Benim şu bir oturup ihtiyarlayana kadar kalkmayı düşünmediğim çay bahçesinin çalışanlarından bir arkadaş geçen eve dönerken yolda gördü beni. Elimdeki torbalara baktı.
"Biber almışın, domates almışın, erik almışın, midye dolma da var, e ne eksik peki?"
"Ne eksik?" dedim şaşkın. "Rakı!" der demez bastım kahkahayı. "Evde o, evde, merak etme" deyince gülüştük epey. Hiç rakı sofrası kurmaya niyetim yoktu gerçi o gece. Yolda benim torbadaki akşam nevalelerinin kokusunu alan minicik suratlı bir de pisi takılınca peşime "gel" dedim "yoksa arkadaş mı olucan bana bu akşam?" Eve kadar takip etti beni. İnanılmaz tatlıydı. Şimdi bakıyorum da bizim bahçedeki kedi kolonisiyle arkadaş olmuşlar, çete misali takılıyorlar mahallede.
Yağmur bulutları ziyarette bu aralar buraları. Kimi gün çat kapı geliyor, zengin kalkışı yapıp hemen gidiveriyorlar. Kimi gün de - dünden beri örneğin - baya kalıcı misafir modundalar. Beni de pek seviyorlar zira.
Datça'da en çok yaptığım şeyler listesinde bir numaraya oturmaz ama 'iliklerime kadar ıslanmak' kesinlikle ilk beş arasına girer. Buraya geldiğimden beri karşılaştığım üç sağmak yağmurla da resmen dost olduk, kardeş olduk, eş olduk. Yağmur, kendisini ne kadar sevdiğimi bildiğinden olsa gerek, hiç bir seferinde es geçmedi beni. Doya doya ıslanmanın tadını çıkardım sonuna kadar. İstanbul, işte bu noktada kıskanabilirsin, zira hiç bu kadar güzel ıslatmayı başaramamıştın beni.
Havanın rengi yağmur, kokusu toprak, ışığı gri olunca günün tonu da kitaplar oluyor elbet. Gerçi bendeki bahane işte. Kitabı, güneşe de, yağmura da, kara da en yakın dost kılarım ben her zaman, değişmez.
Murathan Mungan kendi yönetiminde çıkardığı Bir Dersim Hikayesi kitabıyla ilgili bir söyleşide söyledi: "Bazı öyküler bizi büyütürler. Okursun ve birden 15 yaş büyürsün."
Çok düşündüm dün üzerine. Kitaplarla ilgili notlar aldığım defterlerin içine derin bir dalış yaptım, hangi öyküyle ilgili ne yazmışım, onları hatırlamaya çalıştım. Ve iyi ki, dedim iyi ki şu yazma alışkanlığını edinmişim her okuduğum üzerine. Hafızanın hain koridorlarında kaybolabiliyor en çok etkilendiğin şeyler bile. Üstelik aslında her zaman en çok etkilendiklerimiz, bütünden çok detaylar, ayrıntılar oluyor. Sıkışıyorlar bir kara deliğe; en çok hatırlaman gereken, en sona kalıyor.
Geçen kışımı yoğunlukla geçirdiğim Füruzan öyküleri üzerine oldu yoğunlaşmam. Not aldığım bazı satırları nasıl bir atmosferde, ne yaparken okuduğumu hatırlamak bile hoş oldu çok. Tam da bir kış ve kar öyküsü olan Gecenin Öteki Yüzü'nü dışarıda lapa lapa kar yağarken gecenin bir vakti pencere kenarına tünemiş, okumuştum soluksuz. Sonra Şarkılar Kitabı... Delik açar insanın böğründe. Ve yine bir kış öyküsüydü o da. Sahi Füruzan'a da bir kış yazarı desem yanlış mı demiş olurum? Sadece kışı yazması değil mesele, kalemindeki ton... Gecenin Öteki Yüzü'nü cayır cayır bir güneşin ve ışığın altında okuduğumu düşünemiyorum.
Tüm bunlar bir tarafa, asıl Mıgırdiç Margosyan'ı nasıl sevdiğimi hatırladım bu sabah; dışarıda şimşekler, şakır şakır bir yağmur ve ben her sabah horozların sesiyle uyanırken bir sahil kasabasında. Anadolu'da büyümeyi, o köylerde Ermeni olmayı, Süryani olmayı, Zaza olmayı ne gerçek anlatır o; sahiciliğinden kan damlar, tezek kokuları tüter. Anadolu'yu etiyle kemiğiyle yaşamamış, bu yüzden de bilmez saydığım bir şehir çocuğunun, benim, ekmek kokulu tanışıklığıdır bu topraklarla Mıgırdiç Margosyan okumak. Bana onun kalemini tanıştıran eski 'dost'a da burdan selam olsun; tüm bunları düşündüren, aklını, fikrini, kalemini çok önemsediğim Murathan Mungan'a da...
Şimdi dün tüm bunlar üzerine, bana okumam için önerilen bir öyküye doğru kaçar bendeniz. Ha bir de sahi... Toprak, yoksa sen yağmura aşık mısın?
Füruzan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Füruzan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
18 Mayıs 2012 Cuma
24 Ocak 2012 Salı
İzle, oku, ör!
"Zero'nun festival tarihçesi" diye bir çalışma yapsam 2004 yılındaki İstanbul Film Festivali performansımı zirveye koyarım. Öğrencilik hayatımın son yılı olmasının hükmünü tüm Beyoğlu salonlarında büyük bir ihtişamla sürmüş, o filmden o filme doyumsuz bir haz yaşamıştım.
O yıl ülke sineması olarak seçilen Güney Kore filmlerinin yüzde doksanını izleyen bendenizin içine haliyle ister istemez bir Koreli kaçmış, film aralarında Kore mutfağı, hadi olmadı en azından Uzak Doğu restoranlarında alır olmuştum soluğu. Savunmam da hazır: Festival ruhu dediğin şey böyle olur; sadece filmleri izlemekle kalmayacaksın, o filmlerdeki ruhu da yaşayacaksın; yemeklerinden yiyecek, müziğini dinleyecek, mekanları kovalayacaksın. Bukalemun gibi bir ruh halim var, izlediğim ya da okuduğum şeylerin ruh haline o kadar kolay bürünebiliyorum ki, bazen korkuyorum kendimden:)
Sonraki yıllarda iş hayatının zaman yoksunu hay huyunda festivalleri büyük oranda uzaktan izlemiş, çok isteyip de izleyemediğim filmler için ağzımın akan sularını silmek zorunda kalmıştım.
İstanbul'da 2012'nin festival sezonu 16 Şubat'ta !f İstanbul'la açılıyor. O bitiyor, aşağı yukarı bir ay kadar sonra İstanbul Film Festivali, on beş günlük bir sinema şöleniyle şehrimi perdenin gizemine buluyor. Uzun lafın kısası, İstanbul seni neden bu kadar çok sevdiğimi bana hatırlatan günler geliyor.
Evet, mart kapıdan baktırır ama şubat ayı o kapıyı açtırmaz bile yeri gelir. Önündeki günleri ev, mutfak ve Beyoğlu sokakları arasında geçirmesi muhtemel bendeniz, kendini soğuklardan koruma kapsamında atkı örme faaliyetlerine geri dönmüş bulunuyorum.
Mosmor bir atkı örmek istediğimi söyledi geçenlerde içimdeki bir ben; hemen aldım soluğu Kadıköy'ün bildiğim iki yüncüsünden birinde. Üstelik İstanbul'un beyaza bulandığı karlı günlere denk geldi ki bu faaliyetler, pencere kenarına çektiğim koltuğum, kucağımda yünlerim, tamamen anneanne modunda takıldım birkaç gece.
Bu kış kızıl kafamın üzerinde görmek istediğim iki berem, mor ve pembe... Asalet, güç ve korunma ile neşe, mutluluk ve hayaller... Boynumda ise aynı renklerden kendi ördüğüm atkılarım. Ben Mart'ı da kıştan sayanlardanım, o nedenle çok sevdiğim kışın biraz daha hüküm sürebilecek olmasından pek mesûdum.
Ve son bir buçuk aydır fena halde içine düştüğüm Füruzan külliyatını, daha evvel okuduğum ama çok sevmiş olduğumu unutmadığım Sevda Dolu Bir Yaz içindeki roman tadında uzun öykü Şarkılar Kitabı ile noktaladım. Nasıl bir keyif! Başka birkaç öyküsü için de söyleyebileceğim bir şeyi buraya da not etmek isterim: Hani hiç bir şey yazmamış olsaydı da bu öyküyü yazsaydı, yine baştacı ederdim ben kendisini. Anneyi, küçük teyzeyi, hikayeyi anlatan ufaklığı, dayıyı, anneanneyi, dedeyi, aile dostu Hrisula'yı, teker teker her bir karakteri iliklerime kadar yaşadım, hissettim.
Böylesi bir Füruzan yolculuğundan sonra en sevdiğim öykülerini şöyle sıraladım geçen gün: Şarkılar Kitabı, Gül Mevsimidir, Gecenin Öteki Yüzü, Temizlik Kolu, Bir Evin Dıştan Görünümü, Seyyid. Roman olaraksa 47'liler pek çok kişinin unutulmazı biliyorum ama Berlin'in Nar Çiçeği de asla es geçilmemeli derim ben.
Şubat ayında YKY'de ayın yazarı kim olacak, pek meraktayım. Benim için keyifli bir oyun oldu bu. Onlarca yazarın arasından birini seçiyor, piyangodan ikramiye bekler misali bekliyorum. İçimden birini belirledim, bakalım, olur da tutarsa önümüzdeki ay da kitaplardan yana hayli kârdayım demektir:)
11 Ocak 2012 Çarşamba
Durma, anlat Füruzan!
"Mesleğinizde gözüm var" diyorum kasadaki görevli arkadaşa. "Bir daha dünyaya gelirsem kesin kitapçı olucam."
O da gülüyor, ben de. E bu dediğime de gülünür zaten, başka bir şey yapılmaz:) Bir daha dünyaya geleceğim kesin de, bir de meslek belirliyorum bu yaşamdan! Acaba önceki yaşamımda da aşçı olacağım naraları attığım için mi şimdi bir mutfak faresine dönüşüverdim? Ah Zero ah, eğer öyleyse, ne işler açtın başına!:)
"Valla güzel meslek" diyor o da kendi işi için. "Bütün gün kitaplar içinde, okuması ayrı keyif, dokunması ayrı." Belli ki keyif aldığı işi yapan nadir insanlardan biri. Zaten o kadar içten gülmeyi bilen bir insan keyif almayı bilmiyor olamaz diyorum ben.
Sonra benim mesleğimi soruyor. Aşçıyım dediğimde bütün insanların suratında beliren az biraz şaşkınlıkla karışık, hayranlık, hayret ve keyif dolu o garip ifadeye bürünüyor onun yüzü de. Sanırım yakında "aşçıyım" beyanımın, insanlar üzerinde yarattığı ifadeler konusunda da bir yazı yazabilirim. Zira pek komik şeyler olabiliyor.
Kadıköy'deki en sevdiğim iki kitapçıdan biri olan YKY'nin o minik dükkanında geçiyor bu diyalog. Sorumlu arkadaşı, yıllardır taa İstiklal'deki o baştacım dükkandan beri hep göz aşinalığıyla tanırım. Kadıköy'deki dükkan açıldıktan sonra buranın sorumlusu olmasıyla, her uğraşıyımda ayak üstü iki kelam etmekten de geri kalmadığımız güleryüzlü bir kitap insanıdır kendisi.
Aralık'tan bu yana Füruzan'ın YKY'de ayın yazarı olmasından ötürü okumadığım tüm Füruzanlar'ı almak için üç beş günde bir iyice sıklaştırarak uğrar oldum. Öyle bir gidişte bütün kitapları sırtlayıp almam ben; kitaplar kadar kitapçılar da özeldir; alınacak kitap bırakırsam geride kitapçıya gitmek için de bahanem olmuş olur:) Yani böyle git gel, git gel şimdiden diğer yaşamımdaki(!) mesleğime hazırlıyorum kendimi:)
Her defasında, Füruzan'ın okumadığım kitaplarından hangisini alsam acaba diye bir ondan bir bundan 2-3 sayfa okuyup karar vermekte sıkıntı çeker, en sonunda da sadece sezgisel bir dürtüyle atarım elimi birine. Gül Mevsimidir'i de bu şekilde aldım. Ve sonuç mu? Sonuç: sezgilerine daima güven sen Zeren!
Belki fazla iddialı gelebilir ama bana sorarsanız Gül Mevsimidir, Füruzan'ın Kürk Mantolu Madonna'sı. Okurken Sabahattin Ali'nin o efsane romanında hissettiğim duyguların çok benzerlerini hissettim bu romanda da. O en sevilenin kaybından sonra bir daha hayatta hiç bir duygunun içine girememek; her şeyi sonsuz bir yüzeysellik, duygusuzluk ve anlamsızlıkla yaşamak... Tek bir olayın bir insanın hayatında bu kadar derin bir kopuşa yol açması... Bunun ne kadar acıklı bir durum olduğunu kavrayabilmek için Sabahattin Ali ya da Füruzan okumak gerek; bugün artık bundan çok eminim.
Oluyor bazen böyle deyip geçmek isterim, geçemem. Hele de koca bir 70 yılı, yaşamak için önüne değil, yaşanmış olarak arkasına almış bir insansa mevzu bahis olan, hiç geçemem. Çünkü o zaman, kırık bir aşk hikayesi olmaktan çıkıp, kırık bir yaşam hikayesine dönüşüveriyor eldeki. Önümüzde hala yaşanacak olduğunu düşündüğümüz yıllarımız varken, her hayal ve kalp kırıklığımızın bir tamiri oluşuyla avunmak mümkün. Peki ya önümüze değil de, upuzun bir duvak gibi geriye doğru uzanmışsa yıllar?
Çok ıslak bir İstanbul gününde, atkıların arkasından, berelerin altından bir türlü gelmeyen otobüsü beklerken ne kadar üşümüş olduğumu unutarak bitirildi Mesaadet Hanım'ın kırık hikayesi. Ve şimdi, bu uzun hikayeden sonra gerçekten üzüldüm Füruzan'ın artık yazmayacağını söylemiş olmasına. Elimde değil, bende merak gani gani. 2000'lerin kadınları, yani bizlerle ilgili neler çıkarırdı acaba Füruzan? Bir gün bir yerde yakalarsam soracağım, olur da benden önce siz yakalarsanız, unutmayın, benim adıma siz sorun!:)
22 Aralık 2011 Perşembe
İstanbul'un sabahları...
Üsküdar vapur iskelesinin hemen karşısında bir büfe. Sıra sıra dizilmiş beş altı büfeden sadece biri. Dışarıdan bakıldığında hiç bir özelliği yok; benim için özellikli olmasının tek nedeniyse sabahları evde yaptığım tostumu yerken yanına büfeden aldığım çayı bana uzatan büfeci amcanın, en az çay kadar sıcacık bir gülümsemeyle bana "günaydın" deyişi, "ufak cam bardağa, şekersiz dimi kızım" diye iki günde çayı nasıl içtiğimi öğrenmiş samimiyeti...
Çok severim samimiyeti, çevremdeki 'insanlarım' tarafından tanınmayı, bilinmeyi... Çayımı nasıl içtiğimi bilen, bana, geliş saatime alışmış bir büfeci örneğin. Ufacık, minicik ama mutluluk küçük şeylerde cümlesini kanıtlarcasına mutluluğa ve zevke dair...
Son yirmi-yirmi beş gündür sabahlarımın keyif karesi bu anlattıklarım. Üsküdar'a varana kadar evde yaptığım tostum oldukça soğumuş olsa da yine de büfeden çayımı yanına eşlikçi etmeden bir ısırık dahi almak istemiyorum ondan. Bazı sabahlar yağmur yağıyor; büfenin tentesinin altına sığınıp içiyorum tavşan kanı sıcaklığı. Karşımda çoğunlukla puslu bir İstanbul manzarası...
Nasıl lezzetli, nasıl güzel bir çaydır o. Ufak, ince belli, tiryaki bardaklarına en çok yakışan cinsinden. "Bir bu büfenin çayı, bir de vapur çayları" diye yazıyorum defterime "onlar kadar güzeli yok".
Taş çatlasın on dakikalık bu keyiften sonra iki adımda atladığım Beşiktaş motorunda bu sefer de on dakikalık bir kitap keyfi başlıyor. Üsküdar-Beşiktaş hattını sabahları sevmememin tek nedeni kısalığı. Yetmiyor o kısacık zaman diliminde okuduklarım. Ama ne olursa olsun ille de dışarıda oturulmalı; kara kış gelene kadar bu böyle. Serin İstanbul sabahlarını koklamazsam, denizin ortasında üşüşen soğuktan korunmak için bereme ve atkıma gömülmezsem olmaz; bir şeyler eksik kalır. Madem İstanbul'da deniz yolunu kullanma gibi bir ayrıcalığa sahip olabiliyorum, sonuna kadar hakkını vermeli:)
Bu aralar Füruzan'la hoş beş halindeyiz. İstanbul'da Berlin'i okuyorum. Berlin'in Nar Çiçeği'ni... Kalbi kırık, gururlu, Almanya'nın görkemli günlerini de, savaşın en zor zamanlarını yaşamış, gençliğinin ışıltılı günlerini ve güzelliğini çoktan geride, kocaman, çok yıkıcı bir savaşın gerisinde bırakmış geçkin ve mağrur bir kadın. Almanya'nın savaştan sonraki hızla değişen düzenine alışmaya çalışırken birden hiç bilmediği, tanımadığı, kendine çok yabancı kültürlerden insanlar yerleşiveriyorlar apartmanının komşu dairelerine. Almanya'ya çalışmaya gelmiş göçmen aileler... İlk zamanlar son derece mesafeli bir tutum takınsa da zamanla yan dairesindeki Türk aileyle engelleyemediği bir samimiyet geliştiriyor.
Çok sevdiğim iki arkadaşımın hayatlarında Berlin'in ne kadar önemli bir yer ettiğini bilmenin de etkisiyle, gri ama güneşini gökyüzündense ruhunda taşıyan bu kente dair okuduğum her cümlenin anlamı da bir başka oldu son yıllarda. Dinlediklerim okuduklarımla, okuduklarım dinlediklerimle birleşiyor. Gri İstanbul sabahlarında gri Berlin'i selamlıyorum, uzaktan...
Bugün okuduğum bu cümle çok yer etti içimde. "Yalnızlığa başeğmeyin. O acılı bir ön ölümdür."
Hayattaki yalnızlıklarımızın zorunlu değil, hep tercih ettiğimiz yalnızlıklar olması dileğiyle...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





