13 Eylül 2010 Pazartesi

Çekik gözlü ruhum...

Sene 2004. Yılın en sevdiğim dönemlerinden Nisan ayı... İstanbul, yirmi küsür yıldır her bahar olduğu gibi bir film festivaline daha ev sahipliği yapıyor. İstanbul Film Festivali kendimi bildim bileli beni en çok heyecanlandıran programıyla önümde keşfedilmeyi bekliyor. 24 yaşında bir ben... Heyecanlıyım... Sinema sevdası son iki üç yıldır damarlarımda şiddetlenerek akan bir tutku olarak giderek büyüyor, alevleniyor. Biraz da bunun aşkıyla festivalin önüme sunacaklarına müthiş bir açlıkla bakıyorum.

O yıllarda içimde giderek büyüdüğünü farkettiğim bir aşk daha var. Uzakdoğu kültürüne dair ciddi bir merak ve ilgi besliyorum. Henüz daha çok bilincinde değilim gerçi o zamanlar. Arada sırada elime tesadüf eseri geliveren bir kitap ya da filmle tanışıyorum bu merakımla ama her yeni kitap ve film bu merak tohumlarımı besleyen bereketli bir su misali suladıkça suluyor ilgimi. Ve İstanbul Film Festivali'nde tam da o yıl bu merakımı körükleyecek bir bölüm var: Güney Kore Sineması!

Tam hatırlamamakla birlikte sanıyorum on civarında film vardı o bölümde ve ben yarısından fazlasına bilet almıştım festival henüz daha başlamadan. Sonrasında izleyip aşkına kapıldıkça bilet almadıklarıma da almış, hepsini izlemiştim. Ne filmlerle tanıştım o yıl; nasıl kendimden geçtim, mest oldum, sinemanın keyfini doruklarda yaşadım. Boş Ev, İhtiyar Delikanlı gibi Güney Kore sinemasının dünyada fırtınalar estirmiş kültleriyle o sene tanıştım. Boş Ev'in sonunda ilk kez bir sinema filminin finalinde tüm salonun birden alkış koparmasına tanık oldum. Tiyatroda mıydık? Hayır! Alkışladığımız insanlar bizi duyuyor, görüyor muydu? Hayır! Ama izlediğimizden hepimiz aynı anda o kadar etkilenmiştik ki, bütün bunları düşünmüyor, alkışlayarak beğenimizi belirtiyorduk işte!

Sonra İhtiyar Delikanlı... Nasıl da tokat gibi bir filmdi. Filmin sonunda nefessiz kaldığımı, koltuğa çivilendiğimi hatırlıyorum. Hayatımda izlediğim en sarsıcı ve kurgusu en muhteşem filmlerden biriydi ki şu an Güney Kore sineması dendiğinde en çok tavsiye edilen filmlerden biridir ama söylemesi benden, fazla sarsıcıdır ve izlemesi kolay bir film değildir. Ama kendinize güveniyorsanız da kaçırmayın o ayrı.

O yıl Güney Kore sinemasının büyüsüne öylesine kaptırmıştım ki kendimi, durumu abartıp bu sevimli çekik gözlü insanlar gibi yaşamaya başlamıştım neredeyse:) Film çıkışlarında İstiklal'de kendimi Japon ya da Çin restoranlarına atıyor; biraz evvel izlediğim filmde ne yenip içildiyse menüden mümkün olduğunca onlara benzer yiyecekler seçmeye çalışıyor; ilk kez yeşil çayla tanışma şerefine erişiyordum mesela. O kadar abartmıştım durumu anlayacağınız:) Ama ruhuma inanılmaz iyi gelen, içimdeki sinema tutkusunu müthiş besleyen bir dönem olmuştu. Hatta o tarihten iki yıl sonra başlayacak sinema editörlüğümün tohumlarının bile o yıl atıldığını düşünürüm. Zehir kanıma girmişti bir kere:)

Bütün bunları niye mi anlattım? Son zamanlarda yine o güzel ülkeden çıkan olağanüstü bir film izledim de ondan. Uzakdoğu sinemasına bu ilgim özellikle 2004'ten bu yana hep devam etti ama özellikle Güney Kore'den çıkan yapımları kaçırmamaya özen gösterdim. Her filmi istisnasız sevdiğimi söyleyemem. Arada kesinlikle beğenmediğim, kendime uygun bulmadığım filmler de oldu. Ama itiraf etmeliyim ki her sene en azından bir iki filmle bile olsa sinemaya doyurmayı kesinlikle başardılar beni.


Bahsettiğim son filmin adı ise Yepyeni Bir Hayat (A Brand New Life). Bundan yaklaşık bir ay kadar önce vizyondaydı. Film aynı zamanda 29. Uluslararası İstanbul Film Festivali'nin Genç Ustalar bölümünde de gösterildi. Gerçekten İstanbul Film Festivali'nin seçici kadrosuna teşekkürü bir borç bilmek gerek. Bu filmleri seçmeleri sayesinde birkaç dağıtım şirketinin de dikkatlerini çekerek filmlerin festival sonrasında vizyona girmesi de mümkün olabiliyor.

Filmin afişinin üzerinde "Hiç gelmeyecek birini bekleyen küçük bir kızın öyküsü" yazıyor. Evet, bu film kendisini yetimhaneye bırakarak terkeden babasını bekleyen ufacık bir kız çocuğunun öyküsü. Hayatta en çok sevdiği, birlikte çok keyifli vakit geçirdiği ve en çok güvendiği babasının anlamlandıramadığı bu darbesine alışmaya çalışan, ilk başlarda fazlasıyla bocalayan, sonrasında çevresindeki insanların doğal bir şekilde akan yaşamlarına çaresizce adapte olan ama hayatta vereceği sınavlar kesinlikle daha bitmemiş olan bir kız çocuğunun öyküsü...

Hayata çocuk gözüyle bakabilmek müthiş bir ayrıcalık... İnsan yaş aldıkça bu yetisini her geçen gün biraz daha kaybediyor. Ama işte böyle filmler sayesinde biraz olsun 'çocuk ruh halleri'mizden gidenleri hatırlamaya ve biraz olsun elimizde tutmaya çalışabiliyoruz. Minik Jinhee'nin hikayesini izlerken kendi içimdeki Jinheeleri düşündüm örneğin. O kadar çok vardılar ki... Ben kimse tarafından terkedilmemiştim ama onun bazı durumlarda içine düştüğü ruh halleri ve verdiği tepkiler bana da hiç uzak değildi.

Filmin Güney Koreli yönetmeni de zamanında böylesi bir yetimhanede yaşamış ve bu yetimhaneden Fransız bir aile tarafından evlatlık alınarak sonrasında Paris'e taşınmış. Bu filmin de kendi hayatından izler taşıdığını söylüyor zaten. Ama sakın konusuna bakıp da filmin ajitasyonla dolu olduğunu sanmayın. Uzakdoğulular'ın hayata bakış açılarında yok öyle bir kavram. O nedenle en acıklı olabilecek konular bile hayranlık uyandırıcı bir durulukla seriliveriyor karşınıza.

Filmin minik oyuncusuna tek laf etmeden bitiremem bu yazıyı. Ben seni çok sevdim Jinhee. Sen nasıl bir oyuncu olmuşsun öyle ki hayranlıkla izledim, ya da yok, bence sen direk öyle doğmuşsun:)

11 yorum:

Kontrast dedi ki...

Merhaba Zero!

İçinde çocuk gülümsemesi bulunan bir filmin kötü olma imkanı yok bence. Çocukluk güzel şey :)
Gençler hep büyümek ister. Yaşlanınca da küçülmek! İroniler ...
Bedenimiz yaşlansa da ruhu genç olanlardan olmamız dileğiyle...

Kendine iyi bak, kelamını eksik etme ...

EKMEKÇİKIZ dedi ki...

Zerenciğim,
Aynı sene festivalde aynı filmleri izleyip Uzakdoğu filmleri fanı olmuştum ben de.:))

Şu "Yepyeni Bir Hayat"ı görmek kısmet olmadı henüz, festivalde kaçırdım, vizyonda gitmeye niyetlendik, sinemada tam,rat var dediler, vs. vs.
Sen DVD'sini mi buldun? Bakayım bir arayayım...

laleninbahcesi dedi ki...

ramazanda bir gece uykum kaçtığında tv de Kızkardeşim; Mommo ya rastladım, o iki çocuğa hayran kaldım... Sanırım aynı tadı alacağım bir film olacak bu da...

Zero, seni hayatıma kattığın bu güzellikler içinde ayrıca seviyorum...

Kitap Kurdu dedi ki...

Sayende bende film izlemeye başladım, teşekkürler.

zero dedi ki...

Sevgili Kubilay, çocuk duruluğu büyüyen her iinsan için imrenilesi bir şey bence... "Bedenimiz yaşlansa da ruhu genç olanlardan olmamız dileğiyle" bu dileğine katılmamak mümkün mü:)

Sevgili Ekmekçikız, kimbilir belki de aynı salondaydık bazı filmlerde:) ben de sinemada izleyememiştim, kadıköy'de DVD aldığım yerde denk geldim. eminim bulursun sen de.

Sevgili Lale, bu filmi de seveceğini, minik Jinhee'nin kimi hallerinde ekranın içine kadar girip ona sarılmak isteyeceğini biliyorum:) ee bizim seninle aramızda biraz uzakdoğu kardeşliği de var ne de olsa değil mi? Murakami fanlığı gibi mesela:)) bu arada ben laleninbahçesinin fun'ı olmaktan da çok mutluyum:))

Özlemcim ne mutlu bana, gerçekten.. sen böyle dedikçe mutlu oluyorum ama benden söylemesi, benim yerimi sen aldın ve ihmal etmek konusunda beni de aştın blogun konusunda:)

laleninbahcesi dedi ki...

Zero, bizim internetcafe'nin sahibi Musti, abla bu filmler nereden aklına geliyor dedi bu gün:)) Sonra nasıl yaptıysa bir kopya gönderdi bana... akşama doğru filmi izledim... Jihnee, arkadaşı gidince o çukuru kazıp içine girmeye çalışıp, üstünü toprakla örtmeye çalışırken bu kadar mı bu kadar mı diyerek ağladım... şimdi bile gözlerim yaşarıyor... Sana çok ama çok teşekkür ederim Zero... bin teşekkür

zero dedi ki...

Sevgili Lale kafe sahibinin tepkisine çok güldüm:))

O sahne beni de mahfetti, sarılayım hiç bırakmayayım istedim. Bir insanın hele de bir çocuğun her bağlandığı/sevdiği insan tarafından terkedilmesi çok zor bir şey. Birincisini tam atlatmışken bir kez daha...

asıl benden sana bin teşekkür. paylaşabildiğimiz ve böyle böyle çoğalabildiğimiz için:)

MAVİANNE dedi ki...

nasıl güzel ve hüzünlüydü film
o küçük oyuncu da muhtteşemdi
önerine teşekkürler canım

zero dedi ki...

Sevgili Mavianne, ufaklığa ben de hayran kaldım, çok başarılıydı gerçekten. güzel filmler ve kitaplarda buluşmak üzere:)

Sibel dedi ki...

Zerenciğim, Old Boy beni de mahvetmişti, çok zor ama bir o kadar da izlenmesi gereken bir filmdir her sinefil için. Beyoğlu'nda seninle bir film günü yaşamak, çıkışta da Japon kafesi Bunka'da patlak pirinçli yeşil çayla seni tanıştırmak isteyiverdim şimdi... Yoksa zaten tanıştın mı?
Sevgiler canım...

zero dedi ki...

Ah Sibelcim hiç tanışmamış olur muyum? Hem de tam o bahsettiğim sene 2004'ün İstanbul Film Festivali zamanı tanışmıştım. Güney Kore filmlerinden çıkıp çıkıp kendimi Bunka'ya atardım:) Ama bu keyfi seninle de yaşamaya nasıl hayır derim:)