29 Aralık 2011 Perşembe

İstanbul'a ve sevdiğim tüm şehirlere...

Soru: İstanbul, sen en güzel kimin gözünden görünürsün?
Cevap: Hele bir Galata Kulesi'ne çık da gör!

Ayaklar Beyoğlu sokaklarında tıngır mıngır dolanır, o pasaj senin, bu kitapçı benim girer çıkarken bir de bakmışsın kendini Galata Kulesi'nin ayaklarına kapanmış o şirin mi şirin çay bahçesinde buluvermişsin. İstanbul mis gibi güneşini kondurmuş tepeye, ışıl ışıl parlatırken kendini, aylardan Aralık, mevsimlerden de kış olduğunu hatırlatan bir serinlik doluyor her nefeste ciğerlerime. Benim gibi bir çay tiryakisi için bulunmaz bir fırsat bu. Her köşe başında bir çay molası... Bahanemse "ee biraz ısınmak gerek"...


Tünel'den Karaköy'e inmek için vasıta yerine tabanvay şekilde arnavut kaldırımları üzerinden yokuş aşağı yuvarlanmayı seçen iki kafadar "biraz ısınmak lazım" deyip Galata Kulesi'nin dibindeki tahta masalı çay bahçesinde alınca soluğu, Kule'nin ihtişamından etkilenmemek pek mümkün olmuyor. Bir deneyin, görün istersiniz. Hele de Kule'ye çıkmak için hiç kuyruk olmadığını görür ve sadece 5.5 liraya kendinize İstanbul'un en güzel halini hediye edebileceğinizi bilirseniz...

"Galata Kulesi'nden İstanbul'u hiç görmemiş biri, İstanbul'la yarım bir tanışma yaşamıştır" diye düşünmüştüm yıllar önce ilk Kule'ye çıktığımda. İstanbul'da doğmuş, İstanbul'da büyümüştüm ama sanki o ihtişama gökyüzünden tanık olduğum bu ilk seferde tamamlamıştık tanışıklığımızı. Arkadaşlıklarda ya da ilişkilerde geçilen bir samimiyet ve yakınlık eşiği vardır ya, hani o eşiği geçmek gibiydi sanki.


2011'de iki kez baktım İstanbul'a Galata Kulesi'nin üzerinden. Sevdiğim şehirlerle söyleşmeyi en sevdiğim yerlerin, o şehirlerin beni gökyüzüne en çok yaklaştıran yerleri olduğunu farkettiğim anlardan biriydi Mayıs ayının başındaki ilk ziyaretim. Çok değil, o tarihten sadece 15-20 gün kadar sonra Barselona'nın en yüksek tepesinden, Tibidabo'daki kilisenin aziz heykellerinin arasından Barselona'yla söyleşmiş, çok arzu etmiş olduğum bir şeyi bana vermiş olduğu için teşekkürler yollamıştım hayata. Bu yılın da, hayatımın da en mutlu olduğum anlarından biriydi onlar şüphesiz.

Dün, bu yılki ikinci ziyeretimi gerçekleştirdiğim Galata Kulesi'nde bir iki kelâmı eksik etmedik yine İstanbul'la. Malum takvimler bir senenin daha devrildiğini, yenisinin de kapıda olduğunu göstermekte. Hal böyle olunca senelik bazda artılar/eksiler hesaplaşması da kaçınılmaz oluyor. İstanbul'la senelerdir çözemediğimiz bir meselemiz var ki, ciddiyet derecesi "kan davalık"... Az gözyaşı, tabir-i caizse az 'kan' dökülmedi uğrunda. Şimdilerde "kan dökerek değil, barışla çözmeye çalışmalı meseleleri" anlayışından yola çıkarak derin bir ateşkese imza atmış olsak da, durumumuzu söyleştik yine biraz onunla. Ama o kadar güzel, o kadar güzeldi ki karşımda, iki sitemimi, bir iki çemkirmemi bile yutmak durumunda kaldım. Demem odur ki, az buçuk hesaplaştık, 2012 dileklerimi okudum içimden ona. "Bu sefer lütfen" dedim "lütfen! Görüyorsun, artık daha sakinim, kavga etmiyorum seninle; yapmacık da değilim, içtenliğimi en çok sen biliyorsun; artık kıymetini bilelim birbirimizin". Bakalım anlaşacak mıyız? Yoksa yine aşk-nefret ilişkisine devam mı?:)


İki gündür elimde harika bir roman. Sinek Isırıklarının Müellifi. Daha ilk satırlarından kendime harika bir roman değil, çok etkileyici bir yazar hediye etmiş olduğumu farkediyorum. Hoşgeldin Barış Bıçakçı, tanıştığıma inan ki çok memnun oldum. Ve bil ki dün Galata Kulesi'nin tepesinden İstanbul'a bakarken sabah evden çıkmadan okuduğum satırların düşüverdi aklıma.

"Bulutlardan söz ediyordu: maviliği arkalarına güvendikleri bir ağabeyleri gibi alıp kabarmışlar."

İstanbul'a, İstanbul'un bulutlarına, sevdiğim tüm şehirlere, bu sene görmeyi dilediklerime, hepsine birden gitsin bu satırlar...

Hepimize mutlu yıllar olsun:)

25 Aralık 2011 Pazar

Sen cesaretten haber ver!

Az gittik uz gittik, dere tepe düz gittik; yeryüzündeki şu otuz bir yıllık zahir ömrümüzde döndük dolaştık, geldik yine en can alıcı sorunun başına/karşısına/ortasına/sağına/soluna.

Konuşmayı becerirsin Zero, yazmayı da; kendine güven konusunda zaman zaman fare delikleri olsa da üstünde başında, bu konuda da hiç fena sayılmazsın; güçlü bir insan olduğunu söyler en can arkadaşların, sonbaharın göbeğinde doğan has bir Terazi olduğun için adalet duygunun çok yoğun olduğunu da; 'hayır' demeyi becerememek konusunda geçmişte müebbetlik sabıkaların olsa da onu da öğrenmek konusunda sağlam adımlar attığın ve artık ortalığa saçtığın 'hayır'lar yüzünden iyi halden yırttığın da bir gerçek; geçmişten ders almak konusunda 10 üzerinden kaç alabileceğini bilebilmek için bir 'geçmiş' bırakması gerekiyor insanın arkasında ama yine de sınıfta kalmazsın bu konuda da büyük ihtimal; bu böyle devam eder gider de peki ya cesaretten ne haber, bir de onu söyle bakalım!


Bugün hayatının yarısından fazlasını restoran işletmeciliğine harcamış tecrübeli bir isimle bir saate yakın yaptığım sohbette bana söylediği bir şeye o kadar takıldım ki, üzerine basa basa hem defterime yazmak istedim hem de buraya. "Hayatta yapmak istediklerim konusunda aslında çok daha cesaretli ve gözü kara olabilirdim ama hep birilerinin, özellikle de eşimin, bana hep destek vermesini 'hadi yürü, sonuna kadar arkandayım' demesini bekledim. Hayatta borçtan, harçtan, çalışmaktan hiç korkan bir insan olmadım ama akşam eve gittiğimde eşimin 'senin yüzünden...' dediğini duymayı hiç istemedim".

Yalnız, bir başınıza, ailenizi, dostlarınızı es geçerek flört edebileceğiniz bir şey değil Cesaret. Ya da öyle mi? Öyle mi olmalı? Ben bilemiyorum bu sorunun cevabını. En azından kendi cevabımı bulamadım henüz.

Bitmeyecek ömürlere, sonu gelmeyecek fırsatlara sahip olduğunu sanabiliyor insan, özellikle belli bir yaşa gelene kadar. Hiç bir şeyin sayısız olmadığını anladığındaysa önüne çıkan fırsatları değerlendirmek için daha bir özenli, itinalı, dikkatli olmaya çalışıyor. Çünkü biliyor ki o fırsat bir daha geçmeyebilir eline.

Kendimi bildim bileli çevremdeki her insana istediği şeylerin peşinden koşması gerektiği konusunda cesaret verici olmaya çalıştım. Çünkü bize biçilen ömürlerin sadece 'bizim' için olduğuna ve pişmanlığın hayattaki en kötü şeylerden biri olduğuna inandım hep. O cesareti verdiğim kimi arkadaşlarım bunu, aldıkları kararlarda olumlu etkilerim olduğu konusunda teşekkür ederek karşılarken, kimi insanlar tarafındansa 'isteklerinin peşinden koş' dediğim için ayaklarını yere bastırmıyor olmakla suçlandım. Halbuki ayakları yere basmayan bir insanın sorumluluğu neden bir başkasında olsun ki! Sanırım burda şunu dilemeli ki evrenden, enerjileri birbirine uymayan insanları yan yana getirmesin.

Kendi cesaretimle aramdaki ilişkiyi tartarken her şeyi dökmeye çalışıyorum ortaya bu ara. Geçmişi kurcalıyorum bolca, ders almak ve en çok, yapmamam gerekenleri hatırlamak için. Ama daha çok, istediklerime odaklanarak gerçekleştirebileceğim şeylerin peşinden koşmaya çalışıyorum. Hayal kurmak değil çünkü isteyim, yapabileceklerimin peşinde olmak...

Ve hayatım, yaşadıklarım, karşımdaki seçenekler soruyor şimdi bana, cesaretin var mı, var mı, var mı...?

22 Aralık 2011 Perşembe

İstanbul'un sabahları...

Üsküdar vapur iskelesinin hemen karşısında bir büfe. Sıra sıra dizilmiş beş altı büfeden sadece biri. Dışarıdan bakıldığında hiç bir özelliği yok; benim için özellikli olmasının tek nedeniyse sabahları evde yaptığım tostumu yerken yanına büfeden aldığım çayı bana uzatan büfeci amcanın, en az çay kadar sıcacık bir gülümsemeyle bana "günaydın" deyişi, "ufak cam bardağa, şekersiz dimi kızım" diye iki günde çayı nasıl içtiğimi öğrenmiş samimiyeti...

Çok severim samimiyeti, çevremdeki 'insanlarım' tarafından tanınmayı, bilinmeyi... Çayımı nasıl içtiğimi bilen, bana, geliş saatime alışmış bir büfeci örneğin. Ufacık, minicik ama mutluluk küçük şeylerde cümlesini kanıtlarcasına mutluluğa ve zevke dair...

Son yirmi-yirmi beş gündür sabahlarımın keyif karesi bu anlattıklarım. Üsküdar'a varana kadar evde yaptığım tostum oldukça soğumuş olsa da yine de büfeden çayımı yanına eşlikçi etmeden bir ısırık dahi almak istemiyorum ondan. Bazı sabahlar yağmur yağıyor; büfenin tentesinin altına sığınıp içiyorum tavşan kanı sıcaklığı. Karşımda çoğunlukla puslu bir İstanbul manzarası...

Nasıl lezzetli, nasıl güzel bir çaydır o. Ufak, ince belli, tiryaki bardaklarına en çok yakışan cinsinden. "Bir bu büfenin çayı, bir de vapur çayları" diye yazıyorum defterime "onlar kadar güzeli yok".


Taş çatlasın on dakikalık bu keyiften sonra iki adımda atladığım Beşiktaş motorunda bu sefer de on dakikalık bir kitap keyfi başlıyor. Üsküdar-Beşiktaş hattını sabahları sevmememin tek nedeni kısalığı. Yetmiyor o kısacık zaman diliminde okuduklarım. Ama ne olursa olsun ille de dışarıda oturulmalı; kara kış gelene kadar bu böyle. Serin İstanbul sabahlarını koklamazsam, denizin ortasında üşüşen soğuktan korunmak için bereme ve atkıma gömülmezsem olmaz; bir şeyler eksik kalır. Madem İstanbul'da deniz yolunu kullanma gibi bir ayrıcalığa sahip olabiliyorum, sonuna kadar hakkını vermeli:)

Bu aralar Füruzan'la hoş beş halindeyiz. İstanbul'da Berlin'i okuyorum. Berlin'in Nar Çiçeği'ni... Kalbi kırık, gururlu, Almanya'nın görkemli günlerini de, savaşın en zor zamanlarını yaşamış, gençliğinin ışıltılı günlerini ve güzelliğini çoktan geride, kocaman, çok yıkıcı bir savaşın gerisinde bırakmış geçkin ve mağrur bir kadın. Almanya'nın savaştan sonraki hızla değişen düzenine alışmaya çalışırken birden hiç bilmediği, tanımadığı, kendine çok yabancı kültürlerden insanlar yerleşiveriyorlar apartmanının komşu dairelerine. Almanya'ya çalışmaya gelmiş göçmen aileler... İlk zamanlar son derece mesafeli bir tutum takınsa da zamanla yan dairesindeki Türk aileyle engelleyemediği bir samimiyet geliştiriyor.

Çok sevdiğim iki arkadaşımın hayatlarında Berlin'in ne kadar önemli bir yer ettiğini bilmenin de etkisiyle, gri ama güneşini gökyüzündense ruhunda taşıyan bu kente dair okuduğum her cümlenin anlamı da bir başka oldu son yıllarda. Dinlediklerim okuduklarımla, okuduklarım dinlediklerimle birleşiyor. Gri İstanbul sabahlarında gri Berlin'i selamlıyorum, uzaktan...

Bugün okuduğum bu cümle çok yer etti içimde. "Yalnızlığa başeğmeyin. O acılı bir ön ölümdür."

Hayattaki yalnızlıklarımızın zorunlu değil, hep tercih ettiğimiz yalnızlıklar olması dileğiyle...

19 Aralık 2011 Pazartesi

Mutfaklar mı daha hızlı, ben mi?

Hayat bazen ne kadar hızlı, bazen ne kadar yavaş. Şu ara hayatımda olan gelişmelerin hızına ben yetişemiyorum; onlar önden gidiyor, ben arkadan gelişmeleri takip ediyorum. "Hadi canım, bu da mı oldu şimdi? Ama sadece ve sadece bir hafta önce her şey bambaşka değil miydi?"

Bana sorarsanız ben bu kadar hızdan yana değilim. Üstelik de hayatta en çok istikrar ve devamlılık istediğim bir dönemde. Ama demek ki benim isteğimle hayatımın enerjisi arasında tutmayan bir şeyler var bu aralar. Zira her şey çok hızlı.


Senden istediklerim var Noel Baba, ona göre:)

20 Eylül 2010 tarihinde başladı benim Mutfak Sanatları Akademisi maceram. Üzerinden sadece bir seneden biraz fazla zaman geçmiş. Lakin bana sorarsanız, kesin bir on yılı geride bıraktım derim. Zira o kadar çok olay, değişim ve tecrübe yaşadım ki, hepsinin sadece bir yıl içinde olduğuna inanmak zor.

2011 ajandamın başına "2010 yılında temellerini attığım hayallerimin köklendiği, yeşerdiği ve meyve verdiği bir yıl ol 2011, olur mu?" diye yazmışım. 2011'in finaline şurada iki haftadan az bir zaman kalmışken soruyorum 2011'e, istediğim, dilediğim gibi bir yıl oldun mu diye? Susuyor. Cevap vermekte biraz tereddütlü çünkü sorduğum sorunun çok "evet" ya da "hayır"lı bir cevabı yok. Susuyor ama azıcık düşündükten sonra şu cevabı veriyor: Sana gerçekleri gösteren bir yıl oldum ben; hayal ya da masalsı dileklerle dolu değil, seçtiğin yoldaki iyi/kötü tüm gerçekleri gösteren gerçekçi bir yıl oldum...

Gerçekle yüzleşmek bazen çok zordur. Çünkü gerçek her zaman keyif, mutluluk ya da dikensiz gül bahçesi barındırmaz. Çatır çatır 'gerçek'tir her şey. Ve işte bu nedenle de aslında her türlü hayalden, masaldan, idealden, rüyadan, keyiften daha öz bir dosttur. Çünkü bana sorarsanız bir insanı hayalleri, dimağı, vizyonu zenginleştirir; ama asıl gerçekleri olgunlaştırır. Öbürleri süstür, gerçekler öz! Gerçeklerini bilen insan, ayaklarını yere daha sağlam basar, daha emin adımlarla yürür.

Şimdilerde en çok yaptığım şey MSA'ya ilk başladığım günden mezun olana kadar eğitmen şeflerimizin Türkiye'deki mutfakların hijyeni ve temizliğe gösterilen özensizlikle ilgili sözlerini anmak oluyor. Her gününü hayretler içinde geçirdiğim bir bir hafta geçirdim ki, kişisel olarak sorsanız her anını unutmak isterim. Ama unutmayı değil, hepsini hatırlamayı tercih ediyorum ben; hatırlamalıyım ki önümdeki zamanlarda olması için çaba göstereceğim kendi mutfağımı açtığımda bir mutfakta nelerin yapılmaması gerektiğini hep hatırlayayım.

Şimdi 2011'i uğurlarken bana gösterdiği çok faydalı mutfak tecrübeleri ama bir yandan da bu mesleğin acı gerçekleri için çok teşekkür kendisine; yolumda işime çok yarayacaklar, biliyorum. Ama şimdi yeni bir yıla girerken sepetime attığım bu gerçeklerle önüme yeni bir yol açıyorum. Yanlış anlaşılmasın, yine ayağımı bastığım yerler mutfak zemini, tepemde mutfak tavanı, elimde kepçeler, bıçaklar... Benim bu büyülü mekanlardan çıkmaya niyetim yok. Sadece kendi büyümün peşinde koşacağım. Çünkü ben insan ve hayvan pisliklerinin olmadığı bir büyünün peşinde olmak istiyorum. Her şey gelişip temellendikçe paylaşır, konuşur, yazarım elbet ama şimdilik bu kadar olsun:)

Sadece son bir söz: 'Kötü kokulara' özel hayatımda da, iş hayatımda da yer yok!

11 Aralık 2011 Pazar

Yorgunum çünkü aşçıyım!

Hayatımın rotasını bambaşka bir yola çevirip MSA'ya giderek aşçı olmaya karar verdiğimde sürekli ağzımdan düşmeyen bir İtalya lakırdısı vardı. Hatta bir ara acaba İtalya'ya giderek mi eğitim alsam diye bile ciddi ciddi düşünmüş, sonra MSA'yla yollarımın kesişmesi ve oradan alacağım uluslararası diploma sayesinde belki bitirdikten sonra çalışmak için gitmeyi denerim diyerek dilek çekmecelerimden birine koyuvermiştim bu arzumu. Velhasıl eğitim öncesinde de, sonrasında da hep bir İtalya, İtalyan restoranı söylemleri dönüp durdu etrafımda.

Her şey bu soldaki hatunun mutfak sevdası yüzünden başıma geliyor:)

Ve sonunda hayat beni İtalya'da değil ama İstanbul'da bir İtalyan restoranıyla buluşturdu. Çok istedim çok, ama ne bir plan yaptım ne de program. Fakat sanırım yaptığım şey, bu kadar istediğim şeyi 'çağırmaktı'. Bir senenin en sevdiğim üç ayından biri olan Aralık'la birlikte hayatımda yeni bir dönem daha başlamış oldu böylece. Şimdi bir İtalyan restoranında, bir İtalyan şefle birlikte el yapımı çeşit çeşit ravioliler, taze makarnalar, lazanyalar yapıyor; diğer tezgahlarda yapılan soslara, tatlılara, salatalara, sıcak yemeklere göz atıyorum, tadıyorum, önce damağıma, sonra aklıma kazıyorum. Ama bir şey var ki çoooooook yoruluyorum:) Neredeyse bir seneye yaklaşan mutfak maceramda hep yorgunluktan bahsettim ama yorgunlukla yeni tanışıyormuşum ve beterin beteri varmış demek ki diyorum:)

Bir cuma akşamı yaşadık ki ne var ne yok tezgahlardaki tüm malzemeler silindi süpürüldü. Mutfak ahalisi için önünde dizili sıra sıra tavalar ocağa sürülmek için beklerken hiç susmayan o sipariş sesini duymak bazen öyle çıldırtıcı oluyor ki artık gece rüyamda görsem kesin kabus diye nitelendirebilirim:) Cuma gecesi servisi mutfakta fırtına varmışçasına tüm stoklar tükenerek geçince gece 11.30'da evlere yollanırken cumartesi akşamını da cumanın kopyası şeklinde yaşayacağımızı bildiğimizden hepimizi cumartesi günkü hazırlığın ağırlığı sarmıştı zaten. Yorgunluktan ayaklarım patlarken önümde deli bir cumartesi olduğunu bilmek... Tek kelimeleyle yorgunluktan psikopata bağladım diyebilirim:)

Ve beklenen cumartesi... Çok bir şey diyemeyeceğim, hepimiz mutfaktan sürünerek çıktık haricinde:) Akşam çıkışlarda Beşiktaş'a yürüdüğüm kader arkadaşım Evren'in "ya şu günün bitişini çıkışta yürürken bir bira alıp kutlayalım" önerisiyle "bu kadar gerilmek yeter, biraz da hücrelerin gevşemesi gerek" diyerek Akaretler yokuşundan aşağı vururken kendimizi, buz gibi biraları diktik kafaya ki of yani o ne keyifti anlatamam. E tabi bir de buna pazar günleri restoranın kapalı olmasının huzuru ve rahatlığı eklenip pazar sabahının anlamının, uyku, keyifli bir kahvaltı, bütün gün koltuğa yapışmak, pijamaların üzerinden çıkmaması demek olunca...

Her gece motorla Beşiktaş'tan Üsküdar'a geçerken defterime o gün yaşadıklarıma dair iki satır bir şeyler karalamaya çalışıyorum. Şimdi dönüp yazdıklarıma baktığımda en çok tekrarladığım şey "bu yorgunlukla sıcacık yatağıma girip uyumak kadar keyifli bir şey olamaz" cümlesi ve türevlerinden ibaret. Hakikaten böyle yorgunken insan o kadar güzel uyuyor ki, tarifsiz bir haz o... Ama sabah kalkmak kısmından hiç bahsetmeyeyim tabi:)


Ve işte bu fotoğrafın da adı "muhteşem pazar"! Bir dilim kek (annem akşam eve gelip de kek yapmış olduğumu görünce "kızım sıkılmadın mı yemek yapmaktan" diye bastı kahkahayı), iki çatal, çay, yılbaşı mumlarım, lavantalı tütsüler, film, Halil Sezai'nin o kalbimi yontan muhteşem sesi, defterler, kitaplar filan...

Ama her güzel şeyin bir sonu var sanırım, değil mi?:)

5 Aralık 2011 Pazartesi

"Her ayrılık zor" demiş Sezen!

Bu, neredeyse 10 yıldır aldığım her nefesin tanığı, iyi kötü pek çok anımın arka fonunda şu an bir figürandan çok daha büyük roller üstlenmiş olduğunu anladığım 'yoldaş'ıma ithaf edilmiş bir yazıdır. Evet o, kelimenin her anlamıyla bir yoldaştı benim için. Sıfır kilometresini birlikte teptiğimiz nice yollarla 60.000'e çıkardığımız, kahrımı değil ama yükümü çekmiş bir yoldaş, arabam:)

Bugün vedalaştık onunla. Ne yalan söyliyim, biraz gözü yaşlı bir ayrılık oldu. Yarın yeni sahibini bulmak üzere yola çıkıyor olacak. Gülebilirsiniz, komik gelebilir bilmeyene bu halim. Ama birlikte geçirdiğimiz yıllara şöyle bir dönüp bakıyorum da, yanımda kimselerin olmasını istemediğim çok zor zamanlarımda sadece ve sadece o vardı benimle birlikte; uzaklara kaçıp içinde katıla katıla ağlamalarıma da şahit olan o; eş, dost, akraba cümbür cemaat toplaşıp bağıra çağıra söylenen şarkılara, türkülere şahit olan da o; hayatımda beni yeni heyecanlara kalp çarpıntısı ve mide ağrısıyla taşıyan da o... Dili olsa da konuşsa benim bile unuttuğum ne çok şeyi bir bir anlatıverir kimbilir.

Geçen yıl sonbaharda ayrılık ilk kez kapımızı çalar gibi olmuştu. O zaman da bütün bunları düşünmüş, yine bir fena olmuştum. Sonra şartların değişmesiyle bir sene daha yoldaşlık ettik birbirimize. Ama bu sefer ayrılık katî.

Garip duygular bunlar. Çoktan kapattığım bir dönemin son sayfasını çevirmek gibi... Birlikte geçirdiğimiz yıllar, hayatımın belli bir dönemine tekabül ettiği için anılarım da ister istemez o döneme yoğunlaşıyor, kaçınılmaz olarak. Hayatımda bunca 'yeni' varken son 'eski'ye de veda etmenin zamanı diye bir teselli geliyor içimden. Yeni anılar, yeni bir sevgili, yeni bir iş, yeni bir yıl, yakında yeni bir ev...

Bugün ayrılık sırasında gözümden akan yaşlara üzülen canım annem "daha iyilerine sahip olursun bir gün iyişallah" diyor bana. Beni teselli etmek isteyen o candan haline gülümsemek istiyorum ama ânın fazla duygusallığından beceremiyorum. Meselenin, daha iyisi ya da daha kötüsü olmadığını hepimiz biliyoruz. Asıl mesele gönül bağı.

Her yeni gün, hayatta kendimizi biraz daha tanımamıza vesile aslında. Örneğin bugün hayatımda ilk kez maddesel bir eşyayla bu kadar derinden bir gönül bağı kurmuş olduğumu farkediyorum. Genelde eşyalarla aramdaki duygusal bağın etkilerini hafifletebilen biri olduğumu düşünürken bugün ilk kez bunu başaramadığımı görüyorum.

Bu sayfaya kendimle, hayatımla, sevdiğim, nefret ettiğim bir dolu şeyle ilgili onlarca yazı yazdım, yazıyorum tam 4 yıldır. İstedim ki, bendeki yeri bu kadar derin olan bu dört tekerli arkadaşım hakkında da iki satır kelam etmeden geçmeyeyim. Hani tarihe not düşmek diyorum ya zaman zaman, bu veda gününü de, bana ifade ettiği anlamları da buraya bir kere daha not düşeyim. O yeni sahiplerine doğru yola çıksın, ben zaten hayatın bana getirdiği iyi, kötü tüm süprizlerle yoluma devam ediyorum!

29 Kasım 2011 Salı

Gidenler, gelenler, kalanlar...

"Neden böyle bilge insanlar yok artık?" dedim sinema çıkışında anneme. "Vardır belki tek tük ama onlar da olsa olsa bizim nesilden kalmıştır. Senin nesilde bulunacağını hiç sanmam" oldu onun cevabı. Denizde bir kum tanesi...

Karanlık bir sinema salonu, önümüzde kocaman bir perde... Film başlar başlamaz belki de dünyadaki en berrak denizlerden birinin muhteşem görüntüsü... Beslediği iki yakanın insanlarının yüz yıllar içinde ne acılarına, ne şenliklerine, ne ölülerine, ne kavgalarına, ne barışmalarına şahit olmuş, şimdilerde sınır mahiyetinde ama aslında en derin birleştiriciliğin timsali pırıl pırıl Ege Denizi...


Birkaç sahne sonra kırık beyazı takım elbisesi, aynı renkteki fötr şapkasıyla olağanüstü yakışıklılıkta 60'larında muhteşem bir beyefendi. Adım adım yürüdüğü arnavut kaldırımlı dar kasaba sokaklarını inleten, geçtiği her dükkandan, selam verdiği her insandan saygı gören, ettiği en sünturlu küfürlerin bile ağzına nice neşeli lakırdılar gibi yakıştığı bir Ege beyefendisi... Ağzına küfür yakışan beyefendi mi olur demeyin! Çağan Irmak'ın son filmi Dedemin İnsanları'nın Mehmet Efendisi'ni izleyin de, bir beyefendiye küfür nasıl yakışır; adabıyla, yolu yordamıyla, kabalaşmadan küfür nasıl edilir; aslında küfür dediğiniz şey nasıl olur da kabalığın değil, bir üslubun ifadesi haline dönüşür, görün. Sizi bilmem ama ben filmin DVD'si çıktığında alıp, karşısına geçip satır satır tüm küfürleri not etmeyi ve mümkünse lügatıma katmayı düşünüyorum, yani o kadar!:)

Çağan Irmak, Türkiye'de çok da fazla değinilmeyen bir konuya el atmayı seçmiş: mübadele! Özellikle sinemamız, yakın tarihimizin en acımasız, en trajik hikayelerine sahne olmuş o talihsiz dönemi şimdiye kadar oldukça görmezden gelmiş durumda. Bir de sanki gidenlerin hikayelerini daha çok biliyoruz da, gelenlerin yaşadıklarına dair bir sessizlik hakim. Gidenlerin, gittikleri yerlerde bu memlekete dair özlemlerini duymayı çok seviyoruz, "ya işte bizim memleketimiz böyle sevilesi bir yer" gururunu yaşamak pek güzel geliyor ama aslında gelenlerin de doğup büyüdükleri Ege'nin diğer yakasına ait özlemlerine kulaklarımız çokça tıkalı. Nedenini anlamak zor değil. Çağan Irmak da filminde buna çokça değinmiş zaten. Öz be öz Türk de olsan, doğup büyüdüğün şimdinin Yunanistan topraklarına özlem duymak, hemen 'gavur' damgası yemene neden olurmuş o zamanlarda. Yüzüne açık açık söyleyemeyenler, hababam arkadan konuşurlarmış.

Çağan Irmak filmleri hakkında konuşurken en sevmediğim şeylerden biri, çok abartılı bir durum olmadığı takdirde filmin teknik yönlerine dair olumsuzlukları belirtmektir. Dileyen dilediğini söylesin tabi de, bana sorarsanız o, filmlerinin gücünü işin tekniğinden değil, insan ilişkilerini yansıtmadaki başarısından alıyor. Ve Dedemin İnsanları da bunu yine çok iyi başardığı bir film. Her bir karakteri izlemekten büyük keyif aldım da, Çetin Tekindor'un devleştirdiği Mehmet karakteri içime usul usul üfledi sanki.

Başta sorduğum soruya gelecek olursam, şimdilerde neden böyle bilge insanlar olmadığı sorusuna... Çok acı ama kabul edilesi bir gerçek sanırım ki, acılar insanı olgunlaştıran, bilgeleştiren, demlendiren gül dikenleri. Yaşamının başlarında, hayatın bir insana sunabileceği en yoğun acılarla yüzleşmek zorunda kalan insanlar, geri kalan yaşamlarına derin bir hoyratlık, savurganlık ve özensizlikle devam edemezler kanımca. Yitirilebilecek olanların daha en başından farkına varmış olmak, sonrasında sahip oldukları her komşunun, eşin, sevgilinin, çocuğun, yuvanın, dostun, börtünün, böceğin kıymetini bilmelerine neden olur. Şimdilerde her şey korkunç bir maddiyatla çevrelenmişken farkına varamadığımız şeyler bunlar olsa gerek diye düşünüyorum.

Beynimde tüm bu düşünceler dolanır, iki saat boyunca girmiş olduğum dünyanın güzel insanlarını öyle hemen bir kenara bırakmak istemezken eve geldim, televizyonu açtım ki, evlilik programlarından birinde kadının teki koca adayında istediği özellikleri anlatıyordu: evi olsun, arabası olsun, bankada parası, iyi bir maaşı olsun, boyu uzun, kilosu 80 civarında, bir de esmer olsun, kaşı, gözü, saçı, sakalı en kara kara olanından...

"Heh" dedim ben de kendi kendime "senin de sorduğun soruya bak be Zeren! Hangi dünyada, nasıl insanlar arıyorsun? Bizim zamanımız bu zaman artık!"

27 Kasım 2011 Pazar

Gittiğin yerde de yazıyor musun acaba?

Sabahattin Ali okumanın ne kadar acıtan bir şey olduğunu unutmuşum ben. Geçtiğimiz hafta satır satır bunu hatırlarken bir yandan da kendi Sabahattin Ali günlerimin geçmişine doğru bir yolculuğa çıktım. Of ki ne of!

Hayatımdaki çok sevdiğim birkaç kadının sanki sözleşmişler gibi - ki tanımıyorlar birbirlerini - Sabahattin Ali okumalarına şahit oldum bu aralar. Hem de tek bir romanını, Kürk Mantolu Madonna'yı. Bu bir işaret olmalı, yeniden okumaya ne dersin diye bile soramadan kendime, bir de baktım 30. sayfada buluverdim kendimi. Sonrası zaten su gibi akıp gidiverdi. Lakin biraz acı bir su...


Türk edebiyatının da, Sabahattin Ali külliyatının da A'sı gibidir Kürk Mantolu Madonna. Okumadan hep bir şey eksik kalır. Ancak okunduğunda hissedilecek bir eksikliktir o.

Neredeyse 8-9 yıl evvel ilk okuduğumda, Kürk Mantolu Madonna karakterinin, aşka, sevgiye, bağlanmaya yani bunların romanda kimlik bulduğu Raif karakterine olan yaklaşımını kendime çok uzak bulmuş, anlamakta zorlanmış, sorgulamıştım çokça. Şimdi, yaşanmışlığıma bu kadar yıl daha ekledikten sonra o güzel kadını, aslında belki daha duygusuz, daha soğuk görünen ama özünde içindeki kocaman boşluğu doldurma çabası içindeki o yalnız kadını, çok daha iyi anlıyorum. Aynı romanı farklı zaman dilimlerinde okumanın hep farklı tatlar bıraktığını bilirdim de, bu kadar derinden tecrübe ettiğim hiç olmamıştı. Yıllar beni daha naif, saf, hesapsız kitapsız aşık Raif'ten, bir insanın bir başkasını sonsuz bir derinlikte sevebileceğine İNANMAYAN, temel sorunu İNANMAK olan Kürk Mantolu Madonna'ya daha çok yaklaştırmış. Büyük aşklara, sevgilere hala inancım tam ama buna ne kadar inanıyorsam, her sevginin bitebilirliğine de aynı oranda inanıyorum. Biri hariç...

Bana sorarsanız, hayatta bitmeyen, tükenmeyen tek sevgi anne-babanın çocuğuna beslediği sevgi. Çocuğun bile anne-babaya olan sevgisi değil. An geliyor çocuğun, annesine-babasına beslediği sevgi bile bitebiliyor ama anne-babanın sevgisi her şeye rağmen, tüm hatalara, hasarlara, acılara rağmen yerinde kalıyor. Elbette istisnalar vardır, lafım onlara değil.

Düşünüyorum da Sabahattin Ali, ben seninle tanışmayı ne çok isterdim ya! En çok sevdiğim öykün Değirmen, Kuyucaklı Yusuf'un çatır çatır hikayesi, sonra bu... Kürk Mantolu Madonna...

Sen ne kıymetli, ne içli adammışsın! Sen, "hareketsizliğin, korkuya dayanan tereddütlerin zararlı olduğunu, ileriye atılmayan her adımın insanı geriye götürdüğünü ve yaklaştırmayan anların muhakkak uzaklaştırdığını" bilen koca yürekli insan! Sen de bu ülkeye ne yazık ki çok gelen insanlardansın. Gittiğin yerde kıymet bilenlerin daha çok, sırtından bıçaklayanların hiç yoktur umarım!

Ha bir de... Orda da hâla yazıyor musun acaba? Umarım...

16 Kasım 2011 Çarşamba

"Hoşgeldin Şef"

Gecenin saat 11'i. Restorandan çıktığımda ortalıkta ıslak bir İstanbul kokusu. Saatlerdir o kadar çok buhar, yağ, ızgara, ekmek kokusuyla haşır neşir olmuş ki koku alma duyularım, bu serin ve nemli havayı yadırgıyor ilk ama bir o kadar da anında bağrına basıyor. İyi geliyor ferahlık.

Nişantaşı sokaklarına yağmur bu kadar yakışır mıydı? Unutmuşum. Gece saat kaç olursa olsun, yaşayan bir yer burası. Kanımı kaynatıyor, içimi ısıtıyor.

Yokuştan aşağı kayıyorum. Maçka durağından Beşiktaş otobüsüne binip Üsküdar motoruyla karşı kıyıya atacağım kendimi. Ne olası trafikler umrumda, ne evimin uzaklığı. Bir keyif gelip çöreklenmiş ki sol omzuma, sormayın gitsin. 'Can'ımla konuşuruyorum o anda; dün bir başka güzel dostun telefonda dediklerini tekrarlıyor bana bilmeden "insanın keyfi yerinde olunca gözünde hiç bir şey olmuyor, ne trafik önemli senin için şu an, ne de yolların uzaklığı, biliyorum". Aynen öyle ki hem de ne öyle. Sesime nasıl yansıyorsa o keyif dedikleri, hissediyor. Bu da beni ayrı keyiflendiriyor. İnsanların beni tanıması, olaylar ve haller karşısında vereceğim tepkileri bilmesi hoşuma gidiyor.

Sıkı sıkı sarındığım paltomun cebinden akpilimi çıkarmak için elimi cebime atmamla ufacık bir haykırış koparmam bir oluyor. Gün içinde ızgarada yaktığım parmağımı paltoma sürtünce bir anda canımın nasıl da yandığını farkediyorum. Girdiğim her mutfakta "hoşgeldim" imzasını bir yerimi yakarak bırakıyorum adeta; değişmez geleneğimi kendimle birlikte gittiğim her yere sürüklüyorum. Ama artık böylesi acıları kanıksamış olmalı ki beden, pek bir sorun yaratmıyor.

İki gündür deneme için bir İtalyan restoranında makarna hamurlarıyla haşır neşir olmaktayım. Menüde tek bir makarna haricindeki tüm makarnalar taze ve el yapımı. O kilo kilo unları, onlarca yumurtayı, bir sıkımlık zeytinyağını, bir tutam tuzu hamur makinasının içine bırakıp tostoparlak harika bir hamur haline gelişini izlemek, deyme terapilerden daha huzura kavuşturucu bir etkiye sahip üzerimde. Hani çamaşır makinesini çalıştırıp, karşısına oturup çamaşırların içinde dönüşünü izleyen kadınlar vardır ya, onlar gibiyim biraz da sanki:) Koca hamur makinesinin unu ve yumurtaları döndüre döndüre karıştırmasından müthiş haz alıyorum.


"Bir mutfakta İtalyan varsa o mutfakta muhakkak makarna vardır. Hem de taze, hem de rengarenk, hem de çoook lezzetli makarna" diye yazıyorum defterime ilk günün dönüşü vapurda. Ellerime bakıyorum. Kalemi tutan parmaklarımda gün içinde doğradığım, fırınladığım, sıktığım, yoğurduğum kilo kilo balkabağının izlerini arıyorum. Yok. Bir ara turuncu turuncu dolanıyorlardı halbuki etrafımda.

Artık şans mı denir şanssızlık mı bilemem (ben ilkini tercih ediyorum) restoranın, aslında İtalya'da yaşayan, tüm mutfak konseptini ve menüyü oluşturan büyük şefinin 2-3 ayda bir yaptığı ziyaretlerden birine denk geliyor orada oluşum. Yine İtalyan olan her zamanki şefin bile hayli tırstığı, mutfakta neredeyse tüm tavaların, tencerelerin bile hizaya geldiği bir adam bu 'büyük şef'. Mutfakta tüm gün akşamki gelişine dair hummalı bir hazırlık ve seferberlik hali sürüp gidiyor. Pastacı arkadaş, gelişi şerefine yaptığı pastanın üzerine şekerhamurlarıyla şeflerin tiplemelerini yapmış ki, çok yeni tanımış olmama rağmen ben bile gülmekten kendimi alamıyorum.

Ne diyelim, şef dediğin bir nevi mutfağın tanrısıdır. Geldiğinde atacağı fırçalardan tırstırsa da, tüm mutfağı gün boyu uçağı rötar yapsın diye duaya çıkarsa da, 8'de mutfağa girdiğinden kapanışa kadar herkesi muma çevirse de "Hoşgeldin Şef"!

13 Kasım 2011 Pazar

Sabah, pazar, çay, e bir de gözleme...

Sabahlarla aram pek iyi bu aralar. Hele de henüz doğmamış, karanlığını aydınlığa teslim etmemiş sabahlarla.

Gün doğmadan uyandığım sabahların bünyemde bıraktığı tattan pek bir keyif alır oldum. Bundan olsa gerek (özellikle iki gündür) soğumuş olan sabahlara rağmen sıcak yatağından kopmaya hiç aldırmıyor bedenim.

İki hafta önceki balık hali ziyeretimden sonra bu hafta da rotayı çevirdik Şişli'deki organik pazara. Balık halindeki gibi sabaha karşı 3'ü vurmuyordu elbet saatler ama tam 6.45 olduğunda ben ve arkadaşım çoktan tezgahların arasında dolanmaya, uzaktan uzaktan gelen gözleme kokularını içimize çekmeye başlamıştık. Alışveriş yapın yapmayın orası bir yana ama sadece o gözlemelerin ağız tadınızda bırakacağı sevap için bile gidilir organik pazara. Mecidiyeköy'de çalıştığım üç yıl kadar öncesi zamanlardan bu yana, bazen sabah erkenden sadece ve sadece o pamuk kadınların ellerinden çıkma lezzetlerle kahvaltı yapabilmek için bile giderim ben oraya.


Bu konularda hayli bulaşıcı özelliklere sahip olduğumu söylemeliyim ki, ona göre bilin ve istemezseniz uzak durun benden:) Söyleyenlerin yalancısıyım; başlarında eşarpları, elleri belliki yıllardır açtıkları o hamurlar sayesinde unun beyazlığıyla pamuklaşmış baldan tatlı teyzelerin, mis gibi organik ıspanakları, hafif baharatlarla tatlandırdıkları patatesleri, otlarla harmanlayıp başka bir dünya yarattıkları peynirleri, döndüre döndüre açtıkları hamurların içine döşeyip saçların üzerinde kızarttıkları gözlemeleri öyle ballandıra ballandıra anlatıyormuşum ki, bir yolunu bulup da gitmeyenin, gidip de yemeyenin bir yerleri şişiyormuş:)

Neredeyse kurulduğu ilk yıllardan bu yana her hafta olamasa da sıklıkla yolumu düşürmeye çalıştım hep Şişli/Feriköy organik pazarına. Alışverişten öte bir anlam ifade ediyor olmasından sanırım, farklı bir gönül bağı var o ortamla aramızda. Huzur buluyorum desem; yaşadığımı hissediyorum; anlamı, sevinci, bereketi, neşeyi buluyorum desem inanır mısınız? Şehir yaşamının aramıza mesafeler koyduğu doğaya, orada geçirdiğim belki bir saatlik sürede kavuşuyormuşum gibi hissediyorum. Aldığım tüm bu coşkunun, heyecanının, keyfin nedeni de tam burada saklı işte.


Şöyle bir gözlemim var ki, değişen dünyada doğaya yakın olan, doğanın verdiklerine sahip çıkan, koruyan, saygı duyan ve o berekete şükreden insanlar ayakta kalmayı başaracak. Geride kalanların çoğu, belki de hepsi, yıkıcı bir çürümüşlüğün içinde hapsolup gidecekler bu dünyadan; varolamayacaklar, bedensel olarak olmasa da ruhsal ve varoluşsal açıdan.

Bu bahsettiğim coşkuyu, heyecanı, neşeyi hemen her pazarda hissederim aslında ben. Tezgahların üzerine dizilmiş rengarenk meyveyi, sebzeyi görmem yeter. Ama Şişli'deki organik pazarda bir nebze daha farklı ve fazla olan bir şey var. Biliyorum pek çok insan, bu ülkede her şeye olan güvenini yitirmiş durumda; ben de onlardan biriyim aslında. Bulan için güven, bu ülkede altından da daha değerli bir kavram belki de. Organik denip çok daha pahalıya satılan şeylerin, aslında bir kazanç sağlamak açısından kandırmaca olduğunu söyleyen, düşünen pek çok insan var. O insanlara diyecek tek bir lafım yok. Öylesine aldatılmış ve aldanmış bir toplumuz ki, kimseye inanacak gücümüz kalmamış.


Ama Buğday Derneği'nin kontrolünde ve organizasyonunda işleyen bu organik pazardaki ortam, ayağımı ne zaman o pazar alanından içeri atsam, tüm bu güvensizliklerden, aldatılmışlıklardan, kandırmacalardan sıyırıyor beni. Elle tutulup somutlaştırarak anlatabileceğim bir şey değil bu. Sıcaklık mı demeliyim; tezgahlarının arkasında tok sesleriyle sanat müziği söyleyerek "bakma kızım, aslında herkes sesim güzel diye söylüyorum zannediyor ama aslında çok üşüdüğüm için ısınmak için söylüyorum" diye hoş sohbetiyle espiri yapan; mandalina ikram eden; "hoşgelniz"i de, "iyi günler"i de eksik etmeyen satıcılar mı; Buğday Derneği'nin tezgahına gittiğinizde her zaman sizi karşılayan gülen yüzler mi? Hepsi ve anlatamadığım pek çok şey daha belki. Eğer tüm bunların altında da bir kandırmaca varsa zaten, bilmek de istemiyorum ben bunu. Ama hala güvendiğim bir şey var ki, sahte olmayan, sahici duyguları hala farkedebilecek kadar 'gerçek' hislere sahibim, o hislere güveniyorum. Ve ben işte tam da bu yüzden o ortamdaki sahiciliğe inanıyorum.

Şimdi, cumartesi sabahına erkencecik bu kadar güzel bir başlangıç yapmış olmanın verdiği gazla arkadaşım dedi ki "var mısın haftaya saat 5'te gidelim? Alacakaranlıkta pazarın kuruluşuna şahitlik eder, bir yandan da güneşi doğururuz?". E ben daha ne isterim, tabi ki de varım:)

9 Kasım 2011 Çarşamba

Bu akşam menüde...

Her meslek grubunun kendine has özellikleri vardır elbet. Lakin bir küsür yıldır balıklama içine daldığım aşçı takımının kendine münhasır özellikleri say say bitmez. Dışardaki yaşamlarında ne olduklarının, nasıl davrandıklarının, ne kadar mülayim, centilmen, sinirli, sakin vs olduklarının önemi yoktur. Bir sınır vardır bu dünyada; mutfağın içiyle dışının arasındaki geçişi belirleyen ince bir sınır... O sınırı mutfaktan yana geçen her aşçı, üzerine giydiği o mutfak ceketi gibi giyiverir deli gömleğini de. Çünkü ben her geçen gün bu işin büyük kısmının delilikten ibaret olduğuna iyice inanmaktayım:) Sanmayın ki bu bir şikayet, ben hep akıllı olmaktan o kadar sıkılmıştım ki:)

Durur durur söylerim, her gün öğlen ve akşam servisleri sırasında yaşanan o çılgınlığı, bana sorarsanız az buçuk kafasında birkaç tahtası atmış insanlar kaldırabilir. Bu delilik değil de nedir diye söylenir dururum zaman zaman.

Tüm bunlar bir yana, ben bir de aşçı takımını iki gruba ayırıyorum. Yeni şeyler denemeye aşık olanlar ve yeniliklerden/yaratıcılıktan gram nasibini almamış olanlar... Eh tahmin edersiniz ki ikinci grup biraz sıkıcı, fazla statik ve bolca da korkak olabiliyor. İlk grubunsa içinde beceriklisi de, beceriksizi de, iyisi de, kötüsü de olabilir, o ayrı ama en azından her biri "heyecan" gibi bir ortak paydada birleşiyorlar. Ne de olsa yenilik heyecandır. İlişkide, saç renginde, meslekte olduğu gibi yemekte de her yenilik bir heyecan...


Profesyonel mutfaklarda bu yenilikten nasibini almak o kadar kolay olmuyor. Şefinin, hangi kategoride yer aldığıyla alakalı çoğu zaman. Ama restoran mutfaklarından arta kalan zamanlarda evin mutfağına girme şansını elde ettikçe hep yeni bir şeyler denemek istiyor heyecana doymayan bünye. Hele de insanın bu heyecanları birlikte yaşayabileceği arkadaşları, sevdikleri paylaşıyorsa o sofranın taraflarını...

Bizim sofranın menüsündeyse bu muhteşem lezzet vardı bu akşam. Karidesli, mürekkep balığıyla renklendirilmiş siyah spagetti... Bu kadar lezzetli olabileceğini tahmin etmezdim.

Şimdi burda kocamaaaan bir teşekkür ve adı soframızdan hiç eksilmemiş olan bir isim geliyor: Sibellll çok teşekkür ederim bu damak şenlendiren lezzet için:) Bir süre evvel blog dostlarımdan Sibel'in sayfasında bu siyah spagettiden haberim olmuş, umarım burada bulurum dememle de "hemen adresini ver, doğum günün için sana göndereceğim" diye mailini almıştım. Nasıl sevinmem, uçtum havaya. Yeni bir lezzetle tanışmanın ötesinde, incelik ayrı mutlu ediyor insanı.

Gerçekten Türkiye'de var mı bilemiyorum, Sibel bunu bana İngiltere'den gönderdi ama çok büyük marketlerde bir bakınmak lazım raflara. Rastlarsanız ve deniz ürünleriyle aranız iyiyse kesinlikle deneyin derim. Mürekkep balığıyla renklendirilmiş olmasından ötürü deniz ürünleriyle tatlandırılmış bir sosla yapılması tavsiye edilir. Bana sorarsanız karides ve sarımsak der, bu ikiliyi tek geçerim. Bunları muhakkak kullanın, üzerine ekstra neyle tatlandırmak isterseniz, işte o ilk kategorideki "aşçılık güdülerinize" ve yaratıcılığınıza bırakıyorum. Belki biraz krema (benim yaptığım gibi), biraz beyaz şarap, dilediğiniz taze otlar, muhakkak ve muhakkak taze çekilmiş karabiber ve kırmızıbiber.


Şimdi bu yazıyı yazarken son dönemlerde okuduğum Mine Söğüt romanı Madam Arthur Bey ve Hayatındaki Herşey'den bir bölüm geldi aklıma, paylaşmadan edemeyeceğim:

"Kadınlar üzüldükleri, sevindikleri, meraklandıkları, vazgeçtikleri, yıldıkları, telaşlandıkları, korktukları, heyecanlandıkları, kırıldıkları, kızdıkları zamanlar hep yemek yaparlar. Baharat kavanozlarını açıp açıp kaparlar. Tencereleri tekrar tekrar yıkarlar. Kadınlar, mutfakta dünyayı yeniden kurar, yeniden yıkarlar."

Bilmem ki doğru söze ne denir? Ama şunu biliyorum, bu bahsi geçen kadınlardan biri olarak benim bu akşam bu mutfaktaki duygum kesinlikle heyecandı. Karidesler heyecanla tavada döndü, sarımsaklar heyecanla tavayla buluştu, makarnalar heyecanla suya atıldı. Demem odur ki, güzel şey şu "heyecan":)

30 Ekim 2011 Pazar

Balık halinde bir Zero!

Şunu kesinlikle anladım ki, hayatta olmak istediğim şeylerin hepsini birden bu hayatta olabilme şansına sahip değilim. E bir insan benim kadar birbirinden farklı ve uç noktalarda şeyleri "olmak" isterse tabi ki ortalama 80 yıllık bir süreye sıkıştırılmış insan ömürü bunlar için yeterli olamaz. Varsa eğer başka yaşam şanslarımız daha, kullanamadığım haklarımı diğer hayatlarımda kullanmak istiyor, bunu da buraya yazıyorum:)

Hem keyif ayağı kuvvetli, işine aşık bir aşçı (şimdilik bu yolda kulaç atıyoruz); hem toprağın bereketine, kumuna, suyuna bulanmış elleri toprak ve bereket kokan bir çiftçi; hem dibine kadar sinemaya, edebiyata, tiyatroya, konsere vurmuş, boynunda içindeki kitaplar ve defterlerle en omuz çökerteninden çantasıyla denenmedik kafe, bar bırakmamış bir Beyoğlu kızı; hem sürekli dünyanın muhtelif yerlerinde yaşayabilecek kadar evrensel bir gezgin, hem kökleri hep sevdikleriyle sağlamlaşmış sabit bir ev insanı; hem eli, yüzü, teri deniz tuzuyla kavrulmuş, denizin bereketini paylaşmak için kurduğu balıkçı tezgahında kışın o en dondurucu soğuklarında bile kendi gibi deniz kokan kat kat atkılarına berelerine sarınmış deniz aşığı bir balıkçı... Biliyorum bir Terazi olarak biraz olsun dengeli olmam beklenir ama zaten ben işte böyle tüm dengesizliklerimi içimde yaşar, ne edersem yine kendime ederim. Bünye böyle, istiyor da istiyor, ne yaparsınız:)


İşte bu sonuncuyu ne kadar çok olmak istediğimi özellikle dün gece çok yoğun bir şekilde anladım. Çünkü ben dün gece Kumkapı balık halindeydim. Kasalarca, kilolarca balığın, onlarca teknenin, denizin rengine ve kokusuna bürünmüş onlarca insanın arasında ve kesinlikle şimdiye kadar bu kadar farkında ve ait olmadığım bir dünyanın, bir kültürün içindeydim.

Restaurantta 15-20 kişilik bir toplantı ve menüde de balık olunca yolu balık haline düşen mutfak sevdalılarının peşine takıldım. Bolca merak, pazara, manava, hale kısacası işin alışveriş kısmına dair bitmeyen tutkularım, mesleki heveslerimi besleyen "ondan da olsun, bundan da" açlığı... İşte hepsi birden toplaşınca balık haline giden ekibin içinde buluverdim kendimi.


Sabaha karşı saat üçte, tüm şehir uykuda, caddeler İstanbul'un görüp görebileceği en 'yoğun' sakinlikteyken Kumkapı balık hali tüm canlılığıyla ayaktaydı. Sadece koca hali dolduran balıkçı kalabalığı değil kasdettiğim. Halin arka tarafında mangallarını yakmış, getirdikleri balıklardan kendilerine ayırdıkları paylarını pişirip bir iki tek atarak demlenenler mi dersiniz; halin açık kapılarından sürekli içeri sızarak koca balık kasalarından balıkçıların gazabına uğramadan balık aşırmaya çalışan martılar mı dersiniz; teknelerin tarafında durmadan süregiden, kasaları hale taşıma telaşı mı dersiniz... Belli ki yaşam ritimleri de, tempoları da, saatleri de farklı, gündüzünü de gecesini de standardın dışında yaşayan bir insan topluluğu bu. Meslek değişimim sonucu çok daha iyi anlayabildiğim bir tempo... Benim ritmim, tempom, yaşam ve vücut saatlerim de değişmedi mi ki sanki? Eskiden kaldırmamın imkanı bile olmayan kasaların altına giren de, dolaplarda rafların en üstlerine tırmanıp kiloluk tenekeleri indiren de, bu sayede de vücudunda şimdiye kadar hiç farketmediği kaslarının yerini, ilk zamanlardaki ağrılarıyla öğrenen de ben değil miyim?

Bu arada benim haricimde sinek namına bile dişi bir canlının mekanda bulunmadığını da bir dipnot olarak düşeyim:) İnsan kendini hakikaten uzaydan gelmiş bir varlık gibi hissedebiliyor böyle durumlarda:)


Gün doğmasına çok az kalmış bir vakitte eve vardığımda, evin çok yakınındaki fırından gelen poğaça kokusu, yorgunluğuma rağmen sıcacık bir bardak çayla uykudan çok daha cazipti o an için doğrusu. Ama gelin görün ki, fırının imalathanesinden kokular gelse de, belli ki fırının açılmasına daha vardı. Böylece, daha doğmamış bir günün sabahında hayalini kurduğum poğaça-çay-Zero buluşmasını başka bir zamana erteleyip yorgun bedenimi yatağa bırakıverdim. Uyumak üzereyken kendime söylediğim şeyse şuydu: bu ilkti ama son değil...

23 Ekim 2011 Pazar

Mutfak maceralarından ruh hali tahlili...

Artık mutfakta dönemsel olarak yöneldiğim şeylerden ruh halleri tahlili de yapmaya başladım. Astrolojiye rakip yeni bir bilim dalı daha geliştiriyorum, duyrulur: Mutfak yıldızımın falına bakıyorum, adına da gastroloji diyorum:) Başka gastrolojilerle karıştırılmasın.

Tabi ki kasdettiğim ev mutfağı, yoksa profesyonel mutfaklarda yaptıklarımızı seçebilme şansına sahip değiliz; "benim ruhum daraldı, bir kek çırpabilir miyim" diyemiyorsunuz, malum.

Durduk yerde sürekli kurabiye hamuruyla haşır neşir olasım varsa çoğunlukla neşeli damarım kabarmış demek olabiliyor mesela; böyle soslu moslu şaraplı özel tarifler deneyesim varsa göğsümün sol tarafında bir şeylerin kıpırdadığının işareti olabilir; hababam bir cevizli, bir zeytinli, bir haşhaşlı ekmek hamurlarıyla cebelleşesim varsa sıkıntı katsayım normal seviyeleri aşmış demektir; mevsimin tüm meyvelerinden olduk olmadık reçel kaynatasım varsa evcimen ruhumda bir kabarıp taşma halleri mevcut olabilir; böyle bir tutam ondan, bir tutam bundan elime geçenleri tencereye atıp aynı bir büyücü misali çorba kaynatasım varsa içimde de kaynayan bir şeyler var ve onların da tıpkı çorba gibi dumanı tütmekte demektir.

Ve ben işte bu aralar biraz bu son haldeyim. İçimde tutam tutam duygular, aynı çorba gibi; biraz sıkıntı; fazlasıyla özlem; çokça telaş; diplerde, derinlerde kalmış küf kokulu hayalkırıklıkları; yağmurda sızlayan romatizmalar gibi ara ara sızlayan kalp yaraları; yakın gelecek planlarından çokça duyulan heyecan, azıcık korku, biraz merak... Böyle işte, say say bitmez. O yüzden elime ne geçse kaynatasım var, sonra da bir pencere kenarı koltuğuna tüneyip kaşık kaşık hem içimi, hem de midemi kavurasım...

Aynı saniye içinde hem gözlerimi yaşartıp hem de kahkaha atabilecek potansiyelde bir ruh haline sahip olmak bazen çok yorucu. Genelde bu karmaşalarımı da sevip hatta onlardan besleniyor olsam da, böyle bazen doz aşımı olunca yorulabiliyor insan. Lakin yine önemli kararlar aşamasındayım bu aralar. Biraz da bundan bu hallerim. Yakında çıkar kokusu, netleştikçe paylaşır, dökülürüm elbet.


Kendi hikayemin karmaşasından daralıp daralıp başka hikayelere 'kaçmak' yine en büyük zenginliğim. Uzun zaman sonra kütüphanemin derinlerinden çıkardığım bir roman, geçtiğimiz haftalarda çok derinlere götürdü yine beni. Amin Maalouf'un Doğu'nun Limanları... Yıllar önce okumuş olmama rağmen Lale Ablam'ın hatırlatmasıyla yeniden okuyup kaçırdığım pek çok şeyi yakaladığım bir roman...

Amin Maalouf'u oldum olası, insan hayatının büyülü kudretini, insan ruhunun gücünü çok iyi kavramış, kelimelerle arasını direk ve dolaysız kuran bir yazar olarak görmüşümdür. İnsan hikayelerini sever; hayatta yaşanan hiçbir şeyin sıradan olmadığını bilir. Çünkü en sıradan görünenin içinde bile derin bir anlam ve büyü gizlidir.

Doğu'nun Limanları çok etkili bir hikaye. Yaşamın nelere gebe olduğunu, bizi en az biz kadar evrende olan biten her şeyin etkilediğini, hikayemizin topyekün bizler ve çevremizdeki her şeyle birlikte yazıldığını anlatan bir hikaye. Bulun, okuyun. İyi gelecektir. Mutlu bir hikaye olduğu için değil. Mutlu, acı, aşk dolu, hüzünlü, yıkıcı, trajik, keyifli, kısacası hayatın ta kendisi gibi olduğu için...

"Hayat kendi yolunu çizer hep; yatağından edilince hemen bir yenisini kazan nehirler misali" diyor Maalouf. Evet, hayat bir nehir misali buluyor yolunu. Bazen hafif kıvrımlarla ilerliyor, bazen sert dönemeçlere giriyor. Bizse yaşıyoruz o kıvrımlarda, dönemeçlerde, döne döne, göre göre, öğrene öğrene...

------------------

Not: Yani o kadar sıkıcı ki olan biten her şey, gün içinde yazdığım bu yazıyı yayınlamakta tereddüt etsem de sonra yayınla gitsin dedim. Bu memlekette olaylar, vakâlar, kıyametler, acılar hiç bitmez ki, bitmez yani...

14 Ekim 2011 Cuma

Sahi İstanbul, ben 31 oldum da, sen kaç yaşındasın?

30'la aramız pek iyiydi doğrusu. Şikayetçi olmadık hiç kendisinden. Zira en başından kabullenmiş "30'lar çok güzel olacak, pek umutluyuz kendilerinden" demiştik.

Koca bir on yıllık süreçten sadece tek bir 365 günü geride bıraktın diye ne bu "her şey çok güzel olacak" polyannacılığı demeyin. Elbet olacaktır zor zamanlar, oluyor da, ama mesele o değil zaten. Mesele daha oturmuş, daha ne istediğini bilen, ayakları yere daha sağlam basan, keyfini de keyifsizliğini de daha iyi tartabilen biri olarak devam ediyor olmak hayatta. Kendini daha bir tanıyor olmak yani...


Matematiksel düzlemde "30'lar>20'ler" gerçeği sabit ve değişmez olabilir ama ruhsal ve duygusal dünyalar gelmez öyle pek değişmez gerçeklere, sabit kurallara. İşte bu yüzden 20'lerimdeki "yaşlılığımı" bu gün içimde hissettiğim "gençlikle" daha bir anlamlandırabiliyorum. Hayat her zaman ritmik bir düzlemde ilerlemiyor ne de olsa, yalan mı?

30. yaşımın son günü öyle güzel geçti ki harika bir uğurlama yaptık kendisiyle. Doğum günüme çok keyifli bir günle geçiş yapıverdim. Zor bir haftadan sonra ilaç gibi gelen, hani bünyede birkaç haftalık şarj etkisi bırakan türden bir gün. Malum İstanbul'da çanlar "festival" saatinde çalıyor. Gongunu en çok, yolunu Beyoğlu'na düşürenlerin duyabileceği bir saat... Blogger'ın harika kadınlarından biriyle, Lale Hatun'la vurduk adımları İstiklal'e. Program pek afili, gün güzel bir sonbahar, keyifler pek bir gıcır...


İlk Filmekimi filmi Tiranozor'dan önce Balık Pazarı'nın gürültülü hengamesinin içinde huzurlu bir vahâ gibi kalan Üç Horan Kilisesi'ne düşürdük yolumuzu. Yıllar içinde nice dostların güzel günlerine tanıklık ettiğim, pek çok anı biriktirmiş olduğum bu huzur dolu mekana Lale Abla görmek istediği için gelince bir önceki ziyaretim geliverdi aklıma. En son belki bir ay kadar önce Ecem'le geldiğimde mum yakarak dilediğim dileklerimin henüz gerçekleşmemiş olmasından ötürü "yeni mum yakmak yok Zero" dedim kendime. Zira önceki dileklerim çok kalpten ve önemliydi benim için. Dilek kirliliği yaratarak "evren"in kafasını karıştırmak istemedim doğrusu:)

Kilise çıkışı Türkiye'nin ilk çağdaş sanat müzesi Doğançay Müzesi'ni gezme ve Cafe Bunka'da yeşil çaylı kekle pirinç patlaklı çay ziyafeti... Aslında yeşil çaylı profiterol yemeğe gitmiştik büyük bir hevesle. Ama kalmamıştı ve biz de yeşil çaylı keke de büyük bir keyifle evet dedik. O bir yana da, pirinç patlaklı çay insanı doruklara çıkaran bir kokuya sahip. Tadı da güzel ama kokusu olağanüstü. İçindeki mısır patlaklarının çayın buharına karışmasıyla hem görsel hem lezzetli bir şölene şahitlik ediyorsunuz.


Cafe Bunka'nın ortamı da, lezzetleri de harikaydı ama saatler film zamanını gösterince Beyoğlu Sineması'nın koltuklarına bırakıverdik kendimizi. Film Tiranozor. Tam bir sert kaya. İnsanda bıraktığı sorular zorlayıcı. "Sizin şiddetiniz nerde başlar?" diyor örneğin. "Ben şiddetten yana değilim" olur belki pek çoğumuzun cevabı. Benim böyledir mesela. Ama bu filmi izleyince insanın sınırları zorlanıyor açıkçası. Verdiğiniz o "rahat" cevapları, aynı rahatlıkla veremiyorsunuz.

Filmin zorlayıcılığından çıkınca "her zor ânı, lezzetli bir tabak yemek hafifletir" kuralından yola çıkarak vurduk adımları Arap Sokağı'na, bana sorarsanız İstanbul'un en lezzetli falafelcisine. Falafel, humus ve tabuleden oluşan tabak mekandan, hoş sohbet de bizden olunca zaman nasıl geçti hiç sormayın. Gerçekten insan bazen Zaman'ın gaza bastığına kesinlikle inanıyor.


İşte ben 30'u böyle bir günle uğurladım. Ertesi gün doğum günümse, bu günün enerjisinin gazıyla canım dostlarımla, ailemden insanların sarıp sarmalayan sıcaklığıyla o kadar güzel geçti ki, bir insan daha ne ister bilemedim:)

Şimdi günün en şımarık cümlesini kurarak çekiliyorum huzurlardan. O kadar çok insan "iyi ki doğdun Zero" dedi ki, eh bu kadar insanın vardır bir bildiği diyerek iyi ki doğmuşum hakikaten diyorum:)

Sahi, İstanbul, ben 31 oldum da, sen kaç yaşındasın?

9 Ekim 2011 Pazar

İki film arası...

"Nuri Bilge Ceylan'a neden bu kadar hayransın?" diye soruyorum kendime. Her filmini çok sevdiğin için mi? Hayır! Sevmediğim filmleri var, mesela İklimler; sevdiğim ama bazı yönlerini kendi açımdan eleştirdiğim filmleri de var, mesela Uzak, Mayıs Sıkıntısı... Hayranlığımın kantarı, filmlerini sevip sevmemekten değil, onun tavizsiz sinemacılık anlayışından geliyor. Bunu her izlediğim filminden sonra biraz daha iyi anlıyorum.

Günlük yaşamlarında da, sanatta da, iş hayatında da başkalarının dediklerine, değer yargılarına takılan, kendilerini hep üçüncü şahısların bakış açılarına göre değerlendiren, kendine verdiği değeri hep komşunun/ patronun/kayınvalidenin/bakkalın sözüne göre belirleyen insanlarla dolu çevremiz. Hatta biraz dürüst olursak kendimizi de elimizi, kolumuzu, paçamızı, eteğimizi bu sarmala kaptırmış olarak görmemiz çok muhtemel. İşte ben Nuri Bilge Ceylan'a bu yüzden hayranım. Kimin ne dediğine, ne demediğine, beğenip beğenmediğine bakmadan sadece kafasındaki filmleri yapabiliyor olduğu için.


Sinema salonundayız. Uzun bir reklam ve fragman kuşağını geride bırakmış, sonunda filmin başlamasını bekliyoruz. Karanlık, ıssız bir Anadolu kırsalı... Dağın arkasından birden sapsarı kocaman ışıklar belirmeye başlıyor, hırıl hırıl öten motor sesleriyle birlikte. Öyle ki o karanlığın içinden beliren ışıkların yoğunluğu adeta bir alev topunu andırıyor. Neredeyse filmin başı sayılan bu sahne ve Türk sinemasının bana sorarsanız en sert sahnelerinden biri olan o son sahne arasında geçen, film arasını saymazsak iki saat kırk beş dakikalık bir süre... Bir Nuri Bilge Ceylan filmi için çok mu fazla? Filmi izlemeyen biri için kesinlikle evet. Ama izlerken o sahnelerle ve diyaloglarla onlarca şey düşünüp taşınsanız da aklınıza gelmeyen tek şey zaman oluyor. Bir saniyesinden bile kopmadım filmin ki pek çok sağlam aksiyon filminde bile süre üç saate yakınsa arada bir de olsa bakarım ben saatime.

Filmin detayına ve konusuna dair bir şey yazmak istemiyorum. İlgilenen elbet sinema sitelerinden öğrenecektir. Ben sadece bende kalanlara dair iki çift laf etmek isterim. Bana sorarsanız Bir Zamanlar Anadolu'da Nuri Bilge Ceylan'ın şu ana kadarki filmlerinin zirvesidir. İnsan gözlemlemedeki olağanüstü başarısı, diyalogların ve oyunculuğun doğallığı... Şapka çıkarmak yetmez, ötesi gerek.

Doğallık... Evet ben bu filmin en çok doğallığından etkilendim. Bilmesem bunun bir film olduğunu, bir senaryosu, mizanseni, kurgusu olduğunu, karakterlerin yaşamlarına tutulmuş gizli bir kameranın görüntülerinin biraraya getirilmesi olduğunu düşünürdüm çok rahat. Hele o muhtar sahnesi... Fazla iddialı olabilir ama sırf belki o 7-8 dakikalık sahne için bile bu film izlenmeye değer derim. O nasıl bir oyunculuk, nasıl gerçek diyaloglar!

Geçen akşam bir arkadaş sofrasında film üzerine konuşurken arkadaşlardan birinin söylediği cümleyi çok önemsiyorum: öyle aman aman ve iddialı olmayan, girdisiz çıktısız bir senaryo ile nasıl böyle olağanüstü bir film çıkarılabileceğinin örneğidir bu film. Çünkü senaryonun değil, karakterlerinin, diyalogların, insan hallerinin üzerine oturan bir çalışma bu.

Geçen tüm hafta bu filmi izlemiş olmanın izleriyle devam etmişken başka bir filme olan merakımsa bunun üzerine eklendi. Woody Allen'ın Paris'te Gece Yarısı (Midnight in Paris)... Benim hayatımda sinema önemli bir yer tutuyorsa eğer, Woody Allen bunun baş sebeplerinden biridir. Onun hayata, ilişkilere, şehirlere olan bakış açısını çok severim. Yıllarca aşığı olduğu New York'u tutkuyla adeta filmlerinin bir kahramanı yapmış, daha sonra Vicky Cristina Barcelona ile Katalan ışıltısını perdeye taşımıştır. Şimdiyse Paris... Entellektüel, neşeli, romantik sevgili...


Paris, milyonlarca kez beyazperdenin konuğu olmuş, uğruna ne destanlar yazılmış, en şatafatlı, güzel ve seksi Hollywood yıldızlarını bile gölgede bırakacak denli efsaneleşmiş bir karakter sinemada ve pek çok farklı Paris var, pek çok farklı yönetmenin kamerasında. Ama bir de derim ki Woody Allen'ın Paris'ini izleyin. Onun kamerasından o geniş caddelerde, daracık sokaklarda, şirin kafelerde dolaşın.

Woody Allen'ın da tıpkı Nuri Bilge Ceylan gibi çok iyi bir gözlemci olduğunu düşünüyorum. Farkları, yaşadıkları, beslendikleri kültürler. Woody Allen'ın, Amerikan kültürüne, Amerikan yaşam tarzına ve şekilciliğine dair yönelttiği eleştiri okları komik olduğu kadar da trajik boyutta. Tüm film boyunca en espirili sahneler bu anlardan oluşuyor.

Sanata, sanatın renkli ve sıradışı kişiliklerine, örneğin Hemingway'e, Fitzgeraldlar'a, Mark Twain'e, Picasso'ya, Salvador Dali'ye ilgisi olan her Woody Allen severin kaçırmaması gereken bir film Paris'te Gece Yarısı. Çünkü bu film tam bir süpriz yumurta gibi. Her an hangi köşeden nasıl bir tarihi, edebi karakterin fırlayıvereceğinden emin olamıyorsunuz.

İki film ve iki çok sevdiğim yönetmen arasında geçen günlerin bir özeti gibi oldu geçen hafta. Woody Allen, film çıkışı benden bir söz aldı; yaşadığım çağın kıymetini, bugünün nimetleriyle kabul edip seveceğime, özlediğim şeylerle sürekli geçmişe öykünmektense onları bugünümde yaratabilmek için çaba harcayacağıma dair bir söz... Sözümü tutmak için elimden geleni yapacağım!

6 Ekim 2011 Perşembe

Bugün... Bir gün...

İstanbul'da güzel bir sahil restoranında kuytu bir masaya kurulmuş kıpkırmızı saçlı güzel mi güzel bir kadın... Karşısında belki bir arkadaşı, belki bir hayranı, belki bir akrabası... Belli ki sohbet hoş, keyifli. Ne etrafın ilgisi umurlarında, ne de onların etrafa bir ilgisi mevcut. Ne de olsa her gerçek sohbet topyekûn bir özen ister. Onlar o özende buluşmuşlar besbelli.

Amma velakin, restorana giren iki arkadaş 'o' kadını anında farkediverir. Çünkü bazı kadınlar parıldar. Ne bir kuytu saklayabilir onları, ne de güneşten korunmuş bir gölge... Ve o iki arkadaştan biri dayanamaz, iki adımda 'kırmızı büyü'nün yanında alıverir soluğu. Sıcak bir iki cümle, yine sımsıcak bir tokalaşma... Yeter...

Nazlı Eray, siz gerçekten benim bu hayatta tanıdığım en parlak kadınlardan birisiniz. Işıltınız hiç eksilmesin!


Şimdi düşünüyorum da, sanırım mevsimlerin değiştiğini görmek için muhakkak bir parka doğru sürmeli adımları. Onca ağaç, çiçek, çimen arasına dalınca konuşuyor ağaçlar mevsimin rengini. Hele de ağaçların altındaki bir masaya kurulunca konfeti niyetine yağıyor sapsarı olmuş yapraklar. İçilmiş bir bardak çayın yanında birden çok güzel bir dekor oluştuğunu farkediyor ve evet, ben bu ânı yakalamalıyım diyorsun.

Canım kadar çok sevdiğim bir arkadaşımla bir yolculuğa çıktım bugün. O sonbaharın, o sarı yaprakların altında en az 15 yıllık bir yolculuğa... Hayatımın en ferahlatıcı sohbetlerinden biriydi. Bir evin bir kızı, bir evin bir torunu olmuş iki ufak velet 30 yıllık bedenlerinde konuştular da konuştular. Soğuk kış gecelerinde anneanne evinde sarınılan sımsıcak yorganlar, sabah kızarmış ekmek kokusuyla uyanmanın keyfi, o bitmez tükenmez anneanne sıcaklığı, güveni... Buram buram koktu bugün her yanımda.

Ben bugün, sadece 'bugünü' tarihe not düşmek için yazıyorum.

Ben bugün, bu sabah yine bana heyecan veren bir olaya adım attım.

Ben bugün, yine bana çok keyif veren bir romana başladım.

Ben bugün, çoktan gelmiş sonbaharın ortasında yaprakların arasında can dostumla oturdum.

Ben bugün, en sevdiğim yazarlardan birine sımsıcak bir merhaba dedim.

Ben bugün, bütün bunların şerefine eve gelince kendime en sevdiğim yemeklerden birini pişirdim.

Ben bugün, şimdi bu yazıyı yazıyorum.

Ben bugün, birazdan kendimi bol köpüklü bir kahveyle ödüllendirip bu sefer de başka bir yazıya gömüleceğim.

Ve ben bugün, bugünü sonbaharın en güzel günü ilan ediyorum. Yaşanacak tüm diğer güzel günlere duyurulur, daha iyisini yaparım diyen buyursun:)

1 Ekim 2011 Cumartesi

Uykum kaçmadı, kek yapmadım ama yine de yazdım...

"Cehennemde bile huzur bulursun sen. Hemen yemek yapmaya, ekmek pişirmeye, dekorasyonlara başlarsın. Kendi huzurun sensin. Bu ne Fernando'yla gelir, ne de Fernando yüzünden gider."

Son zamanlarda okuduğum bir kitaptan, Venedik'te Bin Gün romanından çok sevdiğim bir alıntı... Amerika'da aşçılık yapan, aynı zamanda da yemek eleştirileri yazan Marlena de Blasi'nin, Venedik'te bir İtalyan'a aşık olması sonucu değişen şehrini, ülkesini, kısacası yaşamını anlatan gerçek bir hikaye Venedik'te Bin Gün. Okursanız hayatınızın romanı olmayacak muhtemelen ama gün boyunca sürekli hatırlamak için elinize, haftalarca hatırlamak için duvarınıza ya da defterinize, ömürlük olması içinse ruhunuza yazılan cümleleriniz olacaktır kesinlikle.


"Kütüphanemden kendi elimin ve gözümün değdiği ve yaşıyla olmasa da tutkularıyla bana seni hatırlatan bir kitap getirmek istedim sana" diye çantasından çıkarıp bana bu romanı uzatan güzel insana da burdan bir kere daha teşekkür!

Yüzeyden değil gerçekten yürekten tutkulu mutfak sevdalılarının ortak bir yanı sanırım en kötü zamanlarda bile huzur bulabilmek için o ateşin, korun, hararetin çok yüksek olduğu dört duvarın, mutfağın içine dalıvermek... İlla kötü ya da sıkıntılı olması da gerekmiyor zamanın, çok abuk subuk bir an da olabilir. Mesela bu sayfalara yazılmış bir Uykusu Kaçmış Kadın Keki vardır ki, en sevdiğim keklerimden biridir ama sanmayın ki malzemesinden, sütünden, çikolatasından; tamamen yapılış saatinden... 2,5 yıl kadar önce uykusu kaçan Zeren'in sabah 4'te zınk diye uyanması sonucu birden kek yapmaya karar vermesi ve o gün kolunun altında koca bir paket kekle iş yerine gidip ofis arkadaşlarıyla çaylar, kahveler hep birlikte keki mideye indirmeleriyle sonuçlanmış bir mutfak macerası olarak tarihe geçmiştir. Adı da bu yüzden tarafımdan "Uykusu Kaçmış Kadın Keki" konulmuştur:)

Mutfak maceralarından terapi etkisi uman tek insan evladı olmadığımı çok iyi biliyorum. Mesela Deniz Alphan'ın Mutfakta Erkek Var kitabında okuyorum ki, zamanında Ali Poyrazoğlu aşk acısını unutabilmek için bir arkadaşının tavsiyesi üzerine mutfağında günlerce reçel kaynatmış:) Yüreğinin acısını, eve yayılan o muhteşem şekerli kokularla dindirmeye çalışmış. O yürek acısı öyle kolay kolay dinmez, çünkü gerçekten aşk acısı çekerken acıyan, ağrıyan bir şeydir yürek; aşkın, gerçekten kalple ilgili bir duygu olduğuna inanmamı sağlayan bir acıdır o, aşk acısı çeken insan yüreğinde gerçekten fiziksel olarak bir ağrı hisseder, bilirim ama yine de hoş, ne diyim! İşe yaramıştır, yaramamıştır, orası başka mevzu da, onu unutmak için günlerce reçel kaynattım demek bile hoş yıllar sonra.

Ve eylül güzel bir finalle ekime devriliverdi. "Bu gece uyumamak gerek, çünkü bu gece Eylül'ün son gecesi" diye yazmıştı dün Küçük İskender:)

Gerçek bir sonbahar yaşıyor İstanbul. "Filmekimi'nin biletleri satışa sunuldu" diye çaldı 1 Ekim'in gongu bugün. İzlemek istediğim film sayısı yine oldukça fazla ve biliyorum ki çok azını izleyebileceğim ama biri var ki ona biletimi aldım, ne yapıp edip gitmek istiyorum.


Tost (Toast) İngiltere yapımı, çok keyif alacağımı düşündüğüm bir film. "Kokular ve tatlarla örülü bir çocukluk... Yemeğe âşık, anne-babasından çok, bahçıvan ve temizlikçiye yakın bir çocuk... Limonlu bezeli kekler ve otuz yıl sonra ülkenin en sevilen yemek yazarı olacak Nigel Slater'ın gözünden 1960'ların İngiltere'si..." İKSV tanıtım kitapçığından filme dair kısa bir not... Şimdi bu filmi izlememek bana yakışır mı? Yakışmaz! O yüzden biletler alındı, yerimiz garantilendi, geriye sadece o günü beklemek kaldı:)

Venedik'te Bin Gün'den bir alıntıyla başlamıştım yazıya, yine ordan bir alıntıyla bitsin o zaman. Gitmeden... Ekim, bereketin bol olsun, olur mu?

"Bir şeylerin gerçekliğini sadece sabahın üçünde anlayabileceğini söyleyen bir kadın tanıdım. Sabahın üçünde de kendini seviyorsan, sabahın üçünde de kendini sevdiğin kadar sevdiğin biri yatağındaysa, kalbin sessizce göğsünde atıyor ve ne periler, ne de gölgeler odada dolanıyorsa, bu büyük olasılıkla her şeyin yolunda gittiğini gösterirmiş. Sabahın üçünün, insanın kendine en zor yalan söyleyeceği zaman olduğunu anlatırdı."

29 Eylül 2011 Perşembe

"Manyak mısın sen?!"

Biliyorum, zor meslek seçtim ben. Sıcak mutfaklar, günde en az 10 saat ayakta ordan oraya tezgah arası koşturmacalar, karışan balık-et-tavuk kokuları, kiloluk kasaların altında ezilen kollar-bacaklar, gecenin son saatlerine doğru kimlik değiştirip balerina cif moduna geçen aşçılar...

Bazen bunca eğitim ve iş hayatından sonra sürekli karşıma çıkan neden aşçılık sorusuna cevap vermekte zorlanıyorum. Çünkü çoğunlukla bu soruyu soranlar, mesleklerini keyiften zerre yoksun bir şekilde sürdüren şu anki meslekdaşlarım aşçılar oluyor. Nasıl anlatmalıyım, ne demeliyim? Kelimelerle aram iyi olsa da, bazen hissettiklerimi, hayatımı, yaşadıklarımı, nerelerden geçerek bu noktalara geldiğimi, çocukluktan bu yana bir yandan köklenen bir yandan gökyüzüne uzayan bir ağaç gibi içimde büyüyen mutfak sevdamı nasıl anlatacağımı bilemeyip susmayı tercih ediyorum. Kelimelerimi içimde tutuyorum. Çünkü bazen susmak, konuşmaktan daha kolay oluyor.


Sonra bir roman çıkıyor. Haberi bir sabah tatlı bir arkadaş mesajıyla geliyor. "Zeren, Muriel Barbery'nin romanı 'Gurmenin Son Yemeği' çıkmış, umarım güne güzel bir başlangıç olur bu haber senin için":)) Sırf, sevdiğim bir yazarın romanını gördüğünde aklına ben gelen bir arkadaşın varlığı bile güne güzel bir başlangıç nedeni. Ama evet, haber büyük! Acaba Türkçe'ye çevrilir mi, çevrilirse ne zaman sorularıyla yıllardır debelenirken sonunda Gurmenin Son Yemeği çıkıverdi bile.

Her şey Kirpinin Zerafeti ile başlamıştı aslında. İçimdeki kilitleri çeviren, hayatımdaki değişimlerin başlangıcı olan romandı o. Onu okumaya başladığım o otobüs yolcuğuna dair yazdığım yazıya geri dönüp bakıyorum da şimdi, nasıl da hissetmişim daha o zamanlar her şeyin değişmeye başlayacağını. Gerçi o günlerde ben bile bu kadar olacağını asla tahmin edemezdim. Hayatımdaki değişimlerin boyutları benim bile tahayyül sınırlarımı aştı. O değişimleri birlikte yaşayacağımı tahmin ettiğim insanlar hayatımdan çıktı, çıkacağını tahmin ettiklerim kaldı; yepyeni, bambaşka, çok keyifli yeni insanlar girdi. Enerjileriyle beni tüketmeyen, yücelten insanlar...

Pazarı pazartesiye bağlayan gece, kalp çarpıntılarımın doruk noktasında olduğu bir geceydi. Pazartesi benim için çok önemli olan bir sınavdan geçecek, mutfağında değil çalışmak nefes almaktan bile heyecan duyacağım bir İtalyan şefin yanında denemeye tâbi tutulacaktım. Yani pazar gecesi, uykunun bana benim uykuya kavuşmaya pek niyetimiz yoktu.

İşte böyle bir gecede yanımda sadece ve sadece Gurmenin Son Yemeği vardı. Tam da o gecenin ruhuna, rengine, sesine uygun bir roman... 140 sayfa boyunca konuştu benimle. Bense çoğunlukla hayranlıktan kendinden geçmiş bir yüz ifadesiyle sustum, onu dinledim. İnanılmaz keyifliydi.

Tam da başta bahsettiğim soruların, neden bu mesleği seçmiş olduğumun, sevdamın cevaplarıydı o satırlar. Yemek yapmanın, kocaman bir tencerenin içinde birbirine karışan kırmızıların, yeşillerin, sarıların verdiği hazzın tekrarı, yeniden hatırlanmasıydı. Tüm zorluklarına rağmen "neden mutfak?" sorusunun cevabıydı.

Bugün bir sohbette üniversite mezunu olduğumu ve uluslararası ilişkiler okuduğumu öğendikten sonra bana "manyak mısın sen!" diyen o kadın gibi insanlara ya da bıkıp usanmadan "neden aşçılık?" diye soranlara artık cevap vermek yerine Gurmenin Son Yemeği'ni mi uzatsam? Kendi kelimelerimle anlatmakta zorlanıyorum, buyrun Muriel anlatsın size, hem belki siz de biraz ilham alırsınız mı desem?

Kahramanımız gurmenin, büyükannesinin mutfağını ve onun baştan çıkarıcılığını anlattığı satırlarıyla bitmeli bu yazı. Şimdi okuyacağınız bu satırları Muriel Barbery yazmış ama ben yazmışım gibi de farzedebilirsiniz, çünkü bu satırlar o kadar benki! Ve evet, bir gün ben de anneannemin mutfağını anlatırsam, umarım bu kadar etkileyici olmayı başarırım.

"Mutfağı benim için büyülü bir mağara olan bir büyükannem vardı. Düşünüyorum da, meslek hayatımın başlangıç noktası, çocukken beni arzudan deliye döndüren ve büyükannemin mutfağından yükselen kokulardan ve dumanlardan kaynaklanıyor. Evet, kelimenin tam anlamıyla arzudan çılgına dönerdim. Arzunun ne anlam ifade ettiğiyle ilgili çok az fikrimiz var, gerçek arzu sizi o denli hipnotize ettiği, ruhunuzun tamamını eline geçirdiği, onu her bir yandan sarıp sarmaladığı zaman artık çılgına dönmüş, kuşatılmış, ele geçirilmişsinizdir, o şeytani kokunun çöreklendiği burun deliklerinizle orada pişenin bir kırıntısına, bir tek damlasına ulaşabilmek için her şeyi yapmaya hazırsınızdır artık! Üstelik büyükannemden insanı diz çöktüren bir enerji ve iyi niyet fışkırırdı, tüm mutfağını pırıl pırıl bir canlılıkla kuşatan olağanüstü bir yaşam gücü vardı, etrafına ışıltılar saçardı, kaynama noktasına ulaşmış bir maddenin tam ortasındaymışım duygusuna kapılır ve saçtığı sıcak muhteşem kokulu ışıltılar beni kucaklayıp sarmalardı!"

25 Eylül 2011 Pazar

"Mutfakta erkek var!"


İki gün önce çalan bir telefon...

- Zerocum selam, müsait misin?

- Evet, Sinancım* müsaitim, söyle!

- Şimdi, ben bu akşam için Ebru'ya* bir şeyler hazırlamaya karar verdim. Dün eve geç geldi, ben evdeydim ama hiç bir şey hazırlamadım ona, çok üzüldüm. Bu akşam da geç gelecek ve şimdi bir şeyler hazırlamak istiyorum. Markete gittim, alışveriş yaptım.

Ben bir yandan bir gece evvel eve aç gelen Ebru'nun, sonra da mahcup Sinan Efendi'nin surat ifadelerini de tahmin ettiğimden dolayı duruma kahkahalarla gülmeye başlayarak soruyorum:

- Eee ne yapacaksın peki?

- Zeytinyağlı yaprak sarması...

- ?!!!!!!!

Konuşmanın bundan sonrasında ben bir süre Sinan'ın dediklerini duyamadım çünkü kendi kahkahalarımın sesinden başka bir şey duyabilecek durumda değildim, krize girmiştim:)) Sakinleştikten sonra şunu dediğimi hatırlıyorum:

- Sinancım bu akşam karına yemek yapmaya karar verdin ve mutfakla ilişkisi omlet ve makarna arasında gidip gelen biri olarak zeytinyağlı yaprak sarması yapmaya mı karar verdin? Puhahahahahaaha!!! (Yine bir kopma ânı!).

- Ya uff! Bırak dalga geçmeyi de, nasıl yapılacağını anlat bana!

Tabi benim şirin arkadaşım ailenin danışman aşçısı olarak benden yardım istemeden önce, zeytinyağlı dolma içine köri, kimyon gibi olmadık baharatlar atmış ve ben "ne yaptın Sinan?" diye çığlıklar atarken "Ama vallahi de kokusu tam dolma kokusu gibi oldu" demekteydi:))) Biraz tarçın, şeker, yenibahar koymasını söyledim ama tarçın ve şekere tasdik gelmesine rağmen yenibahardan sonra bir sessizlik olunca "bilir misin yenibaharı, hani böyle görüntüsü karabibere benzeyen, tatlımsı bir baharattır?" deme durumda kaldım:))

İçini tamamen pişirmemesi gerektiği, dolmayla birlikte de pişeceğinden sarmadan önce pilavının hafif diri kalması gerektiği gibi konularda anlaştıktan sonra "bana bak süpriz yapıcam ha, sakın söyleme Ebru'ya" tembihlerini de aldım ve telefonu kapadık.

Gün içinde Ebru'yla bir kere konuşulmuş olmasına rağmen hatırladıkça sürekli gülmekte olan ağzımı sıkı tutup süprizi bozmadım. Ama akşam da 10 civarı arayıp dolmanın akıbetini sormadan edemedim.

- Sevgili kocacığın sana zeytinyağlı dolma yapmış! (Kahkahalar)

- Hımm evet, pirinçler hiç pişmemişti, ikinci kere pişirmek zorunda kaldık. Yapraklar da çok tuzluydu.

- Ha iyi gene, ilk denemede bu kadarla yırttıysa iyi.

- Öncesinde koca bir tencere pilavı olmadı diye çöpe atmış ama!!!:)))

Yav siz çoook yaşayın emi hayatımın güzel insanları!:))

Ben bir yandan bu çok sevimli olaya güledurayım, televizyonda da keyifli bir kitabın tanıtımına rastladım. Gazeteci Deniz Alphan'ın, değişik mesleklere sahip 28 erkeği mutfağa sokarak onların mutfak keyiflerini, en leziz tariflerini, mutfak hikayelerini, neden/ne için ve kim için çoğunlukla yemek yaptıklarını keyifli sohbetler, fotoğraflar ve tariflerle paylaştığı Mutfakta Erkek Var kitabı... Bu 28 erkeğin içinde Ferzan Özpetek, Mehmet Ali Alabora, Murat Belge, Arman Kırım, Reşit Soley, Cenk Sönmezsoy gibi çok merak ettiğim isimler var. Kitabı ben de henüz edinemedim ama ilk fırsatta diyorum.

Vedat Milor'un yine bu kitapla ilgili söylemiş olduğu bir cümle ile gelsin bu yazının sonu da:

"Lezzetli kişiliklerden lezzetli yemekler doğuyor." Doğru söze ne denir!

---------------------------------

*İsimleri değiştirdim ki canım Sinan'ımın(!) "beni millete rezil ettin!" nidalarından kurtulayım:)))

21 Eylül 2011 Çarşamba

Sonbahar'la iki çift laf...

Aylar sonra ilk kez bu akşam içtiğim kahvenin tadından başka bir keyif alıyorum. Lezzetin ötesinde bir keyif bu, sıcaklığın ısıtan keyfi... Yaz boyu içtiğim tüm kahveler, bünyeyle buluşmadan önce az biraz soğuması için bekletildi ama gerçek şu ki çayın da, kahvenin de her zaman en sıcağı sevildi.

Şimdiyse hâla sonuna kadar açık balkon kapısından serin, tüylerimi ürperten bir rüzgar esiyor evin içine doğru. Sonbaharı büyük bir özlemle bekledim ben. Kapamıyorum bu yüzden kapılarımı. Essin istiyorum hem eve, hem içime. Üzerime aldığım ince bir hırkaya sarınmaktan güzeli yok şu an.


Yağmur yağacak diyorlar. Sonbaharın ilk yağmuru... Keşke yağmakta çok gecikmesen de diyorum, bu gece seninle şöyle bir yürüsek.

Daha dün defterime "hoşgeldin Eylül" yazdığımı hatırlıyorum. Hangi ara ayın 21'i oldu? Neyse ki Ekim en sevdiğim kardeşindir. Aslında bir nevi daha çok 'ben'dir. Eylül şiirdir, Ekim düz yazı... Eh sen de daha çok düz yazı insanısındır zaten. Şiiri sever ama hep 'düz' yazarsın. Eylül 'sonyaz'dır, kasım 'ilkkış', ekimse başından sonuna, iliğine kadar sonbahar... Tıpkı sen gibi... İnsan doğduğu ayın rengini alır, ruhunu emer mi? Herkes kendinden mesul, sizi bilmem ama ben sonbaharım, rengim sonbahar, ruhum sonbahar... Sonbahar çocukları, her mevsimi sever ama en çok sonbaharı özler.

Boşa demiyorum rengim bile sonbahar diye. Saçlarım derin bir iştahla senin rengine bürünmek istediler. Şu resimdeki kızarmış yapraklarını kıskanmış olmalılar. Kızıl olma konusundaki ısrarlarına karşı gelemedim, meğer onlar benden daha iyi biliyorlarmış kendilerine yakışacak olanı. Şimdi koyu kırmızı tonlarında salına salına dolanırlarken pek bir memnunlar hallerinden. Onlar mutlu, ben mutlu, daha ne olsun:)

İstanbul da yaz rehavetinden sıyrılıp senin ruhuna bürünmeye başladı yavaş yavaş. Festival haberleri, kapalı mekanların yeni sezon konser programları, tiyatro oyunları haberlerini uçurmaya başladılar yavaştan yavaştan. Ama sen hep en çok Filmekimi'ni beklersin Zero, bilirim. Listen çoktan yapıldı. Son üç yıldır yaptığın listelerdeki filmlerin kaçına gidebildin diye sorup canını sıkmıyorum. Biliyorum, kabahat çoğunlukla şu aralar sık sık kapıştığın İstanbul'un dikenlerinde ama sen yine de her sene pes etmeden, vazgeçmeden listelerini yapmaya devam ediyorsun ki, işte bu yüzden sana koca bir aferin! Belli mi olur, belki bu sene gideceklerinin sayısı, gidemediklerini geçer.

Belki biraz daha yazardım ama o çok beklediğim yağmur, üstelik yanına bir de misafir alarak çıkageldi. Şimşek çakıyor, gök gürlüyor ve yağmur inanılmaz güzel yağıyor. Çağırdım, geldin, kocaman bir teşekkür sana!

Şimdi ıslanma vakti... Yağmura söz verdim!

19 Eylül 2011 Pazartesi

Hatalıyım, öyleyse varım!

Hiç aklımda yoktu bu aralar Paul Auster okumak. Üstelik çok severim kendisini. Ama ne başucumda okunmayı bekleyenlerin arasında, ne de defterime sıralanmış listelerin içinde adından eser yoktu. Sonra bir an, bir gün kitapçının birinden saniyelik bir kararla, 2011 itibarıyla son romanı olan Sunset Park'ı aldım ve çıktım.


O gün kendimi mutfağın hay huyuna atmadan önce Miles Heller'ın hikayesiyle yüzleşmek ne kadar doğru bir tercihti bilemiyorum çünkü bütün gün aklımdan çıkmadı okuduklarım. Anlık, sıradan, her gün olan cinsinden bir durumun, bir an içinde dehşet bir trajediye dönüşmesi; etkisi yıllarca sürecek yıkımlar, zaaflar, üzüntüler... Çok karakterli bir romanın, adı romanda geçmeyen isimsiz kahramanlarından biri oluverdim bir anda. Yazarlara sürekli sorulan "kendinizi mi yazdınız?" sorusuna verdikleri cevap gibi "Hem evet, hem hayır, aslında hepsinde biraz ben varım". Aynı böyle işte, hepsinde biraz ben vardım.

Az uyudum, çok okudum, 2 günde romanın sonuna geldim ve sordum kendime neden bu kadar seviyorsun Paul Auster okumayı? Bulabildiğim en iyi cevap şu oldu: her insanın içinde olduğuna inandığım o kara deliği, karanlık tarafları, zaafları, kesinlikle yargılamadan anlattığı ve gerçekten her romanından sonra bende kalan "hata yapmak da insancıl bir erdemdir" duygusu için...

Kanlı canlı, son derece gerçek insanlar o sayfalardaki. Ne iyi, ne kötü, hepsi birden... En mükemmeli olmanın, en güzeli olmanın, en başarılı olmanın, en eğitimlisi olmanın, en paralısı olmanın, tüm 'en'lerin hepsini tek bir bünyede toplamanın kesintisiz bir dozda pompalandığı 21.yy dünyasında, tüm trajedilerine ve iç burkan hikayelerine rağmen insan olmanın kusurlu güzelliğini hatırlatan bir elmas parçası gibiydi Sunset Park. Robot değil de birer insan olduğumuzu hatırlayıp mutlu olmak gibiydi.

İnsan ruhunun röntgenini çekmek, ama önce kendi ruhundan başlayarak. Kendini tanımak, kimselere itiraf edemeyeceğin tüm karanlık noktalarına varıncaya kadar... Sonra ordan topladıklarınla üçüncü bir gözü yüzüne yerleştirip diğer ruhlara bakmak... İyi yazar böyle mi olunuyor acaba? Yoksa nasıl yazabilir ki bir adam bütün bunları? Sadece kelimelerle aranın iyi olması yeter mi? Yetmez! İnsana da aşina olmak gerek.

Kusursuzluk çığlıkları arasında kusurlu insanlarla dolu sahici bir roman okumak çok iyi geldi bana. Tüm basmakalıp ahlak, aşk ve mutluluk kurallarını çiğneyip buna rağmen hikayeyi empati yüklü bir hale getirebilmek ve en ahlakçı okurun bile tüm karakterlere sempati duyabileceği, en azından yargılamayacağı bir çizgide durmak... Auster'ın yaptığını, sanırım en iyi bu şekilde açıklarım.

Şimdi sonbahar bitmeden, daha doğrusu bu kahve sarı mevsim sürerken tadını çıkarmak istediğim bir yazar var. Ağustos sonunda defterime "bu sonbahar Tanpınar okumak istiyorum" diye yazdım ve şimdi elimde benim için en önemlilerinden biri olan Huzur var. Delicesine huzur arayanların, bitmek tükenmek bilmeyen huzursuzluğu...

Araya başka kaçak romanlar girer mi bilmem ama bir süre Tanpınar takılma niyetindeyim. Sonbahar bu kıvamda geçsin arzu ediyorum. Huzur sonrası bir kahve üzerine Saatleri Ayarlama Enstitüsü de pek güzel gider kanımca...

15 Eylül 2011 Perşembe

İstanbul sana diyeceğim var!

"Ey İstanbul, bütün kirini pasını vapurlar ve martılar saklıyor biliyor musun? Onlar da seni terkederse halin yaman" diye yazdım defterime yaz sonuna doğru bir vapur seferinde. Her vapura binişimde sanki o ana kadar İstanbul'la küsüm de yeniden barışıyormuşum gibi bir hisse kapılırım. Eh pek de yalan sayılmaz aslında, biz sık sık küseriz İstanbul'la birbimize.


Ben ona çokça kızarım. Çok talepkar, şımarık, yıpratıcı bulurum. Karaciğerini iflas ettiren bir alkolik gibi ya da akciğerlerini tüketecek kadar çok sigara içen bir tiryaki gibidir. Hızlı yaşayıp genç ölmek isteyenlerden... Bu yüzden bedenine de, ruhuna da hoyrat davrananlardan...

İşte o gün de yine biraz kızgındım sanırım kendisine. Ömür törpüsü bir trafiğin içinden çıkmış, saygısız kalabalıklarının arasında kalmıştım. Yani sanırım... Çünkü sık sık böyle olur:) Ama vapura biner, üst katına çıkar, mümkünse en kenara tüner, gözlerimi o en derin mavilere, bembeyaz köpüklere, vapur dostu martılara, Haydarpaşa'ya, Sultanahmet'e, Kız Kulesi'ne, Haliç'in gizemine dikerim. Tüm öfkesine, yılmışlığına, anlaşmazlığına rağmen sevgilisinin bir yaman bakışıyla mest olan iflah olmaz bir aşık gibi kalakalırım. İnsanlık tarihi kadar eski "ne seninle ne sensiz" vakâsı...


İşte her vapura binişimde, bir gün bu şehirden gidersem (ki sık sık düşerim bu gitme girdabına) en çok özleyeceğim şeyin bu vapurlar olduğunu düşünürüm.

Senenin hemen başında, yılbaşından birkaç gün sonra, henüz daha MSA günlerim sona ermemiş ama hayatım bambaşka zamanlara savrulurken ders çıkışı Beşiktaş'a inmiş ve vapuru beklerken denizi karşıma alıp bir soru sormuştum İstanbul'a: "Ne dersin, sence 2011 aramıza bir özlem sokar mı?" Dinledi, cevap vermedi. Ben bu suskunluğunu "yaşayalım ve görelim" olarak değerlendirdim.

Takvimler Eylül 2011... Ve ben hâla İstanbul'a, İstanbul da hâla bana ait. Kopamayan sevgililer... Halbuki ben ilişkilerde çiftlerin arasına biraz özlem girmesinin o ilişki için çok besleyici olduğunu düşünmüşümdür hep. Ama biz ayrılamıyoruz; hayat, bizim didişen sevgili rollerimizi çok seviyor anlaşılan:)


Bu aralar kafam karışık biraz bu konuda, kabul ediyorum. Siddhartha'nın bana söylemiş olduğu üzere tüm dış sesleri, empozeleri, toplumsal öğretileri susturarak sadece iç sesimi dinlemeye çalışıyorum. Ömrüm boyunca yapmak istediğim mesleği buldum, bunu bulmakta da iç sesimin klavuzluğuna başvurmuştum bundan yaklaşık bir buçuk sene önce. Peki ya yaşamak istediğim şehir? Net bir cevap yok; diyorum ya, kafam karışık. Artılar ve eksilerin muhasebesi döküm halinde.

Dün yine bir vapur seferinde iç ses deftere şu satırları döktü: "Bu şehirde kalmak için bir nedene ihtiyacın var." Evet, sanırım artık nedensiz görüyorum kendimi İstanbul'da yaşamaya dair.


İstanbul'da yaşıyor olmanın, İstanbul'un tadını alıyor olmanın bazı olmazsa olmazları var benim için. Örneğin ille de İstanbul, ille de İstanbul'sa yaşamak için, Kuzguncuk olmalı mesela o İstanbul'un adı. Ya da bir ada balkonundan baklamalı İstanbul'a her akşam; belki bir Galata cumbasına tünemeli... İlle de İstanbul, ille de İstanbul'sa, bir anlamı olmalı bu şehirde yaşadığın semtin... Benim için bu demek İstanbul. Yeni kurulan büyük büyük bloglu, üst düzey güvenlikli sitelerde yaşamak değil benim İstanbul anlayışım. Ruhum buna göre kurulmamış, kurgulanmamış. İhtiyacım olan nefesleri alabildiğim bir sahil kenarına inebilmek için otobüste ter kokuları arasında tost olmak ya da maaşımın üçte birini hatta bazen daha da fazlasını benzine yatırmak arasında tercih yapmak değil.


Sonuç olarak... Sonuç falan yok aslında. Defter yetmedi, bir de buraya içimi dökmek istedim. Bu aralar karışığım, karmakarışık... Sucuklu, kaşarlı, domatesli tost gibi yani:) (Leylak Dalım ve Lalelerin Lale'siyle Burgazada gezimizde oturduğumuz çay bahçesinde verdiğimiz tost siparişlerini garson kardeş, karmakarışık (sucuklu, kaşarlı, domatesli), karışık (sucuklu, kaşarlı) ve kar (sadece kaşarlı) olarak isimlendirmiş ve çok güldürmüştü bizi. Bu yazıda onun da anılası varmış demek:))

--------------------------------------------

Paul Auster'ın Görünmeyen romanında 20'li yaşlarına gelmiş iki kardeş her yıl, yıllar evvel kaybettikleri ufak kardeşlerinin doğum gününü kutlarlar, her nerde ve ne yapıyor olurlarsa olsunlar. Ayrı ya da birlikte hiç değiştirmedikleri bir kutlama seramonileri vardır. Bunu neden mi yazdım?

İyi ki doğdun dost Hrant!