25 Kasım 2009 Çarşamba

Bir zamanlar Prag'da yaşayan ben!

Bu yazı, eğer son birkaç haftada olanlar olmasaydı, dünya üzerinde en merak ettiği şehirlerden birine yarın ayak basacak bir insanın heyecanını anlatacağı bir yazı olacaktı. Neler anlatacaktım kimbilir? Bavuluma hangi lüzumlu lüzumsuz eşyaları atacağımı mı, yanıma alacağım kitapları mı, kabına sığmaz heyecanımı mı, sanki ben doğduğumdan beri içimde olan, bir yerlerimde daima oraya ait olduğumu bildiğim/hissettiğim o karşı konulmaz çekim kuvvetini mi, daha gitmeden hakkında okunabilecek ne varsa okuduğum geçmişi, hikayeleri ya da koskoca bir kültürü mü, uçak şehrin semalarına girdiğinde yüreğimde bu şehre dair kurguladığım en güzel aşk masalını sevgilimin kulağına nasıl fısıldamayı düşündüğümü mü? Bilmiyorum ki... Yolculuk gerçekleşmediği için hangi duygularla neyi anlatırdım bilmiyorum.

Reenkarnasyona inanır mısınız? Ben mutlak bir şekilde ne inanırım, ne de inanmam diyemem. Ama hakkında kesin bir bilgiye sahip olmadığım şeylerle ilgili hayaller kurmayı, kendime masallar anlatmayı severim.

Örneğin geçenlerde bir arkadaşım daha önceki hayatında nasıl bir insan olduğunu hayal ediyorsun gibi bir soru sordu. Kendi içimde keşfettiğim izlerden yola çıkarak olduğunu hayal ettiğim, öznesinin ben olduğum masallar kurguladığım, kısacası düşünmeyi çok sevdiğim bir konudur bu.

Ortaçağ'da bir zaman diliminde üslubu ve yaşam tarzı çok fazla kabul görmediği için toplumdan uzaklaşmış, Orta Avrupa'nın her daim yağmur kokan bu şehrinin puslu tepelerinde kendine yarattığı salaş bir kulübede yaşayan, evinden her daim mistik kokuların ve kaynayan otların dumanlı kokusunun yükseldiği, gözlerindeki buğudan insanların o gözlerin içine bakmaktan tedirginlik ama bir bakabilseler bir o kadar da huzur duydukları, elleri efsunlu, dili büyülü bir şifacı kadın... İnsanoğlunun kendi özünde bulunan ilahi gücün farkındalığıyla insanlara elleriyle şifa dağıtan ama özünden kilometrelerce öteye düşmüş, kendi korkuları yüzünden gurbette yaşamaya mahkum edilmiş insanoğlunun, yüzüne tutulan bu aynadan korkup rahatsız olarak toplumun dışına ittiği bir öteki... En puslu tepelerine yerleştiği, ormanlarındaki envai çeşit ottan, kazanında duman duman yaşam enerjisi ve şifa kaynatan bu kadının (yani benim) en büyük tutkusu ve hatta belki zaafı da diyebiliriz, çok sevdiği sokaklarından mahrum bırakıldığı, girmesine izin verilmediği o Altın Şehrin, o Masal Şehrin, yani Prag'ın taş duvarla çevrili daracık sokaklarında dolaşmak, kapılarında isim yazan evlerin kulağına fısıldayan hikayelerini dinlemek ve şehrin tam ortasından geçen Vltava Nehri'nin sularıyla ruhunu ve bedenini yıkamaktı.


Olduğunu farzettiğim geçmiş yaşantımdaki kadının, sadece uzaktan puslu siluetini görmekle yetindiği bu Gotik kentin, bu yaşamımda da kavuşması bu kadar meşakkatli bir uzaklıkta olacağını, başarısızlıkla sonuçlanan şu son girişime kadar pek düşünmemiştim açıkçası. "Her şeyde bir hayır vardır"la başlayan "Kısmettt!" vurgularıyla biten cümleleri ben de çok kuruyorum. Ama yüreğimin bir yerlerinde nasıl ve neyi, neden bu kadar özlediğini bilmeyen bir yerlerim, ateşe atılan kor gibi kabardıkça kabarıyor.

Prag tutkumu ve özlemimi bildiğinden yıllar evvel sevdiğim adamın hediye ettiği minik şehir kitapçığını hala kitaplığımdaki yerine kaldırmaya içim elvermiyor. Kabul etmek mi istemiyorum yine gidemiyor olduğumu? Yoo çoktan ettim ama dedim ya, içimdeki o kabaran yanıma laf anlatamıyorum. Kendi kendine debelenmeye devam ediyor ama ben dahil dinleyeni çok fazla yok. Belki hissiyatını buraya yazıp içini dökmesine fırsat verirsem diner bu yaslı melankolisi.

Bense yok sayıp bu özlem taşkını yanımı, sevindiren haberlere dönmeye çalışıyorum yüzümü. Hastanede durumlar daha iyiye gidiyor. Hastaneye gelmeden önceki günlerimize geri dönebilecek miyiz bilemiyorum ama en azından dün itibariyle yoğun bakımdan çıktık.

Bir başka güzel haberse uzak kıtadaki sığınağından üzerimize yeni dünyalar üfüren o özel kadının büyülü parmaklarından geliyor. Ursula K. LeGuin'in son kitabı Lavinia raflardaki yerini aldı.

Dostlar nasıl da biliyorlar beni neyin mutlu edeceğini. "Karanlık günleri aydınlatabilecek bir Ursula şaheseri... iyi gelebilir" diye haber veriyor d.che; biliyor o satırlarda nasıl bir merhem, nasıl bir tutku, aşk, özgürlük, acı olduğunu; biliyor bizi birleştiren paydalarımızdan birinin de o uzak kıtadaki muhteşem kadın olduğunu... Ve tabi ki sevgili Kitap Kurdum... Görüşmeden tanışmanın/tanımanın emsali... Biliyorum ki Ursula denince bu dünyada aklına gelecek yegâne insanlardan biriyim. Ne mutlu bana!

Şu aralar Murakami'yle 651 sayfalık bir aşk yaşıyorum. Ama gözüm kör olsun ki tek eşlilik bana göre değil. Murakami şimdiden haberin olsun, yakın bir zamanda seni yeniden Ursula'yla aldatacağım, tıpkı Ursula'yı da çok defa sen ve diğerleriyle aldattığım gibi:)

20 Kasım 2009 Cuma

Bu aralar...

Bazen biraz fazla çetrefilleniyor hayat. Her şey alışıldık akışında giderken bir anda hiç beklemediğin, ummadığın olayları araya sıkıştırıveriyor.

Böyle bir dönemden geçiyorum(z) son zamanlarda. Çok sevdiğim o Yeşilköylü İstanbul hanımefendisinin iyileşmesi için duacı hastane-iş-ev arasında mekik dokuyarak her doğan günün şifa ve kavuşmalarla gelmesini dileyerek...

Sevgili Parpali mesaj bırakmış bu sabah... "Daha çok var derken, yılbaşına kadar yazı yazmayacağını hesaba katmamıştım" demiş. Ben de katmamıştım sevgili Parpali. Zira kasım ayından beklediklerim, şu yaşadıklarımdan çok farklıydı. Yollar vardı önümde gitmeyi, insanlar vardı önümde tanışmayı beklediğim. Şimdiyse her zaman buluştuğumuz huzur dolu o eski evde, yine hep bir arada olmayı, ne zaman uğrasam, kapısını çalsam "Hokim benim" diye beni kucaklamasını istiyorum O'nun. Eşin dostun bir araya geldiği upuzun sofralar kurmayı, onu en baş köşeye oturtup en sevdiği yemeklerle sofrayı donatmayı istiyorum, varsın o potasyumu yükselecek diye yemekleri korka korka yesin. Ne yeni yollar, ne de yeni insanlar var gözümde...

Bu süre içinde hem sevgili Yeliz'den hem de Kitap Kurdu'ndan mim'ler geldi, farkındayım ama nolur kusura bakmayın cevaplayamadım. Zamansızlıktan değil, sadece pek içimden gelmiyor.

Ama yine de kitaplar hep var. Yeni kitaplar, yeni yazarlar, eski kitaplar, eski yazarlar... Eski dostların yeni çıkan kitaplarıyla duyulan heyecan... Örneğin geçen hafta Radikal Kitap'ta Haruki Murakami'nin yeni kitabının haberini görünce boğazımdan yükselen sevinç çığlığı gibi... Hele bir de kitabın kalınlığını görüp de birlikte geçireceğimiz günlerin uzunluğunu düşününce daha da bir keyiflendim.

Sonra uzun zamandır Amin Maalouf okumamış olmanın özlemiyle bitirilen Tanios Kayası var son günlerime dair. Üzüntünün hakim olmasına izin vermek istemediğim ruhumun merhemleri oldular.

Şimdilerdeyse Pürnur Soğangöz'ün yeni kitabı Narin var elimde. Can Çocuk'tan çıkan yepyeni bir kitap Narin. Ve evet bir çocuk kitabı. Ama kitap ekinde rastlayıp incelediğimde o kadar ilgimi çeken bir konusu vardı ki, sırasını bekleyen bütün kitapları tek seferde geçip birinciliği alıverdı. Minyatür dersleri alan küçük bir kızdır Narin. Bir gün derse geç kalmış bir şekilde yolda koşarken karşısına Baston Nakkaş diye bir adam çıkıverir. Bu karşılaşma Narin'i sırlarla dolu bir serüvene sürükleyecektir.

Şu aralar biraz çocuk yanımı beslemeye, yüceltmeye fazlaca ihtiyacım var. Narin yine tam zamanında imdadıma yetişti. Kitaplar kesinlikle yaşayan varlıklar bence. Hangisinin okuyana daha iyi geleceğini hissedip aralarından birini ona göre gönderiyorlar sanki.

Ben de evrene gönderiyorum güzel enerji dolu dileklerimi. Duysun ve aynı güzellikle bana/bize geri göndersin diye...

23 Ekim 2009 Cuma

Daha çok var ama...

Bir senenin en büyülü zamanları ne zamanlar diye sorsanız bana, sanırım hiç düşünmeden yılbaşı ve öncesindeki bir aylık süre diye cevap veririm. Şehirlerin dört bir koldan ışıldamaya başlaması, her gün önünden geçtiğim dükkanların, caddelerin, kafamı kaldırdığımda evlerin aralık kalmış perdelerinin kenarından gördüğüm yeni yıl ağaçlarının o ışıl ışıl süslü hali bende bu hissiyatı yaratan...

Dün gece güzel bir Beyoğlu akşamında sinema keyfine doğru yollanırken yolumu önce Cevahir Alışveriş Merkezi'ne düşürdüm. Canım fazlasıyla süslü süslü dükkanları dolaşmak, şıkır şıkır çanak çömlekleri ellemek, eşsiz güzellikteki kahve fincanlarından asla hangisini beğendiğime dair karar veremeyip en iyisi hepsinin benim olduğunu hayal etmek falan istiyordu. Sevgiliyi bekleme sürem de epey fazla olduğu için bu fırsatı değerlendirmek istedim.

Genelde böyle durumlarda bakmak istediğim onca dükkan varken Tepe Home'un ışıltısına dayanamayıp giriyor ve sonra da yarım saat içinde sadece on metrekarelik bir alan içinde ne kadar obje varsa hepsine dokunup, bütün mumları koklayıp sarhoş olmuş bir şekilde kendimi dışarda buluyorum, zira yetişmem gereken yere geç kalma sınırına gelmiş oluyorum.

Dün de yine dayanamadım ve Tepe Home'a girdim. Girmemle beynimde 1 Ocak 2009 sabahı "bir sene sonra tekrar buluşmak üzere" diye süslü sandıklarıma koyup bıraktığım bütün heyecanlarım, çocuksu çoşkularım, anılarım, yaşıma başıma bakmadan zıp zıp zıplamak isteyen dağlar kızı Heidi hallerim, hepsi ama hepsi bir anda bedenime üşüştüler. Çünkü hemen girişteki tezgahların tamamı daha şimdiden yılbaşı süsleriyle, mumlarıyla, Noel babalarla, minik çam ağaçlarıyla dopdoluydu. Ve benim her birini elleme, koklama, hayal etme üçgeninde seyreden seansım tamı tamına 45 dakika sürdü. Halbuki 15-20 dakika bakıp çıkacaktım.

Senenin ilk yılbaşı hediyesini de 22 Ekim itibarıyla almış bulunuyorum. Bu işten en karlı çıkan da sevgili oldu tabi ki:) Daha böyle kaç posta yılbaşı hediyesi alacak tarafımdan kimbilir:)

Biliyorum daha çok zaman var, biliyorum daha çok yaşanacak şey var. Hatta araya kısa bir seyahat, yeni yerler, yeni yollar, yeni insanlar girecek. Ama olsun, yeni yıl çoşkusu şimdiden içime girdi bile ve gittiğim her yere de benimle birlikte gelecek.

Gariptir kişisel olarak yılbaşlarına giden süreci çok coşkulu ve heyecanlı bir şekilde yaşarken kalemim daha çok hüzün cümleleri kurduruyor bana. İki yıl kadar önce yazdığım bir yılbaşı hikayesi gibi... Ve ne zaman aklıma yeni yılla ilgili yazılmak üzere bir hikaye gelse hüzünden türemiş olması belki de tek ortak yanı oluyor yazdıklarımın. Her çoşkuda, her mutlulukta bir de hüzün saklı olduğunu unutmuyor bir yerlerim sanırım. Çoşkuyu yaşasam da, hüznü de yazarak akıtmayı tercih ediyorum galiba.

Kasım ve Aralık, sakın çok hızlı geçmeyin olur mu?

14 Ekim 2009 Çarşamba

İyi ki doğdun Yogini!

Ben kendini keşfetmenin çok başında olan bir Yogini'yim. Bedenini, zihnini ve ruhunu bütünlemenin yolunun hangi disiplinden geçtiğinin sorgulamalarını yaparken yogada karar kılmış ve henüz emekleme seviyesinde olan bir yogini...

Uzun araştırmalar, yoganın felsefesi üzerine yapılan okumalar, doğru insanla denk gelmek için gösterilen sabır derken yolum, ışığından resmen gözümün kamaştığı bir insanla yan yana getirdi beni. Eski ben, onunla karşılaşmamızı hoş bir tesadüf olarak değerlendirirdi, ama şimdi enerjilerimizin birbirini çektiğine ve bu şekilde yollarımızın kesiştiğine inanıyorum.

Bir insan kendi içinde yaşadığı bedenine bu kadar yabancı olabilir mi? Olabilirmiş! Katıldığım her ders, yaptığım her hareket bedenimin sınırlarını keşfetmemi sağlıyor; organlarımı yeniden oksijenle buluşturuyor; vücut çakralarımın yeniden çalışmasını sağlayarak vücudumdaki enerji çemberlerinin düzenli dönmesini sağlıyor. Üç yıldır beni adım adım yiyip bitiren hastalığı/sıkıntıları/negatiflikleri vücudumdan uzaklaştırmama yardımcı oluyor. Uykularımla barışıyorum, daha dinç, daha dingin uykular uyuyorum.

Dün, yeni başlangıçlar/yeni doğuşlar döneminde olan emekleme çağındaki bu yogininin fani dünyadaki doğum günüydü. Miladi takvimde 1980'e denk gelen doğum yılı biyolojik yaşının 29 olduğunu gösterse de, 2009'u da yeni doğuşlarımın gerçekleştiği bir tarih olarak anacağım ileriki yıllarımda. Her iki doğumumun aynı tarihe gelmesiniyse hoş bir denklik olarak görüyorum.

Yoga benim kendime verdiğim bir hediye... Tam da bu nedenle dün sırf doğum günüm diye, sırf eş dostla bir yerlere gidip bol bol mum üfleyeceğim diye kendime verdiğim bu hediyeyi es geçmek istemedim. Yolumu doğum günü partisine değil, yoga dersime doğru çevirdim. Rahat, huzurlu ve esnek saatlerden sonra gelen güzel bir uykuyla aldım hediyemin mükafatını.

Ama bu gece üfleyeceğim mumlarımı. İçimde İlhan İrem'in o muhteşem şarkısı çalarken...

"Mumları üfle, bir dilim kes hayattan...
Yağmur yağsın,
Güneş açsın,
Gökkuşağı insin başına
Gül biraz
Bugün sen giriyorsun yeni yaşına"

09 Ekim 2009 Cuma

Ekim, sinema, şehir, Beyoğlu...

Sonbaharın geldiğini nasıl anlarsınız? Hafif hafif serinlemeye başlayan havalardan, 4-5 aylık bir aradan sonra yeniden boyunları sarmaya başlayan renkli renkli fularlardan, mis gibi toprak kokulu yağmurlardan, doğanın o hüzünlü, melankolik kahve tonundan mı?

Benim için sonbaharın gelişi, Beyoğlu'yla aramdaki çekim kuvvetinin artmasıyla anlaşılıyor. Her daim, engelleyemediğim bir güçle kendimi ara sokaklarda bir taburenin üzerinde çay yudumlarken, kitapçılarda yerlere çömelmiş sayfa sayfa kitap karıştırırken, iş çıkışı film keyfi şerefine bir köşe başında sevgiliyi beklerken, Asmalımescit tarafına her gidişimde yeni bir mekan ya da dükkan keşfetmenin çılgınlığıyla kendimden geçerken buluveriyorum kendimi. Yazın yakınına bile yaklaşmak istemediğim bu uyumak nedir bilmeyen semt, sonbahar ve kış aylarında benim için açılmayı bekleyen gizemli bir kutuya dönüşüyor.

Bir de Filmekimi'nin kitapçığının çıkması ve yeni sezonun en heyecan verici filmleriyle buluşacak olmanın heyecanı, sonbaharının gelişinin bir diğer habercisi. 16-25 Ekim arası film şeridi kıvamında bir hafta, sinema ve Beyoğlu severleri bekliyor bir kere daha. Yine inanılmaz güzel filmler ve etkinliklerle dopdolu. Listem çoktan yapıldı, hangi filme kiminle gideceğim kararlaştırıldı. Geriye de sadece o büyülü 9 günü beklemek kaldı.

Eski bir geleneği canlandırmaya da kararlıyım bu yıl. Üniversite yıllarımda okuldan arkadaşlarla Beyoğlu'ndaki Pano Şarapevi'nin en parasız müdavimlerindendik. Şarapevi dediğin pek öğrenci işi olmuyor ammavelakin biz hepimiz keyif insanlarıyız! Soğuk kış günlerinde iki kadeh şarapla içimizi ısıtmadan eve gitmek zor geldiğinden cüzdanlar çıkarılır, kimde ne var ne yok toparlanır, iki şişe şarap bir de peynir tabağına yettiğine kadar verdildiği anda dooğru İstiklal'in yolu tutulurdu. O yıllarda içtiğim şarapların tadı hala damağımda desem yeridir.

Bir de Pano'da peynir tabaklarının ortasına muhakkak boyanmış yumurta getirirler, bazen kırmızı bazen mavi. Ve ben her defasında içimden gelen o yumurtayı çantama koyup eve götürme ve en nadide yerde saklama isteğiyle dolup taşarım. Ama sonra onun gerçek bir yumurta olduğu ve yumurtanın saklanabilecek bir şey olmadığı gerçeğiyle yüzleşmek durumunda kalır, kös kös güzelim rengarenk yumurtanın yiyip bitirilmesini izlerim:)

Bu kış Pano ziyaretlerimi arttırmaya, akşamları iş çıkışı bir iki kadeh şarapla içimi ısıtmadan eve dönmemeye, eşi dostu da peşime sürüklemeye kararlıyım.

Kış hazırlıkları sadece mutfaklarda mı yapılır? Ben de kendimi kışa böyle hazırlıyorum. Salamuraya yattım bekliyorum:)

05 Ekim 2009 Pazartesi

"Son Veda" ve Bende Kalanlar

"Yazının henüz icad edilmediği zamanlarda insanlar birbirlerine mektup yazmak yerine taşları kullanırlarmış. Vermek istediğin taşın rengi, şekli senin o insana hissettiklerini anlatan bir işaret, bir söz olarak sayılırmış."


Cumartesi akşamı izlediğim olağanüstü filmden, aklımda kalan olağanüstü bir sahneye ait bir bölümdü bu. O kadar garip ki, filmden çıkıp elim en sevdiğimin elinde İstiklal'in o mahşer kalabalığına karışırken şunu düşündüm: Hepimiz çoğunlukla çocukluğumuzda olmak üzere gittiğimiz yerlerden, sahil kasabalarından, sivri kayalıkların arasından envai çeşit taş toplar, koleksiyon yapar ama sevdiklerimize de en sevdiğimiz taşı bir sevgi gösterisi olarak vermekten geri durmazdık. Kimbirlir dedim kendi kendime, belki de içimizden bir yerlerden nesiller nesiller önceki atalarımızın bu mesajlaşma, yazışma, duygu paylaşma tekniğini biliyoruzdur ve ne zaman bir taş yığını görsek elimizi atıp en beğendiklerimizi seçmek istememizin bir nedeni de budur.

İnsanoğlunun taşlarla olan ilişkisi sadece bu kadarla da kalmıyor aslında. Kızılderili inanışlarına göre insanın doğum tarihi o insanın yaşamına dair özel bir şifre taşır. Ve insanın varoluşunu, ruhsal ve zihinsel dengesini destekleyen, enerjisini bütünleyen doğal materyaller mevcuttur. Taşlar bunların başında gelir. Her insanın kendi doğum tarihiyle belirlenen, üzerinde taşıdığı takdirde etkisinden maksimum düzeyde faydalanacağı taşlar vardır.

Benim taşım yeşim taşı. Pırıl pırıl yeşilliğiyle kalbimin üzerinde, adeta tenimden bir parça gibi... Dengeli ve iyileştirici bir renk olan yeşilin şifasını akıtıyor tenimden içeri. Aşırıya kaçan duygusallıkları dengeler diyor Yeşim taşıyla ilgili bir açıklamada. Nasıl da ihtiyacım olan, nasıl da bir parçam olması gerektiğini gösteren bir özellik.

Ama dönelim yine en başa. Yani ufacık bir bölümünden örnek verdiğim o muhteşem filme. 2008 yapımı bir Japon filmi olan ve 2009 Oscarlar'ında En İyi Yabancı Film Oscar'ını Japonya'ya götüren Son Veda (Okuribito)'nın Türkiye'de vizyona girmiş olma şansını ne yapın edin kaçırmayın. İzlememiş olmanın hayatınızda yaratacağı boşluğun farkında olmayabilirsiniz ama izledikten sonra içinizde bir yerlerde kapatacağı boşluklarınızı görüp bir kere daha sanatın ve sinemanın iyileştiriciliğine şükredeceksiniz.

Ölmüş insanları, çıkacakları bu yeni ve bilinmez yolculuğa hazırlayan ve bu insanların, belki de hayatlarında hiç olmadıkları kadar güzel görünmelerini sağlayarak onları tabuta yerleştiren bir adamın hikayesi Son Veda. Ama bilin ki asla ve asla sadece bu kadar değil. Çok güzel bir hikaye, etkileyici bir kurgu, olağanüstü müzikler ve düşündüren bir felsefe...

Filmin baş kahramanı Masahiro Motoki'nin bir söyleşisinde söylediği cümleleri çok önemsiyorum:

"15 yıl kadar önce Hindistan’a gittiğimde, Hindistan’da yaşam ve ölümün uyum içinde ve doğal bir şekilde bir arada var olduğunu görmüş ve çok duygulanmıştım. İkisine de insan yaşamında eşit değerde davranılıyordu.Nehirde kendilerini yıkayan ve süsleyen insanların yanında, cenaze düzenleyen ve ölüleri gönderen insanlar vardı. Orada ölüm ve yaşam dengeli bir şekilde birlikte var. Bu olayları görerek büyülendim... Hindistan’a yaptığım yolculuktan beri, hayatın ve ölümün anlamının yan yana durduğunu düşünüyorum. Çocuğum doğduğunda, karımın yanındaydım. Çocuğumun doğduğunu görünce hayatın ve ölümün ne kadar yakın olduğunu anladım. Çocuğumun doğduğunu gördüğüm için çok mutluydum, daha mutlu olamazdım. Ama aynı zamanda ölümün de doğumla aynı derecede önem taşıdığını fark ettim."

Geçen gün çok sevdiğim bir dostumla konuşurken bana söylediği bir cümleyi hatırlattı bu okuduklarım. "Yaşamı bu kadar kutsallaştırmamak lazım Zeren" demişti. "En sevdiklerimizin ölümü dahi olsa ölüm bile bazen insanlara çok şey kazandırır".

Fiziksel ya da psikolojik pek çok sorunumuzun altında ölüm korkumuzun yattığının ne kadar farkındayız acaba? Mesela öleceğini öğrenen bir insanın yaşadığı özgürleşme çok dikkatimi çeker benim. Öleceğini öğrendiği andan itibaren aslında gerçekten yaşaması gerektiği gibi yaşamaya başlar. Yapmak isteyip de yapamadığı herşeyi yapmaya başladığı andır ölümünü öğrendiği an. Peki neden bunu beklemek gerek? Bunun gerek olduğuna kendimizi inandıran da sadece bizleriz aslında.

Bence kendinize bir iyilik yapın. Bu filmin oynadığı size en yakın sinemalardan birine gidip en azından iki tane bilet alın. Ve çok sevdiğiniz birine aldığınız bu biletlerden birini hemen bugün armağan edin. Biletin üzerinde bir yere de "bu filmi seninle izlemek istiyorum" yazın. Ya da ben böyle detaylara gelemem derseniz, sadece ve sadece gidin ve izleyin. Ama ne yapın yapın, izleyin!

02 Ekim 2009 Cuma

Bir 'Uzak' Yolculuk

Uzakdoğu'nun benim için henüz bir yığın bilinmezle dolu, zaman zaman tekinsiz, ürperten, ama bir o kadar merak uyandırıcı, sofistike evreninde dolanıyorum haftalardır. Yolumu kaybetmemek için tutunduğum dallar, kurdukları cümlelerle bana ruhlarını uzatan yazarlar... Öyle ki önümde uçsuz bucaksız, yoğun ve aralıksız bir orman denizi var ve ben bu ormanın batı kıyısından içeriye sızmaya çalışan bir kuzgun yavrusu gibiyim...

Belki de ormanın batı kıyısından girmeye çalıştığım için dallar bu kadar yoğun ve katetmem gereken yol da bu kadar meşakkatli geliyor bana. Hayattaki her şeyimiz, nefes alışımız, alışkanlıklarımız, beslenmemiz, bedenimize ve ruhumuza bakışımız o kadar Batılı ki, kendimiz dahil dünyanın herhangi bir yerine batı gözlüğünü çıkartarak bakmaya çalıştığımızda fena halde afallıyoruz. Ondandır ki Haruki Murakami ile başlayan bu yeni dünyalara maceram boyunca okuduğum her kitapla ve keşfettiğim her yazarla derinden sarsılıyorum. Bir kitabı bitirince hemen arkasından yenisine başlayamıyorum. Düşünmek ve sindirmek için biraz zamanın geçmesi gerekiyor. Şimdiye kadar okuma maceramda yaşamadığım kadar derin bir tecrübe yaşıyorum.

Kısıtlanmış ve tek tipleştirilmiş yaşamlarımızda farklı bakış açılarına ne kadar ihtiyacımız olduğunu ancak bu farklılıklar önümüze çıktığında anlıyoruz. Hayat çoğumuzu genelde sadece 20-30 kilometrekarelik bir alana mahkum ediyor. Yaşamlarımız bu alan dahilindeki evimiz, işimiz, okulumuz, restoranlar, kafeler, eş dost evleri arasında gide gele tükeniyor. Tibet'in ulaşması günler süren dağlarındaki manastırlara, Budist tapınaklarına; Alpler'in uçsuz bucaksız yeşiline, mavisine, beyazına; Afrika'nın vahşi doğasına fiziksel olarak ulaşma imkanına çoğumuz sahip değiliz. Ama yaşam acaba sadece maddeden ve fizik kurallarından mı ibaret? Bedenim orda olmasa bile acaba ben gerçekten orada olamaz mıyım? Zaman zaman maddeyi yani bedenimizi fazlasıyla kutsallaştırıp ruhumuzu öylesine yatsıyoruz ki yaşamlarımızı gerçekte bu kadar daraltan şeyin bu olduğunun farkına bile varamıyoruz.

Son zamanlarda elimdeki kitap Kazuo Ishiguro'nun Beni Asla Bırakma'sıydı. Roman üzerine söyleyebileceğim şeyler oldukça fazla ama bir o kadar da kuracağım her cümle okumayanlara büyük bir saygısızlık. Öyle ki adeta bir puzzle mantığında ilerleyen romanın okuyucunun karşısına çıkardığı gerçekliğin tokat misali vuruculuğundan hiç bir okuyucunun mahrum bırakılmaması gerek. Ama yine de sadece şunu söyleyebilirim: Bu kadar gerçek olmayan, bu kadar 'kurgu' bir hikayeyle insanoğlunun vahşi acımasızlığı ve insanlığın geldiği noktanın vahameti ancak bu kadar 'gerçek' ve etkili anlatılabilirdi. Masumiyet nerede kaldı? Yoksa hiç varolmamış, sadece varolduğuna inanılması huzur veren bir masaldan mı ibaretti?

Kazuo İshiguro'yla yola devam... Değişen Dünyada Bir Sanatçı...