23 Eylül 2010 Perşembe

Filmler, kitaplar, mutfak maceraları...

Güne sabahın 5.30'unda merhaba diyorum bu aralar. Ortalık zifiri karanlıkken... O kadar ilginç ki, meğer İstanbul'un sessiz olduğu anlar da varmış diyorum pencereden o karanlık sakinliğe bakarken. Henüz kalabalıklar şehre akın etmeden, klakson sesleri, bağırış çağırışlar dolmadan caddelere/sokaklara, ben varacağım yere varmak istiyorum, bu kadar erken kalkmamın nedeni bundan.

Trafiğin beni çileden çıkarmasına, hayattan bu aralar aldığım keyfi azaltmasına tahammülüm yok. O nedenle kendisi sahneye kurulup başrole yerleşmeden, ben rol çalıyor ve sabahın köründe varıyorum okuluma. Minibüs sanki İstanbul'da değil de Anadolu'nun en ücra köşesinde kalmış bir köydeymişçesine çukur dolu yollarda tıngırdarken, ya da metrobüs son günlerde hep puslu olan İstanbul Boğazı'nın o muhteşem iki yakasını birleştiren köprünün üzerinden akıp giderken kucağımda çalışma notları, her gün bir önceki günün dersinden olduğumuz sınava çalışıyorum yol boyunca. Elimde kepekli tostum, çaysız pek bir kuru gelse de bir yandan da onu kemiriyorum, notlarımın üzerine kırıntılarını düşüre düşüre.

Bir yandan da çantamda olmazsa olmaz, bugünlerdeki ruhuma uygun bir roman... Bu aralar Neil Gaiman damarım tuttu gene. Yaratıcılığımın doruklarda olduğunu hissettiğim bu günlerde fantastik dahilerimden Gaiman'ın hikayelerinin bana iyi geleceğini düşündüğümden, daha evvel okumuş olduğum Mezarlık Kitabı'nı yeniden atıverdim çantama geçen gün. Gao Xingjian'ın Ruh Dağı romanından da çok keyif alıyorum, bırakmış değilim kendisini ama o karmaşada okunmayı hak eden bir roman değil. Sakin bir ortama, sakin bir kafaya ihtiyaç duyuyor. O nedenle akşamları baş ucumda sıcak bir çay, mumlarım ve tütsülerim yakılmış, başucu lambam da tam yerinden sayfaları aydınlatırken okuyorum kendisini ve Çin vadilerinde, tepelerinde, ırmaklarında satır satır dolaşmaktan büyük keyif alıyorum. Doğrusu Mezarlık Kitabı'nı da çok az okuyabiliyorum yollarda. Çoğunlukla ders notlarını Gaiman'a tercih etmek durumunda kalıyorum:)

Henüz daha mutfağa inmeden geçmemiz gereken dersler var. Mutfağın yolu, gıda güvenliği, hijyen, mutfakta güvenlik, maliyet hesaplamaları, beslenme, satın alma, depolama, stok kontrol, bıçak kullanımı, tabak sunumu derslerini geçtikten sonra açılacak biz çaylak şef adaylarına. Daha dört gün oldu ama öğrendiklerim inanılmaz. Ne çok yanlış şey varmış meğer doğru olduğunu sanıp da yaptığımız, özellikle de gıda güvenliği konusunda. Kendi bireysel mutfaklarımızda yaptığımız hatalar bir yere kadar tahammül edilebilir ama profesyonel mutfaklar öyle değil tabi. Başka insanların sağlığına ve beslenmesine etki ediyor olmak büyük sorumluluk...

Bu arada harika insanlarla da tanışıyorum sınıfta. Müthiş cesaret hikayeleri dinliyorum. Kendimde cesaret sandığım şeylerin, başkalarınınkinin yanında devede kulak kaldığını anlıyorum. 19 yaşında gencecik bir kızın, hayalleri ve ideallerinin peşinde tüm ailesini karşısına alarak Ordu'dan İstanbul'a gelişinin hikayesini dinliyorum örneğin. Böylesine gencecik bir yaşta hayatta ne olmak istediğinden, nerde olmak istediğinden emin olmak kadar, etrafındaki tüm engelleri, bedelleri ne olursa olsun aşmaya azmetmiş olmak da çok güzel bir şey. İstanbul'a ilk kez ayak basıyor olmak, yurtta kalmak, aileden ilk kez ayrılıyor olmak, yalnızlık, acemilik bir yana, mutfak aşkı bir yana... Yaşadığı zorlukları, her gün telefonda annesinin, kardeşinin sesini duyduğunda ne kadar kötü olduğunu anlatırken gözleri kısılıyor, nemleniyor; ama ne zaman ki ideallerinden, eğitim bittikten sonra yapmak istediklerinden bahsetmeye başlıyor, nemler yerini ışıl ışıl bir parlaklığa bırakıyor. Sınıftaki herkesin hayatlarında büyük kararlar almış olarak, büyük değişimler ve bedeller sonucunda orada bulunduklarını hissedebiliyorum. Bir bu, bir de heyecan okunuyor hepimizin suratlarında:)

Çok sevdiğim, özlemle beklediğim Eylül de gitmek üzere artık... Neyse ki ikiz kardeşi Ekim geliyor, üstelik bu sefer hayatıma sadece yeni bir yaş değil, yeni bir on yılın başlangıcını da getiriyor... Evet, bu Ekim'de 30'lara merhaba diyeceğim. Bu aralar ne çok başlangıçlardan söz eder oldum değil mi?:) İçimden bir his, 3 ve türevlerinin çok keyifli geçeceğini söylüyor:)

Sadece bu da değil. Dokuzuncu kez heyecanla beklediğim bir festivali de şehrime getiriyor Ekim. Ayın 8'inde Filmekimi başlıyor!:) Altı gün boyunca sonbahar fonunda yaşanacak bir sinema şöleni var yani sırada. İstanbul, sonbahar ve sinema... Bu üçlü sizce de birbirini müthiş tamamlamıyor mu?

Dün filmlerin tüm listesi açıklandı. Eve filmleri incelemenin heyecanıyla döndüm. Biletlerin satışa sunulacağı 2 Ekim'e kadar hangilerine gideceğimi seçmek için vaktim var. Şimdiden "Sihirbaz", "İnsanlar ve Tanrılar", "Her Şey Güzel Olacak", "Jack'in Kayık Gezintisi" seçilmiş durumda. Bana kalsa tüm listeyi sıradan izlerim de, genelde bu durumlarda pek bana değil, cüzdan ve zaman durumlarına kalıyor seçim:) Haliyle de bu koşullarda listeyi biraz elekten geçirmek gerekiyor.

Filmler, kitaplar, mutfak maceraları... Oh be, iyi ki geldin sonbahar!

7 yorum:

AyŞeGüL KuŞ dedi ki...

Keyifle okuyorum yazdıklarını. İnandığın,kendini adadığın yolda başarıyla ilerlemen temennim. sevgilerimle:)

Zeynep dedi ki...

Zeren Merhaba,
Çok severek okuyorum yazılarını;kardeşim Sinema-Tv bölümünü okuyor,dün o da filmekiminin broşürünü getirmiş,filmler seçiyordu kendine,hatta bir tanesine beraber gideceğiz:)
Zeren ben de 21 Eylül 1975 doğumluyum.Bir önceki yazını okuduğumda çok sevindim senin adına,tebrik eder,başarılar dilerim.Ben de bu sene aynı süreçlerden geçtim,benim için çok zor olan kararlar aldım,çok sıkıntılı bir süreçti,ama dediğin gibi ne istediğini biliyorsan, kararların netse hçbir engelle karşılaşmıyorsun...
Sevgilerimle

Vladimir dedi ki...

Yazı Eylül ile Ekim ikizlerin sanki gizli üçüzü gibi olmuş. Film ekimii bu sene kaçırmayacağım için mutluyum.

ORDAN BURDAN HAYATTAN dedi ki...

bilgin olsun imreniyorum hem de çok fena şekilde.

laleninbahcesi dedi ki...

Önce unutmadan Ordu'lu hemşehrime selamlar sevgiler buradan... O'nun da yolu açık olsun... Şanslı olduğu başından belli , yolu seninle kesişmiş.
İlk mutfak kitabımı babam armağan etmişti. Koca iki cilt halinde, Ekrem Muhittin Yeğen'in Yemekler ve Tatlılar pastalar kitapları. Şu anda ciltleri bile kalmadı. ilk misafir yemeğimi ondan yapmıştım hatta. O kitapta tariflere geçmeden önce sofra adabından tutunda , gramajlandırmaya, yiyeceğin korunmasına dair bilgilerle başlar.

Nasıl özendirici bir şey yapıyorsun Zero , inanılmaz. Bu yolculuğunu adım adım zevkle izleyeceğim.

Sevgilerimle

Işın dedi ki...

Bloglarla fazlasıyla ilgileniyorum ama maalesef geç keşfetmişim bu blog. Arayı kapatmak için eski yazılarını, film ve kitap önerilerini okuyorum bir bir keyifle. Bir de yemek tutkunu öğrenince vazgeçilmez oldun. Uzun zamandır çok istediğim, hayalini kurduğum bir şeyi yapmışsın. Hazır işten ayrılmışken bu yıl başlasam mı diye düşünmüştüm aşçılık okuluna, hala da düşünüyorum. Ama ilerleyen yaş, yetenek, vs. durumlarını gözden geçirdikçe bir türlü karar verip cesaret edemiyorum. Her şeyi mantık çerçevesinde değerlendirmek de pek iyi bir şey değil sanırım. Kim bilir karar verebilseydim belki de aynı sınıfta olurduk.

Okul deneyimlerin benim için çok ama çok değerli! Belki ilerde bir gün tanışıp paylaşmak da mümkün olur. Yeni yazılarını heyecanla bekliyorum.

Yolun açık olsun !

zero dedi ki...

Sevgili Ayşegül, çok teşekkür ederim güzel dileklerin için. ne mutlu bana:)

Sevgili Zeynep, belli mi olur belki aynı salonda aynı filmin izleyicisi oluruz:) Bu şehirde yaşarken İstanbul'un nimetlerinden yararlanmamak büyük kayıp... Bazn insanın hayatında büyük değişimler yapabilmesi için zor süreçlerden geçmesi gerekiyor. O zaman ihtiyacı olan kararlılığı, cesareti bulabiliyor. benzer süreçlerden geçmişiz sanırım. senin için de her şey gönlünce olsun dilerim:)

Sevgili Vladimir, Filmekimi her sonbahar Beyoğlu'yla yeniden buluşmak demek bir de benim için. Ama Emek'siz bir Filmekimi hiç içime sinmiyor o ayrı.

Yasemincim, senin içinde nasıl bir cevher olduğunu çoktan kanıtladın sen. gerisi zamana ve sana kalmış bence:)

Sevgili Lale, yarın sabah gider gitmez ilk işim selamını iletmek olacak:) Böyle artık ciltleri bulunmayan çok değerli kitaplar var eskiden kalma. Altın kadar değerliler aslında. Eğer okumadıysan Takuhi Tovmasyan'ın Sofranız Şen Olsun kitabını okumanı şiddetle tavsiye ederim. İçinde sadece yemekleri değil, bir kültürü ve çok güzel aile hikayelerini de bulabilirsin. Çok büyük keyif alacağından, zaman zaman hüzünlenip çok iyi bildiğin o aile bütünlüğünü yeniden derinden hissedeceğinden eminim... Biliyor musun, bütün bu yaşadıklarımı paylaşmazsam sizlerle sanki eksik kalacakmış gibi hissediyorum artık. Hayatımın önemli bir parçası oldu burası, sizler, hepimizin yaşamları...

Sevgili Işın, ne mutlu bana, kocaman bir hoşgeldin benden sana:) Bence fazla düşünme, eğer varsa içinde böyle bir aşk ve arzu, öncelikle dinlemen gerekenin bu olduğunu düşünüyorum. Ayrıca yaş olayının bizlerin kendimize koyduğumuz engeller olduğunu düşünüyorum. Önemli olan yaşıyor olup olmadığımız. Nefes alıp verdikten sonra, gücümüz kuvvetimiz, enerjimiz yerinde olduktan sonra hayatta birkaç yaş daha fazla eskitmiş olmak nasıl bir engel olabilir ki? Ayrıca sınıfımızda daha ileri yaşta birkaç arkadaşımız da var ki, enerjileri, coşkuları, tutkuları harika... bence kendine engeller yaratmayı bırak ve önce isteklerini dinle sevgili Işıl:) kocaman sevgiler...