Murathan Mungan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Murathan Mungan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Mayıs 2012 Cuma

Toprak, yoksa yağmura aşık mısın sen?

Benim şu bir oturup ihtiyarlayana kadar kalkmayı düşünmediğim çay bahçesinin çalışanlarından bir arkadaş geçen eve dönerken yolda gördü beni. Elimdeki torbalara baktı.

"Biber almışın, domates almışın, erik almışın, midye dolma da var, e ne eksik peki?"

"Ne eksik?" dedim şaşkın. "Rakı!" der demez bastım kahkahayı. "Evde o, evde, merak etme" deyince gülüştük epey. Hiç rakı sofrası kurmaya niyetim yoktu gerçi o gece. Yolda benim torbadaki akşam nevalelerinin kokusunu alan minicik suratlı bir de pisi takılınca peşime "gel" dedim "yoksa arkadaş mı olucan bana bu akşam?" Eve kadar takip etti beni. İnanılmaz tatlıydı. Şimdi bakıyorum da bizim bahçedeki kedi kolonisiyle arkadaş olmuşlar, çete misali takılıyorlar mahallede.


Yağmur bulutları ziyarette bu aralar buraları. Kimi gün çat kapı geliyor, zengin kalkışı yapıp hemen gidiveriyorlar. Kimi gün de - dünden beri örneğin -  baya kalıcı misafir modundalar. Beni de pek seviyorlar zira.

Datça'da en çok yaptığım şeyler listesinde bir numaraya oturmaz ama 'iliklerime kadar ıslanmak' kesinlikle ilk beş arasına girer. Buraya geldiğimden beri karşılaştığım üç sağmak yağmurla da resmen dost olduk, kardeş olduk, eş olduk. Yağmur, kendisini ne kadar sevdiğimi bildiğinden olsa gerek, hiç bir seferinde es geçmedi beni. Doya doya ıslanmanın tadını çıkardım sonuna kadar. İstanbul, işte bu noktada kıskanabilirsin, zira hiç bu kadar güzel ıslatmayı başaramamıştın beni.

Havanın rengi yağmur, kokusu toprak, ışığı gri olunca günün tonu da kitaplar oluyor elbet. Gerçi bendeki bahane işte. Kitabı, güneşe de, yağmura da, kara da en yakın dost kılarım ben her zaman, değişmez.

Murathan Mungan kendi yönetiminde çıkardığı Bir Dersim Hikayesi kitabıyla ilgili bir söyleşide söyledi: "Bazı öyküler bizi büyütürler. Okursun ve birden 15 yaş büyürsün."

Çok düşündüm dün üzerine. Kitaplarla ilgili notlar aldığım defterlerin içine derin bir dalış yaptım, hangi öyküyle ilgili ne yazmışım, onları hatırlamaya çalıştım. Ve iyi ki, dedim iyi ki şu yazma alışkanlığını edinmişim her okuduğum üzerine. Hafızanın hain koridorlarında kaybolabiliyor en çok etkilendiğin şeyler bile. Üstelik aslında her zaman en çok etkilendiklerimiz, bütünden çok detaylar, ayrıntılar oluyor. Sıkışıyorlar bir kara deliğe; en çok hatırlaman gereken, en sona kalıyor.


Geçen kışımı yoğunlukla geçirdiğim Füruzan öyküleri üzerine oldu yoğunlaşmam. Not aldığım bazı satırları nasıl bir atmosferde, ne yaparken okuduğumu hatırlamak bile hoş oldu çok. Tam da bir kış ve kar öyküsü olan Gecenin Öteki Yüzü'nü dışarıda lapa lapa kar yağarken gecenin bir vakti pencere kenarına tünemiş, okumuştum soluksuz. Sonra Şarkılar Kitabı... Delik açar insanın böğründe. Ve yine bir kış öyküsüydü o da. Sahi Füruzan'a da bir kış yazarı desem yanlış mı demiş olurum? Sadece kışı yazması değil mesele, kalemindeki ton... Gecenin Öteki Yüzü'nü cayır cayır bir güneşin ve ışığın altında okuduğumu düşünemiyorum.

Tüm bunlar bir tarafa, asıl Mıgırdiç Margosyan'ı nasıl sevdiğimi hatırladım bu sabah; dışarıda şimşekler, şakır şakır bir yağmur ve ben her sabah horozların sesiyle uyanırken bir sahil kasabasında. Anadolu'da büyümeyi, o köylerde Ermeni olmayı, Süryani olmayı, Zaza olmayı ne gerçek anlatır o; sahiciliğinden kan damlar, tezek kokuları tüter. Anadolu'yu etiyle kemiğiyle yaşamamış, bu yüzden de bilmez saydığım bir şehir çocuğunun, benim, ekmek kokulu tanışıklığıdır bu topraklarla Mıgırdiç Margosyan okumak. Bana onun kalemini tanıştıran eski 'dost'a da burdan selam olsun; tüm bunları düşündüren, aklını, fikrini, kalemini çok önemsediğim Murathan Mungan'a da...

Şimdi dün tüm bunlar üzerine, bana okumam için önerilen bir öyküye doğru kaçar bendeniz. Ha bir de sahi... Toprak, yoksa sen yağmura aşık mısın?

15 Mart 2012 Perşembe

Merhem niyetine...

İnsan kendi merhemini kendisi yaratmak zorunda kalıyor çoğu zaman. Nefes aldığın sürece her nefese bir anlam katmak zorundasın. Yoksa olmuyor, yaşanmıyor.

Hrant Dink davasında verilen cezaların komikliğine isyan ederken, tanımasaydım çok şey kaybederdim dediğim çok özel bir dostuma "bana bir şey söyle lütfen" demiştim "bir şey söyle ve ben kendimi bu kadar berbat hissetmeyeyim. Bu dünya yalan de mesela, berbat bir oyunun içindeyiz de, sadece bir oyun..."

"Zerocan, ne kadar zor olduğunu bilsem de, bize umutlu olmak yakışır; umutlu olacağız ki kötülerin midesi bulansın...İnadına iyi olacağız Zero; mutlu olacağız, güleceğiz, çoluğa çocuğa karışacağız, onlara doğruyu öğreteceğiz, dans edeceğiz, aynen böyle..." olmuştu onun cevabı da. Unutmuyorum. Yana yana, acıya acıya dediklerini yapmaya çalışıyorum.

Bazen Kız Kulesi'nde çok güzel iki kadınla kahve içmek oluyor o merhemin adı; İstanbul'a bir de, hep manzaranın içinde olan o Kız Kulesi'nden bakmak; saçlarını Boğaz'ın ortasından esip geçen rüzgarın şiddetine bırakmak...

En az benim kadar efkarlıydı dün Kız Kulesi de...

Bazense bir film oluyor o merhem. Ama öyle böyle bir film değil, "izledikten önce ve izledikten sonra" diye hayatınızı ortadan ikiye bölebilecek filmlerden biri. Abartıyor muyum? Kendim için hayır. İliklerime kadar öyle büyük bir heyecan duydum ve her bir sahnesini o kadar içimde hissettim ki, bir el üzerimdeki tozu silkeleyip savurdu sanki.

The Way, sana hayatımın filmi diyeceğim hiç tereddütsüz. Daha kaç kere izlerim bilmiyorum ama bugün bir kilit döndü bende sanki bu filmle. Bir iki yıl sonra dönüp bu yazıyı tekrar okuduğumda şu an aklımda olanların ne kadarını gerçekleştirmiş olacağım, merak ediyorum. Burada evrene notumu düşmüş olayım, detaylar bende kalsın:)

40'ına yaklaşırken doktorasını, tüm akademik yaşamını elinin tersiyle iterek kendini yollara teslim eden bir oğul. Oğlunun kararını da, yaşama bakışını da kesinlikle desteklemeyen, kendi snop yaşamı, golf arkadaşları arasında yaşamını sürdüren bir baba. İki uç da olsa hayatta bir baba-oğul olarak varolmanın rahatı, konforu. Lakin gün gelir o ayaklardan biri kırılır. Oğul hiç geri dönmemek üzere gider. Yaşamını adadığı, kendini bulduğu o yola ömrünü bırakır. Ve film işte tam da bu noktada başlar. Tamamlanmayan, tamamlanamayan o yolu baba yürümeye karar verir. Oğlunun çantası, oğlunun eşyaları, oğlunun külleriyle artık yolda olma sırası ondadır.


Yol filmlerini her zaman sevdim. İster metafor olsun, ister sahici yolun getirdiklerini hep önemsedim. Duymasını bilene her yolun söylediği onlarca cümle olduğuna hep inandım. İşte belki de bu yüzden Şairin Romanı'nı edebiyatta nasıl ayrı bir yere koyduysam, o ihtişamlı roman bana nasıl derinden dokunduysa, sinemada da The Way'i oraya koyuyorum.

Sanat her şeye en güzel merhem. Türkiye gibi tırnaklarını her gün etinize geçiren ülkelerde merhemsiz yaşanır mı, düşünmek dahi istemem. Yolsuz da, merhemsiz de kalmamak dileğiyle...

1 Ocak 2012 Pazar

"Hala sevebiliyor muyum insanları?"

Ne zaman mutfak sevdamın köklerini düşünsem aklıma anneannemin evindeki kokular gelir. O, benim tanıdığım mutfağının da evinin de tanrıçası olan ilk kadındı.

Kavrulmuş soğan kokuları da, tarçınıyla, yenibaharıyla, nanesiyle birleşince ilahi bir koku çıkartan dolma harçları da özel günler öncesinde evinden hiç eksik olmaz; ortalığa önce kokuları dağılan yemekler, zamanı gelince de bir bir sofranın üzerini donatırdı. Ama ne donatma! Adeta kendi şiirini yazardı anneannem. Her şairin malzemesi kelimeler olacak değil ya! O, soğanı, sarımsağı, domatesi, tarçını, anasonu kullanırdı kelime niyetine.


Yaşlar birer birer gelip üzerime oturdukça anneannemle annemin karışımı, artı bir tutam da kendi yoğurup üzerime eklediklerimden oluşan bir hatun görüyorum ayna karşısında. Şaşılacak bir şey değil tabi bu. Onlara benzemeyeceğim de kime benzeyeceğim? Ama bilenler bilir, ana-kız olmalarına rağmen birbirlerinden o kadar farklı kadındırlar ki, her ikisinden de birşeyler taşıyor olmak ama her şeyden evvel artık bunun farkında olarak bu halimden keyif almak, gülümsetiyor beni. 2012'nin ilk sabahında yine güzel bir sofranın etrafında yanımda olan iki kadın, seviyorum sizleri:)

İçinde olmayı arzu ettiğim tek bir yılbaşı resmim vardır benim; kendimi bildim bileli böyle. Işıl ışıl süslenmiş bir ev, çam ağacının etrafında hediye paketleri, leziz yemeklerle donatılmış kocaman bir masa, sevgili ve dost kalabalıklarıyla çevrili... Çok klişe ama klişelerin keyifli olmadığını kim söyleyebilir? Nicesini geçirdim, kimi yıl hiç beklediğim gibi olmadı, kim bilir bundan sonra neler neler olacak? Belki mesleğim gereği artık çoğunu çalışarak geçiriyor olacağım ama hiç önemli değil; yılbaşı öncesi harekete geçen anneanne genleri beni muhakkak evimin mutfağına, ocağımın başına savuracak, ondan ödünç aldığım geleneksel lezzetleri bana pişirtecek. Tıpkı bu yıl olduğu gibi, tüm yorgunluklara, zamansızlıklara rağmen... Kendime bu yıl verdiğim sözümdür bu. Hayatın zorlukları yüzünden bana ait olan, varoluşumu tamamlayan keyiflerimden vazgeçmek ve zamansızlığa yenilmek istemiyorum. Çünkü bir gün geriye baktığımda böyle bir insan bulursam karşımda, kendimden vazgeçmiş olmaya katlanarak yaşamak zor gelecektir bana.

"İnsan cisimleşmiş zamandır" diyor Barış Bıçakçı Sinek Isırıklarının Müellifi'nde. Evet, ben Zaman'ın ta kendisiyim, her insan gibi. Üzerimde zamanın izlerini görmek, her izle başkalaştığımı farketmek zaman zaman çok şaşırtıcı olabiliyor. Her yıl döngüsü geçmişe yönelik bir hesaplaşma yarattığından mıdır nedir, bu yılbaşında kendimde farkettiğim 'gerçek'lerim pek bir keyiflendirdi beni.

Zaman akmış geçmiş, ben akmışım geçmişim ve bu arada içimdeki huzursuz kıpırdanışları, ruhumu yiyip bitiren şeyleri bir yerlerde bırakmışım. Hangi ara oldu, nasıl oldu bilemiyorum ama son zamanlarda yaşadığım bazı şeylere verdiğim tepkilerdeki sakinliğim o kadar hoşuma gitti ki, böyle avucuma alıp sevesim geldi kendisini:) Büyüyor musun acaba sen Zero?

1 Ocak 2012'de bir yazı yazmak istedim. Bir yazı yazmak istedim, tarihi 1 Ocak 2012 olsun. İçimden bunlar geldi. Ve bugün hayatımdaki en 'gerçek', en 'has' adamlardan birinin bir paylaşımına denk geldim. Bir Murathan Mungan şiiri... Uzun bir Murathan Mungan şiiri... Dönüp dönüp okudum defalarca. Aşağıdaki satırlar sadece bir bölümü... Paylaşmadan olmaz!

Kırdım mı incittim mi birilerini?
Kimleri kazandım, yitirdiklerim kimler?
Kendimi yeniledim mi yazdıklarımda?
Yeniden düşünmeliyim
Dostluklarımı, ilişkilerimi
Dağınık yatağım, mutsuz yatağım
Çoğalttım mı eksiklerimi?
Gözlerim çocukluk fotoğraflarında mı kaldı?
Yitirdim mi yoksa masumiyetimi?
Borçlarımı ödedim mi?
Doğru seçtim mi soruların fiillerini?
Tırnaklarım kesilmiş, dişlerim fırçalanmış, saçlarım taranmış,
giysilerim ütülü, odam düzenli mi?
Ödünç aldığım kitapları geri verdim mi?
Geri verdim mi aldıklarımı:
Aşkları, dostlukları, sevgileri, güvenleri, bağları
Kitaplara, sayfalara, satırlara borcumu ödedim mi?
Yokladım mı duygularımı
Hala sevebiliyor muyum insanları?
Ovmalı gümüşleri, bakırlarımı; cila geçmeli ahşaplarıma
Ovmalı umutları
Saklı tutmalı gelecek inancını, yarınları eksik etmemeli ağzımızdan
Hançer kıvamındaki o karamizah tadını
Şimdi oturup uzun bir hasretlik mektubu yazmalıyım Yavuz'a
Sonra köşe başından bir demet çiçek alıp öyle başlamalıyım
akşama
Yeni bir yıla
Ama nedense herşeyin tadı dağılıyor ağzımda
Bir sap çiçek mi taşısam yoksa ağzımın kıyısında
Aydınlık rengi vursun diye gözlerimdeki buluta

13 Temmuz 2011 Çarşamba

Bir final daha...

Ne yazacağımı tam olarak bilmeden, sadece yazmak istediğim bir gece bu gece. İki saattir durmaksızın kitabımın derinlerine gömüldükten sonra yoğun bir yazma isteğiyle oturdum ekranın başına. Şu an bu yazının sonunun nasıl biteceğini bilmeden öylesine yazıyorum.

Yoğun koşturmacaların yetersiz kıldığı zamanlardan sonra bu gece ilk defa dizdim mumları etrafıma. Minik oda arkadaşlarım masamın üzerinde, Barselona'da gitarına vurulduğumuz Gaby Sellanes'in CD'si player'da...


Aslında tüm bu törenin bir nedeni olduğunu itiraf etmem gerek. Daha evvel de pek çok kez belirttiğim gibi benim, çok sevdiğim, gönülden bağlanarak okuduğum romanların finallerini özel bir ortamda, ona yakışır şekilde yapmam gerekir. Bu, kitaplarla olan yoldaşlık geçmişimde ne zaman ve ne şekilde başladığını bilmediğim törensel bir alışkanlık.

Bu geceki ayinin sebebiyse Şairin Romanı'nın son sayfalarına gelinmiş olmasıydı. Zira oldukça uzun zamandır bana eşlik eden, hatta ülke değiştirirken bile canım dostumdan sonra en yakınımda benimle birlikte seyahat eden Şairin Romanı artık satır satır ruhuma işlenmişken onu sıradan bir okuma anıyla uğurlayamazdım. Dile kolay, çok alıştığım, hikayeleri adeta benim olmuş Bendag, Mootah, Gamen, Umma... Onlarla vedalaştım ben bu gece.

Yollara, gitmelere, gidememelere bu kadar takılmışken, içim bu aralar sürekli bunlarla çalkalanırken biliyorum ki yine bana gelmiş olmasının bir anlamı vardı Şairin Romanı'nın. Şimdi, tam da bu dönemde okumam, sıradan bir buluşma değildi. Çok alışkın olduğum bu enerji buluşmaları artık şaşırtmıyor beni. Sadece hâla küçük bir tebessüm dudağımın kenarında...

Yollara, yolda olmaya dair öyle çok cümle ve insanlık halleriyle dolu ki Şairin Romanı, ben altını çizdiklerimle neredeyse bir defter doldurdum diyebilirim. En anlamlısıysa aslında 'yol'un, sadece somut olan 'yol'dan ibaret olmadığını anlattığı anlardı benim için. Asıl yol, bizim içimizde olandı (Biliyorum, sen hep bana bunu söylersin Ecem:)). Kendini 20 yıl boyunca evinin dört duvarı arasına gönüllü bir tutsaklığa mahkum etmiş Mootah'ın kendi içinde onca yıl nice yollar tepmemiş olduğunu kim söyleyebilirdi ki yaşadıklarını öğrendikten sonra?

Bazen yol gerçekten somut bir şeydir, saatlerce, günlerce kat edilen, ucunda bambaşka bir mekana, ortama varılan. Bazense topyekün bir hayat akışıdır, kilometresi araçlarla değil, birfiil özümüzü tazelemekle, değiştirmekle, belirlemekle tepilen. Son bir buçuk yıldır böylesi bir yoculuğun kahramanı olduğumu kim inkar edebilir? Otuz yıllık yaşamımın en derin yolculuğuna bu zaman zarfında çıkmışım aslında, ben tepmediğimi düşündüğüm yolların içimdeki kışkırtmalarıyla çalkalanıp dururken.

Bir roman daha böyle bir finalle bitti, şimdi bir yazı daha bu satırlarla bitiyor. Başlarken ne yazacağımı tam olarak bilemiyorum demiştim. Şimdi şu sayfalara bakarken içimden yazmak istediğim tek cümle şu: iyi ki varsın be blog, üç küsür yıldır öyle çok ânıma tanıklık ettin ki!

17 Mayıs 2011 Salı

Yol

"Yol seçimdir, Yol tavırdır, Yol beklentidir, Yol çeşitliliktir, Yol başlangıçtır, Yol çaredir, Yol öğrenmektir, Yol şaşırtır, Yol öncüdür, Yol kaçıştır, Yol tekinsizdir, Yol oyundur, Yol rastlantıdır, Yol davadır, Yol tecrübedir, Yol eserdir, Yol yöndür, Yol ikirciktir, Yol ıssızdır, Yol tekrardır, Yol süreçtir, Yol ümittir, Yol esrarengizdir..."

Ağustos ayında İstanbul Modern'de gezdiğim Hüseyin Çağlayan sergisinin tanıtım yazısındandı bu satırlar. Önce aklıma sonra defterime yazılmıştı. Şimdi yeni bir yolun arifesinde iken yazıldıkları yerden çıkıp kendilerini hatırlattılar.

"Çarenin olmadığı yerde yol çaredir" demiş Murathan Mungan da Şairin Romanı'nda. Yol ve yola dair her cümle ilgimin odağında bu aralar. Algıda seçicilik biraz benimkisi. Yolu, yolculukları, içsel ve dışsal gidiş gelişleri seçmiş karakterlerin hikayesi olan Şairin Romanı'nın da bu dönemimde bana gelmiş olması bundan olsa gerek.

İçine tren yolu kaçmış bir çocuk var bir yerlerimde. Her daim trenlere tutkun olmuş, ya tutkusu çok büyük olduğundan ya da yeteri kadar yaşayamadığından nerede bir tren görse, nerede bir tren yolculuğundan bahsedilse kalbi çarpan, ilgisi artan bir çocuk...

"Kendi kısa sürse de ömrü uzundur çocukluğun" diyor yine Murathan Mungan. Ömrü tükenmemiş olan çocukluğumun bende bıraktığı derin izlerdendir trenler ve tren yolculukları... Tren yolunun dibinde bir evde geçti benim çocukluğum; her tren geçişiyle duvarların titrediği, o tıngır mıngır gürültünün bir zil sesi kadar doğal karşılandığı bir evde. Çocukluğuma dair hep anlatılan hikayelerden biridir. Yürümeyi ilk öğrendiğim andan itibaren tren geçişini her duyduğumda evin en arka odasında dahi olsam tompik patilerimi popoma vurdura vurdura, trenin geçişinin en iyi göründüğü salondaki pencereye yapışırdım. Sanki ben bir trene el sallamadan evin önünden geçmesine izin verirsem o trene haksızlık etmiş olacaktım. Neydi, nasıl bir histi beni öylesi koşturan bilemiyorum. Çocukluğumuzda nedenini tam bilemediğimiz şeyleri hep "çocukluk" olarak niteleriz ya, benimkisi de öyleydi belki; çocukluk!

Sonra yıllar geçti, Zeren büyüdü, lise öğrencisi oldu ve her sömestir Ankara'daki büyük teyzesini ziyarete gider oldu. Ankara'ya pek de öyle sevdalı değildi. Büyük teyze de zaten her kış en az bir iki ayını İstanbul'da geçirirdi, yani ona duyulan bir büyük bir özlem de değildi onu Ankara yollarına düşüren. Kimselere pek itiraf etmesem de ben Ankara'ya gidiş gelişlerin hep trenlerde geçen o yolculuk anlarını sevdim. Haydarpaşa'dan kurulduğum tren koltuğumda kulağıma geçirdiğim kulaklıklarımın sesini hiç bir zaman fazla açmazdım ki trenin tıngırtısını muhakkak duyayım. Sanki bitirme imkanım varmış gibi "nolur nolmaz kitapsız kalmayayım" diye alınmış bir torba dolusu kitap, anneannemin "aman aç kalma" diye bütün treni doyurmaya yetecek yollukları...

Yeni yıl ağacının altına kurulması hayal edilen tren yolu, ilk öyküsünün başrolünü yine trene, tren yollarına vermeyi seçen bir ben...

Yol, en çok trenlerle anlam kazansa da benim için tek başına yolda olma hali bile tarifsiz bir heyecan, gizemli bir büyü... Hayat, çok uzun zamandır beklediğim, zaman zaman ne kadar hayalkırıklığına uğramış olursam olayım hayal etmekten vazgeçmediğim bir yolu armağan ediyor şimdi bana. Bu sayfaların bana kazandırdığı geniş bir yüreğin bundan aylar evvel "tüm bu sürecin sonunda stajını da bitirdikten sonra kendine o çok özlediğin yolculuğu armağan et, yaşadıklarından sonra bunu hak ediyorsun" sözlerini dinliyorum. Yolculuk hissi iki aydır bünyede hüküm sürmekte. Ruhumsa çoktan varış noktasına gitti bile. Şimdi yapmam gereken kendimi de yanına götürmek...

Şairin Romanı'nda Moottah "Yaşamlarını yola kutsamışların her zaman iyi dileklere ihtiyacı vardır" diyor. Evet, şimdi benim de ihtiyacım olan bu:)

15 Mayıs 2011 Pazar

"Bazı mevsimler bir günde gelir!"

"Ne zaman kağıtçıları, deftercileri gezse yerkürenin yazılmak için varolduğunu düşünürdü".

Staj bitimi ve iş başlangıcı arasında geçen tatil günlerim, Murathan Mungan satırlarıyla şiirsel bir ruha bürünmüş durumda. Çantamda her gittiğim yere benimle birlikte gelen Şairin Romanı, sanki günlerimin üzerine serpilmiş yaldızlı kurdeleler gibi... Bir kafenin en güneşli köşesine tünemiş arkadaş beklerken, Karaköy iskelesindeki bir bankla hiç kalkmak istemezcesine bütünleşip Haliç'le boğazın o muhteşem birleşiminin tadına bakarken, bulutlu İstanbul sabahlarında kendime armağan edilmiş mükellef bir kahvaltının keyfini sürerken kelimelerle vücut bulmuş bir yoldaş benim için. Böylesi romanlarla karşılaştıkça iyice anlıyorum ki, hayattan aldığım nefeslere dair tüm keyfimi doruklara taşıyan bir sanat edebiyat. Hele de böylesine ustaca yazılmış, şiirsel bir dilde ve kurguda ilerleyen, bilgelik dolu bir eserse...

Başta yazdığım cümle, Şairin Romanı'ndan defterime geçirilen sayfalarca nottan sadece biri. Defter ve kitaba duyduğumuz oburluk boyutundaki açlığımızın nedenleri üzerine ettiğimiz onlarca sohbete, tek bir cümleyle anlam katmak bir nevi... Yerkürenin yazılmak için varolduğunu düşünmek... Evet, içimizdeki, bir nevi hayatlarımızın her anını, yerküreden aldıklarımızı, onun bize verdiklerini, şu evrendeki tüm varoluşumuzu acısıyla tatlısıyla kağıda geçirme tutkusu...

Son üç ayda mutfakta geçirdiğim zamanlar tuttuğum defterler, bahar aylarında yapmak istediğim şeylerle, bu şehre dair özlemlerle dolu. 7 Mayıs cumartesi gecesi saat 12'de stajımı bitirerek mutfaktan çıktığımdan bu yana, yani son bir haftadır sürekli İstanbul'la kucaklaşmaya çalışan bir Zeren'le uyanıyorum her günün sabahında. Günün ilk çayının ilk yudumunu, ilk lokmasını ne yapıp etmeli sokaklarda almalı ve gün sonunda bedenim artık yeter diyene kadar meydanlarını, kuytu köşelerini, kitapçılarını, kafelerini arşınlamalıyım. Yapamadığım şeylerin listesi hâla yaptıklarımdan daha fazla ama ne gam!

"Galata Kulesi'ne çıkmak ve uzunca bir aradan sonra İstanbul'u bir de tepeden izlemek istiyorum" diye yazmışım defterime tam iki ay önce. İstanbul'un, insanları kendine çeken mıknatıs etkisini topladığı yerlerin başında geliyor bence Galata Kulesi. Bir kuş olup İstanbul'a tepeden bakabilmek gibi... Geçmişi, geleceği, yılları, kısacası zamanı yaşamdan silip insana sadece ânı bırakmak gibi... En özel günlerinize sakladığınız en zarif kadehinizden içilen bir yudum şarap gibi Galata Kulesi'nden İstanbul'u izlemek... Şehrimde turist olmak... Bu histen kendimizi mahrum etmeden yaşamayı öğrendiğimizde, yaşama sanatına dair en belli başlı eseri vermiş olacağız belki kendimize.

Mutfak harici yaşamda duyulan tüm özlemlere ve geçirilen bu güzel anlara rağmen günlerini şaşıran ben, kendimi cuma akşamı şöyle bir hissin içinde, şu cümleyi ederken buldum: Üç ayda ne çabuk alışmış bünyem cumartesi pazar çalışmaya! Şu an sanki olmam gereken yerde değilmişim gibi bir his... Öyle bir garipseme hali...

Her insanın bir ağaç gibi hayata bağlandığı kökleri ve zenginleşerek çoğalması için gökyüzüne uzayan dalları olması gerektiğini bilen canım arkadaşımın ağaçlara dair tutkusunu daha iyi anlayarak, köklerimi mutfağa derinleştirip oradan aldığım aldığım enerjiyle sulanarak gökyüzüne, edebiyata, sinemaya, neşeye, sevince, kısacası hayatın kendisine uzamak istiyorum ben. Mutfağın enerjisi olmadan geçirdiğim bir haftadan kendime çıkardığım bir sonuçtur bu. Cuma günü staj mutfağımdaki arkadaşların yanına ziyarete giderken artık bir parçası olmadığım o mutfağın beni bu kadar hüzünlendireceğini hiç tahmin etmemiştim. Şimdi gideceğim yeni mutfakta da aynı sinerjiyi yakalamayı tüm kalbimle diliyorum.

"Bazı mevsimler bir günde gelir" demiş yine sevgili Murathan Mungan. Geç de gelmiş olsa bahara koskocaman bir merhaba olsun. Bu kadar özletmemiş olsa, böylesi çoşkuyla karşılamayacağımızı bildiğinden yapmış olabilir bu kurnazlığı. Olsun varsın, hoşgeldi, sefa geldi!

ps: Stajımın sondan bir önceki haftasında izin günümün ertesi günü mutfağa gittiğimde garson arkadaşlardan biri yanıma geldi ve "Zeren dün müşterilerden biri seni sordu" dedi. Kimmiş, adını söylemedi mi derken "Gizli bir hayranıyım, o beni tanımaz" dediğini öğrendiğimde yüzümde kocaman bir gülümseme oluşuverdi. Muhtemelen blogumun hayatıma kazandırdığı kıymetli yüzlerden biri olmuş olduğunu düşündüm. Ne yazık ki gelişi izin günüme denk gelmiş ve görüşememiştik. Kim olduğunu hâla bilmiyorum ama eğer bu satırları okuyorsa ona kocaman bir selam olsun:)