8 Ocak 2012 Pazar

Artık hiç bir soğan ağlatamaz beni!

Dışarısı pek soğuk, üstelik de oldukça ıslakken aynı tezgahta yanımda çalışan, az sonra yemeğe ışınlanacak olan soğanların kafalarını koparan arkadaşım, hemen burnumuzun dibindeki pencereyi aralıyor. Soğan dediğin mutfağın en hüzünlü mahluğudur vesselam, bıçağı deydirmeye gör, adamı ağlata ağlata gözünde yaş bırakmaz! Nitekim soğanların hüzünlü hikayelerine pek gelemeyen arkadaşım da, dışarıdan gelecek temiz havadan medet umuyor şırıldayan gözleri için.

Peki ya ben mi? Bende tık yok:) Hani serde aşçılık var ya, gözümden akamayan yaşların sebebini buna bağlayan yanımdaki 'can', "ya nasıl olur da gözünü bile sulandırmıyor şu soğanlar?" diye hayret, merak, espri yüklü bir tonda soruyor. Bu arada anlaşılacağı üzere olay, restoran değil, ev mutfağında geçiyor. "Ah ah" diyorum "ben sana soğanlarla aramızdaki gözü yaşlı maziden hiç bahsetmedim mi?"

Filmi aşağı yukarı bir sene kadar geriye sarıp NumNum'daki staj günlerime gidiyorum. NumNum'ın merkez mutfağındayım, bir takım temel malzemelerin hazırlanıp İstanbul'daki beş NumNum şubesine dağıtıldığı ana mutfakta. Önümde 15 kiloluk soğan bidonu, karşımda o anki kader ortağım Nuri Usta. Onun elinde bir bıçak, benim elimde bir bıçak, salya sümük bir vaziyette soğanların kafalarını koparıp soymakla meşguluz. Yanımızdan geçen aşçı ve garson takımınınsa tek yaptığı, acınacak halimizle sürekli laf atarak dalga geçmek. A la carte'daki en sevdiğim ustalarımdan Cuma Usta, yanımızdan geçerken Merkez mutfağın şefi ulu manitu Yılmaz Usta'ya takılıyor "yav kaç haftadır şu kızı bir gün olsun üzmedik, bir hafta yanınıza verdik, bu ne hal gözünde yaş bırakmamışsınız!":))

"Yaaa işte" diyorum arkadaşıma "Benim gözyaşları merkez mutfağın tezgahlarının üzerinde kaldı; dökülecek ne kadar gözyaşım varsa orda döktüm, artık soğan denen bu mahluklar üzemez beni!"


Daha iyisi gelene kadar "2012'nin en iyi kahvaltısı" ilan ediyorum kendisini:)

Şu pek 'değerli', pek 'kıymetli' 2012'nin ilk haftası geride kalmışken günlük, haftalık, aylık hesaplar çıkarmaya alışmış bünye soruyor yine bana "eee, nasıl bir giriş oldu yeni yıla?"

Bir günlük bir Ağva kaçamağı, çok sevilen bir 'can'la harika bir kahvaltı sofrası sonrası bütün gün yan yana mutfakta akşam gelecek arkadaşlarımız için soğandı, sarımsaktı, tavuktu, sostu, tava sallama atraksiyonuydu derken keyifli bir yemek hazırlığı; bir haftaya sıkıştırılmış iki film etkinliği (ki bu son bir yılda yaşadığım tempoda çok az yapabildiğim bir keyifti, bir haftada iki film birden - üstelik de biri sinemada, biri 'can'ımla evde - kim kaybetmiş de ben bulacağım? Ama bu hafta oldu vallahi); pırıl pırıl bir Kuzguncuk sefası... E daha ne olsun? Bence bir hafta için fena bir tablo sayılmaz. Ey 2012, bundan sonra da böyle devam edebilirsin, benim için bir mahzuru yok:)

İlk haftanın "geride kalanlar" listesine Barış Bıçakçı romanı Sinek Isırıklarının Müellifi'ni de eklersem, ben hakikaten pek kârlı bir hafta geçirmişim. Şimdiyse elime yine bir Füruzan aldım, onun satırlaştırdığı, çok sevdiğim bir dostumun nitelendirmesiyle "şaşılası bir aşk"ın hikayesi Gül Mevsimidir. İncecik, 84 sayfalık bir kitapta, ömürlük bir hikaye...

Ha bu arada, Barış Bıçakçı giderken kulağıma şunu fısıldadı: "Yazmak, bir bakıma anlatılmaya değmez olanı anlatmaktır. Böylelikle anlamsız olanı anlamlı kılmaya cüret etmektir."

Benimkisi de böyle bir çaba işte...

10 yorum:

Özlem Öztürk dedi ki...

Güzel sabahların hiç eksik olmasın Zeren'cim. Bu Pazar ben de çok güzel bir film seyrettim. Okumak açısından biraz kısır bir dönem atlatıyorum. Ne dersin, geçer di mi?
Sevgiler canım:))

Leylak Dalı dedi ki...

Seni okumak bana müthiş keyif veriyor. Artık ev mutfağına terfi ettiğine göre daha çok yazarsın di mi:))
Şaşılası aşk evet, o cadı Mesaadet Hanım'ın gençken o kadar naif oluşu ya da o naif kadının cadıya dönüşmesi ve Rüştü Şahin'e duyduğu dinmeyen aşk hep şaşırtır beni. Ne güzel yazar Füruzan ya doyamıyorum okumaya, elimde şimdi Sevda Dolu bİR Yaz, 2. kez okunuyor.
Soğan dışında hiçbirşeyin gözünü yaşartmamasını diliyorum, kaktüsüme mukayyet ol:)

BAYKUŞ GÖZÜYLE... dedi ki...

Ne diyeyim, yine keyifle okudum yine ne güzel anlattın hayatından bir kesiti...
Gülen gözlerin hep ışıldasın:)

zero dedi ki...

Özlemcim dediğim gibi emin ol geçecek ve eski tempona kavuşacaksın. Ne de olsa söz konusu olan sensin değil mi?:)

Leylak Dalım, canım, elimden ve zamandan geldiği kadar yazının başına geçmeye çalışıyorum, inan. Buranın haricinde de yazı konusunda kendimi disipline etmeye ve pek çok konuda yazma açısından kendime sözüm var bu yıl. Bakalım tutabilecek miyim sözümü:) Füruzan bu ay da YKY'de ayın yazarı, ne güzel ki bu sayede pek çok insana daha kolay ulaşıyor. Ne zaman YKY'ye girsem Füruzan kitapları önünde insanları görüyorum... Kaktüsün emin ellerde, hiç merak etme:) kocaman öpüyorum seni...

zero dedi ki...

Canım Nathalie, çok teşekkür ederim, kocaman sarıldım sana:)

A-H dedi ki...

Once Leylak Dali simdi de sen Furuzan demissiniz, ust uste okuyunca dejavu gibi oldu bana :))
Eh okunacaklar listesine koymak sart oldu.

nehircce dedi ki...

Seni okumak iyi geliyor bana :)

zero dedi ki...

Canım A-H, bu sene Füruzan senesi midir nedir, ben başka başka bir sürü arkadaştan da duyuyorum "Füruzan okuyorum" cümlesini:) katıl sen de ekibe:)

Sevgili Nehircce, ne güzel böyle cümleler duymak:) sevgiler çok...

sıdıka dedi ki...

Seni okumak çok farklı. Bazen kış gecelerini hatırlatıyorsun bana. Ben kestane yada patates közlenirken mum ışığında okumaya çalışan bir çocuk gibi hissediyorum kendimi, bazen babaannem elinde örgü beni seyderken. Bazende bir rüzgarın fısıltısı gibi seni okumak:) Yani her halukarda güzelsin..

zero dedi ki...

Sevgili Sıdıka, şimdi ne desem bilemedim. O kadar güzel yazmışsın ki, gerçekten çok onore oldum, çok teşekkür! Yazdıklarım bir insana böyle duygular yaşatabiliyorsa ne mutlu bana:)