21 Aralık 2012 Cuma

Çatıkatından bildiriyorum!

Çay demlemek üzerine bir roman yazılsa diyorum kendi kendime; dışarısı şimşek, yağmur, fırtına gümbürder, ben battaniye altına gömülmüş, elimde sıcacık bir bardak çay otururken. Hemen arkamda ocaktaki demlikten gelen tıngırtılar söyletiyor bu cümleyi biraz da, biliyorum. Aslında bir yanım elimde tuttuğum romanın pekâla da böyle bir roman olabileceğini bilerek söylüyor bunu. Çay demlemek üzerine demeyelim de, "bir çay suyu koyayım da ocağa, içeriz" cümlesinin suya atılan ilk taş misali bünyede kalbe doğru derin dalgalar, sıcaklıklar yarattığı bir roman elimdeki... Çatıkatı Aşıkları...

Şükran Yiğit'i çok sevdiğimi söylemiş miydim? Evet söylemiştim. Yaz ortasında Ankara, Mon Amour!'u okuduğumda, tek romanla bile emin olarak söyleyebileceğim bir gerçekti bu. O zamandan beri alıp da okuyacağım Çatıkatı Aşıkları'nı. Ah! Her kitabın bir zamanı var bla bla zırvalığını(!) - ki benim çok söylediğim bir şeydir bu - çöpe atıyorum şu an. Bu kitabı okumadığım her gün için hayıflabilirim çok rahat.


Neden bu kadar etkilendiğimi soruyorum kendime. Çünkü içimdeki dalgalanmaların karşılığını bulmam lazım. Öyle çok yerime dokundu ki bu romanın içindeki hikayeler, abarttığımı düşünen olacaktır belki ama ne gam, resmen fiziksel bir acı hissettim bedenimde. Etkili bir roman okumanın hazzını hatırladım bir yandan ve aslında okumanın ne kadar sıkıntılı bir şey olabileceğini de... Resmen canım acıdı, olur mu böyle şey?:)

Hele bir tanesi var ki... 251 sayfalık romanın belki 7-8 sayfasını kaplayan kısa bir hikaye ama tabir-i caizse hallaç pamuğu gibi attı beni. Sadece acıttı, hüzünlendirdi, üzdü demek çok eksik ve çokça da haksızlık aslında. Romanın tamamına yayılmış olan umut, teslimiyet (hayata ve aşka), sabır, metanet, tek bir ânın mutluluğunu koca bir ömre yayabilmedeki derin tutku, bağlılık...

Bir yeri var paylaşmadan edemeyeceğim. Kurguya dair bir ipucu bilgisi içermez, rahatlıkla okuyabilirsiniz.

...Terziden en kısa zamanda elbiseyi bitireceğine dair söz aldıktan sonra, eve dönüp bir ekmek pişirdi.

Unu iki kere eledi, sonra suyla yavaş yavaş besleyip, dünyanın suskunluğunda ağır ağır, telaşsız, dingin bir edayla yoğurdu hamuru ve karşısına oturup mayalanmasını, hamurun zamanının gelmesini bekledi. Sonra kekik koydu içine, birkaç damla zeytinyağı damlattı ve yine aynı iç huzuru içinde tekrar tekrar yoğurdu hamuru. Sonunda yuvarladı ve bir kerede şekillendirdi. Tekrar baktı eserine ve mutlu olduğunu düşündü. Son olarak hamurun üzerine çörekotu ile "HAYAT" yazdı ve akşam çökerken mutfak masasına tek başına oturup ağır ağır, düşünerek ve her lokmasına şükrederek yedi ekmeği. O, o güne kadar yediği en güzel ekmekti. Feride ondan sonra bir daha hiç öyle güzel bir ekmek pişirmedi.

Kitabı şimdilik bir kere ama içinde bu satırların da geçtiği hikayeyi üç kere okudum. Bir kadına hayatının en güzel ekmeğini pişirten şeyin aşk olduğunu biliyorum. Duygularını mutfakta elleriyle hayata akıtan bir kadının ruhuna aşk düşünce o mutfağın nasıl bir mâbede dönüşebileceğini de çok iyi biliyorum ama bu kitabı okurken canımı bu kadar acıtan şeyin de yine bu olduğunu çok iyi biliyorum.

Bir nevi bir çatıkatı güzellemesi de diyebilirim aslında bu roman için. Yıllarca kendine ait bir yaşam alanı olmasını çok istemiş ve sonunda da buna ufacık bir çatıkatında sahip olabilmiş biri olarak ayrı bir hazla da okudum bu kitabı. Yan yana iki çatıkatı penceresinin adeta bir roman kahramanı gibi yer aldığı tüm satırlarda kendi çatıkatı pencereme düştü biraz da gözlerim. Hemen karşıda, penceremde ışığı görür görmez bana seslenen bir Süreyya Ablam olmasa da, benim de hemen yanımdaki çatı dairesinde en az onun kadar samimi ve candan bir evsahibim, Olcay Ablam var:)

İnsan sevdiği roman kahramanlarının alışkanlıklarını da kapıveriyor bir anda. Kitapların başına alındığı tarihi ve yeri muhakkak not eden ben, bundan sonra son sayfaya romanın bittiği tarihi, saati ve bazen de hissiyatımı yazacağım, tıpkı Mercan'ın da yaptığı gibi.

Ve hissiyatım: kimse kimsenin canını bu kadar acıtmamalı!

30 Kasım 2012 Cuma

Aşkın romanları

Yekta Kopan'ın bu yazısını okuduktan sonra aklımda uçuşmaya başladı düşünceler. Aşkların romanlarını düşünmeye başladım. Yazının bu konuyla hiç alakası olmamasına rağmen muhtemelen Pal Sokağı Çocukları'nı hatırlamış olmanın sebep olduğu bir çağrışımla gidiverdi aklım bu zamandan öteye. Pek çok şeyin romanıydı çünkü Pal Sokağı Çocukları; çocukluğumun romanı, arkadaşlığın romanı, masumiyetin romanı, savaşa karşı tüm zorluğuna rağmen barıştan yana olmanın romanı ve daha kişisel bir hikayede bitmiş bir sevdanın paylaşılmış son romanı.

Her aşkın bir coğrafyası olduğundan bahseder Altın Kafes'te Nazlı Eray. İlk okuduğumda bu sayfaya yazmış olduğum gibi o aşkın yaşandığı sokaklar, evler, sinemalar, şehir/ler, kafeler, kaldırımlar o aşkın coğrafyasıdır ve işte tam da bu yüzden aşk gittiğinde dar gelir bu mekanların her biri. Bazen kesişir aşkların coğrafyaları, bazen de tertemiz yeni coğrafyalar edinir kendine.

Tıpkı bunun gibi aşkların romanları da var aslında. Birlikte okunmuş, birlikte alınmış, hediye edilmiş, hayatların birbirlerine ait olunmadığı zamanlarında külte dönüşüp sen de oku diye ödünç verilmiş, altını çizdiği satırlardan O'nun izini sürmeye/anlamaya çalışılmış, üzerine kendi altı çizik satırlarının yaratıldığı romanlar...

Kitaplar...

Her yaş üzerine yapışmış yeni hikayelerle atıyor yukarıya kendini. Acı, tatlı, kırık, sahici... Ve her roman kendi hikayesinin haricinde bir de okuyanın o dönemki hikayesini biriktiriyor üzerinde. Bir zamanlar, her yıl dönümünde geride bıraktığımız yıl kadar kitap hediye eden bir sevgilim vardı örneğin. Kitap Fuarı'nda tanışmayla başlamış bir ilişkiden tam da beklenebileceği gibi belki de:) Alacağım hediyeyi önceden bilmek hiç bu kadar keyif vermezdi. Gülümseyerek hatırlıyorum şimdi bu hikayedeki naifliği.

Aşkın coğrafyası yazımda yazdıklarımı bugünümden okuyunca da bir garip oluverdim. Bir seneyi aşkın bir sürede gitmelere uzak bir ruh halinden, sadece gitmenin ruh haline atlamakla kalmadım gittim de üstelik. Gerçi gidişimin o yazıda bahsettiğim türden bir kaçışla hiç alakası yok. Artık kendimi hiç ait hissedemediğim bir 'dünya'dan uzaklaşmak, kendimi uyumlandırabildiğim bir coğrafyayı bulabilme arzusuydu benimki. İşte yazının sihirli değneği... Unutmaya mahkum olduğu anlara nasıl da taşıyıveriyor insanı. Ve hayatımızda hiçbir şey olmadığını, değişmediğimizi, herşeyin hep aynı rutinde gittiğini sanırken aslında nasıl da değiştiğimizi gösteriyor yazı.

Burada yazdığım yazmadığım öyle çok âna gittim ki bugün tek bir yazının düşündürdükleriyle, hatırlanmak istedi sanırım bazı anılar, insanlar... Acı-tatlı beni ben yapan herşeye ve herkese selam olsun!

9 Kasım 2012 Cuma

"Winter is coming" diye diye...

Bir güneş, bir deniz, bir bulut yetiyor aslında çoğu zaman hayat güzel demeye. Hayat güzel, dünya güzel, sadece biz arada saçmalayıp zorlaştırıyoruz, o kadar!


Ya da eve gidip, ocağa bir çay suyu koyup, kitabın müziğinle koltuğa gömülmenin hayalini kuruyorsun, dışarıda belki onlarca saçmalığın arasındayken. Koca bir demlik dolusu çayın tüm insan deliliklerini kapının dışında tutmadaki gücüne şaşıp kalıyorsun. Gözünün önündeki sihirleri göremeyip de hep göğü delen, toprağı yaran mucizelerin peşindeki şeye de insanoğlu dendiğini bir kere daha hatırlıyorsun.

Oturduğum minik çatı katının balkonunun üzerinde tente, şemsiye vs. olmamasından sebep, gökyüzü hareketlerini tüm detaylarıyla izledikçe sanki 32 yıldır bu dünyada yaşamadım da yeni ayak bastım gibi hislere kapılıp gördüklerime abartılı tepkiler verebiliyorum bazen. Gökyüzünün Datça'da yere daha yakın olduğuna yemin etsem başım ağrımaz. Bazen bir bulut geçiyor balkonun önünden (evet, üzerinden değil önünden) az yanaşsa üzerine atlayacağım neredeyse.

Az yanaşsa atlayacağım...

Ömrüm boyunca ilk kez bu mevsimlerde Ege'de - mevsim güz olunca fark önemli olduğu için - hatta güney Ege'de bulunuyor olmamdan, doğanın şehir hayatı haricinde nasıl bir dönüşümden geçtiğine şahit oluyorum. Güneşin olduğu günlerde gündüz hala denize girmek mümkünken akşam en büyük keyfiniz bir kase çorba ve battaniye olabiliyor. Ama bir sonraki akşam bir bakmışsınız askılı tişörtle balkonda sere serpe oturuyorsunuz.


Belli ki Datça'da asla yazla bağını koparmayan güzler yaşansa da ben artık Kasım itibarıyla kendimi kışın gelişine usul usul hazırlıyorum. Kış ritüelleri... Aylardır mutfağıma uğramayan çorbaların, çoğu akşam yeniden ocakta tütmeye başlaması örneğin. Sadece bir iki kase çorbayla geçirilen kış akşamları... Midenin yorulmadığı bir bedenin, kitaptı, filmdi, çaydı derken battaniye altında kolayca uykuya teslim oluşu...


Aslında belki tüm dış sesleri susturup bedeninin sesini dinlese insan, bütünsel rahatlamaya da daha kolay ulaşır. Yazın tüm o hareketliliği, ışıl ışıl canlılığı, geç kararan günlerle ileri çekilen uyku saatleri, içilen içkileri de, uzun süren keyifli sofraları da kendi içinde kolaycacık eritiyor. Beden yediğinden de, içtiğinde de aldığı hazzı kendi canlılığında keyfe dönüştürüyor.

Lakin kış daha hantal, daha bir kalorifer kenarına kıvrılan kedi homurtusunda. İçimiz de dışımız da hep sıcak olanları arıyor. Benim evde her akşam bir sonraki akşamın çorbası kaynıyor ocakta. Üşüyüp de bir an evvel eve vardığında bendenizin ancak bir çorbanın 5 dakika ısınmasını bekleyecek kadar sabrı oluyor çünkü:)


Velhasıl bol bol kitap, film stoklamalı. Hele de gökgürültüsü ve şimşeksiz yağmur yağmayan bu Ege toprağının uğultulu gecelerini sabaha kavuşturabilmek için bir kağıda kaleme, bir de kitaplarla filmlere çok ihtiyaç olacak belli ki.

İki tane de film tavsiye edeyim oldu olacak. Kendinize bir iyilik yapın, Ken Loach'un Angels' Share ile Wes Anderson'ın Moonrise Kingdom filmlerini seyrediverin, tabi hala seyretmediyseniz. Her ikisi de yürek yoğuran cinsten, çok naif filmler.

Bundan sonra artık Angels' Share'i izlemiş biri olarak evimde pişen yemeklerden, içtiğim çayımdan kahvemden eksilen, uçup giden bir şeyler olursa asla ne oldu demeyeceğim. Meleklerin payıdır o! Dedim ya, izleyin:)

7 Kasım 2012 Çarşamba

Merhaba ben Şans, memnun oldum!

Bazı hikayelerin illa tek bir cümleyle başlamasını istiyorsun, "bir varmış, bir yokmuş" gibi...

Aslında hangi hikayenin başına yakışmaz ki bu cümle? Tüm hikayeler hep bir var olan ve bir yok olandan oluşmuyor mu ki? Her birimiz varlıklar ve yokluklar arasında gidip gelmiyor muyuz ömrümüz boyunca?

Bir kenara not etmeli dediğim günlerden biri daha... Not etmeli ki unutmamalı; not etmeli ki herşeyi manasız bir çöp yığınına çeviren hafızanın elinden ince detayları, kıymetli anları çekip kurtarmalı.


Minicik ama kocaman bir dev kadın tanıdım dün. Minicikliği cüssesinden, devliği yaşama tutunma başarısından gelen... Acayip bir huzurla girdim akşam evden içeri. İlk işim ocağa çay suyu koymak ve bilgisayarı açmak oldu. Sanki hemen, dakika sektirmeden yazmazsam hissettiklerimi, bir toz bulutuna dönüp uçup gidecekti son altı saat.


Kadınların bunca ezildiği topraklarda yaşıyor olmamızdan sebep, hayatının ortasında bir başına dimdik durup varlığıyla yetebilen kadınlar görmekten ayrı bir haz duyuyor insan. Deniz kenarında işlettiği ufak pansiyonunun kâh aşçısı, kâh bulaşıkçısı, kâh temizlikçisi, kâh garsonu olup bir yandan yaşlı anaya babaya yetebiliyor olmak, bir yandan şimdi zeytin mevsimi, zeytin tarlalarına gidip zeytin hasadına katılmak... Bütün bunların yarattığı yorgunluk ve sıkıntıların birikiminden yükselen "kızımı okutuyorum çok şükür, mimar çıkacak iki seneye" cümlesiyle kocaman dağlar yaratan bir kadın; çıkıyor ve o dağların en tepesine oturuyor.


Dışardan bakıldığında herkesin hayali olan harika bir işi olsa da, herşeyin sadece dışarıdan kusursuz göründüğünün artık çok farkındayım. Ama özellikle de bir kadının gözlerinde "acaba yapabilir miyim" şüphesinin tozunu dahi görmemek öyle iyi geliyor ki insana. Mal alımı, personel idaresi, kasa, mutfak ve temizlik işleri, müşterilerle iletişim, rezervasyon... İnsan ırkının karınca soyundan gelmek bu olsa gerek diyorum.


Bizim piknik sepetinden çıkanlara o da demlediği çayla katılınca sohbet ilerliyor, hikayesi de daha derinleşiyor. Sadece iki karavanla birkaç tahta masayla başlayıp kazandığı paralarla, çektiği kredilerle mekanı nasıl adam ettiğini anlatıyor. Araya gencecik yaşta trafik kazasında kaybedilen bir kardeşin hikayesi giriyor, mekanın adının nerden geldiğini anlatan. Ve burda paylaşmanın uygun kaçmayacağı kişisel sıkıntılar, üzüntüler...


Bir başına tüm bunların altından kalkabilen bir kadını izliyor olmak, böyle bir yaşama gücüne şahit olmak, dinleyen kişiye güç veriyor da onun yüzündeki yorgunluk, acıyı da, sevinci de, parayı da, parasızlığı da ve tüm bu sorumluluk isteyen yükleri de paylaşmaya ne kadar ihtiyacı olduğunu gösteriyor.


Böyle başlangıçlar yaptığım hikayelerin içinden büyük kahramanlık öyküleri çıkmasının beklenmesinden hep tedirginlik duymuşumdur aslında. Gerçek bu değil çünkü. Akan, yıkan, deviren, sahip olan ve başarılarla dolu hayatlar değil asla benim kasdettiklerim, hayran olup etkilendiklerim. Tersine tüm acıya, sıkıntıya, kimi zaman kişisel hatalar, kimi zamansa kaderin cilvesi olarak gelen dertlere rağmen hep bir şekilde hayatın orasından burasından cimdikleyen, "hayat ne acımasız" deyip bir köşeye çekilmek yerine inadına inadına kendine yeni fırsatlar yaratmaya çalışan insanlar asıl kahramanlarım. Ringin tam ortasında kan revan olmuş suratına rağmen koçu Rocky'e "Acı yok Rocky, acı yok Rocky" diye bağırsa da en başta kendisi bilir ki aslında acının âlası vardır da, bazen dayanabilmek için yokmuş gibi davranmak, acıyla birlikte yolunda yürümek gerekir.


Herşeyi bir kenara bırakıp aşçı olmaya karar verişim, ardından Datça'ya gelmemle devam eden sürece de çok insanın bir peri masalı hikayesi olarak baktığını gördükçe yüzüme ister istemez biraz acı-tatlı bir gülümseme gelip oturuveriyor örneğin. Sahip olduğum tüm güzellikler, imkanlar, manzaralar, sofralar, muhabbetler, deniz, çiçek, böcek, sanki her biri bedelsiz, öylesine, durup dururken olmuş ve oluyor gibi. Kimse hiçbir şeyinden vazgeçmeyi göze almıyor ama başkasının imkanlarına da öyle kolay öykünüyor. "Ne şanslısın" cümlesini bir çırpıda dudaklarından savuruveriyor ama onun savurduğu kadar kolay, durduk yerde gelmiyor o "şans". Çoğu zaman yaratılan birşey olduğunu unutmak istiyoruz ki, kolay olan şikayet etme imkanı elimizden alınmasın. "Yaşamayı deneyeceğim" diyerek yaratılıyor mesela kimi zaman. Belki biraz cesaretle ama asla çok parayla değil.


İstanbul'da servet yapıp buralarda hiç çalışmadan yaşamayı tercih edenler yıllarını sevmedikleri yerlere gömerken buralarda da çalışarak yaşamanın mümkün olduğu gerçiğini kimse düşünmüyor. Özellikle İstanbullular'da sanki çalışmak bir tek İstanbul'da mümkünmüş gibi manasızca bir his. Hedefleneni öteleyerek yaşamak, o an için olmasa da eninde sonunda bir gün olacağının "garantisi"ni düşlemek daha risksiz. Şikayet de ediliyor olsa o anki alışılmış 'sıkıcı' ortam (iş, ev, sosyal çevre vs) en azından bildik, tanıdık. Hep istenen, hayali kurulan, gelecekte gerçekleştirmek için para biriktirilen ise büyülü, ışıltılı ama bilinmezlerle dolu, o yüzden de aslında tedirgin edici.


Üç ayda bir sürekli telefon değiştirerek, bir kahveye 10 lira vererek, daha daha lüks evlerde oturmak için on yıllarca süren kredilerin altına girerek, masraflarını küçültmek yerine sürekli büyüterek, önceliklerini bunlardan yana kullanarak olmuyor bu işler. Vazgeçtiklerim karşısında burda sahip olduklarıma bakıp "aayy ne şanslısın" dendiğinde, orda dur işte arkadaşım. Peki bunların yapılmasına karşı mıyım? Hayır, asla, bana ne. Benim mi cebimden çıkıyor, benim mi cebime giriyor?


Kim nerde, ne zaman ve nasıl yaşamak istiyorsa öyle yaşasın. Tam da bu aslında. Kim nerde, ne zaman ve nasıl yaşamak istiyorsa öyle yaşasın. Sözüm meclisten dışarı ama hakikaten içi kof "ne şanslısın" yorumlarından o kadar sıkıldım ki! Sanki biri beni İstanbul'dan uzay boşluğuna fırlattı da ben dönüp dolaşıp "şansıma" Datça'ya düştüm. Hayır, sadece seçtim. Tüm zorluklarıyla, riskleriyle, bedelleriyle ben bunu seçtim; hepimizin hayatlarımızda yaşadığımız pek çok şeyi (çoğu zaman şikayet ettiklerimizi de) kendimizin seçiyor oluşu gibi.


Bundan sonra da hayatımda hep olmasını arzu ettiğim, anlattığım bu güzel kadında da olduğu gibi hayat ikiye ayrılıyor aslında; bir herşeyin sadece görünen yüzü, bir de iyisiyle kötüsüyle, günahıyla sevabıyla gerçek yüzü. Artık kim hangisini görmek isterse... Sanırım herşey bakan gözün sahiciliğiyle alakalı. Artık bazı gözlerin kalple olan bağlantısının kesik olduğundan o kadar eminim ki!

31 Ekim 2012 Çarşamba

Mucizeler sadece romanlarda olmuyor!

"İnsanın evinde yükselen kitap kuleleridir zaman" diye bir cümle düşüveriyor aklıma bugün, duvara yaslanmış iki sıra halinde duran kitaplarıma gözüm ilişince. Tamamen sıfır olarak geldiğim bu evde git gide, zaman içinde nasıl yerleşik olduğumu, geçen zamanı, o kitapların okunduğu zamanlarda yaşanan günlük koşturmacaları, böyle hepsini toplayıp bir köşeyi onlara tahsis edince daha iyi anlıyor insan. Daha uzunca bir süre İstanbul'daki koca kütüphaneyle kavuşma ihtimalim pek görünmediğine göre çekirdekten gelen bu minik topluluğu birlikte büyüteceğiz demektir. 


Hayatının değiştiği dönemlerde zamanı daha çok düşünüyor insan. Geçen sene bu zamanları ve şimdiyi düşündüğümde paralel evrenler arasında geçiş yapmışım gibi bir his bende. Nişantaşı'nda sosyetenin en favori mekanlarından birinde, sosyal medyanın "check-in" meraklılarının habire kendilerini etiketledikleri lüks bir restoranın fareler ve taşan lağımlarla dolu mutfağında, beş para etmez adamların kaprisleriyle baş etmeye çalışırken hayatımın en çetin sınavlarından birini veriyordum aslında. Şimdi geri dönüp düşündükçe o günleri, kalbimin üzerine bir taş oturuyor sanki.


Ve işte zaman ancak akıp geçtiğinde "iyi ki" dedirtiyor insana. İstanbul'daki son restoran tecrübem bu kadar berbat bir ortamda olmasaydı, şu an belki burda olamazdım. Hayatımın beni bir şekilde İstanbul dışına iteceğini artık hissediyordum gerçi ama belki biraz daha dener, çabalar, tırmalamaya devam ederdim. Lakin neyseki hayat karşıma gerçekten olabilecek en beter yerlerden birini sundu da daha fazla vakit ve enerji kaybettirmeden İstanbul'da tutunmaya çalışmanın beni ne kadar yıprattığını farkedebildim.

Sonuç; iki tane ufacık bavulla Datça'ya geleli altı ay olmuş. Bir otel odası havasında sadece kıyafetlerim ve bir iki defter kalemle girdiğim bu ev, artık her karesiyle gün be gün daha çok ben oluyor. Sokaklarını, yollarını bilmediğim/sokaklarında, yollarında bilinmediğim, her şeyimle yabancı olduğum bu minik kasabada artık yolda yürürken bile bir dolu insanla selamlaşmadan ilerleyemiyorum. Ve en güzeli şu ki, ait hissediyorum. İstanbul'da son yıllarda kaybettiğim o duygunun, vücudumun hiçbir noktasında boşluk bırakmamacasına içime dolduğunu, beni tamamladığını hissediyorum.

Bitmeyen bir yaz...

Üstelik beni Datça'ya bir şeylerin çağırmış olduğuna inanacağım ilginç şeyler de yaşadım burda. Hepsi bir yana, özellikle biri gerçekten tüylerimi diken diken etmişti.

Birinde ev sahibim olmak üzere üç daireli bir binada oturuyorum. Ev sahibim ve benimki haricindeki diğer dairedeyse zerafetinden, dinçliğinden, dinamizminden bir şey kaybetmemiş 70'lerinde emekli tek başına bir edebiyat öğretmeni... Aylar içinde gerek benim çalışma tempomdan, gerekse kendisinin bir rahatsızlığından ötürü ben biraz çekindiğim için, giriş çıkışlardaki rastlaşmalarımız haricinde çok fazla derinleşen bir diyaloğumuz olamamıştı. Fakat bir süre evvel doğumgünü nedeniyle ev sahibim "hadi Zeren, üç hatun çıkalım şöyle bir güzel kafa çekip Tennur Hanım'ın doğum gününü kutlayalım" deyince aldık Datça'nın güzel liman manzarasını karşımıza bir sağlığa diye tokuşturduk kadehleri, bir de üç farklı nesil kadını aynı sofra etrafında birleştiren Datça'ya.

Sohbet koyulaşmış, Tennur Hanım İstanbul'daki Fenerbahçe Lisesi'nden öğretmen arkadaşlarının kendini ziyarete geldiklerini anlatırken benim "aa siz Fenerbahçe Lisesi'nde görev yaptınız mı?" sorumla başladı her şey. "Tabi" dedi "müdür yardımcısıydım ben orda." Hem kendimin hem de anne babamın Fenerbahçe Lisesi mezunu olduğumuzu, hatta annem ve babamın orda tanışıp evlendiklerini söyleyince "söyle bakayım annenle babanın adını" dedi. Annemin adı pek bir şey çağrıştırmadı ama babamın adını söyler söylemez ellerini başına götürüp "neee inanmıyorum sen İbrahim'in kızı mısın?" diye öyle bir feryat kopardı ki, o anın büyüsünden farketmedim ama eminim bütün restoran bize bakmıştır.

Babamdan da yıllar içinde pek çok kez, sadece bir öğretmen olarak değil, pek çok kez öğrencilerini evinde ağırlayıp onlara arkadaş da olmaya çalışan, dersleri değil ama edebiyatın bizzat kendisini sevdirmek için çaba gösteren biri olarak dinlemiştim ben onu. Lakin nerden birlirdim altı aydır alt katımda oturan, her sabah 7'de uyanıp 8'de denize giden, 9'da elinde gazetesi ve ekmeğiyle evine dönen, her akşam üstü 4.30 ya da 5.30'da değil, muhakkak 5.00'te akşam çayını içen disiplinli, kuralcı, asil, zarif ve mağrur kadının babamın edebiyat öğretmeni olduğunu?

"İbrahim benim hiç unutmadığım öğrencilerimden biriydi. Onun o olgun hali ayırırdı hepsinden onu. Tütün eksperliğini kazanıp Anadolu'ya gittikten sonra da zaman zaman hep aklıma düşerdi, ne yapıyordur acaba şimdi diye merak edip bir iki tanıdıktan soruşturmuşluğum bile vardır. Ve onun kızıyla bunca aydır altlı üstlü oturduğuma, şu an aynı masada kadeh tokuşturduğuma inanamıyorum. Yeni yaşımın en güzel hediyesi gerçekte hiç sahip olmadığım bu torun oldu bana." Gözlerim yaşarmış, tüylerim diken diken, şimdi yazarken bile o anın hüzünlü coşkusunu hissediyorum üzerimde.

Şimdi arada kapısını tıklatıp içeri süzülüyor; ilk iş koltuğunun yanındaki sehpanın üzerinde, okuma lambasının altına dizilmiş romanlara göz atıp artık o gün hangisine denk gelmişsek İhsan Oktay Anar mı dersiniz, Yaşar Kemal mi, başlıyoruz bir edebiyat sohbetine. Öyle günlerden birinde, basılmasında çok emeği geçmiş, Datça insanlarının iyisiyle kötüsüyle geçmişten bugüne yaşamlarını anlatan öykülerle dolu bir kitabı uzatıyor bana. "Datça'yı bir de burdan tanı bakalım" diye.


Ve artık kendimi sık sık şunu tekrarlarken buluyorum; bazı mucizeler sadece romanlarda olmuyor!

14 Eylül 2012 Cuma

Bu bir başarı hikayesi değil, işte o yüzden gerçek!

Zamanı kıymetle işleyen insanlar var hayatta. Çok şükür ki onlardan bazıları benim can dostum. Kimi zaman yanıbaşlarından, kimi zamansa uzaklardan izlemek yaptıklarını/kendilerine kattıklarını hem büyük keyif ve heyecan hem de ilham kaynağı.

Bir hikaye aslında bu yazmak istediğim. Hayatımın en tatlı, en kıymetli kadınlarından birinin, can dostumun hikayesi. Başından söyleyeyim, bir başarı hikayesi falan değil bu. Sevmiyorum böyle tanımlamaları. Çünkü bunlar, kitlesel mutsuzluklar içinde kıvranan insanların, o mutsuzluklar içinde boğulmasınlar diye ağızlarına çalınan bir parmak baldan ibaret. Birilerinin 'başarıyor' olduğu büyük puntolarla veriliyor ki, mutsuzluk çukurunda umutsuzluktan boğulmasın kimse. Hep bir gün 'başarabilme' umudu herkes için taze tutulmaya çalışılarak... Bir başarı ya da başarısızlık hikayesi diye bir şey olduğuna inanmıyorum işte bu yüzden ben hayatta. Her hikayenin içinde, nerden baktığına bağlı olarak başarı da var, başarısızlık da, hayal de var, hayalkırıklığı da.

Bu da böyle bir hikaye. İçinde bolca zor zaman da barındıran, ama en çok emekle, aşkla, çabayla ve yılmamakla dolu bir hikaye. İşte bu yüzden de her şeyiyle gerçek bir hikaye.

Onunla bir yol arkadaşı olarak görüyorum kendimi. Birbirimizin hayatına öyle zamanlarda girdik ki, hayatımın bilinmezlerle dolu olduğu o dönemde deselerdi ki, bilinmezlerinin her birini istisnasız bileceksin ama hayatında O olmayacak. Hiç tereddütsüz cevabım şu olurdu; bilinmeyenler acı tatlı kalsınlar oldukları yerde lakin onun varlığından kimse eksik etmesin beni.

Farklı yönlere ama birlikte çıkılmış bir yolculuktu bu. Ben aşçılık yolunda yeni adımlar atmaya çalışırken o da yönünü, topyekün bir yaşam tarzı haline getirmek istediği yogadan yana çizdi. İş değildi yoga hiç bir zaman onun için. Evet iş olarak yapıp para da kazanmak istiyordu ama sabah kalktığı ilk andan uyurkenki bilinç altına varana kadar yogayı bir hayat tarzı haline getirmekti arzusu. Artık hangimiz bilmiyoruz ki bedenimize yaptıklarımızın, ona ne kadar iyi davranıp davranmadığımızın ruhumuza ve zihnimize gösterdiğimiz özenle bağlantılı olduğunu? İşte buydu onun yapmak istediği; öğrenip kendini dönüştürürken paylaşarak kendini dönüştürmek isteyenlere de yol göstermek, aracı olmak...

Deli heyecanlı ama bir o kadar tedirgin, istediklerinden tereddütsüz emin ama zor olacağının da farkında iki kadındık işte o zamanlarda. Çok destek cümlesi vardı aramızda, çok "olacak, yılma, devam, bunları da öğreneceğiz" konuşmaları, her bir başarılı geri dönüşte şerefe kaldırılan kadehler, bol çaylı kahveli 'varlığına sığınma' nöbetleri... Şu satırlarda bu hikayenin başlangıç zamanları da düşmüştü bu sayfaya.


Şimdi yine bir dönüm noktasındayız. Yine birlikte kendi hayatlarımızda başlayan yeni dönemlerin heyecanlı telaşlarındayız. Ben, Datça'da yeni bir hayat kurmaya çalışır, benim için çok önemli bir hikayenin yazım aşamasında harıl harıl çalışır ve şimdilik sadece O bu hikayenin tek okuyucusu olurken, O uzun zamandır kalbinde yatan cevheri hayata geçirmiş olmanın heyecanında.

Ecem artık pazartesiden itibaren kendi yoga stüdyosunda derslere başlıyor. Yaz ortasında beni Datça'da ziyarete geldiğinde deniz kenarında keyifli bir rakı sofrasında, varlığı kesinleşmiş bu mekanın adını söyledi ilk kez bana, doğmak üzere olan bebeğinin adına karar vermiş olmanın heyecanıyla. Baraka Yoga...

"Bizim kulağımıza aşina olan ismi haricinde farklı dillerde çok farklı anlamları var baraka sözcüğünün. Arapça'da bakara, kutsal güç, şükran, bereket; sufizmde nefes, yaşamın değişen özü, iyi dileklerin ve merhametin akışı, ruhani kuvvet; Türkçe'de de sığınak, ufak kulübe, hafif malzemelerden yapılmış yapı demek. Aslını istersen en çok bunlara vuruldum ben. Yapmak istediğimin karşılığını buldum bu kelimede sanki."


Cicili bicili, çiçekli böcekli, şekli sağlam ama içi boş şeylerden ziyadei anlamlarla ilgili olan arkadaşımı çok iyi tanıdığımdan yeni küçük 'evini' çok sevdim ben onun. İki yıl boyunca defalarca evinde yoga yaparken, nasıl olduğunu bilmediğim bir şekilde mekanda yarattığı huzuru ve dinginliği başka hiç bir yerde bulamadım ben. Kendi evim dahil. Şimdi bunu tek bir mekana odaklayacak olması ne büyük keyif, hem o hem de onunla birlikte bu enerjiyi paylaşacak herkes için.

Baraka Yoga Bostancı'da, deniz otobüslerine de, dolmuşlara da çok yakın bir merkezde 17 Eylül pazartesi günü derslerine başlıyor. Son oluşum aşamasında, tüm koşturmacalarında yanında olamadım, hep uzaktan parçasıydım olan bitenlerin. Ama bilen bilir o kadar heyecanlıyım ki onun adına/kendi adıma. Her ikimiz adına da zor, hem de pek zor bir kışın ardından böyle bir 'yaz'da çok kıymetli bir yeni adım bu. Ona da defalarca söylediğim gibi şu an olan, bizi mutlu eden her şeyi o zor kıştaki paralanmalara borçluyuz; en büyük hediye zor zamanlardan geliyor aslında; zor olanda öğreniyor insan çünkü.


O pek özlemediğim İstanbul'a da sadece onun için geleceğim. Bir ay sonra hayatımdaki yeni Baraka'ya merhaba demek, havasını koklamak, matlarının üzerinde namaste diye eğilmek, canım arkadaşıma ve ekip arkadaşlarına sarılmak için.

Canım arkadaşım yolun açık olsun, ben seninle sen olduğun için çok gurur duyuyorum.

8 Eylül 2012 Cumartesi

Artık hayatımda bir Yalçın, bir Mahir, bir de Şükran var!

"Ne bereketli yazdı öyle!" olacak bu yazının ilk cümlesi. Evet, sebzenin, meyvenin, ağacın, toprağın bereketi de çok boldu ama bu bereket başka bir bereketti. Mamülün kelimeler, çiftçininse yazarlar olduğu bir bereket; sıfatı edebi olan.

Velhasıl bu yaz artık bir daha çıkmamak üzere iki adam ve bir kadın girdi hayatıma. Pek çok farklı mekanda, pek çok farklı saatte, pek çok farklı duygu halinde takıldık yaz boyu. Çay kahve sohbetleri, keyifle içilen bir iki kadeh rakıya eşlik falan derken mümkün olsa bırakmayacaktım da, ömürleri Külkedisi misali, her birinin saati kendi 12'sini vurunca, bitip gidiverdiler.

Teşbihte hata olmaz, çok kıymetli üç yazardan ve vur kaç etkisi yaratmış kitaplarından söz ediyorum. Yalçın Tosun, Mahir Ünsal Eriş ve Şükran Yiğit...


Datça'daki yeni yaşamıma doğru yola çıkmadan önce eşya toparlarken en çok zorlandığım konu, koca kütüphaneden hangi kitapları yanıma alacağım sorusuydu. Sadece okunacaklar değil, okunmuş ama yoldaş misali hep yan yana olmak istenen kitaplar da vardı yanıma almak istediğim ama bir yandan da mümkün olduğunca yüklerden arınmış bir yolculuk isteği... Lakin taa Ocak ayında Kadıköy'deki en sevdiğim iki kitapçıdan biri olan YKY'den alınmış Yalçın Tosun'un iki öykü kitabı Anne, Baba ve Diğer Ölümcül Şeyler ile Peruk gibi Hüzünlü gelecekti benimle, kaçarı yok. Keşfedip aldığım ilk andan itibaren çok merak ettiğim ama bazen insanın anlam veremediği bir ertelenmişlikle bir türlü okuyamadığım kitaplardı bunlar.

Artık herşeyin zamanı geldiğinde olduğuna inanıyor ve kızmıyorum bu ertelemelere de yine de Anne, Baba ve Diğer Ölümcül Şeyler'de okuduğum ilk öykü Aterina'yla beraber, "nasıl daha önce okumadım ben bu yazarı?" sorusunun belirmemesine imkan yoktu beynimde. Datça'nın en sevdiğim çay bahçesinde sabah çayımı içip poğaçamı yerken okumaya başlamış, birkaç paragraftan sonra boğazımda oluşan düğümden poğaçanın geçmesi imkan olmayacağı için kenara bırakmış, aşağıdaki fotoğrafı çekmiş, altına da şunu yazmıştım bir sosyal paylaşım sitesinde: kan kaybından götürme ihtimali yüksek!


Doğru ve etkili kelimeleri bulduktan sonra hiç süse püse ihtiyacı olmuyor edebiyatın. O doğru kelimelerle anlatılmak istenen bir taş misali mideye oturuveriyor, beyne tokmakla çakılıyor, kalbin en derinine enjekte ediliyor. Böyleydi Yalçın Tosun'un kalemi. Etkilenme düzeyimi tarif ederken ben o doğru kelimeleri bulamamaktan korkuyorum. Sadece derim ki hayatında edebiyatla işi olan tek bir kişi bile okumadan geçmemeli bu öyküleri, asla ıskalanmamalı!

Her bir öyküden istisnasız çok etkilendim ama sanki son lokmanın tüm yemeğin en vurucu anı olması gibi son okuduğum öykü Madam Marini'nın Tamamlanmış Bir Resmi, çok daha derin bir tırmık attı, hatırladıkça sızlayan...

Sonra yaz ortasında bir cuma, Melisa Kesmez adındaki bir arkadaşın görücülüğünde Mahir Ünsal Eriş'le tanıştım. Yok anladığınız gibi değil, şöyle: Radikal Kitap'ta önerilerini hep önemsediğim Melisa Kesmez'in köşesinde Mahir Ünsal Eriş'in Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde isimli öykü kitabını yazdığı yazısını okudum. Çok sağlam bir kalem okumuş olmanın iştah açıcılığı vardı Melisa Kesmez'in yazısında. Nasıl bazı insanların yemek yemeleri iştah açarsa, bazılarının da okuduklarını ya da izlediklerini anlatışlarındaki tutku açar o iştahı.


Büyük şehirlerde market havasındaki kocaman kitapçılardan nasıl sıkıldığımı Datça'nın en şirin küçük kitapçısı Le Flaneur'ü keşfettikten sonra anlamış olsam da, o çok alışmış olduğum istediğim kitaba hemen sahip olma dürtümü burada terbiye etmek zorunda kaldım/kalacağım. Sevgili Behçet Bey'e siparişimi verdim ve sabırla bekledim kitabı. Sabır kavuşmayı da daha bir kıymetli mi kılıyor ne?

Aşçılık eğitimi alırken en sevdiğim şeflerimden birinin söyledikleri benim için çok kıymetli olmuştur mutfağa ve aslında hayata da bakışımda. "Biraz domates, sarımsak, zeytinyağı ve fesleğenle yemeği uçurabilirsin, yeter ki nasıl kullanman gerektiğini bil; lezzetin temeli her zaman sadelikten geçer." Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde bunun tam da edebiyattaki karşılığı benim için. Sadeliğin gücü...


Barış Bıçakçı'nın, asıl marifetin sıradan olanı anlatmak olduğunu söylediği cümlesini çok severim. Belki anlatılmaya değer bile görülmeyecek kadar sıradan olanı... İşte o marifet öyledir ki, sıradan olandaki cevheri bulur, çıkarır, serer önüne. Önümüzde, sağımızda, solumuzda, hatta bizzat kendi hayatımızın içinde olan anları ve hikayeleri öyle bir dile döküşü var ki Mahir Ünsal Eriş'in, midemki, böbreklerimdeki, kalbimdeki yumruya sebep olarak kaldı günlerce. Bundan sonra havada, karada takipteyim sözcüklerinin.

Ve son vuruş, yine sevgili kitapçım Le Flaneur'un sahibi Behçet Bey'den geldi. Yaz başında kurduğu bir cümleye denk gelmiştim bir yerde: "Şükran Yiğit'ten Ankara, Mon Amour!... Bu romanı buralarda okutmadığım kimse kaldı mı acaba?"

Artık 'buralarda' tayfasının bir üyesi olduğuma göre Datçalı sayılabilmek için bu romanı okumam gerektiğine karar verdim. Şimdi düşünüyorum da güzel olan şeyleri ertelemek gibi farkında olmadığım bir reflekse mi sahibim acaba? Romanı yaz başında keşfetmiş, okumayıysa yine yaz sonuna bırakmıştım. Geç olsun da güç olmasın cümlesini seviyorum böyle durumlarda.


Biter bitmez, Ankara, Mon Amour!'la ilgili defterime yazdığım ilk not şu oldu: Bir kitap geçer eline, nefesini tutar okumaya başlarsın. Nefesini bıraktığındaysa kitap bitmiştir. Evet, Ankara, Mon Amour! böyle bir roman oldu benim için. Tabi ki okumazsanız bilemezsiniz ne kaçırdığınızı, benden söylemesi.

Velhasıl yine döndük başa. Bu yaz çok bereketli bir yaz oldu. Hayatıma bir daha asla çıkmayacak üç insan/yazar girdi. Vallahi ben tanıştığımıza pek memnun oldum:)