4 Aralık 2008 Perşembe

Sahiplerini Taklit Eden Evler

Evler üzerine düşünüyorum bu aralar. Çünkü evler üzerine okuyorum bu aralar. "Evler ve sahipleri çok zaman birbirlerini taklit ederler" diye yazmış Murat Belge Boğaziçi'nde Yalılar, İnsanlar isimli kitabında. Sahiplerini taklit eden evler, onlarla birlikte zenginleşen, fakirleşen, bolluğu da, kıtlığı da, çokluğu da, azlığı da hep sahipleriyle yaşayan evler...

Evi, en yalın aynasıdır insanın. Ben bir insanı gerçekten tanıdığımı onun evini gördüğümde hissederim. Evine giydirdiği her ne varsa, duvarındaki tablodan, perdesinin rengine, dağınıklığından düzenine, mutfağında pişenden, dinlenen müziğe kadar her şey ruhunun bir yansıması, bir aynasıdır. İşte bu yüzden taklit eder evler ve sahipleri birbirlerini.

Gezdiğim gördüğüm bütün yerlerde, bir semtten başka bir semte gidiyorken bile öncelikle dikkat ettiğim o yerin, o semtin evleridir. Öyle evler, öyle sokaklarla karşılaşırsınız ki, cansız bir şeyin bile ruhu olabileceğine ilk görüşte inandırırlar sizi. Cunda, balkonlarından begonviller sarkan, kimi terkedilmiş, kimsesiz kalmış, cumbalı Rum evleridir benim için. Moda, duvarlarını birbirine dayamış, ikiz kardeşler gibi dip dibe yaşayan iki katlı ahşap evlerdir. Kapadokya, serin duvarların içinde nemli sedirlerde oturup üzüm suyu içtiğim peri bacalarından evlerdir. Her biri kalbime ve beynime öncelikle bu resimlerle yerleşmiştir.

Şimdilerde sokağın başından sonunu gördüğünüz, sağlı sollu iki-üç katlı evlerin dizili olduğu sokaklara pek rastlanmıyor. Her yanı bir örnek 10-15-20 katlı devasa apartmanlar 'süslemekte'. Halbuki eskiden bayramın seyranın yaklaştığı, sokaklara taşan yemek kokularından anlaşılırmış. "Çocukluğumda, yılbaşına üç dört gün kala Yedikule sokakları soğan kokusundan geçilmezdi" diyor Takuhi Tovmasyan Soframız Şen Olsun kitabında. Cümle alem, Türk'ü, Ermeni'si, Rum'u bir elden sarmalar, topikler, midye dolmalar yapmaya girişince hangi eve girse aynı kokuyla bayram edermiş burunlar; en toku bile nasıl olup da midesinin birden kazınmaya başladığını anlayamazmış.

Ben sokaklardaki yemek kokularını değil, apartmanlardaki yemek kokularını izleyerek büyüyen bir kuşaktanım. Ama ne yalan söylemeli, yine de şanslı bulurum kendimi. Apartman hayatının da en güzelini, en kıymetlisini yaşayarak geçti çocukluğum. Her katında 4 dairenin bulunduğu, enden geniş, boydan kısa 4 katlı bir apartmandaydı içine doğduğum ev. Ve ne kadar ilginçtir ki apartmanımız, nüfusun yüzde 80'ini teşkil etmeleri açısından tam bir 'şendullar' apartmanıydı. Kat komşularımızın hepsi, altımız, üstümüz, hep eşlerini kaybetmiş ve yalnız yaşayan, yaşları da ortalama 70 civarında olan bayanlardı. Ve bendeniz, apartmanın veledi şeklinde sayıları 10'u bulan bir nineler topluluğuna sahiptim. Nasıl şımartıldığımı, nasıl o evden eve yeni maceralara atıldığımı siz tahmin edin artık.

Eski insanların mutfakları bir başka olur, hele de her biri Anadolu'nun farklı farklı kültürlerinden gelip o zengin lezzetleri kendi ufacık mutfaklarına sığdırmaya çalışıyorlarsa... Asansörü olmayan apartmanın taş merdivenlerini çıkarken sırasıyla her kattan gelen kokuları takip eder ve çalışan anne babamı düşünerek pişirdiklerini her akşam bizimle de paylaştıkları için bu kokuların izini sürerek akşamki sofranın hayalini kurmaya başlardım.

Bir çocuk için pek çok zenginliği tadabileceği kocaman bir evdi apartmanımız. Komşularımızla kocaman bir evde yaşıyor gibiydik. Aslında çıkmaz sokak olmasından dolayı bir nevi sokağımız da öyleydi ya, içinde yaşayan insanlardan ötürü bizim apartman bir başkaydı. Bunu hep hissettim, yaşadım.

Sobalı olan evimizde kışlar benim için ayrı bir şenlik havasında geçerdi. Şimdi anne ve babama bunu söylediğimde "ah sen onu bir de bize sor" deyip zorluklarından, çektikleri eziyetten bahsediyorlar ama biliyorum ki, aslında onlar için bile ayrı bir sıcaklığı vardı o dönemlerin. Kışları, soba içinde bulunduğu salondan başka bir yeri ısıtmadığı için ailecek hepimiz salona sığışmak zorunda kalırdık. Soba başında, yer yataklarının üzerinde yuvarlanarak geçirdiğim, kahkahanın, bilimum oyunların gırla gittiği o geceler çocukluğumun en güzel hatıraları arasında. O soba evin her yanını ısıtsaydı ya da ev kaloriferli olsaydı biz o geceleri yaşayamayacaktık ki, bu benim çocukluk keyfimin yarısını yaşayamamam demek olurdu.

11 yaşımda bizim olmayan bu evden, artık bir ev sahibi olarak bizim olan bir eve taşındık. Ve o günden bu yana iki kez daha ev değiştirdik. Hepsi bizim olan bu evlerin hiçbiri, bize ait olmayan o ev kadar 'benim' olmadı. Kendimi hiç ait hissetmedim, ruhlarımız hiç örtüşmedi. O evden ayrılırken salya sümük ağlamamın ama diğerlerinden taşınırken bir burukluk bile hissetmememin nedeni de sadece 11 yaşımın çocukluğu değildi. Hala soba dendi mi içim gider, ne zaman bir yer yatağında yatsam, o yaşlarımın neşesini ararım içimde. Taklalar atmak, oyunlar oynamak, masallar dinlemek isterim.

Bakın ne demiş Behçet Necatigil:

Evlerin çoğu eskidi gitti, tamir edilemedi,
Evlerin çoğu gereği gibi tasvir edilemedi.
Kimi hayata doymuş göründü,
Bazıları zamana uydular.
Evlerin içi oda oda üzüntü,
Evlerin dışı pencere, duvar.

28 Kasım 2008 Cuma

Hatay Meyhanesi ve Bir Gece

Serin bir yaz akşamı, omuzlarımda eflatun renkli bir şal, hafif esen rüzgarın kulağıma taşıdığı gramafondan gelen bir şarkı... Eskilerden... İlk kez giydiğim beyaz elbisem, masadaki çiçekleri kıskanmışçasına üzerine mavi/mor çiçekler kondurmuş... Anason kokusu, ben adına mutluluk demişim. Serin bir kadeh rakı, bakır bir ehlikeyfin içine yerleşmiş, ben adına keyif demişim.

Masada tabaklar, beyaz bir örtü üzerinde... Olmazsa olmazlardan beyaz peynir ve kavun. Gerisi "rakı mezesiz olmaz" denip seçilmiş, ama benim için sadece bir teferruat. Ben o âna dalmışım, sadece onu yaşamak istiyorum, bana eşlik edenle, bana eşlik edenlerle.

Sandalyemde daha evvel oturmuş kişileri hayal ediyorum. Cemal Süreyya mı, Ece Ayhan mı, yoksa Behzat Ay mı? Acaba bu masada kaç şiir yazılmıştır diyorum. Şu sağımdaki duvarda yazılı olan olabilir mi?

Özgürlüğün geldiği gün
O Gün ölmek yasak!"*

Ya da solumdaki?

"Sen el kadar bir kadınsındır
Sabahlara kadar beyaz ve kirpikli
Bazı ağaçlara kapı komşu
Bazı çiçeklerin andırdığı
İş bu kadarla bitse iyi
Bir insan edinmişsindir kendine
Bir şarkı edinmişsindir, bir umut
Güzelsindir de oldukça, çocuksundur da
Saçlarınla beraber penceredeyken
Besbelli arandığından haberli
Gemiler eskirken, deniz eskirken limanda
Sevgili"**

Kadehimi tokuştururken sevgiliyle, karşı masadan bir kadehin de uzanmasını bekliyorum havaya "cümlemizin şerefine" diyerekten. Dizeler okumasını istiyorum, kimi o an orada yazılmış, kimi bellekten bir anıyla kopup gelmiş. Tıpkı eskiden olduğu gibi... Tıpkı bu meyhanenin eski müdavimlerinin, bir anda masalardan birinden kopup geliveren şiir salvolarına hiç şaşırmamaları, hep alışkın olmaları gibi.

Mekan Hatay Meyhanesi. Ama artık içinden kopup geliveren şiirleri, bir yudum eşliğinde diğer masalarla paylaşan kimseler yok burada. Çünkü artık Cemal Süreyya'lar yok, Ece Ayhan'lar yok.

Hatay Meyhanesi işte böyle şiirleriyle, şairleriyle, hikayeleriyle ünlenmiş bir meyhane. Ve İstanbul'da kendine özel bir defteri olan da, en azından benim bildiğim tek meyhane. 1983'ten beri Cemal Süreyya başta olmak üzere Ece Ayhan, Behzat Ay, Necati Tosuner,İsmet Kemal Karadayı, Feyyaz Kayacan gibi pek çok şair, gazeteci ve yazar çizerin uzun yıllar boyunca neredeyse her gece takıldığı bu meyhane, bu yıllar boyunca 11 ciltlik üç bin küsür sayfadan oluşan kocaman da bir külliyat biriktirmiş. Hatay Meyhanesi'nde defter tutma geleneğini Cemal Süreyya başlatmış. Yazılan şiirlerin, efkârlı sözlerin, aşk itiraflarının sahipleri hep başka başka kişiler olmuş da, değişmeyen eşlikçi hep o bir kadeh rakı olmuş. Ne yazık ki artık basımı yapılmayan bu kitabı zamanında edinmiş bir tanıdığım bana, kitabın sayfalarından resmen anason kokusu aldığını söylemişti. Belki bu sadece bir yanılgıydı ama belki de binbir çeşit ruh halinin hezeyanları olan o satırlara gerçekten de sinmişti anason kokusu, kim bilir!

Ne yazık ki, çok aramama rağmen neredeyse bir dönemin kültür tarihinin basılı belgesi olan bu kitaba sahip olmak imkansız. Bizzat meyhanenin sahiplerinden de öğrendiğim kadarıyla artık basılmıyor. Zaten Hatay Meyhanesi'ne artık mekanın tarihini bilerek gelenler de çok fazla değil. Bütün duvarlar, objeler, gramafonlar, bakmasını bilene o tarihe dair çok fazla şey söylüyor gerçi ya, dediğim gibi bakmasını bilene.

İki yıl evvel bir gecemi, neredeyse yirmi yıl evvelini, atılan o kahkahaları, söylenen şarkıları, okunan şiirleri düşünerek, hayal ederek, zamanda bir yolculuk yapmaya çalışarak geçirmiştim bu mekanda. Şimdi nereden mi aklıma geldi? Sevgili Funda'nın sayfasında Cemal Süreyya'nın çok sevdiğim bir şiirinden satırları görünce aklıma hemen o gece ve Hatay Meyhanesi düşüverdi. Orda olmayı istedim yeniden. Üstümde yine o beyaz elbise, omuzlarımdan dökülen o eflatun şal, şarkılar, mezeler, anason kokusu...

Fundacım izninle 8.10 Vapuru şiirinin çok sevdiğim satırlarına burda da yer vermek istiyorum.

Sesinde ne var biliyor musun
Ev dağınıklığı var
İkide bir elini başına götürüp
Rüzgarda dağılan yalnızlığını
Düzeltiyorsun.
Sesinde ne var biliyor musun

Söyleyemediğin sözcükler var
Küçücük şeyler belki
Ama günün bu saatinde
Anıt gibi dururlar
Sesinde ne var biliyor musun

Söylenmemiş sözcükler var***


*Cemal Süreyya - Tek Yasak
**Cemal Süreyya - Balzamin
***Cemal Süreyya - 8.10 Vapuru

26 Kasım 2008 Çarşamba

Eski Günler, Eski Anılar, Eski Yeşilköy...

Son günlerde ne kadar yazmak istediysem de üç beş satır, bir o kadar da istemedim. Her daim çelişir ya içimde bir şeyler, son zamanlar hep hareketsizlikten yana kullanıyorum tercihimi. Çıkmak için bu çetrefilli durumdan yeni yeni girişimlerde bulunsam da, habire patinaj çekiyor içimde bir şeyler.

Yeni bir kitabın başına oturuyorum, ama dakikalar boyu sürekli aynı satırları okuyorum. Bir şeyler pişireyim, fırından çıkacak sıcak bir ekmeğin kokusu kesin keyfimi yerine getirir diyorum, on kere vazgeçip on kere niyetlenerek habire mutfakla salon arasında mekik dokuyorum. Bir filmin karşısında iki saat boyunca hareketsiz oturma fikrine tahammül edemediğim için film izlemeye niyet bile etmiyorum. Adı üzerinde 'keyifsizlik' işte... Geldiği gibi gideceği günü beklemek en iyisi diye oluruna bıraktım artık.

Ve geçenlerde bir gün 'keyif' isimli eski dost Yeşilköy semalarında bir evin içinde beni bekler çıktı karşıma. Eski, ahşap, cumbalı, buram buram tahta ve tarih kokan bir evin içinde...

Kahvaltıya davetliydim ve evin pamuk gibi tatlı mı tatlı, tam bir İstanbul hanımefendisi olan sahibi ile ilk kez tanışacaktım.

Bir elimde erkencecik kalkıp pişirdiğim bir kutu sıcacık poğaça, bir elimde mis gibi kokan lilyumlar çaldım kapıyı. Sonrası mı? Sonrası, son derece zarif aile yadigarı tabaklarla döşenmiş zevkli bir masa, tavşan kanı çaylar ve eski günlere, eski İstanbul'a, çokça da eski Yeşilköy'e dair sürüp giden uzuun bir sohbet...

Sohbetin taraflarından biri görmüş geçirmiş, iyiyi de kötüyü de tecrübe etmiş, ülkenin dönüm noktalarında kimi zaman çokça canı yanmış biri olunca sohbetin yönü acılara ve hüzünlere de kayıyor elbet. Onlarca yıldır sakini olduğu Yeşilköy'ün faytonlu dönemlerini görmüş yaşamış, çoğu kendisi gibi Ermeni olan gayrimüslimlerle omuz omuza yaşanan kültür zenginliğinin tadına varmış, düzenlenen balolara katılmış bir insan olarak şimdinin bana yine de çok hoş gelen o yeşil semti Yeşilköy bile çok yavan ve 'bozulmuş' geliyordu elbet ona. Tıpkı üstteki kartpostaldaki gibi eski ve uzaktı hatıraları. "Yaşananları konuşmak bana acı veriyor, hastayım artık yavrum ben, dayanamıyorum, konuşmayalım bunları." sözüyle kapattık eskinin canını acıtan tüm defterlerini.

Kahvaltı sonrası ikramlarıysa en az kahvaltı kadar özeldi. Eski insanların pişirdikleri, el emekleri neden hep daha güzel, daha leziz ya da daha özel olur hiç düşündünüz mü? Tarifler, ölçüler, gramajlar?.. İmkanı yok bunlarla açıklayamazsınız. Hani ruhunu da katmak derler ya, yaşanmışlıkları çok olduğu için kattıkları ruhun yüceliği de bir o kadar fazla oluyor. Nedeni bu olsa gerek.

İşte böyle bir ruhla aylar evvel hazırlanıp misafirlere ikram edilmek için bir kenara koyulmuş vişne likörünü tatmak nasip oldu. Ve kesinlikle söylemeliyim, daha iyisini ben içmedim. Şimdilerde mandalina yapacağının müjdesini de verdi ki, vişnenin tadını aldıktan sonra mandalinayı merak etmemek elde değil.

Ama benim için en güzel süpriz likör ikramından sonraydı. Salondaki büfenin derinlerinden çıkan bir şişenin içine eve giderken götürmem için doldurulan likör, hayatımda hiç eksik etmek istemediğim paylaşma duygusunun hazzını yaşattı bana bir kez daha.

Etrafındaki sevenlerinin çokça tekrarladığı gibi "Bu Madam başka Madam!". Gerçekten de çok başka...

13 Kasım 2008 Perşembe

Tarçınlı Havuçlu Kek ve Aşk

Mevzu aşk olunca hayalinizdeki en romantik tanışma sahnelerini sıralayın desem size, bir kitapçıda rastlaşıp tanışmayı kaçıncı sıraya yerleştirirsiniz? Bir sokağın köşesinde çarpışıp karakterlerden birinin elindeki poşetlerin yerlere saçılmasıyla başlayan tanışma sahnesini illa da(!) birinci sıraya koyarım diyeniniz yoksa, biliyorum ki çoğunluğumuz için aşık olacağı kişiyle bir kitapçıda - hele bir de sahafsa bu, yemede yanında yat tadında olur - tanışma hayali oldukça romantik olabilir. Bunlar artık çok klişe, hiç olmazsa hayallerimizde biraz olsun yaratıcı olalım diyeniniz varsa, buyrun hayal sizin, benim için hala - kendi aşkımı kitap fuarında bulmuş olmamdan mıdır nedir - bu 'klişe' romantizm değerini yitirmedi.

Şimdiki sorum kadınlara... Kitapçıda, sokakta, lokantada vs. bir şekilde tanışıp aşık olmaya başladığınız adam size ikinci görüşmenizde koca bir paket kendi elleriyle yaptığı tarçınlı havuçlu kekten getirirse ne hissedersiniz? Kabul edin, kalbe giden yol sadece erkekler için mideden geçmez. Hatta ve hatta bir erkeğin sizin için mutfağa girmiş olmasından da fazlasıyla etkilenirsiniz. Peki neden tarçınlı havuçlu kek de, limonlu kek değil mesela diyeniniz olursa söyleyeyim, tercih benim değil Çağan Irmak'ın. O öyle istemiş, filmine de o şekilde yerleştirmiş.

Evet, aslında bunların hepsi, yani kitapçıda aşk mizansenleri, tarçınlı havuçlu kekle kız tavlama sanatı vs. benim değil Çağan Irmak'ın son filmi Issız Adam'ın senaryosunun parçaları. İki gün önce izlediğim bu filmi baktım ki hala bu sabah kalktığımda da düşünüyorum, galiba yazmak gerek dedim. Üstelik filmin ilk yarım saatindeki gidişat 'bu filmi saate bakmadan bitirebilsem bari' noktasında iken böyle olmuş olması ilginç.

Filme girmeden önce filmle ilgili iki kişinin söylediklerini okumuştum sadece. İlkinde Uğur Vardan Radikal'deki köşesinde Çağan Irmak'ın modern zamanların Türk sinemasına bir 'Love Story' hediye etmiş olduğunu yazıyordu. İkincisiyse bizzat Çağan Irmak'ın kendisinin sözleriydi. Kadınların bu filmden rahatlamış olarak ayrılacaklarını ama filmin asıl erkekleri ağlatacak olduğunu söylemişti. Filmi izlemeden fazlasıyla iddialı bulduğum bu sözlere şimdi katılıyor olmam, üstelik de izlememin üzerinden zaman geçtikçe daha da katılıyor olmam, filmin eksik bulduğum, izlerken inanılmaz gözüme batan bazı hatalarını silip götürdü neredeyse.

İlk yarım saatte Çağan Irmak'ın karakterlerine ettirdiği o şiirsel laflar neredeyse bana kulaklarımı kapattıracak kadar yapaydı. Hani 18yy. İngiltere'sinde geçen bir film olsa - ki o zamanlar bile insanların bu kadar tyatral olduklarından şüpheliyim - mekan İstanbul, Asmalımescit, Galata, Çukurcuma taraflarının modern zamanları olunca ilk yarım saatteki o diyaloglar biraz kulak tırmalıyordu.

Filmin beni çok etkileyen yanlarını açık açık anlatmak, izlemeyenler de okuyacak düşüncesiyle çok doğru gelmiyor ama oldukça 'kentli', rahat ve sorumsuzca yaşayan, her gece başka bir kadınla son derece duygusuz ilişkiler kuran, an'ı yaşayayım derken hayatın kendi yanından akıp gitmesine göz yuman yalnız bir adamın hikayesi Issız Adam. Kendisinin bile farkında olmadığı bu yalnızlığın tam ortasına düşüveren adı Ada olan aşk, hayatın hep uzak durduğu kıyılarına sürüklüyor onu. Biriyle birlikte uyumanın sıcaklığına varıyor, el ele tutuşmayı, birlikte yürümeyi, hatta ve hatta seksi değil ama sevişmeyi öğreniyor.

Ama... Her şeyin sonundan gelen bir 'ama' vardır ya. O 'ama' da, izlemek isterseniz sinema salonlarında sizi bekliyor. Belki bu düşünceme katılmayanlar olacak ama Issız Adam benim için Çağan Irmak'ın en iyi filmi oldu bile.

5 Kasım 2008 Çarşamba

İstiyorum...

Üst üste dizilmiş koca koca kitaplarımı kucaklayıp soluğu bir deniz kıyısında almak istiyorum.

Bir koca demlik çay başucumda, bütün gün kitaplarıma gömülmek istiyorum. Başımı kitaplardan sadece, maviliklerde uçuşan martılarla ara sıra göz göze gelmek için kaldırmak istiyorum. Dilerlerse çayımın yanına katık ettiğim simidimi de onlarla paylaşmak istiyorum.

Kitap fuarına bu kadar uzak olmayan bir evde oturmak istiyorum. Kitap fuarının bir hafta değil, aylarca sürmesini istiyorum.

Sürekli kitap alabilecek kadar çok param olsun istiyorum. Aldığım kitaplarla eve dönerken kitapların ağırlığından kollarımın kopmasını istiyorum.

Kredi kartı ekstremde saçma sapan harcamalar yerine hiç olmazsa kitap ya da film harcamalarını görerek rahatlamak istiyorum.

Eve dört duvar bir kütüphane yaptırmak istiyorum. Ortasına da koca bir çalışma masası ve okuma koltuğu kondurmak istiyorum. Her içeri girişimde kitapların o büyülü havasını koklamak istiyorum.

Okuma hızımdan daha hızlı bir şekilde çoğalan kitap listemin hızına yetişebilecek kadar hızlı ama bir o kadar da dopdolu bir okuma temposuna sahip olmak istiyorum.

Eşe dosta herhangi bir zamanda ne hediye alsam diye düşünürken bir çırpıda "Kitap!" diyebilmek istiyorum. Ne hediye alacağımı değil, hangi tür kitapları okumaktan hoşlanabileceğini düşünmek istiyorum.

Sevgilimle yağmurlu bir kış gününde, berduş bir sahil kahvesinde sadece kitap, dergi ve sohbetten oluşan bir gün geçirmek istiyorum. Aynı kitabın, aynı satırlarından, aynı anda keyif almak istiyorum.

İstiyorum da, istiyorum...

30 Ekim 2008 Perşembe

Yılbaşı Gecesi Düşlerim

"İyice şaşırdın! Daha iki koca ay var yeni yıla. Bu çam ağacı da nedir?" demeyin lütfen! Geçen gün gittiğim bir alışveriş merkezinde çam ağaçlarının şimdiden satışa sunulmaya başlandığını gördüğümden beridir aldı beni bir heyecan. İçim kıpır kıpır, çocuklar gibi şen. Ne kadar "yahu dur biraz sakin ol" desem de imkanı yok. Hemen sarıldım telefona, paylaşmam lazım heyecanımı.

Yılın en sevdiğim dönemidir yıl sonunun yaklaştığı dönemler. Işıl ışıl süslenmiş o ağaçları nerde görsem bir çoşkudur alır beni. Pastane önlerinden geçmeyegöreyim. Hep alışkın olduğumuz o kurabiye ve çörek kokuları bu kez daha bir efsunlu, daha bir tutkulu... Mutfaklara gelen o gece ne pişirsek, nasıl bir sofra kursak heyecanları... Gönül alma niyetinde çam sakızı çoban armağanı yürekten kopup gelmiş minik süprizli hediyeler... Hele bir de rengarenk süslenmiş bir çam ağacınız ve altında da tüm ağacı yusyuvarlak çevreleyen bir oyuncak treniniz varsa... Benim daha güzel bir yeni yıl hayalim yok, sizin var mı bilemem.

Ben oyuncak trensiz bir ağaç düşleyemiyorum. Aslında ben değil biz demeliyim. Çünkü bu benim değil, bizim hayalimiz:) Kısa bir zaman içinde 'bizim' diyeceğimiz o minik sırça köşkümüzde, girilecek her yeni yılda bize, dostlarımıza, ailemize, sevgimize, mutluluğumuza eşlik etmesini hep hayal ettiğimiz ikilidir ağaç ve oyuncak tren. İkimizin de çocukluk hayallerini süslemiş o trenin, bizim olacak gelecekte mutlulukla bize eşlik etmesidir her hayalde düşlediğim.

Hatta yazdığım ve bu sayfalarda da paylaştığım bir öyküme bile konuk olmuştur bu oyuncak tren tutkum. O öyküye mutluluktan çok hüzün hakimdir gerçi ya, benim için ikisi, yani mutluluk ve hüzün arasında zaten hep tek bir adımlık incecik bir çizgi olmamış mıdır?

Kaç gün geçti üstünden ağaçları göreli, hala heyecanlıyım. Öyle ki, üzerine iki satır yazmadan da duramadım. Biliyorum daha iki ay var ama şimdiden hissediyorum ki 2008'i güzellikle uğurlayacağım hayatımdan. Özellikle son çeyreğinde hayatıma getirdiği güzelliklere/güzel insanlara çok iyi bakacağıma, mutlulukları 2009'a da taşıyacağıma, ama olur da 2009'u daha çok seversem sakın ola ki bana darılmaması gerektiğini de söyleyeceğim.

Resmen yıl sonu yazısı gibi oldu ama içimden geldi yazdım, yasak değil ya:)

27 Ekim 2008 Pazartesi

Yazmak Yasak, Okumak Yasak, Yemek Yapmak Yasak, Yasak, Yasak, Yasak...

Perşembe gecesi "Siyasette Ruj Lekesi" başlıklı yazımı yazdım, yayınladım ve uykunun beni çağıran cilveli sesine karşılık verip yatağıma kıvrıldım. Sabah kalktığımda "acaba gece gece o uykulu halimde saçmaladığım cümleler var mı acep" diye yazıyı bir kere daha okumak için siteye girdim. Sonra da bir kere gün içinde gelen yorumları okumak için girdiğimi hatırlıyorum. Sonra saatler akşamı gösterene kadar bir daha Bir Dilim Sohbet semalarına uğramak pek nasip olmadı.

Ama beni nasıl bir süprizin beklediğini bilmiyormuşum meğerse. Bilsem o kadar bekler miydim? Cuma akşamı bir girdim ki "Bu siteye erişim mahkeme kararıyla engellenmiştir" yazısı... Gözlerim okuduğuma anlam verememenin şaşkınlığıyla iki misli büyüdü. Önce aklıma erişimi engellenenin sadece benim sitem olduğu geldi. Nasıl yani dedim. Kadınlarla ilgili yazıma mı tahammül edememişlerdi yoksa? Bıyık burma siyasetenin mensupları kadın siyasetçileri de kendilerine benzetip eleştirmeme mi kızmışlardı? Tabi ki bunlar aklımdan, başka bir blogun adresine girmeme yetecek kadar kısa bir zaman içinde geçti. Diğer arkadaşlarımın da benzer bir muameleye tabi tutulduğunu görünce sorunun benim "Ruj Lekesi"nde olmadığını anladım. Ama bu sefer sinirim kat be kat arttı.

Bunlar, bu konuyla ilgili yazabileceğim en kibar ifadeler. Yoksa cuma gününden beri bu konu açıldığında kendimi en sunturlusundan kelimelere bırakmadan edemiyorum. Çok sinirliyim çok! Hayır, hayır, sinirli değilim. Sinirli kelimesi hissettiklerimi ifade etmek için çok masum kalıyor. Öfke? Hayır, öfke de değil. Daha, daha, çok daha fazlası...

Daha Josè Saramago'nun Görmek isimli kitabını yeni bitirmişken böylesi bir ayıba, suça maruz kalmak nasıl da ironik... İsmi ve coğrafyası belli olmayan ama demokrasiyle yönetilen bir ülkede birkaç yılda bir sürekli tekrarlandığı üzre seçim dönemi yeniden gelip çatar. Ama bu seçimin öncekilerden çoook farklı bir seçim olduğu, akşam olup da sandıklar açılmaya başlanınca anlaşılır. Ülkenin başkenti olan şehirdeki seçmenler yüzde 89 oranında boş oy kullanmışlardır, yani ne sağı, ne solu, ne merkezi, hiç bir partiyi kendilerini yönetmeye layık görmemişlerdir. Ve üstelik bu durum, her ne kadar ülkeyi yönetenler bunun böyle olamayacağını ilan etseler de, tamamen örgütsüz bir şekilde gerçekleşmiştir. Tabi bütün partiler, başta hükümet olmak üzere paniğe kapılırlar. Her ne kadar boş oy atmak anayasal bir hak olarak görülse de, bunun böylesi bir orana varmasını demokrasinin altına koyulmuş bir dinamit olarak algılarlar. Dolayısıyla bir an evvel bu durumun önüne geçilmesi gerekmektedir. Yasaklar gelmeli, halkın içine bu organizasyonun sorumlularını bulmak için ajanlar sokulmalıdır. Ve işler öyle bir noktaya gelir ki, demokrasi ile faşizmin arasında hiçbirimizin tahmin edemeyeceği kadar ince bir çizginin olduğunu farkederiz.

Bu ülkede yaşadıklarımızın da artık demokrasiyle falan ilgisini olmadığını artık farkına varalım! Bu son yasaksa ilk değil, bu faşist kafaların onlarca icraatından sadece bir tanesi. Bu ülkede hala karakollarda işkenceden insanlar ölüyor. Blogları mı kapatmayacaklar? Yazık, çok yazık!

23 Ekim 2008 Perşembe

"Siyasette Ruj Lekesi"

Öncelikle söyliyeyim, bu başlık bana ait değil. Elif Şafak'ın Amerikan başkanlık yarışında önemli noktalarda bulunan kadınları değerlendirdiği yazısında kullandığı başlık. Ama ifade ettiği anlam açısından çok hoşuma gittiği için buraya da taşımak istedim.

Resimde görülen üç kadın, soldan sırayla Michelle Obama, Sarah Palin ve Hillary Clinton. Michelle Obama malum başkan adayı Barak Obama'nın eşi. Sarah Palin Cumhuriyetçi başkan adayı McCain'in başkan yardımcısı adayı. Hillary Clinton'ı da tanımayan kalmadı, fazla söze gerek yok. Hangi kadını daha çok sevdiğimi, hangisinin siyasetini desteklediğimi anlatmak falan değil bu yazıdaki amacım. Başlıktaki anlamdan da çok açık anlaşılabilecek bir şeyden, 'siyasetteki ruj lekesi'nden bahsetmek istiyorum biraz. Yani kadınlardan... Hangi partiden, hangi görüşten, hangi ideolojiden olursa olsun kadınlardan...

Bir kadını sadece kadın olduğu için, hayat duruşuna, görüşlerine, sahip çıktıklarına bakmadan körlemesine destekleyecek kadar cinsiyet takıntılı bir insan değilim. Ama bir de tersten okursak, bir kadının, hayat duruşu, görüşleri ve sahip çıktıkları benimsenmesine rağmen sadece kadın olduğu için kösteklenmesine karşı çıkacak kadar da cinsiyet takıntılıyım.

Ama beni çok daha fazla rahatsız eden bir durum var ki, ne zaman kadınların siyasetteki konumları tartışılsa aklıma gelip sürekli beni sinir eder. Nicelikten çok nitelik arayan bir insan olduğum için hep gözüme batar. Artık çok fazla geri kafalı ve kadınları ikincisi sınıf vatandaş olarak gören bir zihniyete mensup olmayan herkesin kabul ettiği bir şey var ki, kadınların siyasetteki yeri çok daha artmalı, göstermelik bir iki milletvekili adaylığının ötesine geçmeli. Peki kabul! Ama neden bizim kadın siyasetçilerimiz bir 'kadın/kadın' örneği değil de, hep 'erkek/kadın' örneği olmak zorunda? Kadınların takım elbisesi olsa aynen böyle olurdu diyebileceğim tarzda aşırı soğuk, resmi, kadınlıklarından zerre kadar bir iz taşımayan (burda dekolteyi falan kasdettiğim sanılmasın, kadınlık dekolte göstermenin çok ötesinde bir zerafettir) kaba kıyafetler giymek zorundalar? Zaten yeteri kadar kadın siyasetçinin önünü açmıyoruz, yetiştirmiyoruz, seçmiyoruz ama seçtiklerimiz bile adeta birer 'erkek/kadın' örneği. Asık surat, sıfır makyaj, hiç bir estetiği olmayan beden hareketleri...

Üstelik bu durumun ne bir partiyle, ne bir ideolojiyle ilgisi var. Partiler üstü bir genel kabul hali bu. Zaten bu kadar 'genel' olmasa ve bir iki 'özel' örnek üzerinde kalsa sorun olmayacak, kişisel tercihler denilip geçilecek. Ama öyle mi? O nedenle bizim siyasetimiz ruj lekesi noktasından çok uzak, hala bıyık burma siyasetinin sığ sularında debeleniyor.

Bu nedenle Amerika'daki başkanlık yarışı süreci, bu sefer çok fazla kadın figürünün ortaya çıkmasından dolayı dikkatle izlemeye çalıştığım bir süreç. Örneğin Sarah Palin... Hayat görüşü ve siyasi duruş olarak birbirimize tamamen ters olan noktalarda dursak da bana kadın olduğunu hissettiren bir duruşu olduğunu söylemeden edemem. Çünkü kadın olmanın, ben pek dahili olmasam da daha muhafazakar, her şeyin üzerinde annelik yanını en ön plana çıkarmayı tercih eden ve aileyi her şeyin üzerine koyan bir halini temsil ettiği bir gerçek. Örneğin kürtaj karşıtı kampanyaların en baş saflarında yer alan Palin, ilk aylarında Down sendromu olduğunu öğrendiği bebeğini (beşinci çocuğu) 2008 yılında dünyaya getirmeyi tercih etmiş. Bu benim bir kadın olarak o çocuğa yapılabilecek en büyük haksızlıklardan biri olacağını düşündüğüm için kesinlikle karşı olacağım bir durum olsa da, biliyorum ki çok kadın da onun gibi düşünüp tercihini çocuğunu dünyaya getirmekten yana kullanabilir. Bu anlamda aile kavramı, sağlıklı olsun olmasın benim bir çocuk dünyaya getirmemi sağlayacak kadar 'kutsal' olamaz, çünkü bu benim kutsallık anlayışım içinde yer alamaz. Ama dediğim gibi ben ne düşünürsem düşüneyim, bu bir kadınlık halidir ve kadınların arasında da böyle düşünenler vardır ve Sarah Palin de o kadınların bir temsilcisi olabilir.

Ya da Hillary Clinton... Hem kişisel hayatında yaşadıkları hem de politik yaşamındaki duruşuyla en çok kadınlığı üzerine belden aşağı oynanan siyasetçilerden biri olsa gerek. Çok şeyini çoğu zaman eleştirsem de, ekran karşısında özel hayatıyla ilgili bir soru üzerine ağlayabilmesini, sürekli alay konusu yapılan kalın ayak bilekleriyle dalga geçecek kadar bedeniyle barışık olabilmesini ve başkan aday adaylığı süresince bir kadına yapılabilecek en ağır saldırılara rağmen güçlü bir şekilde ayakta durabilmesini takdirle izlerim. Çünkü diyorum ya, bazı şeyler politika üstüdür benim için. O insanın hangi partiden, neyin temsilcisi olduğunu düşünmeden, sadece O'nu gözlemeye çalışırım bazen. Bu anlamda, güçlü ama kendi içinde çok fazla çelişkileri olan, fazla akılcı bir kadın modelidir gözümde Hillary Clinton. Ama çoğu zaman çelişkiler bile çok çekici olabilir bir kadın için. Her kadın, kocası kendisini aldatırsa o ilişkiyi bitireceğini söyler ama bir gün gerçekten başına gelirse kendisiyle çelişip 'bir şans daha' diyebilir. Hayat, tutarlılık denen o erdemi tam ortasından kırıp geçecek kadar yıkıcı olabilir bazen.

Son söz: Evet, ben siyasette daha fazla kadın olmasını istiyorum. Ama kadınlıkları sadece nüfus cüzdanında yazan kadınlar değil kasdettiğim. Erkek gibi kadın değil, kadın gibi kadınlar istiyorum!

21 Ekim 2008 Salı

Yeşilçam Sineması... Beyoğlu'nda Bir Film Odası

Alışveriş merkezlerinde artık son derece konforlu sinemalar var, biliyorum. Ama benim için sinemaya gitmek demek sadece 'film izlemek' eylemini gerçekleştirmekten ibaret olmadığı için o şıkır şıkır konfor bana pek hitap etmiyor açıkçası. Aradıklarım, peşinde olduklarım biraz daha farklı... Belki bir parça nostalji, biraz da tüm keşmekeşiyle kent havası...

Bir filmden çıktığım zaman direk sokaklara karışmak isterim ben. Hele de izlediğim film içimde hala son bulmamışsa, kendime gelmek için, düşünmek için biraz zamana ihtiyacım varsa, dolaşmak isterim, kaybolmak isterim o kalabalıkta. Ama aynı duygular içinde bir alışveriş merkezi sinemasından çıktığımda, çoğu zaman öncelikle hangi alışveriş merkezinde olduğumu kavrayabilmek için zamana ihtiyacım olur. Herbiri birbirine benzediği için alışveriş merkezlerinin ve ben o film boyunca o ândan çooook başka diyarlara gitmiş olduğum için bazen şaşırdığım olur ben nerdeyim şimdi diye. O idrak dakikalarında,o ışıl ışıl ışıkların altında filmin tüm etkisi uçup gidiverir üstümden. Halbuki bir filmin bendeki cümlelerini yakalayabildiğim anlar özellikle filmden çıktıktan sonraki o ilk dakikalardır.

Sonra, çıktığım filmin atmosferine uygun bir kafeye gidip bir nevi daha da çok yaşamak isterim izlediklerimi. Filmde dikkatimi çeken bir detayı yaşarım belki. Bir karakterin içmeyi alışkanlık edindiği bir kahveyi yudumlamak, o film sayesinde öğrendiğim bir lezzeti tatmak ya da filmde bahsi çok geçen bir kitabın peşine düşmek gibi. Hiç unutmuyorum, 2005 yılındaki İstanbul Film Festivali'nde Güney Kore Sineması'na ayrılmış özel bir bölüm vardı ve neredeyse o bölümde yer alan tüm filmleri izlemiştim. Sonrasındaysa çıkışta soluğu istisnasız, Beyoğlu'ndaki yeni keşfim minik Japon lokantasında aldığımı hatırlıyorum. Uzak doğu mutfağına ait pek çok lezzeti o yıl o filmler sayesinde keşfetmiştim.


İşte tüm bu nedenlerden ötürü de tercihim sokak sinemaları... Ben öyle demeyi tercih ediyorum aslında, bana daha samimi geldiği için... Ama aralarında bir tanesi var ki, kapısından girdiğiniz anda içinden geldiğiniz dışardaki dünya orada, olduğu yerde yani dışarda kalıyor. İçerideyse bambaşka bir dünya var. Nasıl bir dünya mı? Şöyle anlatmaya çalışayım: minik bir kafeterya ve üç-dört adet masa ile eski tip koltuğun bulunduğu ufak bir kabul salonunun bütün duvarlarının, yukardaki resimlerde sadece bir parçası yer alan yekpare bir kolajla kaplı olduğunu hayal edin. Yeşilçam Sineması'nın efsane olmuş filmlerinden efsane olmuş sanatçıların birbirinden özel resimleri, çok hoş bir dizaynla birbirine eklenip yapıştırılmış ve ortaya çok etkileyici bir duvar kağıdı kolajı çıkmış. Ve tabi ki sinemanın adı da tüm bu resimlerden anlayabileceğiniz gibi Yeşilçam Sineması...

Böyle hoş bir karşılamadan sonra bir yan odada sanki kendi oturma odanızdaymışçasına samimi bir ortamda izliyorsunuz filminizi. Üstelik de sinemanın politikası gereği, bütün salonlarda gidip izleyebileceğiniz türden filmler yerine daha çok, düşük bütçesi gereği fazla vizyon şansı bulamayan ama özellikle sinefillerin kaçırmaması gereken türden filmler seçiliyor ki, hiç dikkatimi çekmemiş, çok az insanın bildiği/izlediği pek çok şahane film izlemişimdir o minicik sinema odasında.

Arada, geçmiş yıllarda çekmiş olduğum fotoğrafları dönüp dönüp karıştırmayı çok severim. İyi bir fotoğrafçı olmasam da, fotoğrafladığım karenin o ânını çok iyi hatırlarım. Hangi gün nerde nasıl çektiğimi, yanımda kimler olduğunu vs... Şimdi yeniden fotoğralarım arasında dolanırken bu iki resimle karşılaştım, o güne gittim, bu büyülü sinemaya gitmeyeli benim için uzun sayılabilecek bir zaman olduğunu farkettim. Ve bu güzel sinema üzerine iki satır karalamak istedim.

Haftasonu yapılacaklar listesinin ilk sırası belli oldu sanırsam:) Tabi ki yine Beyoğlu, hep Beyoğlu...

Uluslararası Arkadaşlık Ödülü

Sevgili Özlem, Zerrin ve Banu tarafından aldığım, blog maceramın bu güzel ödülü için çok teşekkür ediyorum arkadaşlarıma.

Bloglar arası yapılan ve çoğunlukla dünya çapındaki blog arkaşlarınızı tanıtmak amacı taşıyan bir faaliyetmiş bu anladığım kadarıyla. Sizin için önemli olan blog arkadaşlarınızı tüm okuyanlarla bir kalemde paylaşmak bir nevi... Gerçi yan tarafta takip etmeye çalıştığım blogların bir listesi bulunsa da, ben daha çok bir paylaşım içinde olduğum arkadaşlarımı yazmaya çalışacağım. Unutup da atladığım olursa şimdiden affola!

http://www.sibelinkahvesi.blogspot.com/

http://www.ucanmarti.blogspot.com/

http://www.ordanburdanhayattan.blogspot.com/

http://www.mutfaktazen.blogspot.com/

http://www.babiseyemekler.blogspot.com/

http://www.burcuca.blogspot.com/

http://www.sarhosbalikvetopalmarti.blogspot.com/

http://www.gununcorbasi.blogspot.com/

http://www.birdutmasali.blogspot.com/

http://www.aslininmutfagi.blogspot.com/

http://www.neslihanincikolatafabrikasi.blogspot.com/

http://www.defneyleyasamak.blogspot.com/

http://www.aydanatlayankedi.blogspot.com/

17 Ekim 2008 Cuma

Filmekimi'nin Ardından...

Evet bitti. Yedi gün boyunca içimi titreten bir dolu filmle yüklü bu mini festival bu sene de sona erdi. Sayılı gün çabuk geçer, hele de bu sayılacak günler iki elin parmakları kadar bile değilse çok daha çabuk geçer. Geçer de, ya sonrasında arkasında bıraktıkları?

Bir hafta boyunca Beyoğlu'nun en güzel sinemalarından biri olan Emek Sineması'nı mesken edinmek, yer gösterici amcalarla ahbap olmak, sinemanın yanında su satan teyzenin istisnasız gülümseyen gözleri ve nur yüzüyle karşılaşmak, yüzleri gide gele aşina gelmeye başlayan festival takipçilerini tanımaya başlamak, her filmden sonra sarhoş olmuş bir berduş gibi kendini İstiklal'in kalabalığına bırakmak... Bütün bunlar Beyoğlu'nda geçen bir festival haftasından geriye kalanlar...

Yine ömrüm boyunca unutmayacağım, her birini film arşivime eklemek için ciddi aramalara gireceğim, edindikten sonra ara ara ruhumun ihtiyacına göre seçip tekrar tekrar izleyeceğim filmler izledim. Aralarında vizyona girecekler de var; Körlük, Vicky Christina Barcelona, Rüya, Beşir'le Vals, Zamanın Külleri gibi... Kesinlikle not edip vizyonda kaçırmamanızı tavsiye ederim. Daha çok film var tavsiye edeceğim ama vizyona girer mi? Yürekten bir "KEŞKE" diyorum...

Ama bir film var ki, daha önceki yazımda da sözünü etmediğim için şimdi üzerine iki satır karalamak istiyorum. Yönetmen Anna Melikyan; başrol ise bendeniz, pardon yani Masha Shalaeva. Filmi izlerken o kadar çok, neredeyse kendi iç dünyamdan kopya edilmiş kare ile karşılaştım ki, hep bir nevi kendimmişim gibi izledim Masha Shalaeva'nın oynadığı Alisa karakterini.

Gerçeklerini hayalleri ile birleştiren ufak bir kızdır Alisa. Ancak bu şekilde yaşayarak mutludur. Öyle ki, annesi Alisa'ya, denize girdiği bir gün bahriyeli olan babasıyla sahilde karşılaşıp birlikte olması sonucu hamile kalmıştır. Yani durum, tabir-i caizse 'bir gecelik' hatta 'bir anlık' aşktır. Ama Alisa için bu durum bambaşkadır. Alisa, denizleri kendine mesken edinmiş, o sahil senin bu sahil benim dolaşan bir denizkızı olan annesi ile yakışıklı bir denizci olan babasının aşkı sonucu dünyaya gelmiş olduğunu hayal etmektedir. İlk zamanlar bu kızın naifliği insanı güldürecek kadar şirin olsa da, zaman geçip Alisa'nın büyüdüğüne şahit oldukça aslında hayal dünyasının, sahip olduğu en önemli zenginlik olduğunu anlıyoruz. Hele de filmin yüzünüzde tokat gibi patlayan final sahnesinden sonra gülmek mi, ağlamak mı istediğinize karar veremeyeceksiniz.

İstanbul'un ve sonbaharın keyfini dolu dolu içime çekmemi sağlayan bir hafta daha geride kaldıktan sonra İstanbul'la söyleştik yine kendi aramızda.

- Böyle güzelliklerin de olmasa, aramıza hep mesafeler girecek be İstanbul'um. Sen bana küs ben sana küs, dolanıp duracağız. Ne olur hep güzel yüzünü göstersen, sivri tırnaklarını üzerime geçirip de kanatıp kanatıp durmasan ruhumu...

- Yıllardır "gülü seven dikenine katlanır" diye diye sevdiler beni. Aşk ve nefret gibi, siyah ve beyaz gibi... Hep bu çelişkilerimden beslendi, ilham aldı şiirlerim, romanlarım, öykülerim... Yorduğum kadar dinlendirmesini de bilirim ama istemesini bilene... Bu arada... Pazar günü Woddy Allen uyarlaması "Tekrar Çal Sam" oyununa bir çift biletim var. Hoşuna gider diye düşündüm. Ne dersin?...

- Oh be, derim, oh be...

- o -

Not: Fotoğrafta görülen portakalın ne bu yazıyla ne de filmlerle hiç bir ilgisi yok aslında. Ören'de yıllar evvel ellerimle diktiğim portakal ağacının meyvelerini birkaç senedir değil yeme, görme fırsatı bile bulamadığım için annemler gelirken sırf benim için bir tane koparıp getirmişler. Bir haftadır gidip gelip kokluyorum. Nasıl güzel kokuyor bir bilseniz. Biraz kızarsın diye sürekli cam önünde duruyor ama ben fotoğraf çekerken öyle işveli bakıyordu ki, onu da resme almadan edemedim:)

14 Ekim 2008 Salı

30'a İki Kala

Dün yepyeni taptaze bir dilim daha kestim hayattan. Mumlarımı üfledim. Bol bol dilek diledim. Hepsinin gerçekleşmesi için içimden dua ettim. Giden yaşıma sonsuz teşekkürlerimle salladım elimi. Kimi zaman fena halde üzmüş olsa da beni, o günleri değil sadece güzelliklerini hatırlayacağım bilesin dedim. Gider ayak aldık birbirimizin gönlünü.

Ama tabi ki her zaman olduğu gibi giden değil, gelen itibarlıydı dün gece de. Tüm o güzel dilekler, olması istenenler geleceğe dair olduğuna göre nasıl itibarlı olmasın ki?

Benden habersiz o koca masanın etrafında toplanan dostlarımı da, orada olmak isteyip olamayanları da çok çok seviyorum. Hiç unutmayacağım bir gecenin kahramanlarıydılar. Hepsi bir daha aynı masa etrafında ne zaman toplanır diye düşündüğümü hatırlıyorum o eğlencenin arasında bir ara. Nitekim çok yakın bir zamanda uzaklara uğurlayacaklarımız var aralarında...

Tek başıma bir doğum günü çocuğuymuş gibi her şeyi sahiplenmek de olmaz tabi. Benim kadar dün gecenin başrolünde olan bir isim daha vardı. Aynı günde doğmuş olmaktan, çok benzer zevkleri paylaşıyor olmaktan, kısacası hayatta pek çok konuda aynı dili konuşabiliyor olmaktan mutluluk duyduğum dostum Hovsep... Yıllardır 13 Ekim'de ikimiz için hazırlanıyor o sofralar... İkimiz için bir araya geliyor dostlar... Kendi doğum günümde bir dost için hediye almanın keyfini zevkle yaşıyorum sayende... İyi ki doğmuşuz arkadaşım, iyi ki tanışmış, iyi ki dost olmuşuz...

Dün bir tanesi ayarlanmış bir tanesiyse tamamen süpriz bir güzellik daha sundu yeni yaşım bana. Uzun zamandır sadece satırlarla tanışıp sohbet edebildiğim ama her satırın, içimde acil bir tanışma güdüsü uyandırdığı bir dostla tanıştım. Beyoğlu'nda İstiklal'e tepeden bakan bir kafenin cam kenarında caddenin kalabalık düzeninden keyif ala ala saatlerce sohbet ettik, orasından burasından tutup hayatı çekiştirdik. Mutlu bir gülümseme ve daha nice görüşmeler üzerine dilekler paylaşıldıktan sonra farklı yönlere doğru ayrılırken koca bir gülümsemeydi benim yüzümde asılı duran.

Süpriz olan hoşluk ise, gece yarısı eve döndüğümde mailimde asılı duran güzel bir mesajdı. İncelikli bir yüreğin sahibi tarafından yazılmış bir iyi doğdun, iyi ki varsın mesajı... Hiç beklemediğim bir anda, uyku beni delicesine kendine çağırırken ayılıverdim bir anda. Gerçekten iyi ki doğmuşsun be Zero deyiverdim. Sevdiğin kadar sevilmek ne kadar güzel bir şey...

Son teşekkür tek bir insana... Beni bu kadar iyi tanıdığı ve hep sevdiği için... Boğaz sahillerindeydim bugün, büyülü bir kitabın kitap kokan sayfalarında...

9 Ekim 2008 Perşembe

WALL-E ile Çocuklar Kadar Şen...

Geçen cuma üçlü bir sinema zirvesi yapıldı. Her biri birbirinden şahsına münhasır üç arkadaş, İstiklal Caddesi'nin girişinde buluşup tatilin şişirdiği 'extra-large' kalabalığı yara yara sinemaya doğru ilerlemeyi zayiat vermeden başarabildi.

Gidilecek film, en küçüklerinin tercihiydi. Aylar öncesinden fragmanlarını izleye izleye geleceği günü iple çekmiş, üç arkadaşın ikincisine, beraber gidileceğine dair rezervasyonunu çoktan yaptırmıştı bile. Üçüncü ve son arkadaş mı? O kadroya sonradan dahil oldu. Hem sinema hem de arkadaşlık kadrosuna:)

Evet, bendeniz bu satırların yazarı, yazarın bir önceki yazıda eşim/dostum/sevgilim/hayalim diye bahsettiği o Sevgili veeeee kadronun en önemli ve fiyakalı üyesi, sevgilinin biricik yeğeni Arman, bu yılın en iyi filmlerinden biri olduğunu düşündüğüm Pixar'ın son animasyon şaheseri Wall-E'ye gittik. Lafı hiç uzatmadan, evelemeden gevelemeden söyleyeceğim şu: çocukları olanlar çocuklarıyla birlikte muhakkak izlesin; çocuğu olmayıp da çevresinde birlikte izleyebilecekleri çocuk tanıdıkları olanlar muhakkak izlesin; ne çocuğu ne de çocuk tanıdığı olanlar, onlar da muhakkak izlesin! Kısacası cümleten hep birlikte izleyelim bu filmi. Hatta okullarda ders olarak gösterilmeli bu film diyeceğim, abarttığımı sanacaksınız. Ama hayır, inanın bana hayır, abartmıyorum.

Açık konuşmak gerekirse filme girmeden evvel şirin robot Wall-E'nin bu kadar önemli bir hikayesi olduğunu bilmiyordum. Ve Armancım bizi götürmeye öncülük etmeseydi muhtemelen izlemeyecek ve çok şey kaçırmış olacaktım.

Wall-E dünyayı temizlemekle görevlendirilmiş şirin mi şirin bir robot. Dünyayı neden mi temizliyor? Biz insanların geride bıraktığımız pisliklerden. Evet, film bugünden 700 yıl sonrasında geçiyor. İnsanlık, artık dünya yaşanmaz derecede pis bir hale geldiği için (ne havası hava, ne suyu su, ne de toprağı toprak, tek bir bitki bile yetişmiyor) her türlü lükse sahip olarak inşa ettikleri uzay gemilerine binerek dünyayı terk etmiş. Geriye de, bir umut, dünyayı temizlerler de yeniden yaşanabilecek hale gelir diye Wall-E gibi robotlar bırakmış. Ama Wall-E de bu robotların çalışır vaziyette olan sonuncusu. Çöp toplamanın haricinde geriye kalan zamanlarını, evi haline getirip kendince süslediği bir yıkıntının içinde neşeli müzikal Hello Dolly'yi izleyip, bir gün oradaki aşka benzer bir aşk yaşamayı ümit ederek geçiriyor. Derken günlerden bir gün uzaydan gönderilen bir uzay gemisinin içinden, dünyada yeniden can bulan bir yaşam belirtisi var mı diye araştırmak üzere başka bir robot inince Wall-E'miz aradığı aşkın diğer kahramanına da kavuşmuş oluyor.

Peki, bu kadar izleyin, izleyin diye dövündüğün film bundan mı ibaret diyeceksiniz belki. Hayır! Aslında inanın film bundan sonra başlıyor. Filmin, ilk yarısının sessiz ama son derece şirin anlatımına tezat bir ikinci bölümü var ki, gittikçe daha çok makinelere, bilgisayarlara mahkum edilen insanoğlunun geleceğinin neye benzeyeceği, tam da çocuklara has o masum gerçekçilikle çıkıveriyor karşınıza. Hani çocuklar çok hesapsız kitapsızdır ya, biz büyükler gibi söyleyeceklerini, hareketlerini önceden tartmadan pırıl pırıl bir masumiyetle söyleyiverirler birdenbire. Ama bizim için bazen o gerçekliği o denli açıklıkla duymak çok sarsıcı olabilir. Hiç bir yetişkin, bize belki o şekilde ifade etmeyeceğinden o 'gerçeği', böylesi sarsılma ihtimalimiz yoktur hiç. Bunu ancak bir çocuk yapabilir. İşte bu film de öylesi gerçeklerle 'çocuk çocuk' sarsıyor sizi. Daha fazla bir şey söyleyerek ikinci yarının o süprizlerini süpriz olmaktan çıkarmak istemiyorum.

Son yıllarda çocukları sinemaya çekebilmek için birbirinden güzel çok fazla animasyon film geliyor sinemalarımıza. Bundan, bir yanı çocuk kalmış ben de büyük keyif duyuyorum. Ama Wall-E'yi o 'en iyiler' kategorisine çoktan yerleştirdim bile.

Armancım da çok memnun ayrıldı filmden. Üçlü ekibimizden memnun, önümüzdeki günlerde de bu sinema keyfini tekrarlamaya karar verdik. Sinema sonrası üçlüyü beşli yapıp anne ve babayı da kattık aramıza:) Onlar da hallerinden memnun, birkaç saatliğine de olsa karı koca başbaşa Beyoğlu'nun keyfini çıkarmış olmanın mutluluğuyla katıldılar aramıza. Velhasıl, bu keyifler kaçmaz, önümüz kış, daha çoook başka başka filmlerde buluşmak üzere:)

7 Ekim 2008 Salı

Sobelenen Hayallerim!

Yeni sobem, yarı adaşım kabul ettiğim sevgili Zerrin'den geldi. Hayalkırıklıklarım, gerçekleşen hayallerim, şu anki hayallerim... Hah dedim sobelenince, konu tam benlik, yazar da yazarım artık. Ama yok, nedense yanaşamadım bir türlü yazıya, elim tam gidecekken klavyeye, tam açmışken boş bir yazı sayfasını önüme, gerisin geri gidildi, o ilk satır bir türlü dökülemedi.

Benim gibi hayal kurma sevdalısı, kimi zaman gerçeklerden çok hayallerini seven biri için nedendir bu durum diye sonradan uzun uzuuun düşünülmesine karar verilip "ne olursa olsun yazılacak!" ültimatomuyla geçildi bilgisayarın başına. Aslında şimdi de farklı haller içinde değilim ya, yine de yazıyorum işte.

Hayallerimin başladığı yere gitmek istiyorum sanırım öncelikle. İlk hayal kurduğum yerlere, o anlara... Yukarıdaki resimde gördüğünüz yerde başladı benim için hayal kurmak. Bu gördüğünüz denize bağlanan minik gölün kenarında bir evi olan büyük teyzemin balkonundan her yaz bu manzarayı seyrederek onlarca hayal geldi geçti zihin dünyamdan. Dört yaşımdan beri hemen hemen her yaz konuk olduğum bu ev, her daim benim için yeni başlangıçların ifadesi oldu. O kadar çok hayal kurulup o kadar çok karar alındı ki o göl kenarında, benim için ifade ettiklerini tarif edebilmeme imkan yok.

Hep büyük bir yazar olmayı hayal ettim. Arada hep başka şeyler olmayı hayal ettiğim de oldu tabi. Ama her ne olursam olayım, yazar olma isteği konumunu asla kaybetmeden yerli yerinde demirbaş olarak durdu hayal dünyamda. Olabildim mi? Onu bilemiyorum. Ama bildiğim bir şey var ki, yazıyorum. Bu da - yazar olmanın en birincil koşulu olduğuna göre - en azından hâla bir ümit olduğunun işaretidir:) 2008, 2009'a devrilmeden ilk kitabımı elime alabilirsem sadece 28. yaşımın değil, hayatımın en güzel armağanlarından birini sunmuş olacak hayat bana. Bense ona şimdiden sonsuz teşekkürlerimi yolladım bile. Kitap olsun olmasın, yazıyor olmak bile hayatımın en güzel gerçek olan hayallerinden biri.

Yazar olmanın haricinde peşinde en çok koştuğum hayalim diplomat olmaktı. Ama bu isteğin temelinde aslında başka bir şeyin hayali yatıyordu. Şehir şehir, ülke ülke tüm dünyayı dolaşmak! Asıl isteğim buydu ve diplomat olursam bunu gerçekleştirebileceğimi düşündüğüm için de bir zamanlar gerçekten çok istemiştim bu mesleğin bir parçası olmayı. Ama benim gibi bağlılık duygusu kuvvetli ve yoğun olan, her yaşadığı anı iyisiyle kötüsüyle sevdikleriyle paylaşmadan mutlu olamayan biri için çok da uygun bir meslek olmadığı iş kapıya gelip dayanınca belli oluverdi. Ne zaman ki ayrılığın acısı düşüverdi içime "yok" dedim, "yine gezerim ben dünyayı ama hep geri döneceğim yerin burası olması koşuluyla". O nedenle hâla gezmek, çok merak ettiğim dünya şehirlerini görmek, yeni kültürler tanımak, insanlarla tanışmak, o insanlarla mektuplaşmak, yeni yıl gibi özel günlerde kart atarak hoş süprizlerle kendimi hatırlatmak, hayalini kurmaktan hiç vazgeçmediğim şeyler arasındadır.

Hele de bunu sevdiğim insanla birlikte yapabiliyorsam... İşin o kısmı, hayallerim arasında 'gerçekleşmesi en zor olanlar' kategorisinde yer alan kısımdı. Zor bir insan değilimdir. Elbette her insan gibi bazı ters yanlarım olsa da, insanlarla diyalog kurmaya, herkesle anlaşmanın bir yolunu bulmaya çalışırım. Ama gelin görün ki iş gönül işlerine geldi mi, orda tamamıyla çuvallıyor(du) 'herkesle anlaşmayı beceren bu sosyal kız'ımız. 'Çuvallıyordu'daki paranteze alınmış 'du'ya dikkat etmişsinizdir sanırım:) Demek en olmaz dediğim şey de olabiliyormuş dedirtmişti hayat bana dört sene önce. Ruhum tam aradığı gibi birini buluverince teslim bayraklarını açıp bırakıvermişti kendini diğer ruhun incelikli kalbine. Şimdi anlıyorum ki, hayatımdaki en büyük hayalim buymuş meğersem. Gerçekleştikten sonra anladığım en büyük hayalim... O olmadan diğer hayallerimin hepsinin eksik kalacağını biliyorum artık.

Birlikte hayal kurmanın güzelliği de katıldı hayatıma böylece. Gezilip görülecek yerlerin hayali, böylesi eşsiz bir hayaldaşla paylaşılabildiği için ayrı bir güzel mesela artık. Her yazdığım hikayeyi önce ona okutabildiğim, ne düşündüğünü merakla beklediğim o sabırsız dakikalar hayatımda var olduğu için daha bir güzel yazı yazmak. Aynı kitabı okuduktan sonra ne düşündüğümüzü paylaşabildiğimiz için daha bir keyifli kitap okumak...

Hayaller her zaman var; dolayısıyla hayal kırıklıkları da... Ama şimdi biliyorum ki, gerçekleşen hayallerim için sevinçten sarılacağım, hayalkırıklıklarım için ise dayanıp teselli bulacağım bir eşe/dosta/sevgiliye/hayale sahibim. Teşekkür ederim hayallerimi gerçek kılan her şeye ve herkese:)

Oyunun kuralını bu sefer bozmayalım ve madem öyle biz de sevgili Yasemin'i sobeleyelim.

26 Eylül 2008 Cuma

Mum Işığının Gölgesinde...

Yağmur yağıyor, susuz bıraktığı yeryüzüne özlemini ifade edercesine yoğun, coşkulu. Karanlık dışarısı, göremiyorum yağmuru aslında ama penceremde kalan damlalardan anlıyorum, bir de pencereye düşerken bıraktığı çıtır çıtır seslerden. Taa uzakta şimşek de çakıyor. Ama çok uzakta belli, sesi ulaşmıyor çünkü.

Böyle bir sonbahar gecesi kaçmaz deyip sıcacık bir adaçayı eşliğinde kuruldum camın kenarına elimde kitabım. Böyle kuru kuru oturup da kitap okumaya asla razı olmayan, illa kendine bir atmosfer yaratma merakında olan ruhum (yağmur da yağıyor ya dışarda, iyice coşkun vaziyette), hemen orda burda kalmış mumları toplayıverdi etrafına. Başucu lambam, etrafında mumlar, çayım, kitabım ve ben hep birlikte son derece mutluyduk. Uykuya doğru bu atmosferde yola çıkacaktık. Ne zaman ki uyku perileri bendenizi teslim almaya karar verecek, ufak bir mum söndürme operasyonuyla kitap başucuna bırakılıp uykuya dalınacaktı. Yani plan böyleydi. Ama olmadı. Neden mi?

Başucumdaki mumlara takılan aklım beni bambaşka anlara, sözlere, bana ait olmayan anılara götürdü. Babaannemin sözlerine, onun anılarına... Çocukluğumdan beri kitaplara olan tutkumu ve elimden düşürmediğim kitapları gördükçe babaannem, her seferinde sanki daha önce anlatmamış gibi, daha babaanne olmadığı dönemlerdeki çocuk/genç 'babaanne'yi anlatırdı.

"Ben de aynı senin gibiydim biliyor musun Zerencim. O kadar severdim ki kitap okumayı. Ama o zaman kitap alabilecek çok paramız olmadığı için dönüp dönüp aynı kitapları okurdum. Ama olsun o bile çok hoşuma giderdi. En çok da Ekmekçi Kadın'ı (Xavier de Montepin) okumayı severdim. Yutarcasına okurdum sayfalarını. Her gece okumadan yatamazdım. Başucumda elektiriği açık görürse babamın kızacağını bildiğim için yorganın altına alırdım bir bakkal mumunu, o mum ışığında okurdum ellerimi satırlarda gezdire gezdire. Onu da gördüklerinde, gözlerin bozulacak o ışıkta, diye yine kızarlardı ama vazgeçmez yine de okurdum ben. Genç kızlığımda da, evlendikten sonra da hep çok sevdim kitap okumayı ama çocuklar olduktan sonra çok zorlaştı kitap okumak. Yine de zaman bulmaya çalıştım hep. Napar eder para biriktirir ayda bir, iki ayda bir bir kitap alırdım muhakkak. Ama sonra bir gün dedenin işleri bozuldu, çok sıkıştık paraya. Dört çocuk, karınlarının doyması lazım. Topladım bütün kitaplarımı, üç çuval kitabı satıverdim içim ezilerek". Burda dururdu muhakkak. Hâla üzüldüğünü bu duraksamadan anlardım. Sonra da derdi ki "Hep, çocuklar büyüyüp de hepsi kendi hayatını kurdu mu, yani bir nevi ben ev hanımlığından emekli olduğumda, kurulacağım koltuğuma, bütün gün kitap okuyacağım derdim kendi kendime, ama yavrum şimdi de gözlerim müsade etmiyor, bir gazeteyi bile zar zor okuyorum. Ama sen oku, hep oku, benim içimde kalanların acısını çıkarırcasına oku".

Öyle mi oldu, onun sanki bir duaymışçasına söylediği bu son cümlenin hatırına mı ben bu kadar düşkün oldum okumaya yazmaya bilemiyorum fakat hep kitap okuma aşkına dair tutkulu ama buruk bir hikaye olarak yer etmiştir aklımda babaannemin bu sözleri.

Şimdi benim başucumda mumlar, ufak bir okuma merasimi düzenlerken düşüverdi aklıma, yıllar boyu onlarca kez dinlediğim bu sözler. Ben mumları bana elektiriği kapa diyen biri olduğundan değil keyfimden yakmıştım, ama öyle olmasa da, sadece o mumun ışığına ihtiyacım olsa da yine de vazgeçmez, ben de okurdum kitabımı. Yani koşullarımız olmasa da, tutkumuz aynıydı babaannemle. Tüm bunlar aklıma düşünce her şeyi bir kenara bırakıp oturdum bilgisayarın başına. Yazı, kitabın önüne geçti. Yazmazsam olmayacaktı.

Yazı babaanneme dair sanki biraz geçmiş zamanda akıvermiş ama belirtmek isterim ki kendisi hayatta (sağlıklı ömürleri olsun) ve beni elimde kitap her görüşünde yine aynı şeyleri anlatmaya devam ediyor. Tek bir şeyde biraz değişiklik var, o da artık hiç okuyamadığına dair şikayetleri... "İki satır okuyayım hemen uykum geliyor yavrum, gazete elimde bir bakmışım başım düşmüş, halbuki başucumda hala kitap biriktiriyorum belki bir gün okurum diye" gözlerinde o günün yine de elbet bir gün geleceğine dair ufacık bir umut...

24 Eylül 2008 Çarşamba

Filmekimi Başlıyoooor!

Sonbaharın en güzel dönemlerinden biri yaklaşıyor benim için. Gözlerimi açmış, kulaklarımı dikmiş, ha geldi ha gelecek derken merakla haberlerini takip ettiğim Filmekimi'nin biletleri yarın satışa çıkıyor. Çok fazla merak ettiğim birçok filmin gösterim programında yer alıyor olmasından dolayı ayrı bir heyecan basmış durumda beni:)

10 Ekim'le 16 Ekim arasında yapılan 7 günlük minicik bir festival Filmekimi. Yılın en iyi pek çok filmini bir arada sunarak yazın çoğu zaman uzaklaştığımız sinema salonlarına biz İstanbullu sinemaseverleri yeniden çağıran, sonbaharın ve kışın müjdecisi olarak adlandırmayı daha çok sevdiğim bir festival... Yağmurlu bir İstanbul gününde İstaklal Caddesi'nde elimde bilet sinemaya koşmak, ya da tam pastırma yazı dediklerinden güneşli bir sonbahar gününde, bir elimde çayım bir elimde birazdan gireceğim filmle ilgili detayların yer aldığı bir broşür sokaklara serilmiş masalara tünemek, hiç tanımasam da aynı filmi izlemiş olmanın ortak ruh hallerinde buluştuğumuz sinemaseverlerle ayaküstü bir iki çift laf etmek... Bütün bunlar, festivallere dair izleyeceğim filmler kadar keyif veren şeyler benim için.

Ofiste çalıştığım dönemlerde gerek Filmekimi olsun, gerek İstanbul Film Festivali olsun, hafta arası 2.5-3.00 YTL gibi komik rakamlarda olan bilet fiyatlarından yararlanamayıp da izleyemediğim filmler için o kadar üzülürdüm ki (içimdeki şeytanın "bas istifayı, çık git, özgürce izle filmlerini" deyip de beni yoldan çıkarmaya çalışmasını zorlukla engellemeye çalıştığımı itiraf edeyim:)), bu sene hafta arası günlerde 19.00'a kadar olan tüm seansların 3.5 YTL olmasından sonuna kadar faydalanacağım için ne kadar mutlu olduğumu siz düşünün artık:)

İzlemeyi düşündüğüm birkaç filmle ilgili düşüncelerimi de paylaşmak istiyorum. Dediğim gibi merak ettiğim film sayısı çok. Hatta biri bana kredi açsa da hepsini izlesem diyorum:) Canım bankacı arkadaşıma, Meloş'a sesleniyorum, bankaların bu konularda da sanat severlere destek olması gerek bence; hep araba ya da ev almak için mi kredi alacağız, değil mi ama:)

En ama en merakla ve heyecanla beklediğim film Beşir'le Vals (Waltz With Bashir). Bu tür canlandırma animasyonlar teknik olarak zaten izleme keyfini doruğa çıkaran çalışmalar benim için. Ama bunun yanında filmin (belgeselin) konusu da çok çarpıcı. 1982 Lübnan Savaşı'nda yaşanan Sabra-Şatila katliamı sırasında bölgede asker olan yönetmen Ari Folman, savaşa ve o günlere dair hiç bir şey hatırlamadığını farkeder. Bir asker arkadaşıyla karşılaştığında arkadaşı ona her akşam o günlere dair kabuslar gördüğünü anlatır. Böylece Ari Folman için hafızasının kilitli kalmış dehlizlerine doğru girişeceği ürkütücü bir yolculuk başlayacaktır. Filmin gerçekten çok çarpıcı bir fragmanı var. Sadece fragmanından bile tüylerimi diken diken eden sahneler oldu ki, filmin tamamını izlediğimde ne hissedeceğimi bilemiyorum. İsteyenler fragmanı, filmin orjinal sitesi olan bu linkten izleyebilir.

Bir diğer merakla beklediğim film, Josè Saramago'nun muhteşem romanı Körlük'ün sinema uyarlaması. Şu aralar Saramago'nun, Körlük'ün metafor olarak tersi sayılabilecek Görmek isimli romanını okuyorum. Bu iki kitabı da şiddetle tavsiye ederim. Her iki kitapta da 'Körlük' ve 'Görmek' kavramları üzerinden bir distopya yaratılarak çok başarılı toplum ve devlet eleştirileri yapılıyor. Çok etkilendiğim Körlük romanının beyazperde uyarlamasını da (Körlük / Blindness) heyecanla beklememin en önemli nedenlerinden biri yönetmen Fernando Meirelles, diğeri ise hangi filmde oynasalar izleyeceğim iki başarılı oyuncu Julianne Moore, Gael García Bernal. Filmin gösteriminin 12 Ekim akşamı olacağını düşünürsek, izlemeyi düşünenlerin o zamana kadar kitabı muhakkak okumalarını tavsiye ederim.

Ve... Bana deseler ki, kendini tanımlayacağın bütün halleri eksiksiz sıra sıra yaz! Hiç düşünmeden söyleyeceğim şeylerden biri, tam bir Hayao Miyazaki fanatiği olduğum olacaktır. Bu Japon animasyon dehası ne çekse izlerim. Bir ara artık film yapmayacağını söylemişti de, diğer bütün filmlerini sanki bana ondan miras kalmış gibi nasıl da özenle saklar olmuştum. Son filmi Küçük Denizkızı Ponyo (Gake no ue no Ponyo) Filmekimi'nin en güzel süprizlerinden. Daha evvel Miyazaki filmleri arasında en sevdiğim iki tanesiyle ilgili de bir yazım olmuştu ki, bu filmleri kesinlikle minik arkadaşlarıma da tavsiye ederim. Miyazaki hayal dünyası son derece geniş bir yönetmen. Çocukların da hayal dünyalarının sınırsızlığını düşünecek olursanız, bir araya geldiklerinde her iki taraf açısından da nasıl keyifli bir durum ortaya çıkacağını siz düşünün:) Miyazaki tüm dünyada yaş sınırlarını ortadan kaldırmış bir yönetmendir. Onun filmlerini izleyen kitleler arasında yan yana oturmuş biri 6 yaşında biri 70 yaşında iki kişiyi görmeniz hiç de şaşırtıcı olmaz. Dolayısıyla benim 'kaçırılmayacaklar' listemde bu film kesinlikle baş sıralarda...

Ne yapıp edip kaçırmamaya çalışacağım son filmse Limon Ağacı (Etz Limon). Son derken daha izleyeceğim çok film var ama bu dördünü izleyemezsem festivali kırık bir kalple kapatırım, o bakımdan:) Limon ağaçlarını korumak için İsrail'le korakor bir mücadeleden sakınmayan Filistinli bir kadının hikayesi Limon Ağacı. Berlin Film Festivali'nde dünya prömiyerini yapan filmin aldığı alkışlara ek olarak bir de 2008 Berlin Panorama İzleyici Ödülü'yle festivalden ayrıldığını da ekleyeyim. Bölgedeki savaşa her zaman insan hikayelerini öne çıkararak yaklaşmayı kendisine düstur edinen Eran Riklis'in (Suriyeli Gelin) yönetmen koltuğunda oturuyor olması da, benim için filme dair ayrı bir merak konusu.

Festival boyunca da izlediklerimi, gördüklerimi, festival atmosferini, ilginç olayları buradan paylaşmak istiyorum. Yarın bilet satışları başlıyor. Emek Sineması'nın önünde birikecek bilet kuyruğunu şimdiden düşünmek istemiyorum. "Bilet kalmadı" gibi sözlere ise kesinlikle tahammülüm yok. (Bu aralar birkaç tiyatro oyunu için duyduğum bu sözden artık bana gına geldi). Ama kuyruk problemi yaşamak istemeyenler ya da bilet almak için taaa İstiklal'e kadar gidemem diyenler için Biletix gibi bir imkanın olduğunu da belirtiyim.

Öyle çok özlemişim ki bu heyecanları, gören yıllardır bu imkanlardan uzağım sanır. Daha şurda en son Nisan ayındaki İstanbul Film Festivali'nin üzerinden bir yıl bile geçmedi. Ama bu sene farklı bir haller var üzerimde. Heyecanlıyım, mutlu olduğumu hissediyorum:) Eylül'e girmeden önce çok pohpohladım kendisini, "çok özledim seni, gel artık" diye mektuplar bile yazdım. Şimdi sıra Ekim'de diyorum:) Ne de olsa doğduğum ay, güzelliklerini benden niye esirgesin ki:)

Not: Benim bu taktik tuttu galiba, herkese tavsiye ederim:)

18 Eylül 2008 Perşembe

Bir Masal Kahramanı Olan Ben ve Sobee!

Aslında masal deyip biraz abarttım sanırım. Kısacık, minikler için yazılmış ufak bir çocuk kitabı diyelim. Bir kahramanı ben, diğer kahramanı ise çok önemli bir dönemi, okul öncesi çocukluk yıllarımın hatıralarını paylaştığım arkadaşım Zerrin. Zaten adından da kolaylıkla anlayabilirsiniz: Zerrin ile Zeren Okulda:)

Baktıkça hâlâ gülümsemekten alamıyorum kendimi. O bol evcilikli, kimi zaman doktor, kimi zaman anne, çoğu zaman iyi bir aşçı olduğumuz, birbirimize durmadan misafirliğe gidip bol bol çay kahve ikram ettiğimiz, derdimizin sadece acaba o gün hangi oyunu oynasak olduğu o günler... Nasıl da bıkmadan oynardık her gün her gün aynı oyunları:)

Kitabın nasıl oluştuğuna gelirsek... Aslında tek bir kitap değil bu. Tıpkı Ayşegül serisi gibi bir seriydi Zerrin ile Zeren serisi de. Benim elimde olan sadece Zerrin ile Zeren Okulda; diğer kitapları da Zerrin saklıyor. Yaratıcımızın adı ise Eray Canberk, Zerrin'in dayısı. Şiir ve edebiyat meraklıları belki tanırlar bu ismi, ama tanımayanlar için Wikipedia'daki bilgiyi kısaca burada geçeyim: "Eray Canberk, 1940 yılı İstanbul doğumlu Türk ozan, yazar, çevirmen... Birçok ansiklopedi ile sözlükte konu yazarı olarak , ayrıca Milliyet Çocuk, Bando, Kırmızı Balon gibi çocuk dergilerinde çalıştı. 1963'den başlayarak şiirleri, öyküleri, denemeleri, eleştirileri, günlükleri, incelemeleri ile çevirileri Yelken, Varlık, Yeditepe, Şiir Sanatı, Yeni Gerçek, MAY, Broy, Yandıma, Adam Sanat, Ludingirra, Hürriyet Gösteri, Cumhuriyet Kitap, Dünya Kitap, gibi dergilerde yayımlandı."

Hâlâ da aktif olarak çalışmalarına devam eden, kitapları, eleştirileri, çevirileri, çeşitli dergi ve yayınevlerinde yayınlanan bir yazardır kendisi. Yukarıdaki açıklamadan da anlaşılabileceği gibi çocuk kitaplarına, masallarına, öykülerine çok önem verip kendi de eserler üreten bir yazar olduğundan, ne Zerrin ne de ben kendisine nasıl bir ilham verdiğimizden habersiz oyunlarımızı büyük bir keyifle oynarken bir kitap kahramanı olurvermişiz bir anda.

O günlerde, kitaplar basılıp da önümüze konduğunda, çok da anlamamıştım nasıl hoş bir jestin, nasıl önemli bir değerin parçası yapıldığımızı. Ve bundan olsa gerek, yıllar bu güzel anının izini ne yazıktır ki silivermiş hafızamdan. Ta ki, bir süre evvel Zerrin'le buluşup arkadaşlığımızın ve o masum yıllarımızın kağıda dökülmüş önemli hatırasını birbirimize hatırlatana kadar...

Şimdi sayfalarını karıştırıyorum. İki minik oyun arkadaşının bir edebiyatçının gözünden nasıl göründüğüne bakıyorum; benim şimdi oyunlarını gözlemlediğim kendi kuzenlerimi, etrafımdaki minikleri düşünüyorum; onların bende bıraktıkları izleri takip ediyorum; ben onlarla ilgili yazsaydım neyi nasıl yazardım diyorum; diyorum da diyorum...

İyi ki biz o oyunları oynamışız, siz de bizi iyi ki yazmışınız Eray Hoca! Elleriniz, kaleminiz dert görmesin... Geçenlerde bu mutlu hatırayı yeniden hatırlamama vesile olan arkadaşıma da kucak dolusu sevgiler... (O kendini biliyor:))

Gelelim şu minik blog oyunlarından birine daha... Sevgili :)den'in sobesiyle merhaba dedim bu haftaya. Hafta biterken üzerimde kalmasın, cevaplarımı paylaşayım dedim.

1. Blog yazmaya ilk ne zaman başladın?

Sinema ve edebiyat dergilerine yazılar gönderedurayım, bir gün 'gönderemediklerim' kategorisindeki yazılarıma ilişti gözüm. Neden gönderemiyordum? Çünkü biraz fazla bana aitlerdi. Başka yerlere yazı göndermenin, malum, bazı kuralları vardır. Yazının içeriğinin belli bir konseptin, hatta bazı yayınlar için belli bir resmiyetin dışına çıkmaması gerekir. Bu kategoriye girmeyip de bilgisayarın klasöründe git gide biriken diğer yazılara ilişince bir gün gözüm, yahu ben neden bir blog açmıyorum diye sordum kendime. Sorunun arkasından cevabı geldi, fazla düşünmeden de Bir Dilim Sohbet çıkıverdi ortaya.

2. Blog yazısı konularının belli bir çizgide olmasına özen gösteriyor musun?

Yukarıda da bahsettiğim gibi aslında bu blogu açarkenki isteğim, benden belli sınırlamalar ve kurallar bekleyen profesyonel yazıların haricinde daha özgür olabileceğim bir alanda yazılarımı yayınlayabilmekti. Bir kısıtlama, resmiyet, kural olmayan, içeriğini de, isteklerimi de sadece kendimin belirleyeceği bir blog olmasını istedim. Yani bu site de yer alacak her şeyin sınırı sadece Ben'im. Bir gün canım bir yemek tarifi paylaşmak isterse onu da yazarım, ya da başka bir gün polika yazmak isterse onu da...

3. Blog yazmayı ne kadar sürdüreceksin?

Zeren varolduğu sürece yazı yazacaktır. Buraya yazdığım tüm yazılar bu blog olmasa da yazılacaktı muhtemelen. Yazıp da paylaşmamayı tercih edeceğim bir gün gelmediği sürece - ki bu pek mümkün değil - devam edeceğimi düşünüyorum.

4. Blog yazmak senin için eğlenceli bir uğraşken şimdi artan bekleyiş yüzünden zorunlu bir hal almaya başladı mı?

Artan bekleyişin ya da birilerinin senin yazılarını okumak istediğini bilmenin şöyle güzel bir yanı var. Böyle bir durumda olmasa insan, yazı yazmayı, günlük tutmayı, havadan sudan da olsa düşüncelerini, hislerini bir kağıda karalamayı ihmal edebilir. Bu ihmalkarlık bir noktadan sonra kolayca tembelliğe dönüşüp bir zaman sonra ise insanı yazıdan tamamen uzaklaştırabilir. Ama yazdıklarını insanlarla paylaştığın bir platformun olması, uzun sürebilecek böylesi bir tembelliği engelleyebilir diye düşünüyorum. Ben şu noktaya kadar kesinlikle bir zorunluluk hissetmedim ki bu yazı yazmaya karşı bir soğukluk duymam demek olur. O da, hayatıma dair asla gelmesini istemeyeceğim bir gündür.

5. Blog yazmak için gün içinde bazı şeylerden feragat ediyor musun?

Yazı yazdığım süre benim için asla başka şeylerin yerine koyduğum bir süre değil. Blog yazmak da yazı yazma sürecimin bir parçası... Bazen bilgisayarın başına oturduğumda şu ikilemle karşılaşıyorum sadece. Beni bekleyen farklı farklı dosyalar oluyor çoğu zaman önümde. Artık kendilerine bir son bekleyen öyküler, fikri çoktan oluşmuş ama kağıda geçmek isteyen hikayeler, eleştiri yazıları, bloğumda paylaşmak istediklerim... Bu anlamda bazen bölündüğümü ve nerden başlamam gerektiğini bilemediğimi hissettiğim anlar oluyor. O nedenle zaman zaman bloğa yazmak istediklerimi öne alıp diğer yazılara başlamaktan feragat ettiğim oluyor; bazen de tam tersi. Ama bu da yazı için yine başka bir yazıdan feragat etmek oluyor ki, daha ne istiyim:)

Bu soruları bloglarında cevaplamış başka arkadaşlara yazdığım yorumlarda da bahsettiğim gibi hangi konuda, ne olursa olsun canı yazmak isteyen herkes hiç durmadan yazmalı ve madem artık böyle paylaşım imkanları da var, cümle alemle paylaşmalı bunları. Hayatın karmaşasını çözmese de yazı yazmak, daha katlanılır kıldığında hemfikir olsak gerek:)

17 Eylül 2008 Çarşamba

Kadıköy-Beşiktaş Hattı

Vapura binmeliyim en kısa zamanda. İnce belli bir bardak çayı avuçlamalıyım. Yavaş yavaş kendini daha da çok hissettiren sonbaharın, vapurun güvertesinden görülen İstanbul'daki izlerini sürmeliyim. Tepesinde güneşi saklayan bulutların verdiği gri havanın, yine bulutların etkisiyle maviden laciverde dönen denizin Haydarpaşa üzerinde nasıl da güzel bir hüznü asılı bıraktığını görmeliyim belki bir milyonuncu kez, ama her seferinde daha da çok büyülenerek.

Ama bunları bir an evvel yapmalıyım. Nasıl özlemişim ki, içimdeki sesin çığlıkları kulaklarımda uyandım bu sabah. Kadıköy'den Beşiktaş istikâmetinde olmalı bu yolculuk; Üsküdar-Beşiktaş tadına doyamadan bitiveriyor ki, keyif günlerim için bu nedenle pek tercih edilir değildir kendileri. Karaköy ya da Eminönü de makbuldür ama benim canım biraz da Beşiktaş iskelesindeki çay bahçesinden karşı kıyıyı izlemeyi de çektiğinden, bu seferlik istikâmetim böyle olsun diyorum. Çantamda dışarı çıkıp okunmak için kıpırdanan kitabımın varlığını hissetsem de, İstanbul'u izleyebileceğim en özel mekanlardan biri olan vapurdaki o keyif anlarını, kitap okuyarak elimin tersiyle itemem ne yazık ki. Kitaplar her daim başımın tacıdır, kabul, ama her şeyin de bir sırası var:)

Bir vapur yolculuğu sırasında yüzüme çarpan rüzgarın o yumuşak serinliğini hissetmezsem; sanki vapuru ve içindeki yolcuları görünmez bir tehlikeden korumak istercesine tüm yol boyunca yanımızdan uçarak bize eşlik eden martılarla göz göze gelmezsem; motorların çıkardığı o bembeyaz köpüklere suyla oynamaya bayılan çocuklar gibi dayanamayıp bir gün kendimi bırakıvereceğimden korkmazsam; yanımda, karşımda oturan kadınlı erkekli o yarım saatlik 'vapurdaş'larımın o an yaşadığımız keyfin ne kadar farkında olup olmadıklarını anlamak için teker teker yüzlerine bakmazsam, belki günah defterime değil ama kabahat defterime büyük bir çizik atılır diye düşünürüm. O nedenle sevgili kitabım, sen o yarım saat boyunca çantamda durmaya devam et. Nasıl olsa Beşiktaş'ta hemen iskelenin yanındaki o minik çay bahçesinde kaçırdığımız zamanın telafisini etme fırsatımız olacak seninle, üstelik yanında bir bardak demli çay olacağına da söz veririm sana. Bilirim, sen seni en çok bir bardak çay eşiliğinde okumamdan hoşlanırsın:)

Sevmeyen yoktur şu vapur keyfini. Bu şehirde yaşayan için ayrı, uzak olan için ayrı bir keyif, bir özlemdir. Ne zaman İstanbul'la ilgili bir iki satır karalayacak olsam, muhakkak bir yerlerden sıyrılıp gelir, ilişiverir satırlarıma. Sırf şu vapur halleri üzerine yazılmış bir öykü bile kurgulamadın mı zamanında? Belki bir gün bir kış sabahı onu da paylaşırım bu sayfalarda.

Evet, karar verilmiştir! Bir iki gün içinde tek başıma, önümüzdeki birkaç hafta içinde de arkadaşları örgütleyip bol vapurlu yolculuklara çıkılacak. Yolculuk dedimse bakmayın, hepsi İstanbul içi. Ama arkadaşlarla muhtemelen iki yaka arası yolculuk kesmeyeceğinden, şöyle adalara doğru uzanmak da gerekebilir:) Ah adalar... Onlar da ayrı bir aşk, dolayısıyla da ayrı bir yazı konusu... Ama zaten gidilirse bol bol fotoğraf çekilir, sonra da burda paylaşılır, böylece adalardan da bol bol bahsedilir.

Deniz kokusu sizin de burnunuza geldi mi? Beni tüm yazı boyunca hiç terketmedi:)

12 Eylül 2008 Cuma

Eylül Hediyeleri

Bugün güzel bir gün. 28 yıl önce bugün değilmiş ama bugün güzel, en azından benim için... Nasıl da dört gözle beklemiştim Eylül'ü, bilmeden nasıl güzelliklerle geleceğini.

Geçen sene de yine aynı hasretle beklerken bu sonbahar güzelini, biliyordum neden bir an evvel gelmesini istediğimi. Asker yolu gözlediğim o sevimsiz yaz aylarının bitmesi demekti Eylül, kavuşmak demekti, bir daha ayrılmamak demekti, ziyarete gidilen günlerin dönüşünde artık geride sevdiğini bırakmayacak olmak demekti... Ve sonunda sefa geldi, hoş geldi.

Bu sene ise ne için beklediğimi tam olarak bilmeden bekledim Eylül'ü. Evet vardı tabi yoluna girmesini istediğim şeyler ama bunları sadece Eylül'den değil, Ekim'den de, Kasım'dan da, Aralık'dan da bekliyordum; önemli bir kış olacaktı vesselam. Önce sağlık diyordum elbette ki. Son iki yıldır çektiğim sıkıntıların sonuna gelmiştim, son virajı da dönmeyi başarırsam 2008'le birlikte geride bırakacaktım tüm o kötü hatıraları.

Sonra yeni tanışmalar, yeni birliktelikler demekti Eylül. Ve tıpkı olmasını dilediğim gibi tüm endişeleri silip süpüren kocaman bir 'merhaba'yla geldi. Mutlu etti, gülümsetti. Ve sonra resimde gördüğünüz harika morlu beyazlı çiçeklerdi Eylül, bir sabah adınıza çiçek var diyerek kapımı çalan. Masumiyet Müzesi'ydi, bir haftamı birlikte paylaştığım.

Ve bugün gelen, taa mayıs ayında tohumunu atıp beklediğim güzel bir haberdi Eylül. Üç yıl boyunca birlikte yatıp kalktığım sevgili hayal kahramanlarım bir romanda buluşmuş, sonra da benden yayıncı bulmamı talep etmişlerdi. Kırar mıydım hiç onları? Ben daha bile hevesliydim. Satır satır birlikte kaleme aldığımız her kelimeyi daha çok insanla, daha çok okuyanla paylaşmanın coşkusunu yaşamayı kim istemez? Ve bugün geldi güzel haber. Basmak isteriz kitabınızı dediler. Mutluyum demem az kalır, anlatamam sevincimi.

Ah be güzel Eylül! Nasıl da karamsardım halbuki Ağustos'u uğurlarken. Her şeyi nasıl da birden bire, adım adım yoluna koymaya başladın. Ama gidişin yaklaşırken söyle arkadan gelecek Ekim'e Kasım'a ki, senin kadar iyi davranmayı unutmasınlar bana:)

Evet, bugün güzel bir gün, hem de çok güzel bir gün...

10 Eylül 2008 Çarşamba

Bir Gün Batımının Hatırlattıkları...

Güzel bir fotoğraftı penceremde bugün gün batımı. Salonun duvarlarına vurmuş kızıllığından farkettim ilk. Baktım pencereden; kendi halinde kızara kızara iniyordu ufuk çizgisine.

Sonra birden bire bir film düşüverdi aklıma. Önüne, arkasına, sağına, soluna dikilen koca koca bloklar yüzünden ne günün doğuşunda ne de batışında, hiç bir zaman diliminde güneş ışığına şahit olamayan bir evin hikayesini anlatan bir kısa film... Hayatımda izlediğim beni en ters köşeye yatıran filmlerden biri...

11 Eylül trajedisi üzerine çok fazla yazıldı çizildi, hatta filmler bile çekilmeye başlandı. Dünyanın farklı farklı yörelerinden (İranlı, İsrailli, Fransız, Amerikan, İngiliz, Hintli vs.) 11 yönetmenin, kendi 11 Eylül'lerini anlattıkları 11 dakikalık hikayelerin toplamından oluşan 11'09"01-September 11 isimli film, şimdiye kadar izlediklerim arasında en çarpıcı olanıydı.

Ama özellikle bir tanesi, Sean Penn'in yönetmiş olduğu, filmin en sonunda yer alan 11 dakikalık hikaye, 11 Eylül'e en akla gelmeyecek bireysel bir insaniyet noktasından yaklaşan inanılmaz çarpıcı bir filmdi. İzleyebilecek olanlarınız varsa kesinlikle tavsiye ederim. Ama izlemeyi düşünenler lütfen yazının bundan sonraki bölümünü okumasınlar çünkü hikayeyi paylaşmak istiyorum.

Pencerenin önüne yerleştirilmiş kupkuru solmuş bir çiçeğin görüntüsüyle açılır filmin ilk karesi. Yeni bir güne başlamanın heyecanıyla kendi kendine konuşup şarkılar söyleyen tonton bir ihtiyardır evin sakini. İlk bakışta halinde tavrında coşkun bir mutluluk olduğunu hissedersiniz. Ta ki, bu mutluluk görüntüsünün, derin yalnızlığının hüznüyle baş edebilmek için oynanan masum bir oyun olduğunu anlayana kadar. Ölmüş olduğunu hemen anladığınız eşinin fotoğrafına yönelir kamera, sonra yalnızlığının izleriyle yüklü ama belli ki hepsinin eşiyle paylaşılmış koca bir ömrün izlerini taşıyan tüm o diğer eşyalara...

Ölümün ve yalnızlığının yıkımıyla tüm bunları redderek baş etmeye çalışmaktadır. Hâla ölmemiş gibi eşiyle yaptığı konuşmalardan, ona gardırobundan elbise seçmesinden, güzel görünebilmek için her sabah traş olmasından anlarsınız aslında derinlerde kalmış hüznünün yükünü. Yarattığı bu mutluluk oyununda tek bir hayıflanması vardır eşiyle paylaştığı. "Çiçeklerin" der penceredeki solmuş çiçekleri kastederek, "ışık olmadığı için böyle solup gittiler. Eğer ışık gelseydi onları uyandırırdı. Işık uyandırmaya, canlandırmaya yarar". Sonra durur ve "Aslında kasabadan bir ev almalıydım, orda her zaman ışık olurdu" der.

Böyle böyle hep birbirini tekrarlayan zamanın akışına şahit oluruz. Her daim açıktır televizyon; belli ki kendi sesine eşlik eden yabancı bir ses olarak sadece televizyonu bulabilmiştir. İzlemez ama hep açıktır, gece uyurken bile. Uyurken yatağın hep eşine ait olan kısmındadır eli, onu okşadığına inanaraktan.

Sonra yeni bir günün başladığına şahit oluruz. Ama ne güneşin doğuşudur bunu gösteren, ne de eve giren ışık. Ev hep karanlıktır, saati gün ışığına bakarak değil, kameranın sürekli saati göstermesinden anlarız. Yaşlı kahramanımız hâla yatağında uyurken televizyon ekranına kayar kamera. New York'un İkiz Kuleleri'nin kapkara dumanlar içinde yanmakta olduğunu göstermektedir televizyon. Derken Kuleler'den biri daha fazla ayakta kalamayarak yıkılmaya başlar; o, yer çekimine direnemeyip aşağı doğru çökmeye devam ederken pencerede duran çiçeğin üzerine pırıl pırıl parlayan bir ışık doğmaktadır. Kule tamamen yıkıldığında yatağında yatan kahramanımızın üzerine kadar gelmiştir artık gün ışığı. Artık güneşle evin arasına giren hiç bir engel kalmamıştır ortada.

Belki yıllardır ışıkla uyanmanın ne demek olduğunu unutmuş olan ihtiyar, yaşadığının ayrımına varamaz bir an; gözleri kamaşır, bakamaz bile etrafına. Derken uzun zaman sonra kavuştuğu gün ışığını utandırmamak istercesine, kupkuru kalmış çiçekler birden bire açmaya, yeniden canlanmaya başlar. Çılgınca sevinme zamanıdır artık. "Bak sevgilim, bak" diye bağırır ihtiyar çılgınca. "Yeniden açtı çiçeklerin, yeniden açtı" der kahkahalar atarak. Sonra bir an durur ve bu coşkulu sevincin yerini, karanlığın saklamayı başardığı hüzün alıverir. Işıkla dolan ev, ona eşinin artık gerçekten olmadığını hatırlatmıştır. "Keşke bugünü sen de görebilseydin bitanem" der elindeki çiçeklerin açmış olduğunu kastederekten. Ama artık sözlerin yerini gözyaşları almıştır. Evin git gide artan aydınlığından ikinci kulenin de yıkılmakta olduğunu anlarız ve film biter.

Farklı yaklaşımı ve hüznü başarılı bir şekilde destekleyen görselliğiyle de beni çok etkilemişti bu film. Başka insanların korkunç acılar yaşamasına neden olan bir trajedi, tüm bu olanlardan habersiz yaşlı bir adamın anlık mutluluğuna, daha sonraysa kaybının derinliğini hatırlatan hüzünlü bir olaya dönüşebiliyor.

Pencereme vuran gün batımının bana düşündürdükleriydi tüm bunlar. İçimden geldi, paylaşmak istedim. Işık hepimiz için bir hayat, bir canlılık kaynağı. Benim penceremin önündeyse bu sene ikinci kez yeni meyvelerini vermeye başlayan limon ağacım büyüyor. Hiç solmaması dileğiyle...

7 Eylül 2008 Pazar

Masumiyet Müzesi'nden Topladıklarım

Evet, sonunda bitti. Hikayenin varacağı noktanın merakıyla yutarcasına okuduğum kitapların bitişi, neden üzerimde tam tanımlayamadığım bir hüzün bırakır? Bu soruyu sık sık sorarım kendime. Şu ana kadar verebildiğim tek cevap şu: O kitabı okuduğum günler boyunca her kahraman hayatımın bir ferdi olup çıkıverir. Kendi ailemin, arkadaşlarımın, sevdiklerimin ve hatta kendimin dertlerine kederlenip sevinçleriyle mutlu olduğum gibi bu kahramanların başlarına gelenler de bende aynı etkiyi bırakır. Gözümden uyku aka aka elimden bir türlü bırakmayı başaramayıp gece yarılarına kadar okuduğum kitapların, gece rüyamda bile bana eşlik ettiklerine az mı şahit olmuşumdur? İşte ne zaman ki, kitabın o günlerce debelendiğim sayfaları son bulur, çok alıştığım o kahramanları bir daha hiç görememecesine bir yolculuğa uğurlamışım gibi bir hüzün basar üzerime.

Bir haftadır Masumiyet Müzesi'nde, yaklaşık yarım saat önce sona eren (bu yazı pazar gecesi 23.00 sularında yazılmıştır) derin bir yolculuk halindeydik ben ve benim edebiyat sever ruhum. Bu bir haftalık hayat dilimimin hemen hemen her anında bana eşlik eden, çok sevdiğim kızıl güzeli Eylül'ün bana getirdiği güzel bir armağandı bu kitap. Bir hafta boyunca Kadıköy Çarşısı'nda, minik kahvecimde, doktor randevumda, gece başucumda, salonda okuma koltuğumda, yemek masamda, sevdiğimle pazar kahvaltısında, gazetelerin yanında hep benimle birlikte nefes aldı. O benim ömrümün bu bir haftalık dilimini paylaştı, bense onun/Kemal'in/Füsun'un kırık hikayesini. Hatta kimi zaman benim onu eşe dosta anlatışımı dinledi hemen yanı başımda. Orhan Pamuk'un yeni kitabının merakıyla sorulan hep aynı sorulara verilen yanıtlardı benimkiler. Ama ne kadar anlatsam da sanki tam ifade edemiyor olmanın mahcubiyeti ve "en iyisi alın siz kendiniz okuyun" önerisi vardı bu eksik cevaplarda. Alın, bir an evvel okuyun ki, konuşalım uzun uzun, içimde kalanların hepsini dökebileyim bir bir masanın üzerine. Genelde sevdiğim pek çok kitabı, en sevdiklerimin okumasını dört gözle beklerim ki, karşılıklı koyu sohbetlere gelsin sıra. Kahveler, dumanı tüten çaylar eşlik etsin hararetli tartışmalara.

Lafı çok uzattım gibi aslında. Ama şu dakika, kalemime ket vurmayacağım. İçimden gelenleri olduğu gibi aktarmakla yükümlü o. Madem şu an düşüncelerin yükü çok ağır üzerimde, durmasın içimde hiç bir duygu/düşünce, giden gitsin gidebildiği yere.

Kitabı bitirdikten ancak yarım saat sonra oturabildim yazının başına. Ama bu yarım saat içinde benim için oldukça değerli şeylerin başında ufak bir gezintiye çıktım farklı zamanlara, farklı mekanlara. Yazının bundan sonrasının manevi ağırlığı, kitabı okuyanlar için biraz daha farklı olabilir. Çünkü kitaptaki o duygu yoğunluğunun izleridir o yarım saat içinde yaptıklarım ve şimdi bu satırlar. İfade ettikleri anlamı, üzerlerinde taşıdıkları anılar benim oldukları için belki sadece benim anlayabileceğim eşyalarımla zamanda yolculuk yaptığımız ufak bir törendi bu yarım saat. Gittiğim yerlerdeki klavuzlarım, anılarımı üzerlerinde taşıyan eşyalarımdı kısacası. Bazıları, gördüğünüz bu fotoğraflara sığdırılmış, sadece benim bildiğim ortak bir paydaya sahip eşyalarım...

Tarih sözcüğü çoğumuz için hep ders kitaplarından öğrenilebilen, sanki ancak büyük büyük imparatorların, devletlerin sahip olabileceği, sadece onların yaratabileceği bir kavram olarak var. Halbuki her birimiz, eskitip geride bıraktığımız her günle bir tarih yazıyoruz farkında olmadan. Kendi yaşadıklarını, eskittiklerini değersiz bulan çok insan gibi bu tarih de, bizim tarihimiz de önemsiz, değersiz bulunabilir belki. Çünkü kafamızda, sadece önemli ve büyük insanlar tarafından yaratılmışsa tarihin tarih olabileceği anlayışı hakim.

Eğer siz de böyle düşünenlerdenseniz, kendi tarihinizin farkına ve önemine varabilmek için bir de Masumiyet Müzesi'ni okuyun derim. Emin olun, belki her gün mutfakta yemek yaparken elinize aldığınız bıçağın, eşinizin cebine sıkıştırdığınız mendilin, birbirinize notlar yazdığınız tükenmez kalemin, yokluklarının hayatınızda hiç farkedilmeyeceğini düşündüğünüz bu sıradan, günlük eşyaların, aslında nasıl da sizin hikayenizi taşıyan değerli varlıklar olduğunu anlayacaksınız.

"Proust kitabında, ölümünden sonra teyzesinin evindeki eşyaların bir kerhaneye satıldığını, teyzesinin koltuklarını, masalarını bu kerhanede her görüşünde, eşyaların ağladığını hissettiğini yazmıştır. Pazar kalabalıkları müzelerde gezinirken, eşyalar ağlıyor Orhan Bey" diyor kitabın bir bölümünde Kemal. Siz hiç ağlayan bir eşya görmediniz mi? Şimdi anlıyorum ki, ben görmüşüm. Ölümünün beni çok üzdüğü bir aile büyüğümün yıllar sonra dolabının içinde saklı kalmış, tozlanmış, yıpranmış, rengi solmuş şapkasını gördüğümde hissettiğim o anlam veremediğim ürpertinin ve hüznün neden olduğunu anlıyorum şimdi. Bir İstanbul beyefendisi olarak sokakta ne zaman rastlaşsak neşeli bir kibarlıkla kaldırıp selam verdiği o şapka, üzerinde taşıdığı anılarla birlikte unutulmuş olmanını verdiği hüzünle ağlıyordu.

Ve kimisi kutulara yerleştirilip saklanmış, kimisi her günümü paylaşmanın verdiği sıradanlıkla yıpranmış kendi eşyalarımla düzenlediğim minik törende sıra. Ayrıntılar, çok özel oldukları için bana kalsın ama zaten kimilerini bu gördüğünüz resim karelerinin içine sığdırmaya çalıştım olabildiğince.

Ömrümün en güzel satırlarını yazmam için hediye edilmiş bir dolmakalem; Taksim semalarında gezilmiş güzel bir Eylül günü sonrası elime tutuşturulmuş bir mektup; 26. yaş günümde ömrümde aldığım en güzel çiçeklerden kurutulmuş bir demet; yüzlercesine gidilmiş, bazıları saklanmış tiyatro ve sinema biletleri; bir kitapçı gezmesi sırasında diğer bir eşini de sevdiğime aldığım bir kitap ayracı; unutulmaz bir oyunun tanıtım afişi ve daha niceleriyle çıkılan ufak bir zamanda yolculuktu benimkisi. Hatırladıklarımla ne kadar mutlu olsam da, Masumiyet Müzesi'nin burukluğunu atmam pek kolay olmadı.

Eminim, önümüzdeki aylar, hatta belki de yıllar boyunca Masumiyet Müzesi'yle ilgili çok fazla yazı yazılacak, edebi yönü, anlattıkları, üslubu, Orhan Pamuk kitapları arasındaki yeri çok konuşulup tartışılacak. Bunların hepsi de önemli ve çoğu belki benim de merakla okuduğum yazılar olacak. Ama bu kitabın bana verdiği ve kimsenin atlamamasını istediğim en büyük hissiyat, kendi kişisel tarihimizi, detaylarımızı, bizi biz yapan, anılarımızı taşıyan her türlü eşyayı ıskalamadan, sıradanlığına burun kıvırmadan önemsemektir. Hayat sona erdiği zaman, bizden geriye, sevdiklerimize bize ait olan eşyalarımız kalacak. Ve bize sevdiklerimizden kalan eşyaların verdiği teselli gibi, bizim eşyalarımız da onlara bir teselli verecek, hikayemizi duymak isteyen kulaklara fısıldayan bir masal anlatıcısı gibi.

Şimdi sıra Çukurcuma'daki Masumiyet Müzesi'nde... Kemal ve Füsun'un şerefine... Son cümlenin buruk hüznü, yutkundukça batan bir katık gibi kaldı üzerimde...