28 Mayıs 2011 Cumartesi

Masal mı gerçek mi?

Koskoca bir kemerin altından geçip upuzun bir ırmak gibi önümüzde uzanan bir yoldan ilerliyoruz. Yolun sonu yeşilin her tonuyla dolu kocaman bir parka açılıyor. Yolla park arası, pek çok sokakta olduğu gibi yine onlarca park etmiş bisikletle dolu. 9 yaşında ufak bir kız çocuğuyken sahip olduğum en iyi arkadaşım Pinokyo bisikletime benzeyen kırmızı ve beyaz tonlarında bisikletler bunlar. Öğreniyoruz ki sadece Barselonalılar'ın kullanımı için bu bisikletler, turistler için olanlar ayrı. Barselona'da yaşayan biriyseniz, bu bisikletlerden kiralayıp her yere bunlarla gidebilir, hatta metrolara ücretsiz binebilirsiniz. Bisiklete kira bedeli verildiğinden ayrıca metro için para almıyorlar. En güzel yanıysa bisikleti aldığınız yere götürmek zorunda olmayışınız. Size en yakın herhangi bir bisiklet noktasına teslim etmeniz yeterli. Ve tabi yollardaki son derece geniş ve ferah bisiklet yollarıysa cabası. Bisikletle dolaşacağım diye can pazarına girmek zorunda değilsiniz yani.

Bisikletleri geride bırakıp parka adımınızı attığınızda hissedilen duygu, yeşille yıkanmış olmak gibi bir şey. Bu daha yepyeni canlanmış doğanın tadını çıkarmak isteyen kıştan bıkmış bedenler, çimenlerin üzerinde sereserpe... Kimi sadece şortu ve bikinisiyle güneşleniyor, kimi çimenleri okşaya okşaya kitap okuyor, kimi yoga yapıyor.

Sonra yine ağaçların arasından bir yol... Asıl varılmak istenen yere açılan... Parc de la Ciutadella. Barselona'ya damgasını vurmuş, bedeni öbür dünyaya çoktan göçmüş olsa da ruhunun yıldızlarını şehrin her yanına saçmış olağanüstü mimar Gaudi'nin muhteşem eserlerinden biri olan Parc de la Ciutadella... Tüm ihtişamını karşıma alıp şırıl şırıl akan sularını izlerken de, her iki yanından yukarı doğru çıkan merdivenlerini adım adım tırmanırken de kendimi 18.yy'da bir şatoya girermiş gibi hissettim. Şimdi çektiğimiz fotoğraflara bakıyorum da, asla o hissi vermiyor. Ama orda tam karşısında olmak, ya da tepesinde, tüm parka o heykelciklerin arkasından bakmak... Sadece yaşamak gerek!


Ve bu muhteşem güzelliğin karşısına yapılmış bir yapay gölet, üzerinde sandallar... Hiç kaçar mı bu fırsat? Hazır, gördüğü güzellikler karşısında zaman tünelinde 18.yy'a kadar gitmiş ruhumuzu, o sandalların üzerinde gezdirmekten mahrum etmek olur mu? Hele bir de kazlar, ördekler, kaplumbağalar, hatta ve hatta leylekler size eşlik ederse... Bir gezi kitapçığı tarafından Barselona'nın yıldızlarından biri olarak gösteriliyor Parc de la Ciutadella. Biliyorum ki, yaşadığımız bu anlardan aldığımız keyifle o yıldız hepimizin başının üzerine çoktan gelip konuvermişti bile.


Sonra başka bir gün ve başka bir an kendimi Hansel ve Gratel masalının bir kahramanı olarak buluveriyorum. Karşımda, ormanda dolaşırken karşılaştıkları pastadan yapılmış eve benzeyen evler... İçimde delicesine gidip bir köşesinden ısırma duygusu uyandırıyor. Acaba denesem benim de karşıma içinden kötü yürekli cadı çıkar mı? Ya da sadece taştan duvarları ısırmaya çalıştığım için dişim acır ve aslında Hansel ve Gratel'in masalında değil, yine Gaudi'nin tasarımı olan evlerin bulunduğu Parc Guell'de olduğumuzu anlarım. Ben yine de Hansel ve Gratel'in ve o masaldaki kötü kalpli cadının anısına, Parc Guell'in çıkışındaki hediyelik eşya mağazasından kendime havada sallanan bir minik cadı figürü satın alıyorum. Ne de olsa bizim serde de cadılık var, öyle değil mi, mutfak cadılığı:))


Cadılığını, kendine aldığı hediyeyle de perçinleyen bendeniz ve hikayemizin diğer iki kahramanı, Barselona maceralarının en can alıcı noktalarından birine yönelirler: Tibidabo! Metronun yukarı çıkan merdivenlerinden neye benzediğini daha önce hiç bilmediğiniz bir meydana ayak basmak ne kadar nefes kesiciymiş bunu öğrendim. Tibidabo Meydanı'nın önce gökyüzü, sonra muhteşem mimarideki binaları, üstü mosmor ve pembemsi tonlardaki begonvillerle kaplı açık kafesi, yukarı doğru uzanan her yanı ağaçlarla kaplı upuzun caddesi görünüverdi merdivenlerden sıra sıra... Emin olun Barselona'nın bütün meydanları başka güzel ama burada içimi kaplayan sıcaklığı tarif etmem zor.

Tibidabo lunaparkının ve o muhteşem Temple del Sagrat Cor Kilisesi'nin olduğu tepe Barselona'nın en yüksek tepesi. Buraya ulaşmak içinse dünyanın belki de hala en sevimli ulaşım araçlarından birini kullanmak zorundasınız: tramvay! Çok eski model ama son derece bakımlı mavi bir tramvay, sizi belki Barselona'da görebileceğiniz en muhteşem malikanelerin arasından alıp gökyüzüne doğru çıkarıyor, tıngır mıngır. Ama onun da gidebileceği bir son nokta var. Tibidabo lunaparkına ulaşmak için bir de yeşilliklerin arasından tırmanan sevimli bir finikülere binmek zorundasınız.


Finikülerden inip karşımda önce Temple del Sagrat Cor Kilisesi'ni, sonra da o muhteşem atlı karıncayı gördüğümde içimde hissettiğim duyguyu nasıl tanımlamalıyım bilemiyorum. Özgürlük? Hayata ve hayatın tüm güzelliklerine tapınma? Hayranlık? Belki hepsi ve çok daha fazlası... Tüm Barselona sanki sere serpe kendisini ayaklarınızın altına sunmuş gibi... Kilisenin en tepesinde kollarını herkesi kucaklarcasına şehre doğru açmış kocaman bir aziz heykeli, sağınızda solunuzda 1928'de kurulmuş olan lunaparkın o nefes kesici "oyuncakları"... Atlıkarıncalar, balerinler, gondollar, pamuk helvacılar, elma şekercileri...

Ucundan kıyısından tatlarına baktıktan sonra kilisenin en tepesine çıkarak Barselona'ya bir de biz selam çakalım istedik. Barselona'nın olabileceğiniz en yüksek zirvesinde olduğunuzu bilmek ve kilisedeki o aziz heykelleri gibi şehri kollarınızı açarak sımsıkı kucaklamak... Çıkabileceğim en son noktada sadece biz ikimiz, ben ve Barselona başbaşa kaldık kısa bir an. Volumü yüksek olmayan sözcüklerle haykırdım tüm içimdekileri. Geçmişi, geleceği, ânı paylaştık çok kısa bir an. Yine beklerim dedi, yine geleceğim söz dedim.


Tüm bunlar masal mı gerçek mi? Belki bazen gerçekler bile masal olabilir!

10 yorum:

Leylak Dalı dedi ki...

Gezmiş gibiyim Zero, harika anlatıyorsun. Yarın Antalya yerine Barselona'ya gitmek geldi içimden:))

Nihan Sarı dedi ki...

Hansel ile Gratel in evine giderken beni de çağır.:))bence de gerçekler masaldır zaten:)))çok inanırım ben buna:))

Özlem Öztürk dedi ki...

Gezmediğim yerleri,senin kelimelerinle dinlemek çok güzel Zerencim.Daha gelecek mi devamı?Bekliyorum:)))

BAYKUŞ GÖZÜYLE... dedi ki...

Her yorum yazdığımda hüsrana uğruyorum çünkü gönderemeden yazdıklarım silinip gidiyor , bu aralar yine sorun var:(
Umarım bu denemem başarılı olur.O kadar güzel anlatıyorsun ki Zerocum zevkle gezer gibi sindirerek okuyorum.Ne güzel gezmiş , ne güzel şeyler görmüşsün.Çok sevindim.

Işın dedi ki...

En iyi gezi yazarından bile daha iyi anlatıyorsun. Okudukça hemen gitmek istiyorum ben de.

İstanbul'u hiç bir yere değimem derim sürekli ama böyle her şeyin insanlar için olduğu şehirleri görünce de içim buruluyor biraz...

zero dedi ki...

Leylak Dalım, yarın olmaz belki biliyorum ama Barselona'yı görmenizi şiddetle tavsiye ederim:)

Sevgili Nihan aslında hepimiz kendi masalımızın içindeyiz değil mi? Masallardaki tüm o mucizeler de, sihirler de, büyüler de bizim içimizde saklı. Bunu bana çok net hatırlatan biri oldu Gaudi. Barselona'nın her yanına diktiği eserleri, ayrı ayrı birer yaratıcılık örneği. Gerçekten sanırsın ki, bu şehirde kendi masalını yazmış. Böylece de gerçeklerden kendi masalını yaratmış. Hansel ve Gratel'e giderken seni de unutmayacağım, söz:))

Özlemcim biraz da La Boqueria, Raval ve flamenkodan bahsetmek istiyorum. İlk fırsatta onları da yazacağım:) Bir yandan da deli gibi gezi defterime her günümün detaylarını geçirmekle meşgulüm çünkü:)) Anılarım tazeyken resimlerin de yardımıyla her şeyi kayda almak istiyorum:)

Canım Natali, aynı sorunu ben de senin sayfanda yaşıyorum. Kaç yazına bu yüzden yorum bırakamadım:( İnan o kadar enerji dolduğum bir şehir oldu ki barselona, bu kadar hissetmesem yazamazdım. İmkanın olursa ilk fırsatında görmeni tavsiye ederim. Eminim çok güzel kareler yakalarsın:)

Işıncım çok teşekkür ederim:) Emin ol, İstanbul benim için de gözbebeği gibi ama şunu farkettim. Hayatta tek bir tane renk yok ve her rengin insana verdiği enerjiyse bambaşka... Neden hepsini birden yaşamaktan kendimizi mahrum edelim ki! Kök salmaya da ihtiyacımız var ama dallarımızın dışarı uzamasına da:) kocaman sevgiler...

Brajeshwari dedi ki...

Barcelonaya gittigimde gruptan kopup, kaybolmak istediğime karar verdiğimde, yolun beni çıkardığı park burası... Göletin karsisinda kendime kahve isteyip, bir yerli gibi kitap okumuştum saatlerce... Barcelona diyince, hep huzurla o parkı hatirlarim..

Seninde o keyifi almana sevindim Zerencim..

zero dedi ki...

Burcucum gerçekten harika bir yerdi. Hiç unutmayacağım birkaç yerden biri. barselona'nın barındırdığı tüm enerjilerden büyük keyif aldım. böyle bir parkta anın sakinliğine, doğanın güzelliğine kapılıp gitmek, la rambla'da çılgın kalabalığa karışmak, Raval'da göçmenlerin arasında dolanmak, lunaparkta çocuklar gibi eğlenmek vs vs vs... Her zaman çok keyifle hatırlayacağım bir gezi olacak:)

Gözde dedi ki...

Zerenciğim çok güzel anlatıyorsun. Okurken, aldığın o huzuru, heyecanı, coşkuyu inan içimde yaşadım.Ben de ilk fırsatta gitmek istiyordum Barcelona'ya.Şimdi senin yazınla daha da perçinlendi.Barcelona'ya gidince sen aklıma geliceksin ve oraları dolaşırken senin yorumlarını hatırlayarak gözlemleyeceğim kesinlikle:) Klavyene, aklına ve yüreğine sağlık :)
Bu arada yeni işin hayırlı olsun.Orada da fark yaratacağına eminim.Sana güzel enerjiler gönderiyorum. Herşey isteklerinin doğrultusunda, gönlünce olsun inşallah.

Sevgilerimle
Gözde

BAYKUŞ GÖZÜYLE... dedi ki...

Tam bir gezi yazarı gibi anlatmışsın Zerencim,tadı damağımda kaldı.Bisikletlerle ilgili anlattıkların ne hoş,gezmek isterdim.
Barcelona denince aklıma hep Gaudi gelir,yakın zamanda arkadaşım da gitmiş ve bol bol foto ve bilgi aktarmıştı.Şimdi seninkiler de eklendi Barcelona turu yapmış kadar oldum.
Şu en tepede olmak ben de isterdim bütün şehri senin gibi kucaklamak,,ne güzel duygular yaşattın.Ne güzel anlattın.Çok teşekkürler ve inşallah yine gidersin ve başka istediğin şehirlere:)