28 Mayıs 2012 Pazartesi

Dün masaldı, bugün uyandım, neyse ki hala Datça'dayım!

Dağların eteklerinde, yemyeşil ağaçların arasına gelip konuvermiş bir köy evi. Öyle ki tepesindeki çanaklar falan olmasa bir insan yapımı olduğuna inanmak zor. Sanki doğa, taş, toprak kendiliğinden elbirliğiyle duvarlarını örüp ortaya çıkarıvermiş gibi. O kadar bütünlük içinde bulunduğu doğal ortamla; gözlerimin hep aşina olduğu o ayrıksı betonlara ters.

Dışarısı ne kadar sıcaksa evin içine girdiğimde o kadar 'temiz' bir serinlik karşılıyor beni. Taş duvarlar üflüyor sanki varoluşlarındaki serinliği içeri.


Bir pazar sabahı kahvaltısı için yeni tanıştığım doğma büyüme Datçalı güzel insanlarla geliyorum bu çok içten köy evine. Biz içeri girdikten sadece 10 dakika sonra, yere serilen tertemiz bir örtünün üzerine geliyor kocaman, yuvarlak bir kahvaltı tepsisi. İçinde yok yok. Elim boş gelmeyeyim diye fırından aldığım börekler tepsideki en yapay yiyecekler. Köy tereyağı, kırık yeşil zeytinler, bahçedeki kümes ahalisinin masamıza kahvaltı ikramı köy yumurtaları, Datça'daki insanların önemli geçim kaynaklarından biri olan bal, mis gibi biberler, salatalıklar...

Evine gelmiş insana ikram yapmanın, onu evinden mutlu uğurlamanın telaşı üzerinden hiç eksilmeyen ev sahibi sıcaklığını alıp pamukların içine saklamak istiyorum. Normalde gözlerin üzerimde olmasından çok rahatsız olan ben, sadece keyif almamı isteyen bu samimi gözlerle mutlu oluyorum. Kahvaltı bittikten sonra içi badem dolu kavrulmuş kuru incirler geliyor sofraya. İnanılmaz, muhteşem bir lezzet, başka bir şey diyemiyorum.

İncirler yenirken hayatımda duyduğum en samimi diyaloglardan birine şahit oluyorum. Ailenin kızlarından biri ve enişte arasında geçen bir diyalog, her cümlenin arasında kahkahaların yankılandığı... Kız diyor ki:

- Dün gece gene babam eti kavurmayı becerememişim diye küstü bana. Söylendi söylendi söylendi, ben de beğenmiyorsan sen yap dedim diye küstü, gitti yattı.

Enişteden alaylı cevap geliyor hemen:

- Ee bayrama kadar barışır mısınız acep?

- Ne bayramı? Sabaha dut silkerken bir baktım geldi yanıma "bak o tarafta daha dolu var" deyip yol gösteriyor bana:)

- E kızım buna küslük mü denir ki! Muhabbet yenilemek derler buna. Muhabbetiniz yenilenmiş sizin:)

Nasıl hoşuma gidiyor bu iki kelimenin yan yanalığı. "Muhabbet yenilemek"...

Tüm bu yeme-içme, sohbet faslı bitip evden ayrılırken ben düşünüyorum kendi kendime; köyde bağdaş kurup oturduğun yer sofrasının doğallığı mı, havanın temizliği mi acaba bu kadar yiyip hiç yememiş gibi hissettiren? Tüm cevapların geçerli olduğu sorular vardır; bu da onlardan biri.

Yanımdaki esaslı rehberim Datça'nın kurdu. Ama gerçek bir kurt; girip çıkmadığı tek bir delik dahi kalmamış. Köylerde fink atıyoruz; beyaz badanalı, kıvrıla kıvrıla dönen sokaklarda kayboluyorum. Cismî değil, zihinsel bir kayboluş. Mümkün olsa da bulunmasam.

Ve en sonunda çok gitmek istediğim yerlerden birine kırıyor direksiyonunu. Knidos, ah Knidos... Akdeniz'le Ege'nin buluştuğu, en kadim uygarlıklara ev sahipliği yapmış, günümüz 'uygarlığı'nın kıymet bilmezliğini muhteşem doğal güzelliklerin şahaserliğiyle görmemeye çalıştığın bir cennet...

Knidos yolunda...

Ben büyülü bir ruh gibi bir sağa bir sola dolanır; her gördüğüm manzarayı içime çekip zihnime kaydetmeye çalışırken, ne yaparsam yapayım asla bu güzelliği bütünüyle kaydetmeyi başaramayacağını bildiğim makinemle de çekmeye çalışıyorum bazı kareleri. Ama yok, nafile! İmkan yok, hiç bir makine bütünüyle kaydedemez bu güzellikleri.

Rehberim, duyup duyabileceğim en güzel hikayelerden biriyle şahlandırıyor o keyif anlarımızı. Akdeniz'le Ege'nin tam birleştiği, gidilmesi yasak olan o keskin noktada bembeyaz bir fener var, Knidos'un hemen her yerinden görünen. Rehberimin babası, bilmem farkında mı ama dünyanın en şanslı insanlarından biri çünkü o fenerin sorumlusu. Arkadaşım anlatıyor:

- Birkaç şişe şarapla gecenin bir körü arkadaşı mı da alıp gittiğimde oraya, söz veririz birbirimize, fenerin 20-30 saniyede bir her yanan ışığıyla bir yudum da kadehten bize diye...

Knidos... Önüm Ege, arkam Akdeniz...

Farkında olmadan bir masalın içine düştüm galiba. Bazen mutfakta delicesine yorulduğum, bütün uzuvlarımı mutfak tezgahlarının üzerinde bırakıp sürünerek eve döndüğüm gecelerde "nolurdu benim de biraz daha normal bir hayatım olsaydı" dediğim anlar oluyor:) Ama sonra uyku, yorgunlukları temizleyince kendi gerçeğime sarılasım geliyor, zorluklarına bile.

Bazı günlerin sonundaki bir kadeh, denizin dibindeki bir tutam yosun gibi. Onsuz asla olmaz. Böyle bir günün kaçınılmaz tek bir sonu vardı, Palamutbükü'nde deniz kenarında, günün tüm güzelliklerini demleyecek birkaç kadeh rakı...


Bozulmamışlığa, temizliğe, sahiciliğe dair daha yazmak istediklerim var aslında. Doğanın değil, insanın bozulmamışlığına dair... Bir sonraki yazıya kalsın o.

Sadece bir cümle... Dün gerçekten hakiki insan kokusu aldım ben. Tanıyan bilir o kokuyu.

8 yorum:

laleninbahcesi dedi ki...

valla Eylüle hazırlan sen, biz Özlemle programı yaptık bile:)

Zeynep Özmen Ünlü dedi ki...

Zerencim, küçük bir yer de çok fazla bozulmamış ortamlarda, katıksız bir havada soluk alıyorsun. Eminim ki bu havayı soluyan insanların kokusu da farklıdır.

EKMEKÇİKIZ dedi ki...

Zerenciğim,
Datça günlerini imrenerek izliyorum.
Keyfin sürsün...
:)

Bugday Tanesi dedi ki...

Aldım kokuyu :)

Adsız dedi ki...

zerencim.. eski datçalılardan ben knidosu nasıl gezdiğini merakettim.. doğrusu.. =)afrodit tapınağının öyküsünü.. biliyor musun mesela..

atalet.. =)

Defne Soysal dedi ki...

O kokuya o kadar hasretim ki...

Özlemaki dedi ki...

bir of çeksem...Knidos'ta Birol amcayla tanıştın mı? Palamut'ta Ducelion ve Pyrrha misali Saldıray amca ve Ayten teyzeyi kokladın mı? Kum zambakları? Payamlı fırın yemekleri? Kutsal topraklarda olmak paha biçilmez. Datça, bütün ölçütlerin dışında bir tutku. bir of çeksem, karşıki dağlar neyler?

Follow_me dedi ki...

benimde tatile ihtiyacım var. Bende bloğuma beklerim.
Görüşmek üzere
www.bakbuharika.blogspot.com