20 Ekim 2010 Çarşamba

Bir aşçı adayının günlüğünden...

"Heyhat, camlar tıpır tıpır yağmuru anlatıp durmakta..."

Bu günlerde okuduğum Gece Güzelliği'nde çizdiğim onlarca satırdan biri. Bu yazıyı yazarken karşımdaki manzara tam da böyle bir şey. Penceremden sicim gibi iniyor semânın gözyaşları. Ama bugün gökyüzü sanki mutluluktan ağlıyor, zira işaret olarak üzerimize bir de kocaman bir gökkuşağı gönderiverdi:)

Bu sefer ıslanmaktan son anda kurtuldum. Halime acımış olsa gerek ki yağmur tanrıları, eve girmemi beklediler gözyaşlarını akıtmak için. "Halime acımış olsalar gerek ki" diyorum çünkü gerçekten bitap haldeyim. Hayatımda yorgunluk ne demek sanki gerçekten ilk kez öğreniyorum:)

Öncelikle kendimi ev-okul arasındaki güzergahta gidip gelirken bohçacı kadınlar gibi hissediyorum. Her yanımdan çanta ve türevleri şeklinde bir şeyler sarkıyor. Omzumda uzun askılı, içinde not defterlerimin, okuduğum kitabın, kalemlerin ve kişisel bir takım eşyalarımın bulunduğu bir çanta; sırtımda aşçı ceketi, önlüğü, şapkası, terlikleri, çorapları ve torşonlarının bulunduğu bir sırt çantası; elimde ince uzun bir bıçak seti çantası ve yine elimde okul sonrası gittiğim spor salonu için bir çanta... Yazması bile zor geldi, siz bir de bunları taşımasını düşünün:)

Sabahları güne 5.30'da son derece enerjik ve zinde başlıyorum. Bütün bu çantaları sağıma, soluma, her yanıma takıp Maslak yollarında kalabalıkları yara yara giderken de son derece dinç ve seke seke bir durum içerisindeyim aslında. Ama bir dönüş yolu var ki onu hiç sormayın. Her şey geliş ve gidiş arasında geçen o beş saatlik zaman dilimi içinde oluyor. Nasıl mı? Anlatayım...

Önce üstümüzü başımızı değiştirip dıştan bakan herkesin "aha işte bir aşçı" diyeceği kıvamda giyiniyoruz. Jilet gibi pürüzsüz, ütülü ve bembeyaz ceketlerimiz, önlüklerimiz... Bu kıvama girdikten sonra ilk iş, mutfakların önünde tek sıraya geçmek! Şefler tarafından sıkı bir hijyen kontrolüne tutuluyoruz. Askerlik yapan erkeklerin ikinci kez geçtikleri, biz kadınlarınsa muhtemelen ilk kez karşılaştığımız bir tırnak ve üst baş kontrolü... Maksat elbette ki hijyen durumumuzun mutfakta çalışmaya elverişli olup olmadığını görmek, hiç birimizin itirazı yok.

Sonra koşar adım mutfaklara dağılıyoruz. Herkes mutfaktaki yerini alıyor, günlük ekipmanlar tezgahlara çıkıyor, ocaklar yakılıyor, bıçaklar setten çıkarılıp tezgaha yerleşiyor. İşte tam bu noktadan sonra geçen 4-5 saati anlatmam çok zor. Bir saniye bile durmadan, karınca misali bir o yana bir bu yana koşturarak, bir yandan şefin dediklerini harfiyen yapıp bir yandan bulaşıkları yıkayarak (tezgahta fazladan bulaşık durursa fena paylanırsınız, ona göre:)), sanki dışarıda yapacağınız yemeği bekleyen bir misafir(müşteri) varmışçasına pratik, hızlı ve itinalı olmaya çalışarak dört dönüyoruz mutfağın içinde.

Profesyonel mutfaklarda pişen her yemek o kadar itinalı, detaylı ve farklı ki, işin içine girmeden bu kadar olacağını tahmin etmezdim. Örneğin bir mercimek çorbası yaptık dün, evlerimizde kış boyu sürekli pişen çorbayla çok farklı, çünkü detayları çok fazla. Detaylar bu kadar artıp gereken zaman kısa olunca ama bir de sonucun mükemmel olması gerekince elinizin ayarını bu denklemin içine uydurmak zaman ve tecrübe istiyor. Sürekli mutfakta olmak, her gün bu temponun içinde olmak, ister istemez o tecrübeyi getiriyor aslında. Mutfağa gireli sadece 2.5 hafta olmasına rağmen elimin son derece hızlandığını hissediyorum örneğin. Her şeyin kusursuz güzellikte, lezzette, temizlikte ve görünümde olması gerekiyor ve bunların hepsinin aynı anda olması gerekiyor. Yemekleri yapayım, ortalığı sonradan temizlerim yok, anında yersiniz fırçayı:)

O günkü bütün reçeteleri tamamlayıp yemekler bittiğinde hep birlikte bir son temizlik yapılıyor ki mutfakta, bu işin sonunda ben bir de uluslararası temizlik ve hijyen diploması almayı da talep ediyorum:) Yerler, tezgahlar, ocaklar siliniyor, ekipmanlar tek bir damla dahi kalmayacak şekilde kurulanıp yerine kaldırılıyor. Mutfaktan çıktığımızda geriye bakınca yarım saat öncesine kadar o mutfakta 25 kişinin her birinin 3-4 çeşit yemek çıkardığına kimse inanmaz.

İşte bütün bunların sonunda benim, o yazının başında yazdığım çantaları yeniden yüklenip yollara düşecek halim kalmıyor. Sadece benim değil, hiç birimizin. Okula enerjik, seke seke giren ben, omuzlarım çantaların yükünden çökmüş, adımlarım kaplumbağa misali yavaşlamış çıkıyorum:) Sonra bir de pilim spor yaparken tavan yapıyor. Ama ordan çıkarkenki halimi hiç anlatmayayım artık:)

İşte eve bu halde girdim bugün. Yağmur tanrıları bana acımış olmalı demem de bundandır. Eğer 5 dakika önce yağmaya başlasaydı, yorgunluktan bitmiş olan ben kollarımdaki ve sırtımdaki bütün çantaları sokak ortasında yere atar, kendim de bir güzel yere bağdaş kurar iflas ederdim artık sanırım:)

Bütün bunları yazdım, şikayetçi miyim sandınız? Asla! Çok mutluyum ben:)

Bir de öyle güzel keyif anları yarattım ki kendime bu temponun içinde. Örneğin metrobüsten 6.45 gibi indikten sonra metroyla okula geçmeden önce Mecidiyeköy'de kendime bir kahvaltı molası verdiriyorum. Evde hazırlamış olduğum tostumun yanına bir de çay alıp bir saate yakın kitap okuma molası... Nasıl iyi hissediyorum kendimi. Sanki bütün gün ihtiyacım olan enerji için pilimi o bir saatte dolduruyorum. Kelimelerin, hikayelerin gücüyle motive oluyorum.

Bir de akşamları... Bütün bu yorgunluk sonrası bir banyodan sonra oturmak yok mu? Anlatılmaz bir keyif... Tıpkı şu an olduğum gibi... Bu yorgunluk üzerine bir keyif çayı, mis gibi tomurcuk kokulu... Böğürtlen aromalı bir tütsü... Benim kelimelerim bitince, Onur Caymaz'ın kelimeleri başlayacak şimdi. Gece Güzelliği'nde öyle güzel anlatmış ki hayatı... Kitap bitince hakkında yazacağım. Ama önce anlatacağı şeyleri son satırına kadar dinlemem lazım:)

15 yorum:

laleninbahcesi dedi ki...

nasıl güzel bir şey yapıyorsun Zero...Bundan 10 yı önce falan aynı tempoda çalışırdım. Sabahları uyandığımda ayaklarım hala yorgun olurdu. Ama insan kendini ne kadar mutlu hissediyor , yaşıyorsun bunu.
Çook ama çook özeniyorum sana. Yürüdüğün yolun sonuna geldiğinde elimde havai fişeklerle beklemek istiyorum seni.
Ye Sev Dua Et'i okumam lazım acilen filmini görmeden önce... Neden başlayıp bıraktığımı bir hatırlasam. aliba buluşma noktamızda değildik:))

Sevgiler sana Zero... çook kolay gelsin

Leylak Dalı dedi ki...

Tembelliğe alışmış bana bu tempoyu okumak bile çok yorucu geldi:)))
Yok yok şaka yapıyorum, insan sevdiği işi yaparken yorulsa bile zevk alıyor. Gönülsüzce bakkala giderken ağrıyan dizim yazın İstanbul'da deliler gibi 4 gün boyunca gezerken tık demedi.
Herşeyin istediğin gibi olmasını diliyor, kolay gelsin diyorum...

Özlem Öztürk dedi ki...

Bravo valla..Bende iş,okul,oğlan ,taşınacağız derken yoruluyorum diye söylenip duruyordum.Artık demiyeyim bari böyle..Bir de spor yapmak!Muhteşemsin.Bu arada akşam kaçta bayılıyorsun??:)))

Işın dedi ki...

5.30'da kalkış, bu kadar yorgunluğun üzerine bir de spor. Bu azim, disiplin ve de enerjiyle mükemmel bir aşçı olacağına eminim ben. Enerjin ve mutluluğun ekrandan sızıp bize de geçiyor sanki. Sevgiler ve kolaylıklar...

ORDAN BURDAN HAYATTAN dedi ki...

yaaa hala imrenerek okuyorum bak çektiğin bunca eziyete(!!!) rağmen:) harika bir iş yapıyorsun bence ve son damlasına kadar da keyifini yaşıyorsun. Emeklerinin karşılığını da alacağın günü merakla bekleyeceğim. sevgiler.

zero dedi ki...

Sevgili Lale, elinde havai fişeklerle orda olacaksın o zaman, lütfen bu bana sözün olsun:) Ye Dua Et Sev'i ben de okumadan izledim, sevdim filmi, ama belki okusaydım bu kadar sevmezdim, çünkü okuyan herkesin söylediği gibi kitap yine çok daha keyifliymiş. Bu çok az değişen bir kural gibi oldu zaten:) Ama muhakkak izle filmi de, Julia yine çok tatlı:)

Sevgili Leylak Dalı, yazılardan bildiğim tanıdığım kadarıyla tembellik Leylak Dalı bünyesinde, içinden gelmeyen bir şeyi yapıyorsa geçerli olan bir durum olabilir:) Aksi mümkün değil! sevgiler...

Özlemcim yok seninki de kolay değil. Sonuçta bende minik bir "canavar" yok:) Akşam en geç 11'e kadar dayanabiliyorum. Daha erken yatmaya da gönlüm el vermiyor:)

Sevgili Işın, inan keyif aldığım için bu enerjiyi koruyabiliyorum. Yoksa daha az tempolu zamanlarımda tırnağımı kıpırdatmaya mecalim olmayan uyuşuk hallerimi de bilirim. Çünkü hoşlanmadığım şeyleri yapıyordum. Sanırım sihirli sözcükk bunda gizli:) sevgiler

dalgasesleri dedi ki...

Kendinizi güncellemek adına verdiğiniz uğraş harika.Ya peki farkındalığınız süper.............

emili dedi ki...

çok kıskandım :)

yeliz dedi ki...

çok güzel!! o koşuşturmayı bile çok keyifle okudum!! senden ilkere bahsettiğimi söylemiş miydim? ağzı açık dinledi, kulaklarını çınlattık geçenlerde:)

billur dedi ki...

Sevgili Zeren;

Dün gece (ki aslında pazartesinden beri) beni geceleri uyutmayan ve yemek yememi engelleyen garip bir boğaz şişkinliği nedeni ile sabaha kadar oturduğum sırada (yutkunamadığım için uyuyamıyorum) aklıma siz düştünüz.Neden mi çünkü televizyonda Lulie & Julia filmine denk geldim. ve birden aklıma sizin okula başlamanız vs geldi. Belki " o da kitap haline getirir ve bir gün de filme alınır hem zaten blog da var" dedim.

Sizi tanımasam da için için adınıza çok sevindim ve yiyemesem de sabahın üçünde kendime kahvaltı hazırladım(filmin yan etkisi)

Sevgiler
Billur

zero dedi ki...

Sevgili Dalgasesleri farkındalığımı arttırmak için gerçekten çaba gösteriyorum. Kendimi tanıma çabam hepsinin başında. Ancak böyle mutlu olunabileceğini öğrendim bugüne kadar. En azından çalışıyorum:)

Sevgili emili hayat hepimize gönlümüzdekileri getirsin diliyorum:)

Yelizcim hiç haberim yoktu valla ünümün(!) ev ahalisine de yayıldığından:)) ne mutlu bana böyle etkiler yaratabiliyorsam, ama biraz anlayacak yaşa gelse de arca'ya da bahsetsen diyordum, o zaman onu yapacağım pastalarla keklerle daha bir kolay kandırırdım belki, daha çok ısırmak, daha çok sıkıştırmak için:) ne sevimli şey yaaa:) sayfandaki son fotoya bittim:))

Sevgili Billur, öncelikle geçmiş olsun, geçen hafta ben de öyle bir boğaz sıkıntısı yaşadım. Çok benzerdi, doktor ani mevsim değişikliklerinden çok sık görüyoruz şu anda bu vakaları dedi... Julie&Julia çok sevdiğim bir film, çok etkilenmiştim ben de izlediğimde. Zaman bana ne getirecek bilmiyorum, ama MSA'ya daha ilk görüşmeye gittiğimde yazı çalışmalarımdan bahsettiğimde şefin ilk söylediği şu olmuştu: "belki ileride her ikisini birleştirmeyi düşünürsün, yani pişirdiklerin üzerinden, ya da yaşadıkların üzerinden yazarsın" demişti. Neden olmasın diyorum ben de:)

Leylak Dalı dedi ki...

Zerocum,
Gece Güzelliğini bitirdiğini ve çok beğendiğini yazmışsın. Seveceğini biliyordum. Yazarıyla bir şekilde bağlantım oldu, önce msn ve face yoluyla, sonra da bizzat tanıştım, uzun uzun söyleştik. Gece Güzelliği yayına girmeden önce son okumaları yaparken bazı parçalarını yolladı bana okumam için yani kitapla henüz basılmadan tanıştım. Sana "Ezilmiş Leylaklar Kitabı"ndan babası için yazdığı ve Orhan Kemal Öykü Ödülü 2.liği almış "Nokta" öyküsünün linkini yolluyorum. Ne zaman okusam ağlarım, öylesine duygu yüklü bir öykü. Zaten Onur Caymaz'ı benim yazarlarım arasına sokan da bu duygu yükü oldu. Bakalım sen nasıl bulacaksın. Sevgiler sana...

http://bugeminezamandirburada.blogspot.com/2006/06/nokta-ezilmi-leylalar-kitab-ndan-bir.html

Zeynep dedi ki...

O tatlı yorgunluğun ardından ne de güzeldir o içilen tomurcuk kokulu çayla birlikte Onur Caymaz'ın hayat dolu hikayeleri...ne güzel bir keyif.
Zero ben de aldım Gece Güzelliği'ni.Heyecanla okuyacağım.
Sevgilerimle

efecakiroglu dedi ki...

çok keyifli çok anlamlı bir yazı... hergün yaşadıklarımı kısmen benimle aynı kaderi yaşayan birinden dinlemiş olmak gerçekten kendime dışarıdan bakıyrmuşum hissi uyandırdı bende... özellikle 1 saatlik kitap molana hayran kaldım.. yazmaya devam chef:D

irem dedi ki...

İnterntte ascilkla ilgli bir yazi araken senin yazina rastladim bayan zero :)) yazdklarini okurkn icimi oyle bir heycan kapladi ki... suan bnde bir asci adayiyim ve stajimi yapiyorum. yazdklrinin hepsini hergun muths bir tempo icerisnde yasiyorum. tabi ben altda kalkip gune basliyorum o ayri :)) sennle konusmak isterim. inan mesllegini boylesine sevmn beni cok etkiledi. bn de sendenim ;)))