Ursula K. Le Guin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ursula K. Le Guin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Ağustos 2011 Çarşamba

Büyüler, büyücüler

"Elime kalemi aldığımda büyüye inanıyorum."

Bazı cümleler vardır, sahibi siz değilsinizdir. Ama o cümle sizsinizdir. Onur Caymaz'ın Hikayeden Çocuk'a döktüğü yüzlerce cümlesinden biri olan bu satırlar, okunduğu andan itibaren büyüsünü tekrarlıyor beynimde. Önce kelimelerin dünyasına girdim, 10 yaşında ufacık bir velettim; sonra belki birkaç yaş daha büyükken mutfağın dünyasına...

İlk Ursula Le Guin'in Yerdeniz serisini okuduğumda yazınının kesinlikle bir büyücülük olduğuna inandım. Çünkü onun yarattığı fantastik dünyalarda, bir cadının kazanını kaynatırken çıkan o tütsülü dumanın buğusu vardı. Acayip bir şeydi. O dünyanın içine girmiş, kitabın başında Yerdeniz dünyasının haritasının yer aldığı o sayfada bir haritacı gibi kare kare her yeri incelemiş, kitabı harita eşliğinde okumuştum.

Sonra anneannemin bir gün koca bakır tencerelerinden birinin başında helva kavurduğu bir sahneyi hatırlıyorum. Kimbilir belki de bir kayıp, acılı bir gün için kavuruyordu o helvayı, ama benim aklımda sadece koca bir tencerenin başında mis gibi kokular çıkara çıkara, bir tutam ondan bir tutam bundan katarak tıpkı o zamanlar okuduğum masal kitaplarındaki büyücüler gibi kazan kaynatan bir kadın ve sonrasında o tencereden çıkan, insanları ağızlarına bir kaşık attıklarında mest eden o lezzet kaldı. İşte bu büyüydü, bunları yaratanlarsa benim dünyamın güçlü ve coşkun büyücüleri...


Bugünlerdeyse zihnimde gelecekten bir kare... Ege kıyısında masmavi engin suların şırıltısında 10, belki 15 masalık ufak bir mekan... Öyle ki mekanın tabağında da ben, örtüsünde de, çiçeğinde de, masa üstü fenerlerinde de... Kendi aynamdan yansıyan tüm objeleri saçıvermişim ortalığa ne var, ne yok. Mutfaktaysa yine BEN pişiyor. Akşam konuklar kadehlerini tokuştururken sohbetlerine de, içkilerine de yarenlik edebilsin diye, ama en çok da lezzetli bir şeyler yemenin bu dünyadaki en büyük hazlardan biri olduğunu keşfedebilsinler diye bunca yıldır birikmiş Ben'lerden pişen lezzetler... Herkes yerini alıp masalarına kuruldu mu, masaların üzeri minik tabaklarla doldu mu, fenerler yavaştan ortalığı loş ışıklara boğdu mu, ortalıkta, masaların arasında huzurun şekillendirdiği bir gülümsemeyle dolanan, kâh sohbetlere katılan, kâh misafirleriyle kadeh tokuşturan ben.

Tıpkı şu fotoğraftaki ânı yaşarken hissettiğim sevdiklerimle birlikte özel anlardan birini yaratıyor olmaktan duyduğum hazdaki gibi anlar yaratmak; gündüz mutfağın sıcağından boğulmuş boncuk boncuk terler biriktirmişken girilen mavi suların serinliğini akşam masalar arasında dolanırken hala bedenimde hissetmek; bir dostun kadehini doldururken beyazlaşmasına şahit olduğum aslan sütünün burnuma gelen kokusuyla anasonun, hayatta beni keyfe getiren en birinci kokulardan biri olduğunu bir kere daha düşünmek... İşte böyle karelerin resimleri var beynimde bu aralar. Ve hayatımda ilk kez kendi büyümü yaratma fırsatına sahip olacağım böylesi bir mutfağa bu kadar yakın olduğumu hissediyorum. Somut bir yakınlık olmasa da, varoluşsal bir yakınlık bahsettiğim.

Hem belki beslendiğim tüm büyücüleri de aynı çatı altında toplama şansına sahip olurum. Bir bakmışsınız Onur Caymaz bir masada oturmuş, bir yandan sohbetin dibinde, bir yandan da anasona bulanmış zihninden geçen satırları kaydetmek için bir peçeteye uzanıyor elleri. Taptığım kadın canım Ursula'm, Oregon'da kendini gönüllü kilitlere soktuğu çiftliğinden çıkmış benim masalarımdan birinde, buruşmuş elleriyle pembe şarabını yudumluyor ve o an, ona en sevdiği kahramanlarından Orrec ile Gry'in hikayesini hatırlatıyor. Sessiz huzurunu bozmak istemediğimden sadece uzaktan izliyor ve gözlerimizin kesiştiği an kadehimi ufak bir hareketle şerefine kaldırıyorum.

Olur mu, olur! Neler olmuyor ki şu hayatta...

21 Ağustos 2010 Cumartesi

Öylesine...

"Bence Prag'a yalnız gitmelisin sen.
Şimdi yazını okurken öyle olması gerektiğini hissettim.
Eğer ayarlarsam söz geleceğim ama bence yalnız olmalısın.
Bir defter, bir fotoğraf makinesi ve sen..."

Böyle yazdı Ece'm son yazımı okuduktan sonra.

Belki de, dedim ben de. Belki ben de Nazlı Eray gibi eski dünyaya girişimi yalnız, sadece ve sadece kendim olarak yapmalıyım. Belki bunu bekliyor o da. Şimdiye kadar hep çoğul olarak gitmeyi planladığım için gerçek olamadı. Kimbilir, her şey de olduğu gibi bunu da zaman gösterir. Çünkü yeni bir yolculuk girişimi için henüz biraz daha vakit var.

------------------------------

"Çember kapandı" diye yazmış yine eski bir dost, özel insan... Evet, uzun bir zaman önce açılan çember kapandı hayatımda. Süreç ilerlerken çemberin içinde tutamadıklarım, kayıplarım oldu. Her türlü ruh halinden geçtim. Acı, hüzün, özlem, öfke, aşk, gurursuzluk, nefret, pişmanlık, kızgınlık, kırgınlık, suçluluk... Hepsi bir bir adını kazıdı içime. Kimi gün sadece biri, kimi gün hepsi bir arada... Çemberin kaçınılmaz adımlarıydı bunlar. Ama sonunda hepsinin birden hazmedildiği, sukünetin geldiği, her şeyin acısıyla tatlısıyla bana ait ve o yüzden de çok özel olduğu gerçeğinin kabul edildiği noktaya gelindi ve çember kapandı. Bunlar olmasa bugünkü ben'e ulaşılamazdı.

------------------------------

Ursula K. Le Guin'in Güçler kitabında kurduğu dünyanın insanları, her biri kendine has 'insanüstü' güçlere sahip olarak gelirler dünyaya. Kimi hatırlama ve bir kere gördüğünü asla unutmama, kimi geleceği okuma, kimi yeryüzünde anlatılagelmiş tüm hikayeleri bilme ve paylaşabilme gücüne/yeteneğine sahiptir. Kimi bilgece, kimi ürkütücü, kimi daha asil görülen güçler...

Bu romanı benim için özel yapan çok fazla şey var. Ama en özeli sanırım şu: okuyuşumun üzerinden geçen tam bir yıl boyunca hikayesini aklımdan hiç çıkarmadığım romanın kahramanı Gavir'in, gücünün büyüklüğüyle sarhoş olup kendini kullandırtmaktansa kendini bulabilmek ve gerçekten kendisi olarak yaşayabilmek için durmak yerine gitmeyi, sabitliğin konforu yerine direnmeyi ve değişimi, hareketsizliğin yanıltıcı güveni yerine hareketin heyecanını tercih etmesi oldu.

Bu roman, Ursula'nın pek çok romanı gibi müthiş bir fantastik zeka ve kurgunun ürünü. Ama yine Ursula'nın tüm romanlarında olduğu gibi ne kadar fantastik olursa olsun referanslarını tamamıyla hayatın kendisinden alıyor. Her birimiz belli güçlerle geliyoruz aslında hayata, Güçler romanının kahramanları gibi. Sahip olduğumuz güç ya da güçler elimize tutuşturulmuş bir kağıt parçasında yazılı olarak sunulmuyor da, zaman içinde keşfetmemiz isteniyor. Gözünü ve gönlünü biraz daha açık tutanın, cesaretli olmaktan, sorgulamaktan çekinmeyenin, itaat etmektense direnmeyi, düz cümlelerdense soru işaretlerini tercih edenin keşfi biraz daha çabuk, engin ve bilinçli oluyor.

Ama en güzeliyse insanın kendisini tanıma macerası olan şu hayatta, gerçekten gücünü keşfettiği anlar sanırım. Daha dolu, dik ve bir tuğla daha koyabilmiş olmanın hazzıyla devam edebilmenin ve bundan sonrasına da hazırlıklı olmanın hazzı, güveni...

Bilmem hiç gücünüz/güçleriniz üzerine düşündünüz mü? Sahi nelere muktedirsiniz şu hayatta?

Son cümlem bu muhteşem romandan altını çizdiğim bir cümle olsun:

"Talih, duaları sadece sağır kulağıyla dinlermiş." Ama yine de dinlermiş. O yüzden dilemekten, dua etmekten, istemekten ve bunun için çaba göstermekten vazgeçmek yok:)

27 Mayıs 2010 Perşembe

Yuva

"Yuvasını bulmak isteyen insan önce yurtsuzlaşmalı" diye yazmıştı geçenlerde sevgili damla che. Beynimin içinde dolaşan düşünceler, kendilerini temsil edecek cümleyi bulmuş gibi oldular ilk okuduğumda. "Yuvasını bulmak isteyen insan önce yuvasızlaşmalı" diye de eklediler arkasından.

Son zamanlarda kulağıma sürekli benzeri şeyler fısıldayan evrenin seslerinden biri olarak algıladım bu satırları da. İç sesler, dış sesler, hepsi bir yandan birlik olmuş "gitmek" üzerine fısıldaşır, konuşur olmuşlardı durmadan.

Yazısında Ursula'nın Hep Yuvaya Dönmek kitabından da bahsediyordu Damla. Onun satırlarında ne zaman Ursula'yla ya da Neil Gaiman'la ilgili bir şey okusam yıllar içinde bilmeden nasıl da ortak paydalar oluşturduğumuzu düşünürüm hep. İlkokul sıralarında iki ufak kız çocuğunu yan yana koyan hayat, sonra uzunca bir süre birbirlerinden habersizce geçmiş ve yıllar sonra tekrar karşılaştıklarında geçen o yıllarda ne çok ortak payda biriktirmiş olduklarını göstermişti. Meğer pek çok kez aynı yazarlardan, aynı şairlerden, aynı satırlardan etkilenmiş, benzer ruh yolculuklarına çıkmışız.

Ursula'nın "asıl yolculuk eve dönüştür" dediğini de bu satırlardan okuyorum. Sonra kendimi düşünüyorum. Kendi yolculuğumu... Bu zamana kadar olanı ve bundan sonra başlayacak olanı... Kökleri toprağın derinlerine doğru inen, toprağın dibine kök salarak büyüyen bir bitki gibi olduğumu düşünmüşümdür çoğu zaman. Bağlarım kuvvetlidir. Öyle her aklına estiğinde gidi gidiveren bir insan olmadım hiçbir zaman. Ama bir yanım da hep hayranlık dolu bir imrenmeyle izledi böyle insanları.

Fakat şimdi (artık) köklerimin daha fazla derinlere gitmesini istediğimden emin değilim. Bundan sonra gerçekten nereye kök salmak istediğimi bulmadan önce biraz da gökyüzüne doğru büyüyen bir çiçek olmak istiyorum. Ursula'nın dediği gibi eğer asıl yolculuk hep yuvaya olansa, döneceğim o yuvayı bulmak için öncelikle o yolculuğa çıkmam gerektiğini hissediyorum. Nereye ve hangi yöne orası tam kesin olmasa da niyet ve istek baki olduktan sonra istikâmet nasıl olsa bulunuyor.

Hayat garip, gerçekten çok garip. Bugün rutin doktor kontrollerimden biri için bekleme odasında otururken altı ay evvel aralık ayında doktorla yaptığımız son görüşmeyi düşündüm. On dakika sonra beni gördüğünde nasılsın, neler yaptın görüşmeyeli diye soracaktı. Nasıldım, neler yapmıştım? Onu görmeyeli beri hayatımda o kadar çok şey değişmişti ki! İşimden, tüm hayatımı geçirmeyi düşlediğim adamdan ve çok sevdiğim başka insanlardan ayrılmıştım. Artık aynı kiloda bile değildim. Ve o beni gördüğünde muhtemelen sadece bunu farkedecekti. "Aaa ne kadar zayıflamışsın!". Peki bu kadar mı, sadece bu mu? Ama nerden bilsin, bir görüşte nasıl anlasın bende nelerin ve nasıl hızla değiştiğini!

Peki dedim kendime, ya bundan altı ay sonra... O zaman neler değişmiş olacak? Belki o zaman burada bile olmayacağım. Dünyanın başka bir ucunda, başka bir endokrinoloğunun bekleme odasında oturuyor olacağım belki, kimbilir. Diyorum ya, hayat garip, gerçekten çok garip...

Yuvamı bulmak ya da yeniden şimdiye kadar yuva bildiğim yere dönebilmek için bir yolculuğa hazırlanırken biliyorum ki tüm o yolculuğum boyunca bana Ursula'nın kitapları yoldaşlık edecek. Bilmediği dünyalara açılırken insanın yanında sadece satırlarıyla da olsa tanıdık birilerinin olması bir nebze de olsa bir rahatlık veriyor. Ursula sen çok yaşa emi! Görünüşe göre benim sana daha çok ihtiyacım olacak!

25 Kasım 2009 Çarşamba

Bir zamanlar Prag'da yaşayan ben!

Bu yazı, eğer son birkaç haftada olanlar olmasaydı, dünya üzerinde en merak ettiği şehirlerden birine yarın ayak basacak bir insanın heyecanını anlatacağı bir yazı olacaktı. Neler anlatacaktım kimbilir? Bavuluma hangi lüzumlu lüzumsuz eşyaları atacağımı mı, yanıma alacağım kitapları mı, kabına sığmaz heyecanımı mı, sanki ben doğduğumdan beri içimde olan, bir yerlerimde daima oraya ait olduğumu bildiğim/hissettiğim o karşı konulmaz çekim kuvvetini mi, daha gitmeden hakkında okunabilecek ne varsa okuduğum geçmişi, hikayeleri ya da koskoca bir kültürü mü, uçak şehrin semalarına girdiğinde yüreğimde bu şehre dair kurguladığım en güzel aşk masalını sevgilimin kulağına nasıl fısıldamayı düşündüğümü mü? Bilmiyorum ki... Yolculuk gerçekleşmediği için hangi duygularla neyi anlatırdım bilmiyorum.

Reenkarnasyona inanır mısınız? Ben mutlak bir şekilde ne inanırım, ne de inanmam diyemem. Ama hakkında kesin bir bilgiye sahip olmadığım şeylerle ilgili hayaller kurmayı, kendime masallar anlatmayı severim.

Örneğin geçenlerde bir arkadaşım daha önceki hayatında nasıl bir insan olduğunu hayal ediyorsun gibi bir soru sordu. Kendi içimde keşfettiğim izlerden yola çıkarak olduğunu hayal ettiğim, öznesinin ben olduğum masallar kurguladığım, kısacası düşünmeyi çok sevdiğim bir konudur bu.

Ortaçağ'da bir zaman diliminde üslubu ve yaşam tarzı çok fazla kabul görmediği için toplumdan uzaklaşmış, Orta Avrupa'nın her daim yağmur kokan bu şehrinin puslu tepelerinde kendine yarattığı salaş bir kulübede yaşayan, evinden her daim mistik kokuların ve kaynayan otların dumanlı kokusunun yükseldiği, gözlerindeki buğudan insanların o gözlerin içine bakmaktan tedirginlik ama bir bakabilseler bir o kadar da huzur duydukları, elleri efsunlu, dili büyülü bir şifacı kadın... İnsanoğlunun kendi özünde bulunan ilahi gücün farkındalığıyla insanlara elleriyle şifa dağıtan ama özünden kilometrelerce öteye düşmüş, kendi korkuları yüzünden gurbette yaşamaya mahkum edilmiş insanoğlunun, yüzüne tutulan bu aynadan korkup rahatsız olarak toplumun dışına ittiği bir öteki... En puslu tepelerine yerleştiği, ormanlarındaki envai çeşit ottan, kazanında duman duman yaşam enerjisi ve şifa kaynatan bu kadının (yani benim) en büyük tutkusu ve hatta belki zaafı da diyebiliriz, çok sevdiği sokaklarından mahrum bırakıldığı, girmesine izin verilmediği o Altın Şehrin, o Masal Şehrin, yani Prag'ın taş duvarla çevrili daracık sokaklarında dolaşmak, kapılarında isim yazan evlerin kulağına fısıldayan hikayelerini dinlemek ve şehrin tam ortasından geçen Vltava Nehri'nin sularıyla ruhunu ve bedenini yıkamaktı.


Olduğunu farzettiğim geçmiş yaşantımdaki kadının, sadece uzaktan puslu siluetini görmekle yetindiği bu Gotik kentin, bu yaşamımda da kavuşması bu kadar meşakkatli bir uzaklıkta olacağını, başarısızlıkla sonuçlanan şu son girişime kadar pek düşünmemiştim açıkçası. "Her şeyde bir hayır vardır"la başlayan "Kısmettt!" vurgularıyla biten cümleleri ben de çok kuruyorum. Ama yüreğimin bir yerlerinde nasıl ve neyi, neden bu kadar özlediğini bilmeyen bir yerlerim, ateşe atılan kor gibi kabardıkça kabarıyor.

Prag tutkumu ve özlemimi bildiğinden yıllar evvel sevdiğim adamın hediye ettiği minik şehir kitapçığını hala kitaplığımdaki yerine kaldırmaya içim elvermiyor. Kabul etmek mi istemiyorum yine gidemiyor olduğumu? Yoo çoktan ettim ama dedim ya, içimdeki o kabaran yanıma laf anlatamıyorum. Kendi kendine debelenmeye devam ediyor ama ben dahil dinleyeni çok fazla yok. Belki hissiyatını buraya yazıp içini dökmesine fırsat verirsem diner bu yaslı melankolisi.

Bense yok sayıp bu özlem taşkını yanımı, sevindiren haberlere dönmeye çalışıyorum yüzümü. Hastanede durumlar daha iyiye gidiyor. Hastaneye gelmeden önceki günlerimize geri dönebilecek miyiz bilemiyorum ama en azından dün itibariyle yoğun bakımdan çıktık.

Bir başka güzel haberse uzak kıtadaki sığınağından üzerimize yeni dünyalar üfüren o özel kadının büyülü parmaklarından geliyor. Ursula K. LeGuin'in son kitabı Lavinia raflardaki yerini aldı.

Dostlar nasıl da biliyorlar beni neyin mutlu edeceğini. "Karanlık günleri aydınlatabilecek bir Ursula şaheseri... iyi gelebilir" diye haber veriyor d.che; biliyor o satırlarda nasıl bir merhem, nasıl bir tutku, aşk, özgürlük, acı olduğunu; biliyor bizi birleştiren paydalarımızdan birinin de o uzak kıtadaki muhteşem kadın olduğunu... Ve tabi ki sevgili Kitap Kurdum... Görüşmeden tanışmanın/tanımanın emsali... Biliyorum ki Ursula denince bu dünyada aklına gelecek yegâne insanlardan biriyim. Ne mutlu bana!

Şu aralar Murakami'yle 651 sayfalık bir aşk yaşıyorum. Ama gözüm kör olsun ki tek eşlilik bana göre değil. Murakami şimdiden haberin olsun, yakın bir zamanda seni yeniden Ursula'yla aldatacağım, tıpkı Ursula'yı da çok defa sen ve diğerleriyle aldattığım gibi:)

25 Ağustos 2009 Salı

Bir günbatımında yıkanmak

Huzur mu bana geldi, ben mi huzura gittim? Sanırım ikincisi daha doğru. Zira olduğum yerde kalmaya devam etseydim, huzur kapı komşum bile olamayacak kadar uzağımdaydı.

Ege'deydim. Ayvalık'ta, Cunda'da, yemyeşil bir tablo olan Kaz Dağları'nda... Yıllarımın geçtiği ama deli bir özlemle yüklü olduğum yerlerde... Biliyordum çok özlemiştim ama insan, özlemin boyutunu en çok kavuşunca anlıyormuş.

Ben her zaman şehri çok sevdim, hele de İstanbul'u. Ama insanın tüm sevdiklerini ara sıra da olsa özlemesi gerekiyor. Sevginin tazelenebilmesi, alışkanlığın monotonluğundan çıkabilmesi için... Uzunca bir süredir her dakikalarını birlikte geçirmekten iyi-kötü her şeylerini tüketmiş yaşlı bir karı koca gibiydik İstanbul'la ikimiz. Onunla ilgili olsun olmasın, beni yoran, sıkan, üzen her her şeyin vebalini İstanbul'un omzuna yükler, onu suçlar olmuştum artık. Gitmek üzerine cümlelerim çoğalmış, hayallerim artmıştı.

Ve gittim. Geri dönüşüm kolay olsun diye, İstanbul'da en sevdiğimi de bırakarak gittim üstelik. Sadece İstanbul olsaydı imkanı yok dört günde özlemezdim, ama insanın canı olunca bu "ne seninle ne sensiz" şehirde, özlem sizi geri getiren adımlarınızın tetikleyicisi oluyor.

Bu tatil her şeyden önce bir günbatımıydı benim için. Yıllar bile geçse aklımda hep günbatımlarıyla kalacak bir zaman dilimiydi. Dört günde dört muhteşem günbatımı izledim. Güneş, Kaz Dağları'nın arkasına öyle güzel çekiliyor ve geride öyle güzel bir kızıl renk cümbüşü bırakıyor ki! Üstelik son gecemde bir süpriz yaparak yeni ayla birlikte veda ettiler günü geceye bırakarak. Yarım saat arayla önce güneşin, sonra da onun kızıllığında yeni ayın batışını izlemek bir mucize gibiydi benim için. Bir daha kim bilir ne zaman böyle bir mucizenin şahidi olurum diyerekten saniselerin bile tadını çıkarmaya çalıştım.

Ve yıkandım besberrak sularda. Tüm yorgunluklarımın, sıkıntılarımın, bıkkınlıklarımın, aynı üzerimden akan sular gibi parmak uçlarımdan, saçlarımdan serin sulara akışına gözlerimle şahit oldum.

Söz vermiştim kendime. Otobüs beni çok özlediklerime kavuşturmak için şehri terkederken söz vermiştim. Kollarımı, bacaklarımı serin sulara bırakmış denizin üzerinde öylece yatacak ve üzerimdeki negatif elektirik gidene ve ben yeniden sadece ben oluncaya kadar denizin üzerinde gökyüzünü seyredecektim. Yaptım! Şu anda bu satırları yazarken bile o anı yaşıyorum. Denize uzanmış, gökyüzünü izliyorum.

Çocukken hep böyle anlarda kendime şunu söylerdim: Bu anı içine sakla Zeren. Kışın çok sıkıldığında yerinden çıkartır, yeniden mutlu olursun. Tıpkı yazın taze meyvelerinden sebzelerinden kışa hazırlık olsun diye yapılan turşular, reçeller gibi ben de yazdan kışa hazırlık olarak öyle çok an sakladım ki içime bu tatilden...

Yalnızdım dedim ama çok da doğru değil aslında. Ursula bu dünyada yazılabilecek en iyi romanlardan biri olarak gördüğüm Güçler'iyle yanımdaydı. Belki duymaz sesimi ama onun gibi gönül gözü açık, evrenin sesini dinlemeyi bilen bir insan biliyorum ki hisseder: burdan ona sonsuz bir teşekkür. Zaten güzel olan günlerimin değeri, sayesinde ona, yüze, bine katlandı. Böylesine muhteşem bir özgürlük romanı, ancak böylesine özgür bir ortamda okunmayı hak ederdi.

Artık döndüm. Yeniden bıraktığım yerde, işimdeyim. Ama aynı kısır döngüye, aynı yaşam girdabına dönmüş gibi hissetmiyorum kendimi. Beni ben yapan tüm değerlerime yeniden kavuşturduğu ve kendimin kıymetini bana yeniden hatırlattığı için o bereketli Ege topraklarına bir kez daha selam olsun!