Muriel Barbery etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Muriel Barbery etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Eylül 2011 Perşembe

"Manyak mısın sen?!"

Biliyorum, zor meslek seçtim ben. Sıcak mutfaklar, günde en az 10 saat ayakta ordan oraya tezgah arası koşturmacalar, karışan balık-et-tavuk kokuları, kiloluk kasaların altında ezilen kollar-bacaklar, gecenin son saatlerine doğru kimlik değiştirip balerina cif moduna geçen aşçılar...

Bazen bunca eğitim ve iş hayatından sonra sürekli karşıma çıkan neden aşçılık sorusuna cevap vermekte zorlanıyorum. Çünkü çoğunlukla bu soruyu soranlar, mesleklerini keyiften zerre yoksun bir şekilde sürdüren şu anki meslekdaşlarım aşçılar oluyor. Nasıl anlatmalıyım, ne demeliyim? Kelimelerle aram iyi olsa da, bazen hissettiklerimi, hayatımı, yaşadıklarımı, nerelerden geçerek bu noktalara geldiğimi, çocukluktan bu yana bir yandan köklenen bir yandan gökyüzüne uzayan bir ağaç gibi içimde büyüyen mutfak sevdamı nasıl anlatacağımı bilemeyip susmayı tercih ediyorum. Kelimelerimi içimde tutuyorum. Çünkü bazen susmak, konuşmaktan daha kolay oluyor.


Sonra bir roman çıkıyor. Haberi bir sabah tatlı bir arkadaş mesajıyla geliyor. "Zeren, Muriel Barbery'nin romanı 'Gurmenin Son Yemeği' çıkmış, umarım güne güzel bir başlangıç olur bu haber senin için":)) Sırf, sevdiğim bir yazarın romanını gördüğünde aklına ben gelen bir arkadaşın varlığı bile güne güzel bir başlangıç nedeni. Ama evet, haber büyük! Acaba Türkçe'ye çevrilir mi, çevrilirse ne zaman sorularıyla yıllardır debelenirken sonunda Gurmenin Son Yemeği çıkıverdi bile.

Her şey Kirpinin Zerafeti ile başlamıştı aslında. İçimdeki kilitleri çeviren, hayatımdaki değişimlerin başlangıcı olan romandı o. Onu okumaya başladığım o otobüs yolcuğuna dair yazdığım yazıya geri dönüp bakıyorum da şimdi, nasıl da hissetmişim daha o zamanlar her şeyin değişmeye başlayacağını. Gerçi o günlerde ben bile bu kadar olacağını asla tahmin edemezdim. Hayatımdaki değişimlerin boyutları benim bile tahayyül sınırlarımı aştı. O değişimleri birlikte yaşayacağımı tahmin ettiğim insanlar hayatımdan çıktı, çıkacağını tahmin ettiklerim kaldı; yepyeni, bambaşka, çok keyifli yeni insanlar girdi. Enerjileriyle beni tüketmeyen, yücelten insanlar...

Pazarı pazartesiye bağlayan gece, kalp çarpıntılarımın doruk noktasında olduğu bir geceydi. Pazartesi benim için çok önemli olan bir sınavdan geçecek, mutfağında değil çalışmak nefes almaktan bile heyecan duyacağım bir İtalyan şefin yanında denemeye tâbi tutulacaktım. Yani pazar gecesi, uykunun bana benim uykuya kavuşmaya pek niyetimiz yoktu.

İşte böyle bir gecede yanımda sadece ve sadece Gurmenin Son Yemeği vardı. Tam da o gecenin ruhuna, rengine, sesine uygun bir roman... 140 sayfa boyunca konuştu benimle. Bense çoğunlukla hayranlıktan kendinden geçmiş bir yüz ifadesiyle sustum, onu dinledim. İnanılmaz keyifliydi.

Tam da başta bahsettiğim soruların, neden bu mesleği seçmiş olduğumun, sevdamın cevaplarıydı o satırlar. Yemek yapmanın, kocaman bir tencerenin içinde birbirine karışan kırmızıların, yeşillerin, sarıların verdiği hazzın tekrarı, yeniden hatırlanmasıydı. Tüm zorluklarına rağmen "neden mutfak?" sorusunun cevabıydı.

Bugün bir sohbette üniversite mezunu olduğumu ve uluslararası ilişkiler okuduğumu öğendikten sonra bana "manyak mısın sen!" diyen o kadın gibi insanlara ya da bıkıp usanmadan "neden aşçılık?" diye soranlara artık cevap vermek yerine Gurmenin Son Yemeği'ni mi uzatsam? Kendi kelimelerimle anlatmakta zorlanıyorum, buyrun Muriel anlatsın size, hem belki siz de biraz ilham alırsınız mı desem?

Kahramanımız gurmenin, büyükannesinin mutfağını ve onun baştan çıkarıcılığını anlattığı satırlarıyla bitmeli bu yazı. Şimdi okuyacağınız bu satırları Muriel Barbery yazmış ama ben yazmışım gibi de farzedebilirsiniz, çünkü bu satırlar o kadar benki! Ve evet, bir gün ben de anneannemin mutfağını anlatırsam, umarım bu kadar etkileyici olmayı başarırım.

"Mutfağı benim için büyülü bir mağara olan bir büyükannem vardı. Düşünüyorum da, meslek hayatımın başlangıç noktası, çocukken beni arzudan deliye döndüren ve büyükannemin mutfağından yükselen kokulardan ve dumanlardan kaynaklanıyor. Evet, kelimenin tam anlamıyla arzudan çılgına dönerdim. Arzunun ne anlam ifade ettiğiyle ilgili çok az fikrimiz var, gerçek arzu sizi o denli hipnotize ettiği, ruhunuzun tamamını eline geçirdiği, onu her bir yandan sarıp sarmaladığı zaman artık çılgına dönmüş, kuşatılmış, ele geçirilmişsinizdir, o şeytani kokunun çöreklendiği burun deliklerinizle orada pişenin bir kırıntısına, bir tek damlasına ulaşabilmek için her şeyi yapmaya hazırsınızdır artık! Üstelik büyükannemden insanı diz çöktüren bir enerji ve iyi niyet fışkırırdı, tüm mutfağını pırıl pırıl bir canlılıkla kuşatan olağanüstü bir yaşam gücü vardı, etrafına ışıltılar saçardı, kaynama noktasına ulaşmış bir maddenin tam ortasındaymışım duygusuna kapılır ve saçtığı sıcak muhteşem kokulu ışıltılar beni kucaklayıp sarmalardı!"

14 Haziran 2010 Pazartesi

Zarif kirpiler ve öngörülemeyen hayatlar

Kirpinin Zarafeti... İlkokul dörtten bu yana tam gaz devam eden okuma serüvenimin doruk noktasını yaşadığım romanlardan biri... Daha onuncu sayfada satırların altını çizmekten vazgeçtiğim roman... "Hangi birini çizeceğim yahu" diyerekten...

Geçen yılın eylülünü birlikte karşıladığım roman... Hayatımdaki tüm değişimlerin yaşanmaya başladığı o tek başına geçen 4 günlük tatilin dönüş yolunda başladığım roman... Bana nasıl bir klavuzluk ettiğini şimdi dönüp baktıkça daha da iyi anlıyorum.

Biraz evvel filmini de izlemiş olma keyfine varmış biri olarak girdim evimden içeri. Şu anda bu satırları yazarken bir yandan da kitabı okşuyorum yeniden; sayfalarını karıştırıyorum. Etkisini zerre kaybetmemiş o satırların perdedeki karşılıklarını, Renêe ve Bay Kakuro'nun o aklımdan hiç çıkmayan film izleme bölümünün perdedeki yansımasını düşünüyorum. Ve daha pek çok şeyi...


Elimdeki kitap oldukça yıprandı, üstelik bendeki geçmişi sadece bir yıl. Ama bu kitabı okuduktan sonra o kadar çok insanla paylaştım ki, farklı farklı insanların çantalarında, parmak izlerinin altında ister istemez bir yıpranmaya maruz kaldı. Ne gam! Herkes okusun istedim bu romanı, herkes... O yüzden bu, okunmuşluğun yıpranması, paylaşılmış olmanın. Daha da fazla eskise keşke, yenisini almak çok mu zor?

Üstelik bir dönem kitap okumayı seven dostlara armağan listemin en başında da hep bu kitap yer aldı. Onlardaki izleri takip etmek, benimkilerle karşılaştırmak, bazen sıkılıp bunaldığımız, bazen ufak muzurluklarla neşe katmaya çalıştığımız ofisimizde bol çaylı kahveli sohbetlerin baş konusu yapmak...

Nasıl da mutlu olmuştum iki hafta önce Ören'deyken filmin vizyona girmiş olduğunu görünce... Gerçi filmin, ilk başta Kirpinin Zarafeti'nin filmi olduğunu anlamadım çünkü isim Türkçe'ye çevrilirken yine bir katliam yapılmış ve Yaşamaya Değer adıyla vizyona sokulmuştu. Yani bunu yapanı hakikaten şiddetle şiddetle kınıyorum! Ama elbette bu ihanete ne kadar sinirlenmiş olursam olayım, filmi izlemeye gitmem kaçınılmazdı.

Romanları sinemaya aktarmak her zaman tehlikeli bir iştir. Romanı okumuş, üstelik de sevmiş bir okuyucuya filmi sevdirmek de... Bendeniz de bu konuda en zor beğenenlerden biriyidimdir. Edebiyat uyarlamaları söz konusu olduğunda tüm yırtıcılığımla kitapları savunur, senaryoda yaratıcılık yoksunu (ya da belki de tembel de diyebiliriz) senaristlerin kitapları birebir aktarma uğruna sinemanın tüm silahlarını ve gücünü kuma gömdüklerini iddia ederim. Elbette sevdiğim birkaç istisna vardır ki, bu konuda asla peşin hükümlü olmadığımın da kanıtıdır.


Peki Kirpinin Zarafeti'nin beyazperde macerasını sevdim mi? Evet, kesinlikle evet! Elbette romanın beni doyurduğu kadar doyurduğunu söyleyemem ama tek başına, romandan bağımsız bir şekilde filmi çok sevdim. Bu kadar merakla beklediğim, kitabına hayran olduğum bir filmi, çok çok berbat olmadığı takdirde sevme ihtimalimin olduğunu zaten biliyordum. İtiraf ediyorum, bu konuda çok objektif olmayabilirim:) ama gerçekten yönetmen Mona Achache fena iş çıkarmamış.

Geçen yıl Kirpinin Zarafeti'ni okuduktan sonra romanın içindeki bir bölümden yola çıkarak "Yazgısı öngörülemeyen hayatlar" başlığıyla bir yazı yazmıştım. O günden bu güne hayat bana öngörülemezliği konusunda öyle dersler verdi, öyle kanıtlar sundu ki, şimdi sanki bu kitabı bir şeylerin habercisiymiş gibi görüyorum. Ben daha henüz farkında değilken bir süreci başlatan, hem iyi hem kötü şeylerin de olduğu ama belki biraz zaman geçtikten sonra aslında olan her şeyin iyiliğimiz ve arınmamız için olduğunu anlayacağımız bir süreç...

Madem öyle son satırlar da kitabın kendisinden olsun:

"...Bayan Michel de kirpinin zarafeti var: Dışarıdan dikenlerle zırhlı, tam bir kale, ama bence içinde kirpiler kadar doğrudan bir rafinelik var. Kirpiler haksız yere duyarsız, uyuşuk görülen, şiddetle yalnız ve korkunç bir şekilde zarif hayvanlar".

Bir kirpi bundan daha zarif bir şekilde anlatılır mı bilmem. İşte bu yüzden bu filmin adına dokunulmamalı!

8 Eylül 2009 Salı

Yazgısı öngörülemeyen hayatlar

Ofiste masam artık hemen camın yanında ve sokakla bu kadar iç içe çalışmak beni son derece keyiflendiriyor. Hele de şu an olduğu gibi dışarda bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyor, şimşek çakıyor, gök gürlüyorsa ve ben önümde sıcacık bir bardak çayımla birlikte bir yandan cama vuran yağmur tanelerini izleyip bir yandan da hazırlamaktan çok keyif aldığım bir dosyayı yazıyorsam keyfime diyecek yok demektir.

Eylül... Bana çok özlediğim yağmurlarımı, toprak kokusunu getirdin ve sen de çok çok hoşgeldin! Keşke bu kadar kısa sürmesen, hemen bitip gitmesen. Ama neyseki senin ikiz kardeşin olan Ekim'i de çok seviyorum ben.

Bir önceki yazıma yorum bırakan sevgili Sıdıka "toprak kokunu saklaman dileğiyle" diye hoş bir not düşmüştü. Toprak kokum hala duruyor sanırım Sıdıka ve çok sevdiğim bu yağmurlar yağdıkça daha da bir keskinleşiyor; keyfimden neredeyse genzimi yakıyor.

----

On gündür her sabah beynimde tek bir cümleyle uyanıyorum. "Yazgısı öngörülemeyen bir hayat" yaşamak istiyorum. Herkesin hayatta belli düsturları olur. Ben benimkini 29'umda buldum sanırım. Nerden mi? İşte burdan:


Tatil dönüşü otobüs yolunda başladığım bir kitaptı Kirpinin Zarafeti. Yollarda kitap okumayı o kadar özlemiştim ki, dönüş yolunda gündüz yolculuğunu seçmem uzun zamandır unuttuğum bir keyfi yeniden hatırlatmıştı bana. Hele de molalarda yanında sıcacık demli bir bardak çay eşliğinde otobüsün kalkmasını beklerken sırtımda çantam bir gezgin misali elimdeki kitaba gömülmek, hayatta neleri ihmal etmememi, neleri yapmazsam ben olmaktan çıkma noktasına geldiğimi bir bir gösterdi bana.

Ve işte bu anlarda elimdeki kitabın Kirpinin Zarafeti olmasının bir tesadüf olup olmadığını düşünüyorum şimdi. Hayatta hiçbir şey tesadüf değil aslında. Bazen enerjimizle kendimize o enerjiyi tamamlayacak olan şeyleri çekiyoruz. Bavulumu hazırlarken kitaplığımdan hiç de düşünmeden Kirpinin Zarafeti'ni çekmiş olmam bir tesadüf değildi. Sadece benim enerjimle kitabın enerjisi buluşmuş ve okunma zamanını o belirlemişti.

Tutkuyla bağlanmama rağmen hayatımda en yavaş okuduğum kitap oldu Kirpinin Zarafeti. Önce satırların altını çizmeye başladım. Baktım ki olmayacak bütün kitabı çizmem gerekiyor, not mu alsam acaba dedim ama hangi birini not alacağım ki? Ama sonra ne altını çizdim ne de not aldım okuduklarımı. En önemlisinin beynime kazımak olduğuna karar verdim. Ancak o zaman içime işleyebilirdi, ancak o zaman hayatımın düsturu olabilirdi.

Kitabın 12 yaşındaki minik kahramanı, hayatın çok tekdüze, sıkıcı ve aynı olduğuna inanan, özellikle de burjuva insanların tamamen şablon yaşamlar yaşamaya mahkum, hayalleri için mücadele etmek yerine pazarlıksız hayatın verdikleriyle yetinen insanlar olduklarını düşünen son derece zeki bir kız çocuğu. Ve madem yaşamın kuralları ve gidişatı bu kadar belli, evlenme yaşı gelince evleniliyor, çocuk doğurma yaşı gelince çocuk, işe girme yaşı gelince işe giriliyor ve bunları kişi gerçekten istediği için değil, toplum öyle dayattığı (ama bu dayatmanın farkında bile olmadan) için yapıyor o zaman ne anlamı var yaşamanın gibisinden bir düşünceye sahip.

Ama bir gün çok sevdiği Japon komşusunun bir yaşındaki minik yeğeniyle karşılaşıyor. Hayatını, yaşama bakışını değiştiren anlardan biri... Çocuğun çevresiyle, büyükleriyle, etrafındaki eşyalarla kurduğu ilişkide ve gözlerinde başka bir ışık olduğunun farkına varıyor. Ve kendi kendine bu çocuğun yazıgısını tahmin etmeye çalıyor. Annesinin, babasının, ablasının etrafındaki ufak çocukların hepsinin yazgısına, gelecek yaşamlarına dair tahminler yürütebilirken bu çocuk hakkında bunu yapamayacağına karar veriyor çünkü onda hayallerinin peşinden koşabilme, gelişime ve süprizlere açık olabilme, rutin ve dayatma olan her şeyden uzak durabilme gücü olduğunu görüyor. Onun aslında bir birey olarak "kendisini" yaşayabilmek için son derece özgür olduğunu anlıyor. İşte bu Paloma için bir kırılma anı. Öngörülemeyen hayatlar yaşama isteği...

Bu satırları okuduğum andan beri bunu düşünüyorum. Yaşamın güzelliğinin bu öngörülememezlikte olduğunun farkındayım. Ve farkındalıklarım arttıkça yaşama olan arzum ve heyecanım da artıyor.

"Son üç yılda en mutlu göründüğüm anlarımda bile hiç bir zaman tam olarak, sapına kadar, katıksızca mutlu olmadım ben"... Bu, yakın bir zamanda kendimle ilgili konuşurken en sevdiğime söylediğim bir cümleydi. Ta derinlerimden biliyorum ki, artık en mutlu görünmediğim anlarımda bile mutluyum ben. Ve en önemlisi de heyecanlıyım. Yapmak istediğim, yapacağım şeyler için heyecanlıyım. Hayatın karşıma çıkaracağı yeni süprizler için heyecanlıyım. Ve kendimi tanımamı sağladığı için, geldiğim bu noktaya beni getirdiği için yaşadığım tüm sıkıntıları bile hayatın bir hediyesi olarak görüyorum. Bunlar olmasaydı kendimi tanımak için bu kadar uğraşmayacaktım, bunu çok iyi biliyorum.

Şimdi yeni değişimler başlıyor hayatımda. Yeni bir döneme giriyor ve yeni yollara yöneliyorum. Heyecanım ve enerjim öyle yüksek ki, sanırım benzer enerjideki insanları da etrafıma çekiyorum. İş yerimin bana kazandırdığı en güzel şey, mükemmel insanlar tanımak oldu. Ve durmaksızın bunlara yenileri ekleniyor. Harika insanlarla tanışıyorum. Diyorum ya, ya ben enerjimle onları çekiyorum, ya da onlar kendi enerjileriyle beni/bizi buluyorlar. Bir ay önce böyle bir noktaya geleceğimiz söylenseydi asla inanmazdım. Ne dersin kozmoz? Herşey iyice bir yoluna mı giriyor ne?