15 Mart 2012 Perşembe

Merhem niyetine...

İnsan kendi merhemini kendisi yaratmak zorunda kalıyor çoğu zaman. Nefes aldığın sürece her nefese bir anlam katmak zorundasın. Yoksa olmuyor, yaşanmıyor.

Hrant Dink davasında verilen cezaların komikliğine isyan ederken, tanımasaydım çok şey kaybederdim dediğim çok özel bir dostuma "bana bir şey söyle lütfen" demiştim "bir şey söyle ve ben kendimi bu kadar berbat hissetmeyeyim. Bu dünya yalan de mesela, berbat bir oyunun içindeyiz de, sadece bir oyun..."

"Zerocan, ne kadar zor olduğunu bilsem de, bize umutlu olmak yakışır; umutlu olacağız ki kötülerin midesi bulansın...İnadına iyi olacağız Zero; mutlu olacağız, güleceğiz, çoluğa çocuğa karışacağız, onlara doğruyu öğreteceğiz, dans edeceğiz, aynen böyle..." olmuştu onun cevabı da. Unutmuyorum. Yana yana, acıya acıya dediklerini yapmaya çalışıyorum.

Bazen Kız Kulesi'nde çok güzel iki kadınla kahve içmek oluyor o merhemin adı; İstanbul'a bir de, hep manzaranın içinde olan o Kız Kulesi'nden bakmak; saçlarını Boğaz'ın ortasından esip geçen rüzgarın şiddetine bırakmak...

En az benim kadar efkarlıydı dün Kız Kulesi de...

Bazense bir film oluyor o merhem. Ama öyle böyle bir film değil, "izledikten önce ve izledikten sonra" diye hayatınızı ortadan ikiye bölebilecek filmlerden biri. Abartıyor muyum? Kendim için hayır. İliklerime kadar öyle büyük bir heyecan duydum ve her bir sahnesini o kadar içimde hissettim ki, bir el üzerimdeki tozu silkeleyip savurdu sanki.

The Way, sana hayatımın filmi diyeceğim hiç tereddütsüz. Daha kaç kere izlerim bilmiyorum ama bugün bir kilit döndü bende sanki bu filmle. Bir iki yıl sonra dönüp bu yazıyı tekrar okuduğumda şu an aklımda olanların ne kadarını gerçekleştirmiş olacağım, merak ediyorum. Burada evrene notumu düşmüş olayım, detaylar bende kalsın:)

40'ına yaklaşırken doktorasını, tüm akademik yaşamını elinin tersiyle iterek kendini yollara teslim eden bir oğul. Oğlunun kararını da, yaşama bakışını da kesinlikle desteklemeyen, kendi snop yaşamı, golf arkadaşları arasında yaşamını sürdüren bir baba. İki uç da olsa hayatta bir baba-oğul olarak varolmanın rahatı, konforu. Lakin gün gelir o ayaklardan biri kırılır. Oğul hiç geri dönmemek üzere gider. Yaşamını adadığı, kendini bulduğu o yola ömrünü bırakır. Ve film işte tam da bu noktada başlar. Tamamlanmayan, tamamlanamayan o yolu baba yürümeye karar verir. Oğlunun çantası, oğlunun eşyaları, oğlunun külleriyle artık yolda olma sırası ondadır.


Yol filmlerini her zaman sevdim. İster metafor olsun, ister sahici yolun getirdiklerini hep önemsedim. Duymasını bilene her yolun söylediği onlarca cümle olduğuna hep inandım. İşte belki de bu yüzden Şairin Romanı'nı edebiyatta nasıl ayrı bir yere koyduysam, o ihtişamlı roman bana nasıl derinden dokunduysa, sinemada da The Way'i oraya koyuyorum.

Sanat her şeye en güzel merhem. Türkiye gibi tırnaklarını her gün etinize geçiren ülkelerde merhemsiz yaşanır mı, düşünmek dahi istemem. Yolsuz da, merhemsiz de kalmamak dileğiyle...

9 yorum:

bozbek dedi ki...

Merhemsiz yaşanmaz...Kendimize merhem olma gücümüz gitmesin hiç!

A-H dedi ki...

zerom nedir bu mutsuzluk umutsuzluk, inadina yasamak lazim baska caresi varmi ;)

serhat dal dedi ki...

kız kulesının guzellıgı davulun uzaktan gelen sesı gıbıdır bence , uzaktan güzel gitmemek gerek kendisine...

alkım dedi ki...

son günlerde hissettiklerim bunlar benim de. hakikaten yorucu bir ülkede yaşıyoruz, her gün sabrımız, vicdanımız sınanıyor sanki...o yüzden bence de yaşasın edebiyat, yaşasın sanat! (bir de çay:) iyi ki varlar.

bu arada, diğer yazılara da baktım ve çok sevdim. yazmadan edemedim, ne güzel bir blog!
sevgiler.

Sibel dedi ki...

Canım, bu film vizyonda da ben mi fark etmedim? Dvd'den mi izledin yoksa? Hemen ben de izlemek istiyorum...

zero dedi ki...

Sevgili Bozbek, doğru söze ne denir? Hiç ama hiç eksilmesin!

Sevgili A-H,emin ol bazen buralardan ruhen olmasa bile fiziksel olarak uzak olmak bile o kadar iyi ki 'temiz kalabilmek' için. Bunun kıymetini bil, en azından bazı zamanlar için:)

Sevgili Serhat, bir açıdan haklısın, Kız Kulesi hep 'o manzara'nın içindeyken güzel... Ama emin ol O'ndan görünen İstanbul da bir başka güzel. İstanbul'a ara sıra İstanbul'un incilerinin gözünden bakmanın sakıncası yok bana sorarsan. Ama ben her zaman Galata Kulesi'ni tek geçerim...

Sevgili Alkım, evet yaşasın çay:)) nasıl unuturum onu. Ama benim blogum zaten başlı başına bir çay güzellemesidir:) Bloga ne gerek, ben öyleyim, yeter aslında:) Ve... Çok teşekkür ederim güzel sözlerin için:)

Sibelcim film vizyonda değil. Ben DVD'den izledim. Hiç ama hiç vakit kaybetmeden izlemeni tavsiye ederim, izlediğinde ne demek istediğimi çok iyi anlayacaksın. Ha bir de eğer izlemediysen Into the Wild'ı da şiddetle tavsiye ederim. Öyle bir ayarla derim ki, aynı günde olmasa da iki gün arka arkaya her iki filmi de izle. Sen de bir yol tutkunusun, eminim dokunacak bir yerlerine:)

AYŞEMURAKAMİ dedi ki...

THE WAY ÖNERİSİ İÇİN TEŞEKKÜRLER, AYRICA SÜREKLİ OKUMAYI ERTELEDİĞİM ŞAİRİN ROMANI'NI HATIRLATTIĞIN İÇİN DE.

GÜZEL BİR YAZI ARADIM, KAVRAMLARLA BOĞULMAMIŞ, SAMİMİ VE İLHAM VEREN. BİR TAŞLA ÜÇ KUŞ VURDUM.

HÜZNÜNÜ ANLIYOR AMA TESELLİ İÇİN FAZLA SÖZE GEREK KALMADIĞINI GÖRÜYORUM.

SAĞLICAKLA KAL.

sohbet dedi ki...

inadına yaşayacaksın ....

BERNACAN dedi ki...

The Way'i öneriniz üzerine izledim. Teşekkür etmek için geldim yeniden :)