24 Eylül 2008 Çarşamba

Filmekimi Başlıyoooor!

Sonbaharın en güzel dönemlerinden biri yaklaşıyor benim için. Gözlerimi açmış, kulaklarımı dikmiş, ha geldi ha gelecek derken merakla haberlerini takip ettiğim Filmekimi'nin biletleri yarın satışa çıkıyor. Çok fazla merak ettiğim birçok filmin gösterim programında yer alıyor olmasından dolayı ayrı bir heyecan basmış durumda beni:)

10 Ekim'le 16 Ekim arasında yapılan 7 günlük minicik bir festival Filmekimi. Yılın en iyi pek çok filmini bir arada sunarak yazın çoğu zaman uzaklaştığımız sinema salonlarına biz İstanbullu sinemaseverleri yeniden çağıran, sonbaharın ve kışın müjdecisi olarak adlandırmayı daha çok sevdiğim bir festival... Yağmurlu bir İstanbul gününde İstaklal Caddesi'nde elimde bilet sinemaya koşmak, ya da tam pastırma yazı dediklerinden güneşli bir sonbahar gününde, bir elimde çayım bir elimde birazdan gireceğim filmle ilgili detayların yer aldığı bir broşür sokaklara serilmiş masalara tünemek, hiç tanımasam da aynı filmi izlemiş olmanın ortak ruh hallerinde buluştuğumuz sinemaseverlerle ayaküstü bir iki çift laf etmek... Bütün bunlar, festivallere dair izleyeceğim filmler kadar keyif veren şeyler benim için.

Ofiste çalıştığım dönemlerde gerek Filmekimi olsun, gerek İstanbul Film Festivali olsun, hafta arası 2.5-3.00 YTL gibi komik rakamlarda olan bilet fiyatlarından yararlanamayıp da izleyemediğim filmler için o kadar üzülürdüm ki (içimdeki şeytanın "bas istifayı, çık git, özgürce izle filmlerini" deyip de beni yoldan çıkarmaya çalışmasını zorlukla engellemeye çalıştığımı itiraf edeyim:)), bu sene hafta arası günlerde 19.00'a kadar olan tüm seansların 3.5 YTL olmasından sonuna kadar faydalanacağım için ne kadar mutlu olduğumu siz düşünün artık:)

İzlemeyi düşündüğüm birkaç filmle ilgili düşüncelerimi de paylaşmak istiyorum. Dediğim gibi merak ettiğim film sayısı çok. Hatta biri bana kredi açsa da hepsini izlesem diyorum:) Canım bankacı arkadaşıma, Meloş'a sesleniyorum, bankaların bu konularda da sanat severlere destek olması gerek bence; hep araba ya da ev almak için mi kredi alacağız, değil mi ama:)

En ama en merakla ve heyecanla beklediğim film Beşir'le Vals (Waltz With Bashir). Bu tür canlandırma animasyonlar teknik olarak zaten izleme keyfini doruğa çıkaran çalışmalar benim için. Ama bunun yanında filmin (belgeselin) konusu da çok çarpıcı. 1982 Lübnan Savaşı'nda yaşanan Sabra-Şatila katliamı sırasında bölgede asker olan yönetmen Ari Folman, savaşa ve o günlere dair hiç bir şey hatırlamadığını farkeder. Bir asker arkadaşıyla karşılaştığında arkadaşı ona her akşam o günlere dair kabuslar gördüğünü anlatır. Böylece Ari Folman için hafızasının kilitli kalmış dehlizlerine doğru girişeceği ürkütücü bir yolculuk başlayacaktır. Filmin gerçekten çok çarpıcı bir fragmanı var. Sadece fragmanından bile tüylerimi diken diken eden sahneler oldu ki, filmin tamamını izlediğimde ne hissedeceğimi bilemiyorum. İsteyenler fragmanı, filmin orjinal sitesi olan bu linkten izleyebilir.

Bir diğer merakla beklediğim film, Josè Saramago'nun muhteşem romanı Körlük'ün sinema uyarlaması. Şu aralar Saramago'nun, Körlük'ün metafor olarak tersi sayılabilecek Görmek isimli romanını okuyorum. Bu iki kitabı da şiddetle tavsiye ederim. Her iki kitapta da 'Körlük' ve 'Görmek' kavramları üzerinden bir distopya yaratılarak çok başarılı toplum ve devlet eleştirileri yapılıyor. Çok etkilendiğim Körlük romanının beyazperde uyarlamasını da (Körlük / Blindness) heyecanla beklememin en önemli nedenlerinden biri yönetmen Fernando Meirelles, diğeri ise hangi filmde oynasalar izleyeceğim iki başarılı oyuncu Julianne Moore, Gael García Bernal. Filmin gösteriminin 12 Ekim akşamı olacağını düşünürsek, izlemeyi düşünenlerin o zamana kadar kitabı muhakkak okumalarını tavsiye ederim.

Ve... Bana deseler ki, kendini tanımlayacağın bütün halleri eksiksiz sıra sıra yaz! Hiç düşünmeden söyleyeceğim şeylerden biri, tam bir Hayao Miyazaki fanatiği olduğum olacaktır. Bu Japon animasyon dehası ne çekse izlerim. Bir ara artık film yapmayacağını söylemişti de, diğer bütün filmlerini sanki bana ondan miras kalmış gibi nasıl da özenle saklar olmuştum. Son filmi Küçük Denizkızı Ponyo (Gake no ue no Ponyo) Filmekimi'nin en güzel süprizlerinden. Daha evvel Miyazaki filmleri arasında en sevdiğim iki tanesiyle ilgili de bir yazım olmuştu ki, bu filmleri kesinlikle minik arkadaşlarıma da tavsiye ederim. Miyazaki hayal dünyası son derece geniş bir yönetmen. Çocukların da hayal dünyalarının sınırsızlığını düşünecek olursanız, bir araya geldiklerinde her iki taraf açısından da nasıl keyifli bir durum ortaya çıkacağını siz düşünün:) Miyazaki tüm dünyada yaş sınırlarını ortadan kaldırmış bir yönetmendir. Onun filmlerini izleyen kitleler arasında yan yana oturmuş biri 6 yaşında biri 70 yaşında iki kişiyi görmeniz hiç de şaşırtıcı olmaz. Dolayısıyla benim 'kaçırılmayacaklar' listemde bu film kesinlikle baş sıralarda...

Ne yapıp edip kaçırmamaya çalışacağım son filmse Limon Ağacı (Etz Limon). Son derken daha izleyeceğim çok film var ama bu dördünü izleyemezsem festivali kırık bir kalple kapatırım, o bakımdan:) Limon ağaçlarını korumak için İsrail'le korakor bir mücadeleden sakınmayan Filistinli bir kadının hikayesi Limon Ağacı. Berlin Film Festivali'nde dünya prömiyerini yapan filmin aldığı alkışlara ek olarak bir de 2008 Berlin Panorama İzleyici Ödülü'yle festivalden ayrıldığını da ekleyeyim. Bölgedeki savaşa her zaman insan hikayelerini öne çıkararak yaklaşmayı kendisine düstur edinen Eran Riklis'in (Suriyeli Gelin) yönetmen koltuğunda oturuyor olması da, benim için filme dair ayrı bir merak konusu.

Festival boyunca da izlediklerimi, gördüklerimi, festival atmosferini, ilginç olayları buradan paylaşmak istiyorum. Yarın bilet satışları başlıyor. Emek Sineması'nın önünde birikecek bilet kuyruğunu şimdiden düşünmek istemiyorum. "Bilet kalmadı" gibi sözlere ise kesinlikle tahammülüm yok. (Bu aralar birkaç tiyatro oyunu için duyduğum bu sözden artık bana gına geldi). Ama kuyruk problemi yaşamak istemeyenler ya da bilet almak için taaa İstiklal'e kadar gidemem diyenler için Biletix gibi bir imkanın olduğunu da belirtiyim.

Öyle çok özlemişim ki bu heyecanları, gören yıllardır bu imkanlardan uzağım sanır. Daha şurda en son Nisan ayındaki İstanbul Film Festivali'nin üzerinden bir yıl bile geçmedi. Ama bu sene farklı bir haller var üzerimde. Heyecanlıyım, mutlu olduğumu hissediyorum:) Eylül'e girmeden önce çok pohpohladım kendisini, "çok özledim seni, gel artık" diye mektuplar bile yazdım. Şimdi sıra Ekim'de diyorum:) Ne de olsa doğduğum ay, güzelliklerini benden niye esirgesin ki:)

Not: Benim bu taktik tuttu galiba, herkese tavsiye ederim:)

3 yorum:

birdutmasali dedi ki...

ZERENCİĞİM,
kadir geceniz mübarek olsun canım.
ailenize sevgiler..
NuNu

YASEMİN ASLIHAN BABALIK dedi ki...

Tuğra doğduğundan beri en fazla hasretini çektiğim şeydir sinema.diğer herşeye zaman ayırıyorum da sinemaya biraz cimri davranıyorum sanırım.

funda dedi ki...

ben bunların hepsini not alıyorum izlemek üzere ama senin hızına yetişebilirmiyim bilmiyorum zerencim. ve ne kadar şanlısınız istanbulda olmakla, burda gösterime girmesi zaman alıyor, malum çocuk olunca gelse bile gitmek zorlaşıyor. dvd ile idare etmeye çalışıyoruz ama sinemaya gitmeyi çok özledim gerçekten. "körlük " ü de ayrıca çok merak ettim. onu yakalıyım hiç olmazsa..