
Şimdi iki gündür elimde Haşlanmış Harikalar Diyarı. Sahilde Kafka ya da Zemberekkuşunun Güncesi kadar olmasa da yine de tuğla gibi bir romanla karşı karşıyayız. Bu da güzel haberlerden biri, zira maceramız uzun sürecek demektir.
Murakami bir kolumda, İstanbul bir kolumda, 'Koreli' arkadaşım yanıbaşımda, 10 günlük mutfak arasını fırsat bilen bendeniz, ev nedir bark nedir bilmez bir şekilde tam bir sokak kuşu olup çıkıverdim. Özlediğim tüm güzellikleri içime çekiyorum İstanbul'a dair. Bu şehrin biz kullarına sunduğu nimetlerden nasibimi almaya çalışıyorum.
Frida & Diego sergisi birkaç aydır şehrin çeşitli reklam panolarından, gazete ve dergilerden davetkar bir tutkuyla göz kırpıyordu bana. Filmini izlediğimden, yıllar evvel biyografisini okuduğumdan beri güçlü ve tutkulu kadın simgesi olarak yer etti içimde. Tarifi çok zor acılar, ufacık yaşta geçirilen çocuk felci yüzünden bir bacağın sekmesi, yine yıllar sonra geçirdiği bir kaza yüzünden bacağına takılan platinle yaşamak zorunda kalması, geçirdiği 20 küsür ameliyat, Diego'ya duyguduğu asla dinmeyen tutkulu aşk, onlarca kürtaj ve düşüğe rağmen dinmeyen bir çocuk sahibi olma tutkusu... Ve bunların her bir karesinin kalemine, fırçasına ve tuvaline yansıması... Bakışlarındaki oklardan, güçten, acıdan, sertlikten etkilenmemek mümkün değil. Ve her şeye rağmen asla kaybetmediği yaşam sevgisinden. O kadar 'renkli' ki hayatının her ânı... Kıyafetleri, eşyaları, resimleri hep renklerle bezeli. Acılarını renge boyamış ve sanki onları bu şekilde katlanılır kılmış gibi. İmkanınız varsa 20 Mart'a kadar sürecek olan bu sergiyi görmeden İstanbul'u terketmesine izin vermeyin derim.
İnsan yanında bir 'Bayan Çekik Göz' ile dolaşıyor ve o kişinin ağzından çıkan iki cümleden biri de Kore'ye dair oluyorsa eğer, el mahkum sergi sonrası duraklama mekanı da İstanbul'un Uzak Doğu cennetlerinden birinde oluyor. Eh biz bir çekik göz olmasak da ruhen ve zihnen bizim de çok ait hissettiğimiz yerler bu mekanlar. Gerçekten öyle böyle değil, benim İstanbul'da gittiğim en harika Japon restaurantı olan Cafe Bunka dünyadan bir cennet mekan sanki... Huzur, dinginlik ve ferahlık dolu.
Suchim'le kapıdan girdiğimiz andan itibaren refleksel bir hareketle seslerimiz kısılıverdi, fısıldaşarak konuşmaya başladık. O kadar huzurlu bir mekan ki, insan sesiyle o huzuru delmek istemiyor.
Keyifle yenen yemeklerin sonrasında ruha mı bedene mi (aslında her ikisine birden) daha çok iyi geldiğinden emin olamadığım o muhteşem genmai-cha çayı... İçinde mısır patlaklarının da olduğu harika kokan leziz bir çay.
Bir Japon lokantasında soluklanarak başlayan hafta yine Japon bir yazarın, Murakami'nin kelimeleriyle devam ediyor.
"Dünyanın sonu insanın yüreğinin içinde gelir" diyor Murakami. Dünyanın sonunun hiç gelmemesi dileğiyle diyorum ve kendini yavaş yavaş hissettirmeye başlayan "stajın ilk günü" heyecanını dindirmek için kitabımın içine gömülüyorum.
Frida etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Frida etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
4 Şubat 2011 Cuma
Mutfak arası bir doz İstanbul
Ocak ayının ortalarında geldi haber. Bazen insan bir şeyi ne kadar özlediğini onunla ilgili bir haber aldığında fark ediyor. Haruki Murakami'nin orjinali 1985 yılında yayınlanan romanı, Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu adıyla Türkçe'ye çevrilmişti. Bu haberi duyduğum anda ne kadar özlediğim 'dan' diye gelip içime oturuverdi. Evet, Murakami'yi, Murakami okumayı çok ama çok özlemiştim.
Etiketler:
Cafe Bunka,
Frida,
Haruki Murakami,
Kent
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)