7 Eylül 2008 Pazar

Masumiyet Müzesi'nden Topladıklarım

Evet, sonunda bitti. Hikayenin varacağı noktanın merakıyla yutarcasına okuduğum kitapların bitişi, neden üzerimde tam tanımlayamadığım bir hüzün bırakır? Bu soruyu sık sık sorarım kendime. Şu ana kadar verebildiğim tek cevap şu: O kitabı okuduğum günler boyunca her kahraman hayatımın bir ferdi olup çıkıverir. Kendi ailemin, arkadaşlarımın, sevdiklerimin ve hatta kendimin dertlerine kederlenip sevinçleriyle mutlu olduğum gibi bu kahramanların başlarına gelenler de bende aynı etkiyi bırakır. Gözümden uyku aka aka elimden bir türlü bırakmayı başaramayıp gece yarılarına kadar okuduğum kitapların, gece rüyamda bile bana eşlik ettiklerine az mı şahit olmuşumdur? İşte ne zaman ki, kitabın o günlerce debelendiğim sayfaları son bulur, çok alıştığım o kahramanları bir daha hiç görememecesine bir yolculuğa uğurlamışım gibi bir hüzün basar üzerime.

Bir haftadır Masumiyet Müzesi'nde, yaklaşık yarım saat önce sona eren (bu yazı pazar gecesi 23.00 sularında yazılmıştır) derin bir yolculuk halindeydik ben ve benim edebiyat sever ruhum. Bu bir haftalık hayat dilimimin hemen hemen her anında bana eşlik eden, çok sevdiğim kızıl güzeli Eylül'ün bana getirdiği güzel bir armağandı bu kitap. Bir hafta boyunca Kadıköy Çarşısı'nda, minik kahvecimde, doktor randevumda, gece başucumda, salonda okuma koltuğumda, yemek masamda, sevdiğimle pazar kahvaltısında, gazetelerin yanında hep benimle birlikte nefes aldı. O benim ömrümün bu bir haftalık dilimini paylaştı, bense onun/Kemal'in/Füsun'un kırık hikayesini. Hatta kimi zaman benim onu eşe dosta anlatışımı dinledi hemen yanı başımda. Orhan Pamuk'un yeni kitabının merakıyla sorulan hep aynı sorulara verilen yanıtlardı benimkiler. Ama ne kadar anlatsam da sanki tam ifade edemiyor olmanın mahcubiyeti ve "en iyisi alın siz kendiniz okuyun" önerisi vardı bu eksik cevaplarda. Alın, bir an evvel okuyun ki, konuşalım uzun uzun, içimde kalanların hepsini dökebileyim bir bir masanın üzerine. Genelde sevdiğim pek çok kitabı, en sevdiklerimin okumasını dört gözle beklerim ki, karşılıklı koyu sohbetlere gelsin sıra. Kahveler, dumanı tüten çaylar eşlik etsin hararetli tartışmalara.

Lafı çok uzattım gibi aslında. Ama şu dakika, kalemime ket vurmayacağım. İçimden gelenleri olduğu gibi aktarmakla yükümlü o. Madem şu an düşüncelerin yükü çok ağır üzerimde, durmasın içimde hiç bir duygu/düşünce, giden gitsin gidebildiği yere.

Kitabı bitirdikten ancak yarım saat sonra oturabildim yazının başına. Ama bu yarım saat içinde benim için oldukça değerli şeylerin başında ufak bir gezintiye çıktım farklı zamanlara, farklı mekanlara. Yazının bundan sonrasının manevi ağırlığı, kitabı okuyanlar için biraz daha farklı olabilir. Çünkü kitaptaki o duygu yoğunluğunun izleridir o yarım saat içinde yaptıklarım ve şimdi bu satırlar. İfade ettikleri anlamı, üzerlerinde taşıdıkları anılar benim oldukları için belki sadece benim anlayabileceğim eşyalarımla zamanda yolculuk yaptığımız ufak bir törendi bu yarım saat. Gittiğim yerlerdeki klavuzlarım, anılarımı üzerlerinde taşıyan eşyalarımdı kısacası. Bazıları, gördüğünüz bu fotoğraflara sığdırılmış, sadece benim bildiğim ortak bir paydaya sahip eşyalarım...

Tarih sözcüğü çoğumuz için hep ders kitaplarından öğrenilebilen, sanki ancak büyük büyük imparatorların, devletlerin sahip olabileceği, sadece onların yaratabileceği bir kavram olarak var. Halbuki her birimiz, eskitip geride bıraktığımız her günle bir tarih yazıyoruz farkında olmadan. Kendi yaşadıklarını, eskittiklerini değersiz bulan çok insan gibi bu tarih de, bizim tarihimiz de önemsiz, değersiz bulunabilir belki. Çünkü kafamızda, sadece önemli ve büyük insanlar tarafından yaratılmışsa tarihin tarih olabileceği anlayışı hakim.

Eğer siz de böyle düşünenlerdenseniz, kendi tarihinizin farkına ve önemine varabilmek için bir de Masumiyet Müzesi'ni okuyun derim. Emin olun, belki her gün mutfakta yemek yaparken elinize aldığınız bıçağın, eşinizin cebine sıkıştırdığınız mendilin, birbirinize notlar yazdığınız tükenmez kalemin, yokluklarının hayatınızda hiç farkedilmeyeceğini düşündüğünüz bu sıradan, günlük eşyaların, aslında nasıl da sizin hikayenizi taşıyan değerli varlıklar olduğunu anlayacaksınız.

"Proust kitabında, ölümünden sonra teyzesinin evindeki eşyaların bir kerhaneye satıldığını, teyzesinin koltuklarını, masalarını bu kerhanede her görüşünde, eşyaların ağladığını hissettiğini yazmıştır. Pazar kalabalıkları müzelerde gezinirken, eşyalar ağlıyor Orhan Bey" diyor kitabın bir bölümünde Kemal. Siz hiç ağlayan bir eşya görmediniz mi? Şimdi anlıyorum ki, ben görmüşüm. Ölümünün beni çok üzdüğü bir aile büyüğümün yıllar sonra dolabının içinde saklı kalmış, tozlanmış, yıpranmış, rengi solmuş şapkasını gördüğümde hissettiğim o anlam veremediğim ürpertinin ve hüznün neden olduğunu anlıyorum şimdi. Bir İstanbul beyefendisi olarak sokakta ne zaman rastlaşsak neşeli bir kibarlıkla kaldırıp selam verdiği o şapka, üzerinde taşıdığı anılarla birlikte unutulmuş olmanını verdiği hüzünle ağlıyordu.

Ve kimisi kutulara yerleştirilip saklanmış, kimisi her günümü paylaşmanın verdiği sıradanlıkla yıpranmış kendi eşyalarımla düzenlediğim minik törende sıra. Ayrıntılar, çok özel oldukları için bana kalsın ama zaten kimilerini bu gördüğünüz resim karelerinin içine sığdırmaya çalıştım olabildiğince.

Ömrümün en güzel satırlarını yazmam için hediye edilmiş bir dolmakalem; Taksim semalarında gezilmiş güzel bir Eylül günü sonrası elime tutuşturulmuş bir mektup; 26. yaş günümde ömrümde aldığım en güzel çiçeklerden kurutulmuş bir demet; yüzlercesine gidilmiş, bazıları saklanmış tiyatro ve sinema biletleri; bir kitapçı gezmesi sırasında diğer bir eşini de sevdiğime aldığım bir kitap ayracı; unutulmaz bir oyunun tanıtım afişi ve daha niceleriyle çıkılan ufak bir zamanda yolculuktu benimkisi. Hatırladıklarımla ne kadar mutlu olsam da, Masumiyet Müzesi'nin burukluğunu atmam pek kolay olmadı.

Eminim, önümüzdeki aylar, hatta belki de yıllar boyunca Masumiyet Müzesi'yle ilgili çok fazla yazı yazılacak, edebi yönü, anlattıkları, üslubu, Orhan Pamuk kitapları arasındaki yeri çok konuşulup tartışılacak. Bunların hepsi de önemli ve çoğu belki benim de merakla okuduğum yazılar olacak. Ama bu kitabın bana verdiği ve kimsenin atlamamasını istediğim en büyük hissiyat, kendi kişisel tarihimizi, detaylarımızı, bizi biz yapan, anılarımızı taşıyan her türlü eşyayı ıskalamadan, sıradanlığına burun kıvırmadan önemsemektir. Hayat sona erdiği zaman, bizden geriye, sevdiklerimize bize ait olan eşyalarımız kalacak. Ve bize sevdiklerimizden kalan eşyaların verdiği teselli gibi, bizim eşyalarımız da onlara bir teselli verecek, hikayemizi duymak isteyen kulaklara fısıldayan bir masal anlatıcısı gibi.

Şimdi sıra Çukurcuma'daki Masumiyet Müzesi'nde... Kemal ve Füsun'un şerefine... Son cümlenin buruk hüznü, yutkundukça batan bir katık gibi kaldı üzerimde...

10 yorum:

YASEMİN ASLIHAN BABALIK dedi ki...

ben de haftasonu kitapçıda elime aldım masumiyet müzesini ama satın almadım.çünkü alsam evde bekleyen kitaplarıma haksızlık olur sandım.önce onları okuyayım mutlaka listemde bu kitap.

nilay dedi ki...

Orhan Pamuk hic bastan sona okuyamadım. Ama bu kitabını okumayı deneyeceğim. Bildiğim kadarı ile ilk yazdığı veya ilk yazdıkları arsındaymış. Okuduğum zaman tekrar bu yorum sayfasındayım Zero.

zero dedi ki...

Yasemincim işte ben bazen böyle çok merak ettiğim bir kitap çıkınca evde bekleyenleri elimin tersiyle itip ayrımcılık yapabiliyorum:) Okuyup fikirlerini paylaşmanı dört gözle bekleyeceğim:)

Nilaycım, evet bu benim de çevremdeki eş dosttan sık sık duyduğum bir yaklaşım. Ben de Orhan pamuk'un her yazdığının herkese hitap etmeyeceğini düşünenlerdenim. Çünkü çok çok farklı konularda ve çok farklı üsluplarda yazabilen bir yazar. Örneğin bir Yeni Hayat'la Masumiyet Müzesi'ni, ya da Kara Kitap'la Kar'ı bilmesem aynı yazar yazmış demem. O nedenle bence bir iki kitabında yazdıklarına, üslubuna çok da ısınamadık diye pes edilmemesi gereken bir yazar. Paylaşımlarını dört gözle bekleyeceğim:)

funda dedi ki...

Bu kitabın anlatıldığı en güzel yazı buydu okuduklarımın arasında. Senin kişsel tarihin de eklenince harika olmuş ..Ben de bir an önce okumak istiyorum ama bir bitmeyen bir de sırada bekleyen kitabım var onlara kıyamıyorum. Onlar bitince sabırsızlıkla masumiyet müzesini okumaya başlıycam.

birdutmasali dedi ki...

bu kitabı ilk fırsatta incelemek istiyorum,
yazarların anlatım dili farklılık gösterince,ben bocalıyorum.
mesela ayşe kulin hem tanıdık bir ifadedir.
murathan mungan da öyle..
yani üslup ve tarzları değişmez.
ama orhan pamuk düşündürüyor beni.
dediğim gibi belki bir şans daha verebilirim :)
İNCELEMKTE FAYDA VAR :)
SVGLRR CNM

Kitap Kurdu dedi ki...

"Masumiyet Müzesi" cuma günü geliyor insallah. Ve sırada bekleyen kitaplarımı elimin tersiyle itiyorum ve öncelikli sırayı Orhan Pamuk'a veriyorum. Sabırsızlıkla okumayı ve satırlar arasında kaybolmayı bekliyorum.

zero dedi ki...

Fundacım teşekkür ederim güzel sözlerin için. Ama inan sadece ben değil, bence okuyan herkes kendi kişisel tarihini de gözünün önünden geçirecektir bu kitapta.

Sevgili NuNu, ben kesinlikle bu kitabı ıskalamaman gerektiği düşüncesindeyim:)

Sevgili Kitap Kurdu, sana şimdiden iyi okumalar diliyorum. Sonrasında düşüncelerini de merakla bekliyorum.

aslı'nın mutfağı dedi ki...

Sevgili Zeren, Kemal Sibel'le nişanlandı, her gün saat iki'de Merhamet Apartmanı'na gidiyor ve acı içinde bir bekleyişe dalıyor.. Garip bir şekilde sürükleyici bir roman.. Ben de elimden zor bırakıyorum.. Henüz bitirmediğim için Proust'la ilgili kısmı okumadım ama kitabın sayfalarına da Proust'un ismini not almıştım.. Can sıkıcı bir şekilde üslup benzerliği var.. Bilmem Proust okudun mu? Romanı bitireyim, yine yazarım sana..

Kunegond dedi ki...

Masumiyet müzesini çıktığı hafta hiç elimden bırakamadan okudum ve hemen bitirdim. Benim içimi de böylesine bir hüzün kaplamıştı. yazınla birlikte çok güzel dile getirmişsin.

Geçenlerde altyazı dergisinde Orhan Pamuk bu kitabı yazarken Orhan Gencebay'ın Batsın Bu Dünya şarkısını pek çok defa dinlediğini söylemiş. Şimdi düşünüyorum da Pamuk yazarken müzik ile aynı etkiyi okuyuculara geçirebilmiş diyorum. Değil mi?

zero dedi ki...

Kunegond, kesinlikle katılıyorum. O iç sıkıntısını, o arabeskliği, umutsuzluğu çok iyi yansıtmış bence de. Herkesin eleştirerek sıkıldıklarını söyledikleri o 300 sayfalık bölümün de ben çok bilinçli şekilde yazıldığını düşünüyorum. "Okuması bile o kadar sıkıntı veriyordu ki, yaşaması kimbilir adamı ne hale sokar" halinin anlatımı olarak düşünüyorum.