24 Ocak 2012 Salı
İzle, oku, ör!
14 Ekim 2011 Cuma
Sahi İstanbul, ben 31 oldum da, sen kaç yaşındasın?
1 Ekim 2011 Cumartesi
Uykum kaçmadı, kek yapmadım ama yine de yazdım...
26 Mart 2011 Cumartesi
İstanbul'a bahar filmlerle gelir!
Festivalin kitapçığını incelediğimden bu yana bunca güzel filmin gösterilecek olmasından duyduğum heyecana mı sevineyim, çoğunu kaçıracak olacağıma mı üzüleyim, karar veremedim. Evet, bir itiraf geliyor ki, işimi çok çok ama çok sevsem de böyle zamanlarda beni o sinema salonlarından ve Beyoğlu'nun o sanat kokan sokaklarından, kafelerinden uzak tutan her şeye sinir oluyorum. Ama ne yapalım, güzel olan her şey bir arada olmuyor. Ben de sahip olduğum tek izin gününe üç film birden sıkıştırarak günlük "yüksek doz" yüklemesiyle açığı kapatmaya çalışacağım:)
Her şey bir yana tek bir film var ki, kaçıracağıma nasıl üzüldüm, nasıl üzüldüm anlatamam. Haruki Murakami'nin bendeki yerini, hele de İmkansızın Şarkısı romanının bende nasıl izler bıraktığını bu satırların eski okurları çok iyi bilir. Ne okuduğum anları, ne okuduğum mekanları, ne de son 30 sayfada yaşadığım duygu yoğunluğunu imkanı yok unutamam. Daha festival kitapçığını elime almamıştım, internetten filmleri incelerken uluslararası yarışma bölümünde İmkansızın Şarkısı'nın sinema uyarlamasını olduğunu gördüm. 30 saniye boyunca tavan yapan duygularım, gösterildiği hiç bir günün izin günüm olan çarşambaya denk gelmediğini farketmemle dibe vurdu.
Evet, biliyorum ben bu filmi ne yapar eder izlerim. Ama izlemeyi çok istediğiniz bir filmi festivalde izlemek gibisi asla yoktur. Film öncesi aynı heyecanı paylaşan insanlarla salon kapısında bekleşmek, bazen sohbetlere karışmak, çıkışta kalabalıkların arasında filme dair yorumların kimiyle aynı duyguları paylaşmak, kimine itiraz etmek istemek, o ruh haliyle Beyoğlu sokaklarına karışmak, çaya, kahveye, belki bir kadeh şaraba, rakıya bulanmak... İşte festivalde film seyretmek bunlar demektir. Ama ne yapalım, bizim de payımıza bu sene sadece iki gün için bu keyfi yaşayabilmek düştü.
'Özgür' ve 'demokratik' ülkemin 'adalet yüklü' mahkemelerinin ipimizi kesmesinin zorunlu sonucu olarak verdiğim ara boyunca mutfakta işler tüm hızıyla, hatta gaza basılmış bir hızla devam ediyor. Num Num'da en sevdiğim şeflerimden birinin yorumuyla "soğuk istasyonunda kendisini yakmayı başaran ilk kişi" olma ünvanını da aldıktan sonra gönül rahatlığıyla salataların, tatlıların, sandviçlerin tozunu attırıyorum. Tost makinesinin "sen misin o kadar dövme yaptıracağım, dövme yaptıracağım diye tutturan, al sana dövme" dercesine kolumda bıraktığı üçgen izin inanın dövmeden bir farkı yok, elimle çizsem bu kadar muntazam bir üçgen çizemezdim:) Gerçi benim istediğim bir üçgen dövmesi değildi ama olsun! Num Num hatırası olarak ömrüm boyunca bedenimde taşıyacağım muhtemelen:)
7 Mayıs'ta bitecek olan stajımın sonrasında kendime vermeyi planladığım bir armağanın sonucu olarak iki gündür mutfak molalarımda elimde Barcelona kitapçığımla dolanıyoruz. Bazen bildiklerimi teyit ediyorum, bazen de yepyeni şeyler öğreniyorum Katalonya kültürüne dair. Örneğin Barcelona'da Cervantes'in ölüm yıldönümü olan 23 Nisan'ın Kitap Günü olarak kutlanması ve geleneksel olarak kadınların erkeklere kitap, erkeklerin de kadınlara gül hediyesi etmesi... Ne hoş!
Başta da söylediğim gibi bahara çok az bir zaman kaldı. Bahar, benim de hayatıma filmlerle, kaşık kepçe sesleriyle ve bavul yüklü günlerle geliyor. Şimdiden kutlu ve mutlu olsun!:)
2 Kasım 2010 Salı
Kalbinizin kasko bedeli...
"Kalbinin kaskosu var mıydı" diye soruyor kitap "Kalbine son hız giden bir Opel Vectra saplandı, onu çıkarmaya çalışıyoruz"."Hadi bakalım, çıkar çıkarabilirsen" diyor bendeki bir ben de... Okuduğum andan beri öylesine vurdu ki bu cümle, bana vuranları kim çıkaracak asıl, bilen yok!
Kalbe bir şey olunca zararı sigorta ödüyormuş, yani bir nevi kalpteki hasarları tamir merkezi... Sahi, şöyle kocaman bir "keşke" diyesi gelmiyor mu insanın içinden?
On gündür benimle dolaşıyor bu cümle. İlk, on gün önceki bir kitapçı ziyaretinde raflar arasında tırtıklanırken okundu ve yapıştı kaldı zihnimin köşesine. Bugünse artık içinde geçtiği kitap benimle. Çok sevdiğim Donna Leon'un Ölümcül Çareler'inden sonra çantamdaki yerini aldı, ruhumdaki yerini bir cümleyle bile çoktan almış olan Aşık Papağan Barı.
Nazlı Eray serüvenim devam ediyor anlayacağınız. Prag fonunda, Stalin ve tanımadığımız pek çok tarihi karakterin yaşamlarına yolculuk için uçak bileti niyetine bir roman olan Kayıp Gölgeler Kenti'yle başlamıştı bu serüven. Kışı, bu edebiyat perisi kadının hayalgücü satırlarıyla yaşamak istediğime daha çok eminim artık. O benim kış yazarlarımdan biri oldu ve mevsim bitmeden daha almam gereken çok yol var.
Bu arada bir rivayete göre benim şehrime kitap fuarı gelmiş. Peki ben neden benim şehrimdeki bu kitap fuarına gitmek için şehirlerarası yolculuğa çıkar gibi bir hazırlık yapmak zorundayım? Neden örneğin Ankara ya da Bursa yoluna çıkma fikri bana daha cazip geliyor? Ne kadar kitapsever olduğumuz mu sınanıyor acaba diye düşünmeden edemiyorum bazen. Hani gerçek bir edebiyatseversen dünyanın öbür ucunda da olsa kitap fuarına gidersin gibi bir mantık mı bu? Ve eğer böyleyse ben sınavı geçemiyor ve bir edebiyatsever sayılamıyor muyum?
Efendim, bir türlü edebiyatsever olmayı beceremeyen(!) bendeniz, şu 15 günlük fuar kapsamı içinde bir kez olsun ayak basmaya çalışacağım benim için fîzanda konumlanmış olan bu fuar alanına. Ümidim, belki orada bünyeye biraz edebiyat sevgisi bulaşır da, her yıl tabi tutulduğumuz bu illallahlık sınavdan sonraki yıllarda sorunsuz geçmeyi başarırım.
Not: İkâmetgahı Beylikdüzü'ne taşırsam işte siz o zaman görün bendeki edebiyat sevgisini...
9 Ekim 2010 Cumartesi
Bir Sylvain Chomet karakteri olmak istiyorum!
Filmekimi'nin programında Sylvain Chomet'nin yeni animasyon filminin de yer aldığını gördüğümde film arşivime defalarca izlenmekten bıkılmayacak bir filmin daha ekleneceğini hissetmiştim. Yanılmamışım. Söze dünün en güzel şeyinden bahsederek girdim ama dün, topyekün her şeyiyle çok güzel bir gündü.
Dört günlük yorucu bir tempodan sonra sabah yeniden erkenden uyanıp yollara dökülmemin yine çok keyifli bir nedeni vardı. 2010'un 8 Ekim'i, İstanbul'un sonbahar müjdecilerinden Filmekimi'nin başlama tarihi olarak not düşülmüştü takvimlere. Ama bu sene bir değişiklik yaparak sonbaharın değil kışın habercisi olmaya karar vermişti, o ayrı.
Çoğu insanın şikayetlerinin aksine bu sene ben, kararan gökyüzünden, yağmur yüklü bulutlardan, şakır şakır yağan yağmurdan acayip bir keyif alıyorum. Sabah gözümü açarken kapalı perdelerin arkasından cama çıtır çıtır vuran yağmur damlalarının sesini duyarsam eğer, sanki görünmeyen bir elin içime enerji pompaladığını hissediyorum.

O nedenle dün sabah da son derece soğuk bir hava ve ırmak misali akan sokaklara adımımı atarken çok keyifliydim, üstelik tadını en çok çıkarabileceğim arkadaşlarımdan biriyle 11.00 ve 13.30 seanslarında iki doyumsuz film izlemek üzere Beyoğlu'na gitmek üzereydim. Elimde en sonunda bir tane edinebildiğim ve pembe puantiyelerine hayran olduğum için aramızda bir gönül bağı gelişen şemsiyemle genelde yağmurlu havalarda benim için kaçınılmaz bir kader olan ıslanma eyleminden de korunabileceğimin güveni vardı üzerimde:)
Meğer yağmur İstiklal Caddesi'ne ne kadar yakışıyormuş, unutmuşum. Taksim yönünden bu şehrin en sevdiğim caddesine adımımızı attığımızda karşımızda - sabahın erken saatleri olmasından da olsa gerek - tek tük yürüyen insanlar ama insan kalabalığının yerini azametli görüntüsüyle dolduran sağanak bir yağmur vardı. Bıkmadan bakılası bir tablo misali kazılı kaldı zihnimde.
Emek Sineması'nın olmadığı bir festivale başlıyor olmanın öfkesini nereye kusacağımı şaşırsam da, bireysel olarak şöyle bir protesto geliştirdim. İstiklal'in eski ve tarihi onca sineması varken İKSV'nin festival kapsamına Cinebonuslar gibi son derece kişiliksiz, sadece şatafat, gösteriş ve parıltıdan ibaret olan sinemaları katması, İstiklal'dense sadece Beyoğlu ve Atlas sinemalarının olması asla kabul edilebilir değil benim için. Bense onca izlemek istediğim film olmasına rağmen Cinebonuslar'da gösterilen filmlere gitmemeye çalışarak protesto ediyorum bu durumu. Festival filmi dediğin şeyin sonunda kendini parıltılı dükkanların olduğu mekanlara atmaktansa Beyoğlu'nun kalabalığına karışmak isterim ben. O kalabalıkta sürüklenmek, kitapçılara girip çıkmak, bir kahvecide, bir birahanede ya da bir şarap evinde soluklanmak, sohbetin dibine vurmak, filmi bu şekilde yaşamak, yaşatmak isterim.
Neyseki izleyeceğimiz filmler, Emek'ten sonra İstiklal'in en sevdiğim ikinci sineması olan Beyoğlu Sineması'ndaydı da, film keyfinin yanında sinemada tarih kokusu almanın da tadını çıkarma şansımız olabildi.
İzlediğimiz ilk film Sylvain Chomet imzalı Shirbaz (The Illusionist), sadece güne değil hayatınıza bile damga vurabilecek filmlerden. Öyle naif, öyle anlamlı, öyle kişilikli ve hayat dolu bir hikayesi var ki, bakmak ve görmek arasındaki fark gibi terazinin kefesini bakmaktan değil, görmekten yana ağırlaştırmamız gerektiğini hatırlatıyor bize.

Biraz modası geçmiş, yaşlanmış bir sihirbaz olan filmin kahramanı, o şehirden o şehire kendine nerede iş bulursa dolaşan, başarısız da olsa, gereken alkışı alamasa da yılmayan, üzülmeyen, hemen yeni şanslar, yeni seçenekler için kapıları aşındırmaya başlayan, hayatı kendisine ağırlaştırmayan bir karakterdir. Bir gün yine bir gösteri için İskoçya'nın sahil kasabalarından birine düşer yolu. Hem gösteri yaptığı hem de konakladığı mekanın temizlikçiliğini yapan minik bir kızla da arasında bir dostluk gelişir. Bir insanın hayattan mutlu olmak için çok da fazla bir şeye ihtiyacı olmadığını, mutluluk çıtalarımızı çok yükseğe koyduğumuzu ve bunu fazlasıyla maddiyatçılıkla ilişkilendirdiğimiz için ulaşılamaz kıldığımızı son derece sıradan, kısa ve net bir dille anlatıyor film.
Sadece konusuyla değil, 90 dakika boyunca ekrandan geçen her karesiyle de filmin sizi alıp götüreceğini, bol bol iç çektireceğini garanti ederim. Öyle ki, izlediklerimin gerçek, kendi yaşadığım dünyanın kurgu olmasını istedim. Öylesi renklerin, büyülü bir doğanın, keyifli tiplerin arasında yaşamak, tam ruhuma göre döşenmiş son derece sevimli odalarda konaklamak... Kısacası filmi izlerken de, bittiğinde de tüm varlığımla bir Sylvain Chomet karakteri olmak istedim.

İki film arasında benim hala çok sevdiğim kitapçı-kafe Mephisto'da edilen geç bir kahvaltı, zarif bardaklarda sıcacık tavşan kanı çaylar, bitmeyen sohbetler, kikirdemeler, tam ısınmışken yeniden paltolara sarılıp sinemaya koşturmacalar... Ve arkasından gelen bir sevimli film daha... İzlemesi keyifli, gülümseten, sevimli bir filmdi Philip Seymour Hoffman'ın aynı zamanda yönetmen de olduğu Jack'in Kayık Gezintisi (Jack Goes Boating)... Bu filme dair bende kalan şeyse, bir insanı mutlu etmek için emek vererek bir şeyler yapmanın ne kadar değerli ve önemli olduğuydu. Hoşlandığı kadın sırf "Hiç kimse şimdiye kadar benim için yemek pişirmedi" dedi diye günlerce yemek yapmayı öğrenmeye çabalayan bir adamın sevimli hikayesi olarak kaldı aklımda film.
İstiklal'in rutubet kokulu tarihi pastanesi İnci'de ayak üstü yenen profiterol, Pia'da içilen kahveler, gittikçe özel olmaya başlayan bir insan için günün anlam ve önemine dair birkaç dükkana gire çıka aranan ufak bir armağan, ellerinde şemsiyeleri yağmurda yürüyen bir çiftin olduğu Fransız Kültür'ün önünde asılı bir tablonun önünde, elimde şemsiye verilen pozlar (yukarıda görüldüğü üzere) ve yine yağmur, yağmur, yağmur...
8 Ekim 2010 kendi tarihime işte böylesi güzel bir gün olarak not edildi:)
27 Eylül 2010 Pazartesi
Tek bir bedende 'ÇOK' bir kadın!
"İçinde tek bir kadın barındırmayan bir kişilikti Juliette Binoche. Tek bir bedende ‘çok’ bir kadın!"Birkaç yıl evvel Beyazperde'de en favori aktrislerimiz üzerine hazırladığımız bir dosyada böyle yazmıştım onun için. Şimdi Filmekimi yaklaşırken ve ben bu muhteşem kadının başrolde olduğu Aslı Gibidir (Certified Copy) filmini delicesine merak ederken bu yazım geldi aklıma. Yıllar evvel ne yazmışım, nasıl anlatmışım merak ettim ve çok eksik geldi yazdıklarım.
Juliette Binoche bir sinema yolculuğunun adı benim için. Tek başına bir film... Her şeyiyle sinema ve sahne sanatları için yaratıldığını düşündüğüm bir kadın... Herhangi bir diyaloga ihtiyaç duymadan sadece yüzüyle, mimikleriyle, duruşuyla, komple tüm bedeniyle bir duygunun adı olabilecek bir oyuncu...
Ne yazsa okurum dediğim yazarlarım olduğu gibi ne çekse izlerim dediğim oyuncu ve yönetmenlerim de vardır ki, biri işte bu Fransız şarabı kıvamındaki 1964 Paris doğumlu kadındır. Hiç mi beğenmediğim filmi olmadı? Oldu, elbet oldu ama hiç beğenmediğim bir oyunculuğu olmadı. En saçma filmindeki karakteri bile izlenilir kılan ışığa her zaman sahipti o.
İnsanlar isimleriyle yaşarlar der başucu yazarlarımdan biri olan Ursula. İsimlerin anlamını önemser, insanların kaderlerinde etkili olduğuna inanır. Ben, isimleri kadar, insanların doğdukları ve yaşadıkları şehirlerin de varoluşlarında belirleyici olduğunu düşünürüm. O şehrin kokusunun, ritminin, alışkanlıklarının, ışığının, müziğinin ruhumuza işlediğine ve benliğimize bir karakter kattığına inanırım. Ve Paris'e dair ne varsa, ışıltı, zerafet, sanat, müzik, güzellik, hepsinden bir parça giyinmiş bir kadın gözümde Binoche.
Filmekimi'nde Aslı Gibidir (Certified Copy) filmini merak etmek için Juliette Binoche'dan daha fazla neden var elimde aslında. Birincisi ünlü İranlı yönetmen Abbas Kiarostami. 1979 İslam Devrimi'nden sonra ülkesini terketmek yerine kalmayı ve zor olanla mücadele etmeyi seçen ender sinemacılardan biri Kiarostami. Felsefi ve politik pek çok baş yapıtının (Kirazın Tadı ve Zeytin Ağaçları Altında en önemlilerindendir) varolmasını bu terketmemişliğine bağlar. Köklerinden kopmadığı için beslenebildiğini ve bu sayede üretebildiğini söyler.
Kamerasını her zaman özel olana çeviren ya da çevirdiğini özel kılan bu yönetmenin kadrajından çıkan bir aşk hikayesini merak etmemek kolay değil.
Filme merakımı arttıran ikinci nedense hikayenin geçtiği yerler... İtalya, yemek, şarap ve sarının büyüsü desem aklınıza neresi gelir? Benim sadece ve sadece Toskana geliyor! Taş evler, arnavut kaldırımlı dar sokaklar, alabildiğine uzanan sarı bozkırlar, şarap kokusu...
Binoche, 2010 Cannes Film Festivali'nde bu filmdeki rolüyle En İyi Kadın Oyuncu Ödülü'nün de sahibi oldu. Biraz evvel filmin fragmanını izlerken gözünden incecik bir yaşın aktığı o sahneyi gördüğümde, daha filmi izlemeden anladım sanki bu ödülün nedenini de. Gerçi bunca yıldan sonra nedene de çok gerek yok ya!
Bu yazıyı da Beyazperde'deki yazımın son cümlesiyle bitirmek istiyorum:
"Asaleti, gücü, kimi zaman masum, kimi zaman şeytani bir güzellik kokan kadınsılığı ve bir kadına en çok yakıştığını düşündüğüm duygu olan tutkuyu bu denli etkileyici taşıyışı ile Juliette Binoche, sinemaya gerçekten çok yakışıyor."
23 Eylül 2010 Perşembe
Filmler, kitaplar, mutfak maceraları...
Güne sabahın 5.30'unda merhaba diyorum bu aralar. Ortalık zifiri karanlıkken... O kadar ilginç ki, meğer İstanbul'un sessiz olduğu anlar da varmış diyorum pencereden o karanlık sakinliğe bakarken. Henüz kalabalıklar şehre akın etmeden, klakson sesleri, bağırış çağırışlar dolmadan caddelere/sokaklara, ben varacağım yere varmak istiyorum, bu kadar erken kalkmamın nedeni bundan.Trafiğin beni çileden çıkarmasına, hayattan bu aralar aldığım keyfi azaltmasına tahammülüm yok. O nedenle kendisi sahneye kurulup başrole yerleşmeden, ben rol çalıyor ve sabahın köründe varıyorum okuluma. Minibüs sanki İstanbul'da değil de Anadolu'nun en ücra köşesinde kalmış bir köydeymişçesine çukur dolu yollarda tıngırdarken, ya da metrobüs son günlerde hep puslu olan İstanbul Boğazı'nın o muhteşem iki yakasını birleştiren köprünün üzerinden akıp giderken kucağımda çalışma notları, her gün bir önceki günün dersinden olduğumuz sınava çalışıyorum yol boyunca. Elimde kepekli tostum, çaysız pek bir kuru gelse de bir yandan da onu kemiriyorum, notlarımın üzerine kırıntılarını düşüre düşüre.
Bir yandan da çantamda olmazsa olmaz, bugünlerdeki ruhuma uygun bir roman... Bu aralar Neil Gaiman damarım tuttu gene. Yaratıcılığımın doruklarda olduğunu hissettiğim bu günlerde fantastik dahilerimden Gaiman'ın hikayelerinin bana iyi geleceğini düşündüğümden, daha evvel okumuş olduğum Mezarlık Kitabı'nı yeniden atıverdim çantama geçen gün. Gao Xingjian'ın Ruh Dağı romanından da çok keyif alıyorum, bırakmış değilim kendisini ama o karmaşada okunmayı hak eden bir roman değil. Sakin bir ortama, sakin bir kafaya ihtiyaç duyuyor. O nedenle akşamları baş ucumda sıcak bir çay, mumlarım ve tütsülerim yakılmış, başucu lambam da tam yerinden sayfaları aydınlatırken okuyorum kendisini ve Çin vadilerinde, tepelerinde, ırmaklarında satır satır dolaşmaktan büyük keyif alıyorum. Doğrusu Mezarlık Kitabı'nı da çok az okuyabiliyorum yollarda. Çoğunlukla ders notlarını Gaiman'a tercih etmek durumunda kalıyorum:)
Henüz daha mutfağa inmeden geçmemiz gereken dersler var. Mutfağın yolu, gıda güvenliği, hijyen, mutfakta güvenlik, maliyet hesaplamaları, beslenme, satın alma, depolama, stok kontrol, bıçak kullanımı, tabak sunumu derslerini geçtikten sonra açılacak biz çaylak şef adaylarına. Daha dört gün oldu ama öğrendiklerim inanılmaz. Ne çok yanlış şey varmış meğer doğru olduğunu sanıp da yaptığımız, özellikle de gıda güvenliği konusunda. Kendi bireysel mutfaklarımızda yaptığımız hatalar bir yere kadar tahammül edilebilir ama profesyonel mutfaklar öyle değil tabi. Başka insanların sağlığına ve beslenmesine etki ediyor olmak büyük sorumluluk...
Bu arada harika insanlarla da tanışıyorum sınıfta. Müthiş cesaret hikayeleri dinliyorum. Kendimde cesaret sandığım şeylerin, başkalarınınkinin yanında devede kulak kaldığını anlıyorum. 19 yaşında gencecik bir kızın, hayalleri ve ideallerinin peşinde tüm ailesini karşısına alarak Ordu'dan İstanbul'a gelişinin hikayesini dinliyorum örneğin. Böylesine gencecik bir yaşta hayatta ne olmak istediğinden, nerde olmak istediğinden emin olmak kadar, etrafındaki tüm engelleri, bedelleri ne olursa olsun aşmaya azmetmiş olmak da çok güzel bir şey. İstanbul'a ilk kez ayak basıyor olmak, yurtta kalmak, aileden ilk kez ayrılıyor olmak, yalnızlık, acemilik bir yana, mutfak aşkı bir yana... Yaşadığı zorlukları, her gün telefonda annesinin, kardeşinin sesini duyduğunda ne kadar kötü olduğunu anlatırken gözleri kısılıyor, nemleniyor; ama ne zaman ki ideallerinden, eğitim bittikten sonra yapmak istediklerinden bahsetmeye başlıyor, nemler yerini ışıl ışıl bir parlaklığa bırakıyor. Sınıftaki herkesin hayatlarında büyük kararlar almış olarak, büyük değişimler ve bedeller sonucunda orada bulunduklarını hissedebiliyorum. Bir bu, bir de heyecan okunuyor hepimizin suratlarında:)
Çok sevdiğim, özlemle beklediğim Eylül de gitmek üzere artık... Neyse ki ikiz kardeşi Ekim geliyor, üstelik bu sefer hayatıma sadece yeni bir yaş değil, yeni bir on yılın başlangıcını da getiriyor... Evet, bu Ekim'de 30'lara merhaba diyeceğim. Bu aralar ne çok başlangıçlardan söz eder oldum değil mi?:) İçimden bir his, 3 ve türevlerinin çok keyifli geçeceğini söylüyor:)
Sadece bu da değil. Dokuzuncu kez heyecanla beklediğim bir festivali de şehrime getiriyor Ekim. Ayın 8'inde Filmekimi başlıyor!:) Altı gün boyunca sonbahar fonunda yaşanacak bir sinema şöleni var yani sırada. İstanbul, sonbahar ve sinema... Bu üçlü sizce de birbirini müthiş tamamlamıyor mu?
Dün filmlerin tüm listesi açıklandı. Eve filmleri incelemenin heyecanıyla döndüm. Biletlerin satışa sunulacağı 2 Ekim'e kadar hangilerine gideceğimi seçmek için vaktim var. Şimdiden "Sihirbaz", "İnsanlar ve Tanrılar", "Her Şey Güzel Olacak", "Jack'in Kayık Gezintisi" seçilmiş durumda. Bana kalsa tüm listeyi sıradan izlerim de, genelde bu durumlarda pek bana değil, cüzdan ve zaman durumlarına kalıyor seçim:) Haliyle de bu koşullarda listeyi biraz elekten geçirmek gerekiyor.
Filmler, kitaplar, mutfak maceraları... Oh be, iyi ki geldin sonbahar!
13 Eylül 2010 Pazartesi
Çekik gözlü ruhum...
Sene 2004. Yılın en sevdiğim dönemlerinden Nisan ayı... İstanbul, yirmi küsür yıldır her bahar olduğu gibi bir film festivaline daha ev sahipliği yapıyor. İstanbul Film Festivali kendimi bildim bileli beni en çok heyecanlandıran programıyla önümde keşfedilmeyi bekliyor. 24 yaşında bir ben... Heyecanlıyım... Sinema sevdası son iki üç yıldır damarlarımda şiddetlenerek akan bir tutku olarak giderek büyüyor, alevleniyor. Biraz da bunun aşkıyla festivalin önüme sunacaklarına müthiş bir açlıkla bakıyorum.O yıllarda içimde giderek büyüdüğünü farkettiğim bir aşk daha var. Uzakdoğu kültürüne dair ciddi bir merak ve ilgi besliyorum. Henüz daha çok bilincinde değilim gerçi o zamanlar. Arada sırada elime tesadüf eseri geliveren bir kitap ya da filmle tanışıyorum bu merakımla ama her yeni kitap ve film bu merak tohumlarımı besleyen bereketli bir su misali suladıkça suluyor ilgimi. Ve İstanbul Film Festivali'nde tam da o yıl bu merakımı körükleyecek bir bölüm var: Güney Kore Sineması!
Tam hatırlamamakla birlikte sanıyorum on civarında film vardı o bölümde ve ben yarısından fazlasına bilet almıştım festival henüz daha başlamadan. Sonrasında izleyip aşkına kapıldıkça bilet almadıklarıma da almış, hepsini izlemiştim. Ne filmlerle tanıştım o yıl; nasıl kendimden geçtim, mest oldum, sinemanın keyfini doruklarda yaşadım. Boş Ev, İhtiyar Delikanlı gibi Güney Kore sinemasının dünyada fırtınalar estirmiş kültleriyle o sene tanıştım. Boş Ev'in sonunda ilk kez bir sinema filminin finalinde tüm salonun birden alkış koparmasına tanık oldum. Tiyatroda mıydık? Hayır! Alkışladığımız insanlar bizi duyuyor, görüyor muydu? Hayır! Ama izlediğimizden hepimiz aynı anda o kadar etkilenmiştik ki, bütün bunları düşünmüyor, alkışlayarak beğenimizi belirtiyorduk işte!
Sonra İhtiyar Delikanlı... Nasıl da tokat gibi bir filmdi. Filmin sonunda nefessiz kaldığımı, koltuğa çivilendiğimi hatırlıyorum. Hayatımda izlediğim en sarsıcı ve kurgusu en muhteşem filmlerden biriydi ki şu an Güney Kore sineması dendiğinde en çok tavsiye edilen filmlerden biridir ama söylemesi benden, fazla sarsıcıdır ve izlemesi kolay bir film değildir. Ama kendinize güveniyorsanız da kaçırmayın o ayrı.
O yıl Güney Kore sinemasının büyüsüne öylesine kaptırmıştım ki kendimi, durumu abartıp bu sevimli çekik gözlü insanlar gibi yaşamaya başlamıştım neredeyse:) Film çıkışlarında İstiklal'de kendimi Japon ya da Çin restoranlarına atıyor; biraz evvel izlediğim filmde ne yenip içildiyse menüden mümkün olduğunca onlara benzer yiyecekler seçmeye çalışıyor; ilk kez yeşil çayla tanışma şerefine erişiyordum mesela. O kadar abartmıştım durumu anlayacağınız:) Ama ruhuma inanılmaz iyi gelen, içimdeki sinema tutkusunu müthiş besleyen bir dönem olmuştu. Hatta o tarihten iki yıl sonra başlayacak sinema editörlüğümün tohumlarının bile o yıl atıldığını düşünürüm. Zehir kanıma girmişti bir kere:)
Bütün bunları niye mi anlattım? Son zamanlarda yine o güzel ülkeden çıkan olağanüstü bir film izledim de ondan. Uzakdoğu sinemasına bu ilgim özellikle 2004'ten bu yana hep devam etti ama özellikle Güney Kore'den çıkan yapımları kaçırmamaya özen gösterdim. Her filmi istisnasız sevdiğimi söyleyemem. Arada kesinlikle beğenmediğim, kendime uygun bulmadığım filmler de oldu. Ama itiraf etmeliyim ki her sene en azından bir iki filmle bile olsa sinemaya doyurmayı kesinlikle başardılar beni.

Bahsettiğim son filmin adı ise Yepyeni Bir Hayat (A Brand New Life). Bundan yaklaşık bir ay kadar önce vizyondaydı. Film aynı zamanda 29. Uluslararası İstanbul Film Festivali'nin Genç Ustalar bölümünde de gösterildi. Gerçekten İstanbul Film Festivali'nin seçici kadrosuna teşekkürü bir borç bilmek gerek. Bu filmleri seçmeleri sayesinde birkaç dağıtım şirketinin de dikkatlerini çekerek filmlerin festival sonrasında vizyona girmesi de mümkün olabiliyor.
Filmin afişinin üzerinde "Hiç gelmeyecek birini bekleyen küçük bir kızın öyküsü" yazıyor. Evet, bu film kendisini yetimhaneye bırakarak terkeden babasını bekleyen ufacık bir kız çocuğunun öyküsü. Hayatta en çok sevdiği, birlikte çok keyifli vakit geçirdiği ve en çok güvendiği babasının anlamlandıramadığı bu darbesine alışmaya çalışan, ilk başlarda fazlasıyla bocalayan, sonrasında çevresindeki insanların doğal bir şekilde akan yaşamlarına çaresizce adapte olan ama hayatta vereceği sınavlar kesinlikle daha bitmemiş olan bir kız çocuğunun öyküsü...
Hayata çocuk gözüyle bakabilmek müthiş bir ayrıcalık... İnsan yaş aldıkça bu yetisini her geçen gün biraz daha kaybediyor. Ama işte böyle filmler sayesinde biraz olsun 'çocuk ruh halleri'mizden gidenleri hatırlamaya ve biraz olsun elimizde tutmaya çalışabiliyoruz. Minik Jinhee'nin hikayesini izlerken kendi içimdeki Jinheeleri düşündüm örneğin. O kadar çok vardılar ki... Ben kimse tarafından terkedilmemiştim ama onun bazı durumlarda içine düştüğü ruh halleri ve verdiği tepkiler bana da hiç uzak değildi.
Filmin Güney Koreli yönetmeni de zamanında böylesi bir yetimhanede yaşamış ve bu yetimhaneden Fransız bir aile tarafından evlatlık alınarak sonrasında Paris'e taşınmış. Bu filmin de kendi hayatından izler taşıdığını söylüyor zaten. Ama sakın konusuna bakıp da filmin ajitasyonla dolu olduğunu sanmayın. Uzakdoğulular'ın hayata bakış açılarında yok öyle bir kavram. O nedenle en acıklı olabilecek konular bile hayranlık uyandırıcı bir durulukla seriliveriyor karşınıza.
Filmin minik oyuncusuna tek laf etmeden bitiremem bu yazıyı. Ben seni çok sevdim Jinhee. Sen nasıl bir oyuncu olmuşsun öyle ki hayranlıkla izledim, ya da yok, bence sen direk öyle doğmuşsun:)
9 Ekim 2009 Cuma
Ekim, sinema, şehir, Beyoğlu...
Benim için sonbaharın gelişi, Beyoğlu'yla aramdaki çekim kuvvetinin artmasıyla anlaşılıyor. Her daim, engelleyemediğim bir güçle kendimi ara sokaklarda bir taburenin üzerinde çay yudumlarken, kitapçılarda yerlere çömelmiş sayfa sayfa kitap karıştırırken, iş çıkışı film keyfi şerefine bir köşe başında sevgiliyi beklerken, Asmalımescit tarafına her gidişimde yeni bir mekan ya da dükkan keşfetmenin çılgınlığıyla kendimden geçerken buluveriyorum kendimi. Yazın yakınına bile yaklaşmak istemediğim bu uyumak nedir bilmeyen semt, sonbahar ve kış aylarında benim için açılmayı bekleyen gizemli bir kutuya dönüşüyor.
Bir de Filmekimi'nin kitapçığının çıkması ve yeni sezonun en heyecan verici filmleriyle buluşacak olmanın heyecanı, sonbaharının gelişinin bir diğer habercisi. 16-25 Ekim arası film şeridi kıvamında bir hafta, sinema ve Beyoğlu severleri bekliyor bir kere daha. Yine inanılmaz güzel filmler ve etkinliklerle dopdolu. Listem çoktan yapıldı, hangi filme kiminle gideceğim kararlaştırıldı. Geriye de sadece o büyülü 9 günü beklemek kaldı.Eski bir geleneği canlandırmaya da kararlıyım bu yıl. Üniversite yıllarımda okuldan arkadaşlarla Beyoğlu'ndaki Pano Şarapevi'nin en parasız müdavimlerindendik. Şarapevi dediğin pek öğrenci işi olmuyor ammavelakin biz hepimiz keyif insanlarıyız! Soğuk kış günlerinde iki kadeh şarapla içimizi ısıtmadan eve gitmek zor geldiğinden cüzdanlar çıkarılır, kimde ne var ne yok toparlanır, iki şişe şarap bir de peynir tabağına yettiğine kadar verdildiği anda dooğru İstiklal'in yolu tutulurdu. O yıllarda içtiğim şarapların tadı hala damağımda desem yeridir.
Bir de Pano'da peynir tabaklarının ortasına muhakkak boyanmış yumurta getirirler, bazen kırmızı bazen mavi. Ve ben her defasında içimden gelen o yumurtayı çantama koyup eve götürme ve en nadide yerde saklama isteğiyle dolup taşarım. Ama sonra onun gerçek bir yumurta olduğu ve yumurtanın saklanabilecek bir şey olmadığı gerçeğiyle yüzleşmek durumunda kalır, kös kös güzelim rengarenk yumurtanın yiyip bitirilmesini izlerim:)
Bu kış Pano ziyaretlerimi arttırmaya, akşamları iş çıkışı bir iki kadeh şarapla içimi ısıtmadan eve dönmemeye, eşi dostu da peşime sürüklemeye kararlıyım.
Kış hazırlıkları sadece mutfaklarda mı yapılır? Ben de kendimi kışa böyle hazırlıyorum. Salamuraya yattım bekliyorum:)
15 Mayıs 2009 Cuma
Meğer Böyle Bir Yer Varmış!
Ben kütüphanelerle kaplı bir şehir olabilir mi diye hayal ededurayım, meğer böyle bir kasaba varmış da benim haberim yokmuş. Benim hayalimdekinden tek farkı, kütüphanelerle değil, kitapçılarla kaplı olması...
Hay-on Wye... Galler-İngiltere sınırının üstünde, 1300 kişilik nüfusu olan bir kasaba burası. Ama asıl büyüsü, bu özelliklerinde değil. Bu kadar ufak ve sakin olmasının yanında 39 büyük kitapçısı olan bir kasaba olmasında yatıyor asıl sihir. Yani başka bir cümleyle şöyle açıklıyım ki hesap yapmakta zorlanmayın: bu kasabadaki her 34 kişiye bir kitapçı düşüyor! Mucize gibi!
Güzelliklerin sadece bununla bittiğini sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Bir de bu harika kasabanın resimlerine bakın ve kitapların bu kasabanın insanları için ne büyük bir önem ifade ettiğini görün. Kitap raflarıyla donatılmış sokak duvarları, açık hava kütüphaneleri, sahaflar, sahaflar, sahaflar...
Tabi ki bütün bunların bir nedeni var, yani Hay-on-Wye'in kitaplarla bu kadar bütünleşmiş bir kasaba olmasının bir nedeni... Hay-on-Wye için "ikinci el kitapların Mekke'si" diyenlerin ne kadar haklı olduklarını kanıtlayan bir neden...
Tam bir kitap delisi olan Richard George William Pitt Booth, 1961'de ucuz ve sakin bir kasaba olmasından dolayı buraya yerleşir ve pek çok yeri kiralayarak kasabayı kelimenin tam anlamıyla bir açık hava kitapçısına dönüştürür. Ve tüm bunlardan da daha güzel olan şey, 1988'den beri burada düzenlenen kitap festivali... Dünya çapında pek çok yazarı buluşturan bu açık hava festivali, artık Hay-on-Wye'in de sınırlarını aşmış ve dünyayı dolaşan bir festivale dönüşmüş durumda. Avrupa'nın dört bir yanında, Şam'da, Moskova'da, Amman'da yazarlar ve okuyucular, arada hiç bir hiyerarşi, ünvan ve otorite olmadan birarada olarak, okumalar, sohbetler ve buluşmalar gerçekleştiriyor; kısacası tam bir edebiyat tapınması...
Şimdi bir düşünün: açık havada yemyeşil bir alanda, elinizde çay bardaklarınız ya da kahveniz, her gün gördüğünüz yan komşunuzla değil, kitaplarındaki dehaya, edebi anlatıma tutkun olduğunuz bir yazarla göz göze vermiş, bilmem kaçıncı kitabındaki bir karakter üzerine konuşuyorsunuz.
Elif Şafak'ın bir yazısı vesilesiyle öğrendiğim bu muhteşem edebiyat etkiliğinin ve bu etkiliğin çıkış noktası olan kasabanın varlığını bilmek, en azından bana bu dünya üzerinde, şu anda orada olamasam da, gerçekten ait olduğum bir yer olduğunu görmek açısından da mutluluk verdi.
Şimdi saatlerdir aklımda takılmış plak gibi tekrar eden bir cümle: benim hala ne işim var burada?
11 Mart 2009 Çarşamba
İstanbul'a Bahar Festivalle Gelir

Her sene Nisan başında 15 günlük bir sinema şöleni olarak istanbul'un göbeğine düşen İstanbul Film Festivali, benim için artık baharın geldiğinin kesin işaretidir.
Cemreler düşmüş müdür, toprak bereketini verip yeşilin en güzeline durmuş mudur, ağaçlara pembe beyaz çiçekler konmuş mudur, bilemem ama bilirim ki, benim yenilenmelerim, yeşile durmalarım, çiçek açmalarım bu seyir şöleniyle başlayacak.
Bu yıl 4-19 Nisan tarihleri arasında yapılacak olan festivalin programı, dün akşam Emek Sineması'nda yapılan törenle açıklandı. Ve aldı beni bir heyecan... Gidilecek filmler belirlenmeli, biletler hiç vakit kaybetmeden alınmalı, her filme izlemekten keyif alacağını bildiğin bir arkadaşın düşünülmeli ve ona haber verilmeli, sevgiliyle gidilecek özel gece seansları seçilmeli, öncesinde Beyoğlu'nun keyfini çıkarmalık uzun zamandır gidilmeyen özel bir mekanda yemek programı yapılmalı, kısacası pazar günü satışa çıkacak festival kitapçığı üzerinde uzun uzun çalışılmalı...
İstanbul'da yaşamayı neden sevdiğimi yeniden hatırlatan bir dönem benim için İstanbul Film Festivali. Kışın soğuğundan sıkı sıkı paltolara sarınıp akşam sıcak bir 'yuvaya' varma güdüsüyle yönünü direk eve döndüren bedenim, sıyırıp üzerinden kalın örtülerini, sokaklara, caddelere, kafelere, sinemalara, Beyoğlu meyhanelerine çevirir yüzünü. Çantasında kitapları, elinde sinema dergileri, şehrin akıntısına karışır, izlediği filmlerden sarhoş, zaman zaman evinin yolunu unutur.
Uzun zaman görüşülmeyen arkadaşlarla yeniden görüşmektir festival. Her film seçiminde o filmi izlemekten keyif alacağını bildiğin arkadaşını düşünmek ve onu davet etmektir. Özlem gidermektir, hararetli tartışmalara girmektir. Bir filmi izlemek kadar güzel olan şey, o filmin seni götürdüğü yerler üzerine saatlerce süren sohbetlerdir.
Aşktır festival. Aşkın tazelenmesidir. Aynı heyecanla bir filmi izlemeyi beklemektir. Çok sevdiğin, aylarca beklediğin bir yönetmenin filmini izlerken yanındaki koltuğun sadece O'na ait olmasını istemektir.
Ne dersiniz, bunca şey ifade ederken bu festival bana, sizce de heyecanlanmakta haksız mıyım?
Unutmayın, biletler 21 Mart'ta satışta!
17 Ekim 2008 Cuma
Filmekimi'nin Ardından...
Evet bitti. Yedi gün boyunca içimi titreten bir dolu filmle yüklü bu mini festival bu sene de sona erdi. Sayılı gün çabuk geçer, hele de bu sayılacak günler iki elin parmakları kadar bile değilse çok daha çabuk geçer. Geçer de, ya sonrasında arkasında bıraktıkları?
Bir hafta boyunca Beyoğlu'nun en güzel sinemalarından biri olan Emek Sineması'nı mesken edinmek, yer gösterici amcalarla ahbap olmak, sinemanın yanında su satan teyzenin istisnasız gülümseyen gözleri ve nur yüzüyle karşılaşmak, yüzleri gide gele aşina gelmeye başlayan festival takipçilerini tanımaya başlamak, her filmden sonra sarhoş olmuş bir berduş gibi kendini İstiklal'in kalabalığına bırakmak... Bütün bunlar Beyoğlu'nda geçen bir festival haftasından geriye kalanlar...
Yine ömrüm boyunca unutmayacağım, her birini film arşivime eklemek için ciddi aramalara gireceğim, edindikten sonra ara ara ruhumun ihtiyacına göre seçip tekrar tekrar izleyeceğim filmler izledim. Aralarında vizyona girecekler de var; Körlük, Vicky Christina Barcelona, Rüya, Beşir'le Vals, Zamanın Külleri gibi... Kesinlikle not edip vizyonda kaçırmamanızı tavsiye ederim. Daha çok film var tavsiye edeceğim ama vizyona girer mi? Yürekten bir "KEŞKE" diyorum...
Ama bir film var ki, daha önceki yazımda da sözünü etmediğim için şimdi üzerine iki satır karalamak istiyorum. Yönetmen Anna Melikyan; başrol ise bendeniz, pardon yani Masha Shalaeva. Filmi izlerken o kadar çok, neredeyse kendi iç dünyamdan kopya edilmiş kare ile karşılaştım ki, hep bir nevi kendimmişim gibi izledim Masha Shalaeva'nın oynadığı Alisa karakterini.
Gerçeklerini hayalleri ile birleştiren ufak bir kızdır Alisa. Ancak bu şekilde yaşayarak mutludur. Öyle ki, annesi Alisa'ya, denize girdiği bir gün bahriyeli olan babasıyla sahilde karşılaşıp birlikte olması sonucu hamile kalmıştır. Yani durum, tabir-i caizse 'bir gecelik' hatta 'bir anlık' aşktır. Ama Alisa için bu durum bambaşkadır. Alisa, denizleri kendine mesken edinmiş, o sahil senin bu sahil benim dolaşan bir denizkızı olan annesi ile yakışıklı bir denizci olan babasının aşkı sonucu dünyaya gelmiş olduğunu hayal etmektedir. İlk zamanlar bu kızın naifliği insanı güldürecek kadar şirin olsa da, zaman geçip Alisa'nın büyüdüğüne şahit oldukça aslında hayal dünyasının, sahip olduğu en önemli zenginlik olduğunu anlıyoruz. Hele de filmin yüzünüzde tokat gibi patlayan final sahnesinden sonra gülmek mi, ağlamak mı istediğinize karar veremeyeceksiniz.
İstanbul'un ve sonbaharın keyfini dolu dolu içime çekmemi sağlayan bir hafta daha geride kaldıktan sonra İstanbul'la söyleştik yine kendi aramızda.
- Böyle güzelliklerin de olmasa, aramıza hep mesafeler girecek be İstanbul'um. Sen bana küs ben sana küs, dolanıp duracağız. Ne olur hep güzel yüzünü göstersen, sivri tırnaklarını üzerime geçirip de kanatıp kanatıp durmasan ruhumu...
- Yıllardır "gülü seven dikenine katlanır" diye diye sevdiler beni. Aşk ve nefret gibi, siyah ve beyaz gibi... Hep bu çelişkilerimden beslendi, ilham aldı şiirlerim, romanlarım, öykülerim... Yorduğum kadar dinlendirmesini de bilirim ama istemesini bilene... Bu arada... Pazar günü Woddy Allen uyarlaması "Tekrar Çal Sam" oyununa bir çift biletim var. Hoşuna gider diye düşündüm. Ne dersin?...
- Oh be, derim, oh be...
- o -
Not: Fotoğrafta görülen portakalın ne bu yazıyla ne de filmlerle hiç bir ilgisi yok aslında. Ören'de yıllar evvel ellerimle diktiğim portakal ağacının meyvelerini birkaç senedir değil yeme, görme fırsatı bile bulamadığım için annemler gelirken sırf benim için bir tane koparıp getirmişler. Bir haftadır gidip gelip kokluyorum. Nasıl güzel kokuyor bir bilseniz. Biraz kızarsın diye sürekli cam önünde duruyor ama ben fotoğraf çekerken öyle işveli bakıyordu ki, onu da resme almadan edemedim:)
24 Eylül 2008 Çarşamba
Filmekimi Başlıyoooor!
Sonbaharın en güzel dönemlerinden biri yaklaşıyor benim için. Gözlerimi açmış, kulaklarımı dikmiş, ha geldi ha gelecek derken merakla haberlerini takip ettiğim Filmekimi'nin biletleri yarın satışa çıkıyor. Çok fazla merak ettiğim birçok filmin gösterim programında yer alıyor olmasından dolayı ayrı bir heyecan basmış durumda beni:) 10 Ekim'le 16 Ekim arasında yapılan 7 günlük minicik bir festival Filmekimi. Yılın en iyi pek çok filmini bir arada sunarak yazın çoğu zaman uzaklaştığımız sinema salonlarına biz İstanbullu sinemaseverleri yeniden çağıran, sonbaharın ve kışın müjdecisi olarak adlandırmayı daha çok sevdiğim bir festival... Yağmurlu bir İstanbul gününde İstaklal Caddesi'nde elimde bilet sinemaya koşmak, ya da tam pastırma yazı dediklerinden güneşli bir sonbahar gününde, bir elimde çayım bir elimde birazdan gireceğim filmle ilgili detayların yer aldığı bir broşür sokaklara serilmiş masalara tünemek, hiç tanımasam da aynı filmi izlemiş olmanın ortak ruh hallerinde buluştuğumuz sinemaseverlerle ayaküstü bir iki çift laf etmek... Bütün bunlar, festivallere dair izleyeceğim filmler kadar keyif veren şeyler benim için.
Ofiste çalıştığım dönemlerde gerek Filmekimi olsun, gerek İstanbul Film Festivali olsun, hafta arası 2.5-3.00 YTL gibi komik rakamlarda olan bilet fiyatlarından yararlanamayıp da izleyemediğim filmler için o kadar üzülürdüm ki (içimdeki şeytanın "bas istifayı, çık git, özgürce izle filmlerini" deyip de beni yoldan çıkarmaya çalışmasını zorlukla engellemeye çalıştığımı itiraf edeyim:)), bu sene hafta arası günlerde 19.00'a kadar olan tüm seansların 3.5 YTL olmasından sonuna kadar faydalanacağım için ne kadar mutlu olduğumu siz düşünün artık:)
İzlemeyi düşündüğüm birkaç filmle ilgili düşüncelerimi de paylaşmak istiyorum. Dediğim gibi merak ettiğim film sayısı çok. Hatta biri bana kredi açsa da hepsini izlesem diyorum:) Canım bankacı arkadaşıma, Meloş'a sesleniyorum, bankaların bu konularda da sanat severlere destek olması gerek bence; hep araba ya da ev almak için mi kredi alacağız, değil mi ama:)
En ama en merakla ve heyecanla beklediğim film Beşir'le Vals (Waltz With Bashir). Bu tür canlandırma animasyonlar teknik olarak zaten izleme keyfini doruğa çıkaran çalışmalar benim için. Ama bunun yanında filmin (belgeselin) konusu da çok çarpıcı. 1982 Lübnan Savaşı'nda yaşanan Sabra-Şatila katliamı sırasında bölgede asker olan yönetmen Ari Folman, savaşa ve o günlere dair hiç bir şey hatırlamadığını farkeder. Bir asker arkadaşıyla karşılaştığında arkadaşı ona her akşam o günlere dair kabuslar gördüğünü anlatır. Böylece Ari Folman için hafızasının kilitli kalmış dehlizlerine doğru girişeceği ürkütücü bir yolculuk başlayacaktır. Filmin gerçekten çok çarpıcı bir fragmanı var. Sadece fragmanından bile tüylerimi diken diken eden sahneler oldu ki, filmin tamamını izlediğimde ne hissedeceğimi bilemiyorum. İsteyenler fragmanı, filmin orjinal sitesi olan bu linkten izleyebilir.
Bir diğer merakla beklediğim film, Josè Saramago'nun muhteşem romanı Körlük'ün sinema uyarlaması. Şu aralar Saramago'nun, Körlük'ün metafor olarak tersi sayılabilecek Görmek isimli romanını okuyorum. Bu iki kitabı da şiddetle tavsiye ederim. Her iki kitapta da 'Körlük' ve 'Görmek' kavramları üzerinden bir distopya yaratılarak çok başarılı toplum ve devlet eleştirileri yapılıyor. Çok etkilendiğim Körlük romanının beyazperde uyarlamasını da (Körlük / Blindness) heyecanla beklememin en önemli nedenlerinden biri yönetmen Fernando Meirelles, diğeri ise hangi filmde oynasalar izleyeceğim iki başarılı oyuncu Julianne Moore, Gael García Bernal. Filmin gösteriminin 12 Ekim akşamı olacağını düşünürsek, izlemeyi düşünenlerin o zamana kadar kitabı muhakkak okumalarını tavsiye ederim.
Ve... Bana deseler ki, kendini tanımlayacağın bütün halleri eksiksiz sıra sıra yaz! Hiç düşünmeden söyleyeceğim şeylerden biri, tam bir Hayao Miyazaki fanatiği olduğum olacaktır. Bu Japon animasyon dehası ne çekse izlerim. Bir ara artık film yapmayacağını söylemişti de, diğer bütün filmlerini sanki bana ondan miras kalmış gibi nasıl da özenle saklar olmuştum. Son filmi Küçük Denizkızı Ponyo (Gake no ue no Ponyo) Filmekimi'nin en güzel süprizlerinden. Daha evvel Miyazaki filmleri arasında en sevdiğim iki tanesiyle ilgili de bir yazım olmuştu ki, bu filmleri kesinlikle minik arkadaşlarıma da tavsiye ederim. Miyazaki hayal dünyası son derece geniş bir yönetmen. Çocukların da hayal dünyalarının sınırsızlığını düşünecek olursanız, bir araya geldiklerinde her iki taraf açısından da nasıl keyifli bir durum ortaya çıkacağını siz düşünün:) Miyazaki tüm dünyada yaş sınırlarını ortadan kaldırmış bir yönetmendir. Onun filmlerini izleyen kitleler arasında yan yana oturmuş biri 6 yaşında biri 70 yaşında iki kişiyi görmeniz hiç de şaşırtıcı olmaz. Dolayısıyla benim 'kaçırılmayacaklar' listemde bu film kesinlikle baş sıralarda...

Ne yapıp edip kaçırmamaya çalışacağım son filmse Limon Ağacı (Etz Limon). Son derken daha izleyeceğim çok film var ama bu dördünü izleyemezsem festivali kırık bir kalple kapatırım, o bakımdan:) Limon ağaçlarını korumak için İsrail'le korakor bir mücadeleden sakınmayan Filistinli bir kadının hikayesi Limon Ağacı. Berlin Film Festivali'nde dünya prömiyerini yapan filmin aldığı alkışlara ek olarak bir de 2008 Berlin Panorama İzleyici Ödülü'yle festivalden ayrıldığını da ekleyeyim. Bölgedeki savaşa her zaman insan hikayelerini öne çıkararak yaklaşmayı kendisine düstur edinen Eran Riklis'in (Suriyeli Gelin) yönetmen koltuğunda oturuyor olması da, benim için filme dair ayrı bir merak konusu.
Festival boyunca da izlediklerimi, gördüklerimi, festival atmosferini, ilginç olayları buradan paylaşmak istiyorum. Yarın bilet satışları başlıyor. Emek Sineması'nın önünde birikecek bilet kuyruğunu şimdiden düşünmek istemiyorum. "Bilet kalmadı" gibi sözlere ise kesinlikle tahammülüm yok. (Bu aralar birkaç tiyatro oyunu için duyduğum bu sözden artık bana gına geldi). Ama kuyruk problemi yaşamak istemeyenler ya da bilet almak için taaa İstiklal'e kadar gidemem diyenler için Biletix gibi bir imkanın olduğunu da belirtiyim.
Öyle çok özlemişim ki bu heyecanları, gören yıllardır bu imkanlardan uzağım sanır. Daha şurda en son Nisan ayındaki İstanbul Film Festivali'nin üzerinden bir yıl bile geçmedi. Ama bu sene farklı bir haller var üzerimde. Heyecanlıyım, mutlu olduğumu hissediyorum:) Eylül'e girmeden önce çok pohpohladım kendisini, "çok özledim seni, gel artık" diye mektuplar bile yazdım. Şimdi sıra Ekim'de diyorum:) Ne de olsa doğduğum ay, güzelliklerini benden niye esirgesin ki:)
Not: Benim bu taktik tuttu galiba, herkese tavsiye ederim:)
16 Mayıs 2008 Cuma
İçinde Olmak İstediğim Kareler
Fotoğrafları da, fotoğraflanmayı da çok severim. Ama en çok da fotoğraflardaki hikayeleri okumayı... Harekete geçebilmek için fırsat kollayan iflâh olmaz hayalgücüm motorlarını yeniden çalıştırmaya başlayıverir. O fotoğraf karesinin öncesi ve sonrasıdır kurguladığım, merak ettiğim.
Sinema sevdasını türeten bir aşktır bu. Çünkü görsel bir sanattır sinema, arka arkaya akan fotoğraf karelerinin perdedeki yansımasıdır. Bir filmin hikayesinin, senaryosunun, kurgusunun, oyunculuğunun ne kadar sağlam olması gerektiğini bilse de içimdeki sinemacı, görüntü kalitesini hep ayrı bir yere koymaktan da geri duramaz. Çünkü sinemanın öncelikle görsel bir sanat olduğunu hiç unutmaz.
Herhangi bir duyguyu sözle anlatmak değildir sinemada marifet. Çünkü bunu edebiyat da yapabilir, tiyatro da. Halbuki sinemayı özel ve diğer sanatlardan ayrı kılan, sözlere gerek kalmadan, görüntülerle bir duyguyu seyirciye geçirebilmesidir. Zaten bu dürtüyle başlamıştır sinema sanatı. Adı üzerinde SESSİZ SİNEMA. Öyle ki, sesli sinemaya geçiş olduktan sonra onca yıldız çıkaran bu sektör, sessizliğin hüküm sürdüğü dönemlerdeki kralını, Charlie Chaplin'i hiç ama hiç unutmamıştır.
Son dönem Türk Sineması'nda görüntüyle duygu aktarımı konusunda kimselerin eline su dökemeyeceğini düşündüğüm tek insan, bu 16 Mayıs gecesinde tüm dünya sinemacılarının beğenisine sunuyor son çalışmasını. Nuri Bilge Ceylan bir kez daha Cannes Film Festivali'nde Üç Maymun filmi ile büyük ödül için yarışıyor.
Nuri Bilge Ceylan sinemasını beğenmek ya da beğenmemek değil söz konusu olan. Yaptığı sinemayı bir bütün olarak beğenmeyenlerin bile teslim ettiği tek bir gerçeklik var ki, filmlerinki görsel lezzet insanın iştahını kabartan cinsten.
Katıksız bir takipçisi olarak Nuri Bilge Ceylan filmleri izledikten sonraki Ben'i şöyle tarif edebilirim sizlere: Diyaloglar, monologlar ya da heyecan dolu aksiyon sahneleri (yoktur zaten) değil, unutulmaz kareler kalır aklımda; sadece her biri bir duygunun isim verdiği unutulmaz kareler... Hüznün karesi, aşkın karesi, yalnızlığın karesi... Ve hayran olan yanım kulağıma hep "ben de bu karenin içinde olmak isterdim" diye fısıldar.
Ve karı bana yeniden sevdiren yönetmendir Nuri Bilge Ceylan. Metaları da bir duygu aktarım aracı haline getirebilen sihirli bir kameradır onunkisi. İşte bu nedenle kar, artık kar değildir yalnızca. Uzak filmindeki o unutulmaz yalnızlık ve İstanbul kokan karlı sahneler ve İklimler filminden resimde görülen bu kare... Ben hüznün fotoğrafı olarak adlandırmayı tercih ediyorum bu kareyi, bilmem siz ne dersiniz?
Bir yandan da, içinde olmak istediğim karelerin bir bütünü olarak adlandırıyorum Nuri Bilge Ceylan sinemasını. Öznesi olmak istediğim fotoğraflar... İnanıyorum ki, kamerasını doğrulttuğu her insan, kendisini hiç olmadığı kadar özel hissedecektir onun görüş alanında.
Ve her insanın kendine ait bir rengi olduğunu bana öğreten bir yönetmendir Nuri Bilge Ceylan. O rengiyle daha bir güzelleşen, kimliğini/varoluşunu bulan, ruhunu bir ayna gibi yansıtabilen insan... Örneğin İklimler filminde, fotoğrafta da görülen Ebru Ceylan'ın rengi, puslu bir beyazdır bana göre. Filmin başlarında hakim olan sarı ve kahve tonlarından ziyade, sonlardaki karlı beyazlıkta daha bir belirgindir güzelliği, daha bir durudur, dolaysızdır.
Ve kendimi merak ederim, acaba benim rengim nedir diye... İçinde olmak istediğim kareleri hayal ederim. Böylece bulmaya çalışırım rengimi. Biraz tahmin eder gibi olsam da, emin olmak zordur yine de.
Sinemayı, kareleri, renkleri ve Nuri Bilgi Ceylan'ı takip etmeye devam...
11 Mayıs 2008 Pazar
Pinokyo ve Arkadaşları
Çocukken oyuncaklarımın benimle konuşmasını nasıl da isterdim. Bunun nafile bir istek olduğunu anladıktan sonra başladım ben onları konuşturmaya. Hikayeler anlattılar; benden habersiz gezip gördükleri yerlerden bahsettiler; bilmediğim diyârların, görmediğim alemlerin masal kahramanları oldular. Keşfedilmemiş bir kukla sever olacağımın sinyallerini daha o yaşımda verirmişim meğerse.
Şimdi düşünüyorum da, her çocuk adı konmamış bir kuklacı aslında. Hangi çocuk oyuncaklarını en sevdiği hikayelerin ya da sınırsız hayalgücünün başkahramanı yapıp da dile ve cana getirmez?
Sonra bir gün annelerin uyurken anlattığı bir masal ya da "bu vazoyu sen mi kırdın bakiyim?" sorusuna verdiğiniz hayır cevabına "bak yalan söyliyim deme sakın, pinokyo gibi burnun uzar sonra" serzenişleri sayesinde kuklaların en meşhuru ama aynı zamanda da en yaramazı Pinokyo'yla tanıştık. Canlanıp dile gelmesi, bir odun parçasından yontularak yapılmış olduğu için hareket ederkenki o komik halleri vs hepsi güzeldir de, bence bir çocuk için en çok o minik yaramazlıklarıdır cezbedici olan. Hangi çocuk hoşlanmaz ki biraz haylazlıktan?:) Bilmiyorum benim gibi gerçekten korkanınız var mıydı söylenen o çocuk yalanları sonrasında burnunun uzayacak olmasından?:)
Benim çocuk olduğum yıllarda ben ve benim gibi çocuk olanlar kendi minik kuklalarımız oyuncaklarımızla, hâla anlatılmaktan/canlandırılmaktan vazgeçilmemiş Karagöz ve Hacivat oyunlarıyla, sırdaş ve arkadaş Pinokyo'larımızla çeşitlendirirdik kuklacılık yeteneklerimizi. Şimdi bizim bu çocukluk 'aşk'larmız pek ortalarda olmasa da, 11 yıldır hoş bir bahar geleneği olarak devam eden bir festival var İstanbul'da. Baharın son ama en yeşil ayını şenlendiren bir festival, Kukla Festivali...
Ne yazık ki bu sene festival 9 Mayıs itibarı ile sona erdi. Önceden yazıp haber vermekte geciktim. Ama bu yazıya başlarkenki niyetim zaten festival haberciliği yapmak değildi. İstiyorum ki, kuklalardan, oyuncaklarımızdan, onlarla yarattığımız hayallerden, hikayelerden, masallardan hiç vazgeçmeyelim. Hayal gücümüz hep zengin kalsın, tıpkı bir çocuğunki gibi.
Arada bir gerçeklikten biraz sıyrılabilmek, kendimize canımız istediğinde kaçıp gidebileceğimiz yeni dünyalar yaratmak, paylaşmak onları önce çocuklarla sonra birbirimizle... Bence 'gerçek' dünyayı da arada bir biraz kendisi ile baş başa bırakmalı. Her gün, her an onunla yüzleşmek zorunda olup da sürekli canımız acıyınca, her yanını didiklemektense bırakalım biraz da kendi hali ile boğuşsun. Masallar okuyalım biraz, çocukluk kitaplarımızı karıştıralım belki, Pinokyo olsun, Heidi olsun... Nasılsa ne zaman dönmek istersek, orada tüm haşmeti ile bizi bekliyor olacak 'gerçek' dediğimiz o dünya. Hem belki o da bize bu kadar zarar vermekten vazgeçer böylece. O canımızı acıtan gerçekliği yaratan da biz insanlar olduğumuza göre belki biz yîkarsak biraz kendimizi, süslenirsek çocukluk masallarımızla, gerçeklik de acıdan, önce döner ekşiye, sonra da belki... Denemeden öğrenebilir miyiz ki?
Not: Resimde görülen Pinokyo kuklası çok sevgili bir dostun doğum günü armağanıdır. Canım arkadaşıma bir kez daha teşekkürler...
21 Nisan 2008 Pazartesi
Altın Lale Yumurta'nın!
Semih Kaplanoğlu'nun Yusuf Üçlemesi projesinin ilk ayağı olan filmi Yumurta, 27. İstanbul Film Festivali Uluslararası Yarışma kategorisinde en iyi film seçilerek Altın Lale'nin sahibi oldu. Filmin etkisinden günlerce çıkamamış bir sinemasever olarak bunun beni çok mutlu ettiğini söylemeliyim. Özellikle önceki filmi Meleğin Düşüşü'nün aksine, izleyeni (en azından beni) yormadan duygusunu geçirebilen bir çalışma idi Yumurta.
Doğduğu taşrayı terkederek 'kentli' olmayı seçmiş ve kendisine taşrayı ifade eden herşeyle bağını zayıflatmış olan Yusuf'un, annesinin ölümü ile o hep kaçtığı taşraya dönmek zorunda kalması ile yaşadığı kentlilik/taşralılık ikilemi, bana her duygusu ile çok yoğun bir şekilde geçmişti. İstanbul gibi bir metropolde doğup büyümüş biri olarak benzer bir geçmişe sahip olmasam da, Yusuf'un bu iki 'hal' arasında kalışlarını sanırım hep farklı bir şekilde yaşadım ben de. Bir yanım hep taşranın o doğallığı, samimiyeti ve yerelliği içinde yaşamak istedi. Bir yanım ise dünyaya hep daha evrensel bir bakış açısı ile bakma, daha özgür olma, şehrin sunduğu ayrıcalıklardan sonuna kadar yararlanma gibi nedenlerden ötürü ise sürekli bu yerellikten korktu, kaçtı, görmezden geldi.
Bu duyguyu, her ikisini birden yaşamış, en sonunda yerelde sıkışıp kalmayı reddederek şehre 'kaçmış' ve edebiyat kariyeri için en çok arzuladığı şiir kitabını çıkarmış bir karakter üzerinden izlemek, bir anlamda bana kendi duygularımı da sorgulattı yeniden. Şehri seçerken şehrin senden alıp götürdüklerinin de farkında olmak, acı vereceğini bile bile sonu olmayan bir aşka tutulmak gibi... Ama sanırım, mutlak doğrusu olmayan bir soru bu, 'taşra mı kent mi?' sorusu. İnsan sayısı kadar farklı 'doğru' içerebilecek bir soru, ki tek bir bireyin bile kendi doğrusunun ne olduğunu bulması bu kadar zorken...
İstanbul Film Festivali'nin ödüllendirmesi ile yeniden hatırladım Yumurta'nın bana düşündürdüklerini. Biraz daha heyecanla beklemeye başladım üçlemenin diğer ayakları olan Süt ve Bal'ı. Ve bir kez daha sevindim, kısıtlı imkanlarla ama yine de hedeflerinden vazgeçmeden sinema yapmaya çalışan sinemacıların böylesi ödüllerle haklarının veriliyor olmasına. Başta Semih Kaplanoğlu olmak üzere tüm Yumurta ekibine tebrikler!
19 Nisan 2008 Cumartesi
İstanbul'a Bahar Festivalle Gelir!
Özellikle kahredici trafiği ile fazlaca haşır neşir olduğum zamanlarda, bir parçası olmaya fazlası ile lanet ettiğim İstanbul'a olan aşkım, yılda en az bir kere Nisan ayında muhakkak tazelenir. Yeniden hatırlarım bu şehr-i cümbüşün bana sunduğu nimetlerin zenginliğini, keyfini... "Herşeye rağmen" derim, "herşeye rağmen yine de yaşanacak bir şehir burası, benim şehrim, ne olursa olsun kopamayacağım, dönüp dolaşıp gelmek isteyeceğim yegane yer"...
Ben hangi mevsimi en çok sevdiğine karar veremeyenlerdenimdir. Her yeni mevsim başlangıcında en çok sevdiğim mevsimin o olduğuna karar veririm. Her birinde sevdiğim bir dolu güzellik vardır çünkü. Sanırım biraz çocukları arasında ayrım yapamayan annelere benziyor bu durumum.
Ve işte yine bir bahar ve baharın en sevdiğim yanlarından biri, İstanbul'umu da ne kadar çok sevdiğimi bana yeniden hatırlatan o sihirli iki hafta, İstanbul Film Festivali... Ben İstanbul'a bahar geldiğini İstanbul Film Festivali'nin ilk haberleri gelmeye başladığı zaman anlarım. Sinema dergileri ve gazetelerde belirmeye başlayan festival haberlerinde bile vardır baharın kokusu. Hele hele festival kitapçıkları da çıktı mı, tamamdır artık, İstanbul ve bahar kucaklaşmaya hazır demektir.
İşte yine böyle coşkulu bir iki haftayı geride bırakıyoruz. İstanbul Film Festivali bir seneyi daha geride bırakıyor. Yine her seneki gibi coşkulu, bilet bulunamayan filmlere hayıflanmalarla ama yine de doyasıya sinema dolu, bol koşturmacalı bir sinema şöleni daha geride kalıyor. İleriki günlerde beni çok etkileyen birkaç filmin üzerinde daha detaylı olarak durmak istiyorum. Ama gördüklerim kadar göremediklerimin de bende derin etkiler (yaralar) bıraktığını söylemeliyim. En çok sediğim yazarlardan biri olan Paul Auster'ın yönetmeni ve senaristi olduğu bir film, festivalin kuyruğuna takılır ve benim şehrime gelir ve ben bilet bulup izleyemem, olacak iş mi bu? Değil, ama oldu işte:(
Böylesi bir festivali güzel kılan sadece filmlerin içine gömülüp başka alemlerde dolanmanız değildir, aynı zamanda sizinle aynı duyguları paylaştıklarından emin olduğunuz hiç tanımadığınız sinema dostları ile aynı koltukları paylaşmak, sinema kuyruklarında birlikte
beklemek, aynı kafelerde bir sonraki filmin heyecanını paylaşmaktır. Ve film aralarında Beyoğlu'ndaki kitapçıları arşınlamaktır.
Bu sene festival boyunca bir numaralı eşlikçilerim ise edebiyat dergilerim, olmazsa olmaz sinema dergim Altyazı, Türkiye'nin önemli kadın dergilerinden biri Amargi ve festival kitapçığım oldu. Yanımdan hiç ayrılmadılar ve film aralarında sımsıcak çayımla birlikte en büyük eşlikçim oldular.
Bir kez daha HOŞGELDİN BAHAR ve seneye yeniden görüşmek üzere İstanbul Film Festivali:)









