15 Eylül 2011 Perşembe

İstanbul sana diyeceğim var!

"Ey İstanbul, bütün kirini pasını vapurlar ve martılar saklıyor biliyor musun? Onlar da seni terkederse halin yaman" diye yazdım defterime yaz sonuna doğru bir vapur seferinde. Her vapura binişimde sanki o ana kadar İstanbul'la küsüm de yeniden barışıyormuşum gibi bir hisse kapılırım. Eh pek de yalan sayılmaz aslında, biz sık sık küseriz İstanbul'la birbimize.


Ben ona çokça kızarım. Çok talepkar, şımarık, yıpratıcı bulurum. Karaciğerini iflas ettiren bir alkolik gibi ya da akciğerlerini tüketecek kadar çok sigara içen bir tiryaki gibidir. Hızlı yaşayıp genç ölmek isteyenlerden... Bu yüzden bedenine de, ruhuna da hoyrat davrananlardan...

İşte o gün de yine biraz kızgındım sanırım kendisine. Ömür törpüsü bir trafiğin içinden çıkmış, saygısız kalabalıklarının arasında kalmıştım. Yani sanırım... Çünkü sık sık böyle olur:) Ama vapura biner, üst katına çıkar, mümkünse en kenara tüner, gözlerimi o en derin mavilere, bembeyaz köpüklere, vapur dostu martılara, Haydarpaşa'ya, Sultanahmet'e, Kız Kulesi'ne, Haliç'in gizemine dikerim. Tüm öfkesine, yılmışlığına, anlaşmazlığına rağmen sevgilisinin bir yaman bakışıyla mest olan iflah olmaz bir aşık gibi kalakalırım. İnsanlık tarihi kadar eski "ne seninle ne sensiz" vakâsı...


İşte her vapura binişimde, bir gün bu şehirden gidersem (ki sık sık düşerim bu gitme girdabına) en çok özleyeceğim şeyin bu vapurlar olduğunu düşünürüm.

Senenin hemen başında, yılbaşından birkaç gün sonra, henüz daha MSA günlerim sona ermemiş ama hayatım bambaşka zamanlara savrulurken ders çıkışı Beşiktaş'a inmiş ve vapuru beklerken denizi karşıma alıp bir soru sormuştum İstanbul'a: "Ne dersin, sence 2011 aramıza bir özlem sokar mı?" Dinledi, cevap vermedi. Ben bu suskunluğunu "yaşayalım ve görelim" olarak değerlendirdim.

Takvimler Eylül 2011... Ve ben hâla İstanbul'a, İstanbul da hâla bana ait. Kopamayan sevgililer... Halbuki ben ilişkilerde çiftlerin arasına biraz özlem girmesinin o ilişki için çok besleyici olduğunu düşünmüşümdür hep. Ama biz ayrılamıyoruz; hayat, bizim didişen sevgili rollerimizi çok seviyor anlaşılan:)


Bu aralar kafam karışık biraz bu konuda, kabul ediyorum. Siddhartha'nın bana söylemiş olduğu üzere tüm dış sesleri, empozeleri, toplumsal öğretileri susturarak sadece iç sesimi dinlemeye çalışıyorum. Ömrüm boyunca yapmak istediğim mesleği buldum, bunu bulmakta da iç sesimin klavuzluğuna başvurmuştum bundan yaklaşık bir buçuk sene önce. Peki ya yaşamak istediğim şehir? Net bir cevap yok; diyorum ya, kafam karışık. Artılar ve eksilerin muhasebesi döküm halinde.

Dün yine bir vapur seferinde iç ses deftere şu satırları döktü: "Bu şehirde kalmak için bir nedene ihtiyacın var." Evet, sanırım artık nedensiz görüyorum kendimi İstanbul'da yaşamaya dair.


İstanbul'da yaşıyor olmanın, İstanbul'un tadını alıyor olmanın bazı olmazsa olmazları var benim için. Örneğin ille de İstanbul, ille de İstanbul'sa yaşamak için, Kuzguncuk olmalı mesela o İstanbul'un adı. Ya da bir ada balkonundan baklamalı İstanbul'a her akşam; belki bir Galata cumbasına tünemeli... İlle de İstanbul, ille de İstanbul'sa, bir anlamı olmalı bu şehirde yaşadığın semtin... Benim için bu demek İstanbul. Yeni kurulan büyük büyük bloglu, üst düzey güvenlikli sitelerde yaşamak değil benim İstanbul anlayışım. Ruhum buna göre kurulmamış, kurgulanmamış. İhtiyacım olan nefesleri alabildiğim bir sahil kenarına inebilmek için otobüste ter kokuları arasında tost olmak ya da maaşımın üçte birini hatta bazen daha da fazlasını benzine yatırmak arasında tercih yapmak değil.


Sonuç olarak... Sonuç falan yok aslında. Defter yetmedi, bir de buraya içimi dökmek istedim. Bu aralar karışığım, karmakarışık... Sucuklu, kaşarlı, domatesli tost gibi yani:) (Leylak Dalım ve Lalelerin Lale'siyle Burgazada gezimizde oturduğumuz çay bahçesinde verdiğimiz tost siparişlerini garson kardeş, karmakarışık (sucuklu, kaşarlı, domatesli), karışık (sucuklu, kaşarlı) ve kar (sadece kaşarlı) olarak isimlendirmiş ve çok güldürmüştü bizi. Bu yazıda onun da anılası varmış demek:))

--------------------------------------------

Paul Auster'ın Görünmeyen romanında 20'li yaşlarına gelmiş iki kardeş her yıl, yıllar evvel kaybettikleri ufak kardeşlerinin doğum gününü kutlarlar, her nerde ve ne yapıyor olurlarsa olsunlar. Ayrı ya da birlikte hiç değiştirmedikleri bir kutlama seramonileri vardır. Bunu neden mi yazdım?

İyi ki doğdun dost Hrant!

14 yorum:

birdutmasali dedi ki...

sakın bir yere kıpraşim deme !!!
otur yaz
git pişir :)
gel yine yaz :)

git yine resim çek :=)
işte hep böyle kallll :=))))))
İstanbulum ve ben Seni Kocaman öpüyoruz...
ve kocaman bir çikoalta veriyoruz ( rüşvet :)

laleninbahcesi dedi ki...

Ben de sitelere, gökdelenlere göre kurgulanmamışım, soluk alamam , yaşayamam.
Dün Alplerden gelen arkadaşımda bayıldı Kuzguncuk sokaklarına...

Karmakarışık tostu ben yemiştim , o kadar ezberlediği halde ama.

İstanbul'da yaşamak için ndenimi geçen yazımda yazmıştım. her taşının altına, her köşesine , kuytusuna bir anı saklamışım. Rastladıkça çıkarıp bakıp tekrar yerine koyuyorum ta ki bir daha ki sefere kadar...
Öyle güzeldi ki yazın Zero, her satırını ayrı yorumlamak istedim sanki.

Bugday Tanesi dedi ki...

Sanırsam buralara gelmelisin,Ege'lere doğru :) Deniz insanısın ama sakin tarafını seven, Datça gibi,hatta ve hatta Marmaris gibi. Hatta sen benim komşum olmalısın.
Şimdi bu yorumlarla kafan daha da bir karışacak galiba :)
Sonuçta her şey gönlünce olsun...

Leylak Dalı dedi ki...

İstanbul sana, sen İstanbul'a yakışıyorsun, bir yere gidemezsin, bırakmaz bu şehir seni.
Nunu ne güzel demiş, git pişir, gel otur yaz:)) Ha arada bir Antalya falan yap havan değişsin. Yerimiz müsait:))

BAYKUŞ GÖZÜYLE... dedi ki...

Zerocum bu aralara karışık olma mevsimi galiba , ben de aynen öyleyim.kendim burada , aklım uzaklarda...
Sen İstanbul'la o kadar özdeşleşmişsin ki zor ayrılırsın , gitsen bile o vapurlara binmak için mutlaka gelirsin:)
Bir de şuna çok katılıyorum İstanbul sitelerde değil , bir güzel mahallede yaşayarak tadı çıkartılır...

zero dedi ki...

Canım NuNu, rüşvetimi aldım, yuttum, hatta şu an midemde:) Zaten arada ben istesem de o beni bırakmıyor, ben ona daha yanığım, o mu bana daha yanık bu durumda bilemiyorum:) ben de seni kocaman öpüyorum:)

Lale Ablacım, bin kere Kuzguncuk dersem acaba sonunda oralarda oturmayı başarabilir miiyim? Ya da neydi o sayı?:) Lale Ablacım, anılar çok, çok da, İstanbul'u yaşayamadıkça, İstanbul sadece yorgunluk oldukça, bir de benim şu an oturduğum gibi böyle gökdelenlerde oturunca işte bazen çok delleniyorum, çekip gidesim geliyor. Öyle işte:)

Sevgili Buğday Tanesi, ah ah diyorum sana:) Datça... Son zamanlarda ağzıma en çok aldığım isim bu desem sana... Bir yanım İstanbul'a vurgundur ama bir yanım da kesinlikle Ege'ye. Her şey hepimizin gönlünce olsun:)

Leylak Dalım, benim tez zamanda bir Antalya yapmam gerekiyor sanırım, haklısın, ama İstanbul iki üç günlüğüne bile beni bir yere bırakmıyor, yani o kadar yapıştı yakama, bunu napıcaz bilmiyorum:)

BAYKUŞ GÖZÜYLE... dedi ki...

Zerencim ayrıca Hrant Dink'i anman da takdire şayan'dı...Varol !

zero dedi ki...

Nathalieciğim, evet İstanbul mahalledir, kesinlikle ve kesinlikle çok haklısın. Dİyorum ya zaten bendeki hep "ne seninle ne sensiz" durumu, hatta sendromu:) Hrant Dink'e gelince... Onun hakkında edilen cümlelerin hepsinde eksik bir şeyler var. En azından ben öyle hissediyorum. Yetmiyor kelimeler anlatmaya... Sen de varol arkadaşım!

Zeynep Özmen Ünlü dedi ki...

Zerencim, Aslında İstanbul aşkını anlatmışsın sen. Biraz kızmışsın ona sanki. Sonbahar ya, herkes bir bunalım yaşıyor bu aralar. Mevsim değişikliği tadında.Fotoğraflar ve efektleri çok güzel.
Sevgiler

gözde dedi ki...

Zerenciğim,
Ah istanbul istanbul... Varlığı bir dert yokluğu yara:)İstanbul
insanın çocuğu gibi.Kızıyosun ama bir güzelliğine bütün kızgınlığın gidiyor,hatta kızgınlığını dahi unutuyorsun:) Canım benim bence sen bu aralar çok fazla dinleme kendini.Fırsat buldukça al kitabını kahveni deniz kenarında otur oturabildiğin kadar. Huzuru çek içine..Bu dönem hiç düşünmeden sonbaharın tadını çıkar.Allah'ın gönlüne göre vereceğine eminim.Gitsemmi kalsammı sorusunun cevabı mutlaka gelecektir sana..Kafandaki karmaşaları sil ki mesaj geldiğinde alabilesin:)Kendine iyi bak.Sana şans yıldızları gönderiyorum:):)

Sevgilerimle
Gözde

yeliz dedi ki...

okulda yaşadığım istanbula aşıktım, beşiktaş, taksim, istiklal, ortaköy... sonra tekrar geldiğimde bakırköyde yaşadım, hiç istanbul tadı vermedi bana. belki öğrencilik iş hayatından farklıydı bilmiyorum ama ben de aynısı söylemiştim, istanbulda yaşayacak isen gerçek istanbulda yaşayacaksın.
tost çok iyiymiş. ayrı ayrı sevdiğim insanları aynı masada hayal etmek çok hoşuma gitti. ne güzel:)

A-H dedi ki...

Istanbul yasamak icin degil gezmek icin guzel bir sehir diye dusunurum hep. Keyifle gezilip tadi cikarilacak baslibasina bir ulke orasi, her yeri bambaska ama icinde yasamak da bir o kadar zor ne yazik ki...

Işın dedi ki...

İstanbul'a olan aşkım malum, değil başka yerde yaşamanın düşüncesi tatile gitmek bile üzebiliyor beni. Hep dediğim gibi İstanbul her şeyi barındırıyor aslında, küçük, sakin bir kasabayı da, canlı bir gece hayatını da, dev bir metropolün koşuşturmasını da. İçlerinden istediğini alıp seçebilirsin ya da hepsini birden. Ama tabii tam istediğin hayatı kurmak için biraz zaman, emek, belki biraz yaş almak gerekiyor.
Öyle çok imkansız değil istediğin şeyler. Galata'da oturup Beyoğlu'nda çalışmak mesela, her yere yürüyerek gitmek, neden olmasın ? Ama illa aklına taktıysan gitmeyi gidip bir kasabaya bir kaç mevsim denemek sanırım en iyisi. Buna uygun, esnek bir mesleğin var artık. Blogdan tanıdığım Zeren koşa koşa geri dönecektir İstanbul'a.

Uzun oldu ama eklemeden duramayacağım. Senin gibi gerçek İstanbul sevdalıları aslında çok az. Zamanı ve imkanları şu anda senden çok olan çok kişi tanıyorum ama ilgileri yok hiç bir şeye. Yıllarca adalara gitmeyen, burunlarının dibindeki Kadıköy'e inmeyenler var. Gidersen İstanbul çok ağlayacaktır arkandan...

lamina dedi ki...

istanbuldan daha güzel bir yer varmı, aman deyim kıpraşma yerinden:)

http://laminapropria.blogspot.com/