşmaya çalışmayın, biz yere iniyoruz, sınırınız bu olsun" dercesine.

"Sen ne menem bir evde oturuyorsun ki" demeyin bilen dostlar. Benim oturduğum apartman da gözyüzüne doğru üreyen sahte, kişiliksiz yapılardan biri ama tercih benim değil. Bir gün - ki umuyorum kısa bir zaman içinde - kendi evimin duvarları arasında nefes alabildiğimde muhtemelen mantar misali yerden bitme cüce bir bina seçmiş olacağım. İstanbul'un eski, köklü, yaşanmışlık ve tarih kokan semtlerinde dolaşırken gözümün hep kaydığı kimi sarmaşık kaplı, kimi giyotin pencereli, kiminin balkonundan eskimiş bir tentenin sarktığı cüce binalar... Çocukken en sevdiğim çizgi filmlerden biriydi Şirinler. Ama hikayesi, karakterleri bir yana en sevdiğim şeyleri evleriydi, mantardan evleri...

Ben de sisler içinde yaşıyorum neredeyse iki gündür. Aşık Papağan Barı, griliği fokur fokur kaynayan bir sis misali çöküverdi ruhumun üzerine. Aşık olduğu adamın arabasıyla kalbine saplanması sonucu ölüm döşeğinde olan bir kadının rüyalar, bilinç, bilinçaltı sınırlarında dolaşmasını, ruhlarının bedenlerinden ayrılıp aşklarını yaşadıkları yerleri bir bir dolaşarak anılarını tazelemelerini, Las Vegas, Ankara, Eden Gölü, İstanbul gibi çeşitli duraklarda soluklanan bir masal kıvamında anlatan Aşık Papağan Barı, tarifsiz bir içe dönüş yaşattı bana da. Kadın olmanın, hayata bir kadın kalbi, ruhu ve zihni penceresinden bakabiliyor olmanın hazzıyla doldurdu yer yanımı. Kendi hikayemde de yaşadığım pek çok duygu halini paylaştım, henüz yaşamadığım ama belki bir gün benim de başıma gelecek pek çok halin de bendeki muhtemel izlerini sürdüm.

Bundan mı bilmem iki gecedir inanılmaz rüyalar görüyorum. Eski insanlar, eski anılar, kimi çocukluktan kimi yetişkinlikten pek çok anı, mektuplar, notlar... Çok flu bir şekilde geçiyorlar rüyalarımdan. Ama hepsinin tek bir ortak noktası var ki gördüğüm her şey müthiş bir aydınlık ve huzur duygusuyla kaplı. Gözlerimi açmadan önceki saniye bile rüyalarımın içindeyim. Tıpkı bugünkü gibi... Penceremden gördüğüm sisin ihtişamıyla heyecanlandıktan sonra bile yastığıma gömülüp uykuma devam ettiğimde, yarıda kalmış rüya da kaldığı yerden devam etti hiç kesilmemişçesine. Bazı romanları, hikayeleri gerçekten çok içimde yaşıyorum ve hayatıma etkileri inanılmaz oluyor. Sanki içimde kapalı kalmış bazı pencereleri açıyorlar ve içeri giren havanın kokusuyla benim ruh kokum da ona göre değişiyor.

Son 40 sayfası kalmış kitabı dün gece bitirmeye kararlıydım eve vardığımda. Ama müthiş keyifli bir yoga seansından sonra huzur içinde, dinginlikle ve her türlü kötü enerjiyi yoga matının üzerinde bırakmış olarak geldiğim gerçeğini hesaplamamış olduğumdan mıdır nedir, bu sabah erken kalkmama gerek olmadığını bilmeme rağmen 15-20 sayfanın sonunda dayanamadım göz kapaklarımın ağırlığına.

Ve sabah... 7.30 sularında sislerin içine uyandıktan sonra daha yataktan çıkmadan elim, yanı başımdaki Aşık Papağan Barı'na gitti. Gece bıraktığım yerden, sanki arada sekiz saatlik o uyku dilimi geçmemiş gibi soluksuzca içtim sayfaları. Ağlamak, gülmek, hüzün, aşka ve hayata aşık olmak, iç burukluğu, heyecan, tutku... Son satırdan sonra tüm bunları ve belki de daha tanımlayamadığım pek çok duyguyu içimde hissettim ve tekrardan kitabın en başına, bütün hikayeyi bildikten sonra çok daha fazla anlam ifade eden o satırlara döndüm:

"Ah hiç olur mu böyle şeyler...
Yaşanabilir mi
böyle bir hayat?"
diye sordu dudak
barın üstünden.
"Keşke hepsi gerçek olsaydı,
tümünü yaşardım" dedim dudağa.
"Olsaydı böyle bir hayat,
kırpmadan gözümü,
girerdim içine."
"Çok korkusuzsun doğrusu"
dedi dudak.
"Yaşamda kim koyuyor ki kuralları?"
dedim.
"Kim koyuyorsa, sıkıcı tutuyor
biraz işi," dedi dudak.
"Yaşam çok kısa..."
diye mırıldandım.
"Kaç metre?" diye sordu dudak.
"Bilmem, birkaç elbiselik...
Bir çocukluk,
Bir gelinlik,
Bir yaşlılık elbisesine
ne giderse..."
"Yirmi metre kadar" dedi dudak.
"Öp beni..." diye mırıldandı.
Uzanıp öptüm onu.
"Ah! Hiç olur mu böyle şeyler...
Yaşanabilir mi
böyle bir hayat?"
diye sordu dudak.
"Hayat yirmi metre" dedim.
Gözlerim daldı.
"Yirmi metre, tek en."

Ve gün böyle başladı...

2 Kasım 2010 Salı

Kalbinizin kasko bedeli...

"Kalbinin kaskosu var mıydı" diye soruyor kitap "Kalbine son hız giden bir Opel Vectra saplandı, onu çıkarmaya çalışıyoruz".

"Hadi bakalım, çıkar çıkarabilirsen" diyor bendeki bir ben de... Okuduğum andan beri öylesine vurdu ki bu cümle, bana vuranları kim çıkaracak asıl, bilen yok!

Kalbe bir şey olunca zararı sigorta ödüyormuş, yani bir nevi kalpteki hasarları tamir merkezi... Sahi, şöyle kocaman bir "keşke" diyesi gelmiyor mu insanın içinden?

On gündür benimle dolaşıyor bu cümle. İlk, on gün önceki bir kitapçı ziyaretinde raflar arasında tırtıklanırken okundu ve yapıştı kaldı zihnimin köşesine. Bugünse artık içinde geçtiği kitap benimle. Çok sevdiğim Donna Leon'un Ölümcül Çareler'inden sonra çantamdaki yerini aldı, ruhumdaki yerini bir cümleyle bile çoktan almış olan Aşık Papağan Barı.

Nazlı Eray serüvenim devam ediyor anlayacağınız. Prag fonunda, Stalin ve tanımadığımız pek çok tarihi karakterin yaşamlarına yolculuk için uçak bileti niyetine bir roman olan Kayıp Gölgeler Kenti'yle başlamıştı bu serüven. Kışı, bu edebiyat perisi kadının hayalgücü satırlarıyla yaşamak istediğime daha çok eminim artık. O benim kış yazarlarımdan biri oldu ve mevsim bitmeden daha almam gereken çok yol var.

Bu arada bir rivayete göre benim şehrime kitap fuarı gelmiş. Peki ben neden benim şehrimdeki bu kitap fuarına gitmek için şehirlerarası yolculuğa çıkar gibi bir hazırlık yapmak zorundayım? Neden örneğin Ankara ya da Bursa yoluna çıkma fikri bana daha cazip geliyor? Ne kadar kitapsever olduğumuz mu sınanıyor acaba diye düşünmeden edemiyorum bazen. Hani gerçek bir edebiyatseversen dünyanın öbür ucunda da olsa kitap fuarına gidersin gibi bir mantık mı bu? Ve eğer böyleyse ben sınavı geçemiyor ve bir edebiyatsever sayılamıyor muyum?

Efendim, bir türlü edebiyatsever olmayı beceremeyen(!) bendeniz, şu 15 günlük fuar kapsamı içinde bir kez olsun ayak basmaya çalışacağım benim için fîzanda konumlanmış olan bu fuar alanına. Ümidim, belki orada bünyeye biraz edebiyat sevgisi bulaşır da, her yıl tabi tutulduğumuz bu illallahlık sınavdan sonraki yıllarda sorunsuz geçmeyi başarırım.

Not: İkâmetgahı Beylikdüzü'ne taşırsam işte siz o zaman görün bendeki edebiyat sevgisini...

28 Ekim 2010 Perşembe

Çorbanın kıvamı

Hiç öyle burun kıvırmayın. Son derece önemli bir konudur çorbanın kıvamı. Fazla sulu oldu mu ağıza gelmez, tadı olmaz; koyuysa da bebek maması gibidir. Velhasıl lezzetli bir çorba için çok önemlidir kıvam meselesi.

Hele de kendini mutfağa adamış yeni yetme bir aşçı adayının ilk pratik sınavının konusu "çorbalar" olunca haliyle daha bir önemli hale geliyor kıvam mevzusu.

Siz hiç bir buçuk saat içinde birbirinden farklı üç çorba yapmayı ve aynı anda tüm çıkan bulaşıkları yıkayıp üst baş hijyeni açısından da lekesiz bir beyazlıkta olmayı denediniz mi?:) Deneyin, çok heyecanlı oluyor:) Birinin adına minestrone demişler ki kendisi İtalya'dan gelmiş; öbürüne soğan çorbası diyorlar ki menşeğinin Fransa olduğu bilinmekte; üçüncüyse yeşil mercimek çorbası ki sunumu ve lezzeti itibarıyla bildiğimizden biraz farklı ve dillere destan...

"Kıvamı ya tutturamazsam, ya lezzeti kötü olursa, ya yetiştiremezsem" tarzındaki endişe dozu yüksek bilimum cümleyle yüklü bir halde yüzerek okula ulaşma çabası içindeydim bugün yine sabahın kör karanlığında. Yüzmek diyorum çünkü bu yağmurda her yanı koca koca göletlerle dolmuş olan İstanbul'da ulaşımın tek yolu yüzme haline gelmişti bu sabah itibarıyla.

"Sakın soğan çorbasının ununu koymayı unutma, minestrone'nin sebzelerinin diri kalmasına dikkat et, mercimeğin kıvamını sakın kaçırma" tarzındaki uyarı cümleleri beynimden film şeridi gibi arka arkaya sıralanırken "ya senin kıvamın nasıl bu aralar" diye bir soru beliriverdi içerden bir yerlerden. "Kendinin tuzunu, biberini, kimyonunu koyuyor musun unutmadan, ihmal etmeden?"

Nasıl bir iç sesse bu, konuştuğu andan itibaren bana bunu düşündürdü bütün gün. Her birimiz bir çorbadan farksızız aslında. Kıvamlarımız var, kimi zaman koyu, kimi zaman açık; lezzetlerimiz kimi zaman dengeli, kimi zaman dengesiz. İçimize bize gereken malzemeleri ne kadar fazla ya da az kaçırdığımızla ilgili aslında hepsi. Çorbanızın ana malzemesini iş mi oluşturuyor aşk mı örneğin? Tuzunuz, biberiniz sanat mı, spor mu? Biri biraz az ya da çok kaçtığında nasıl da tadımız değişiyor, tıpkı çorbalar gibi, tıpkı makarnalar gibi, tıpkı kekler, börekler, çörekler gibi, kısacası tıpkı mutfakta pişen her şey gibi.

Boş yere "müziğin de, sinemanın da, kitapların da, aşkın da, doğanın da, gözyaşının da, acının da, kısacası hayata dair ne varsa hepsinin mutfakta barınıyor ve yaşanıyor olmasından dolayı" mutfağı/mutfakta olmayı bu kadar çok sevdiğimi yazmamıştım bir yazımda. Biziz aslında mutfaklarda pişen. Bizim neşemiz kaynıyor, hüznümüz kavruluyor, sevgimiz kızarıyor... Her şey, özünde bizim kıvamımızla alakalı...

Peki benim kıvamım nasıl mı bu aralar? Mercimek çorbası başarılı, soğan çorbası çok lezzetli, minestrone de tama yakın (fasulyeleri biraz daha pişirmem gerekiyormuş) yani sonuç 96:) Anlayacağınız bende kıvam oldukça yerinde bu aralar:)

Kitabımı, çayımı, kahvemi, dost sohbetini, neşeyi, kahkahayı, kıvamında bir hüznü ihmal etmiyorum. Bir tek film izleme dozunda bir düşüklük var ki, o da minestrone'deki az pişmiş fasulyeyi temsil ediyor bünyede:) Demek bu ihmali de çözmeliyiz ki çorbamız tam kıvamında olsun...

26 Ekim 2010 Salı

Bugün... Bir romanın bitişi kıvamında...

"Uzun süre İstanbul'a dönmeyeceğim. Benim gibi modası geçmiş aşklar yaşamayan, günün moda insanlarının orası. Gündelik birlikteliklerin taptaze, aşınmamış duygularıyla yaşlanmaya direnen, benliklerine ve belleklerine aşkın yüceliği kazınmamış özgür kadınların. Ben geri kalmış biriyim.

Zayıflıklarını geceleri buruşuk çarşaflar üstünde, bar masalarında ve kapı önleride hoyratça çözüp dağıtan biricik, vazgeçilmez erkeklerin o kent. İnce bir kadının bir aynanın karşısında saçlarındaki firketeleri çıkarırkenki kırılganlığını göremez olmuş erkeklerin.

Senin mektubundan sonra kafamı ve düşüncelerimi bir süre düzene koyamadım. Gene de seninle dostluğumun her zaman şu ya da bu biçimde süreceğini bilmelisin. Sana yazıyorum, her zaman da yazacağım. Sen de yaz bana. Birbirimizi kolayca bırakmayalım. Ama bunun için de zorlamayalım kendimizi.

...

Seni çok özlüyorum.

Beni güneşli bir bahçede çiçekler sularken düşün anımsadığında. Bir kurşun kalemi yontarken, kağıtlar yırtıp umutsuzluktan bunalırken. Yağmurlu bir öğle üzeri Sirkeci'de yürürken.


Bir aynada ağlarken...

Ben seni birçok halinle anımsayacağım, yazmakla baş edemem.

Nicedir kendimi bunca yürekli bulduğum olmamıştı. Bunca yorgunken bunca kahraman. Bunca acı çekerken bunca iyimser, bu kadar hüzünlüyken böylesine mutlu.

Ve gece sessizliğinde..."

Tek bir sayfa için bir kitap okumaya değer mi? Değer(miş)!

Nasıl dokundu bugün, sabah karanlığında biten bir kitabın sonlarında yer alan bu sayfa bana. İnsan en çok kendinden bir şeyler bulduğu satırlardan mı etkilenir? Bence hayır! Duygularına, vicdanına, zihnine dokunsun yeter! Ama kendinden bir şeyler bulunca da işte böyle en duru, en sade satırlar bile vurup geçebiliyor.

Fazla söze gerek yok! Bugün bu kıvamda geçti...