Yol boyunca önce hangisini izlesem sorusunun cevabı bin kere değişmiş olsa da, DVD player karşına geçtiğimde karar verilmişti. Diğer filmi daha çok merak ediyor olsam da, aşka dair son yıllarda yapılmış en orjinal, en sıradışı ve en etkileyici filmlerden biri olduğunu biliyor olmam (zira film hakkında zamanında epey bir şey okumuş, çok arkadaşımdan da harika bir film olduğuna dair pek çok şey duymuştum) filmi direk ikinci sıraya atmama neden oldu. İçimdeki hüzün balonunu daha fazla şişirmeye gerek yok diyerek daha keyifli ve eğlenceli bir film olan diğer seçeneği seçtim: Julie&Julia

İki sıradan kadının varoluş nedenlerini arama ve bulma hikayesi... Nerede mi buluyorlar? Mutfakta!:)
Çağımıza ait şehirli bir karakter olan Julie, gerçekten çok sıradan, son derece sıkıcı bir işi, monoton bir hayatı olan bir kadındır. Hayatında neredeyse iyi olan tek şey, kendisini gerçekten anlayabilen, konuşabildiği, hayata çok pozitif bakan bir kocası olmasıdır. Pek çok filmde hatta hayatımızın her noktasında karşımıza çıkabilecek denli sıradan olan bu kadını bir yere bırakıyorum ve bu filmi film yapan asıl karaktere geliyorum... Julia Child!
İkinci Dünya Savaşı sonrasında kırklı yaşlarında olan bu kadın (Meryl Streep) Amerikan Dışişleri'nde çalışan kocasının tayin olması vesilesiyle Paris'e yerleşir. Bir kadına göre son derece iri yapılı (ufak çaplı bir dev diyebiliriz), cırtlak sesli ve ilk bakışta kaba denebilecek bir görüntüsü olan Julia, hayata karşı bir duruşu olan, son derece pozitif, etrafına neşe saçan ve kırklı yaşlarına yaklaşırken Çin'de tanışıp evlendiği kocasıyla müthiş bir aşk yaşayan bir kadındır. Aşklarının doruğa ulaştığı anlarsa kesinlikle güzel bir lokantada, lezzetli bir yemeği yerlerkenki halleridir. İki insanın lezzetli bir yemeğe duydukları aşkın paylaşılması anının, bu kadar şehvetli, cinsellik kokan bir arzuya dönüşebilmesi, filmin gerçekten en etkileyici anlarını oluşturuyor diyebilirim.
Paris'teki yaşamında kendisini oyalayabileceği, aynı zamanda da keyifle çalışabileceği bir uğraş arayan Julia, aşçı olmaya karar verir ama öyle sıradan bir aşçı değil. Madem ki dünyanın en önemli mutfaklarından birinin başkentindedir, o zaman o da en iyisini yapacaktır. Böylece dünyanın en önde gelen yemek okullarından birine, Le Cordon Bleu'ya yazılır. Ve macera böyle başlar... Sonrası, filmi izlemek isteyenlerin keşfine kalsın ama kısaca söylemek gerekirse, azim x bol kahakaha x neşe x yılmamak x kendine güven = BAŞARI!
İlk karakterimiz Julie'yse Julia Child'ın başarı öyküsünden kendisine bir motivasyon yaratmaya çalışarak, onun yemek kitabındaki tariflerin hepsini denemek ve bu tecrübelerini bir blogda insanlarla paylaşmak üzere bir işe girişir. Ama hayat kolay değildir; üstelik o, Julia Child da değildir.
Farklı zamanlarda yaşayan bu iki kadının hikayelerini parçalı şekilde bir arada götüren filmin hikayesinin gerçek olduğunu da belirteyim. Yani Julia Child da, Julie de birer kurgu değil. Kanlı canlı, bu dünyada yaşamış insanlar.
Gelelim başlığa konu olan cümleye. Meryl Streep... Kaç kadın yaşıyor bu kadının içinde merak ediyorum doğrusu. Çünkü bana göre o 'oynamıyor', yani gerçekten sanki içinde bir yerlerde oynaması gereken o karakterin bizzat olduğu bir kadın var ve zamanı geldiğinde o kadını çıkarıyor ve bir anda o oluveriyor. Fransız Teğmenin Kadını, Saatler, Adaptation, Kramer Kramer'e Karşı, Out of Africa, Şeytan Marka Giyer... Bu ve bunların dışında izlediğim filmlerinin hepsindeki karakterlerin "O" olduğunu bilmek hakikaten hayranlık uyandırıcı. Beden aynı, ruhlar farklı diyeceğim ama beden bile aynı beden değil sanki. Yani Julia Child rolündeki iri, asla çekici olmayan, ufak çaplı dev formatındaki, zerre seksepalitesi olmayan kadınla, Şeytan Marka Giyer'deki o dominant, sert yapılı ama bir geçti mi arkasından herkesi bir daha dönüp baktıran çekici kadın arasında nasıl bir benzerlik var ki?
Yıllar evvel oyunculuk teknikleri üzerine okuduğum bir kitapta öğrenmiştim ilk Eric Morris tekniği denen bir teknik olduğunu. Rol yapmamak, bizzat "olmak" anlayışını benimseyen ve çok detaylı alt metinleri olan bir teknikti. Jack Nicholson'dan Johnny Depp'e pek çok ünlü oyuncunun eğitmeni olduğunu bildiğim bu adamın okulundan Meryl Streep'in de yolunun geçip geçmediğini bilmiyorum ama kendisini hayranlıkla izleyen bir sinemasever olarak onun karakterleri gerçekten 'olduğunu' görebiliyorum.
Keyifli bir iki saat geçirmek ve iyi bir oyunculuk seyretmek için muhakkak izleyin bu filmi derim. Üstelik şehrimin en güzel sanat organizasyonlarından biri olan İstanbul Film Festivali kapsamında da gösteriliyor Julie&Julia. Filmin gösterildiği günü ve saati öğrenip kendinize güzel bir Beyoğlu günü hediye ederek de izleyebilirsiniz bu filmi.
Ve ben de şimdi bu yazıyı bitirince geçen cumartesiden beri bekleyen diğer filmi izlemeye gideceğim. Bugün içimdeki hüzün balonu yeteri kadar şişkin değil sanırım ki sanki izleyebilirmişim gibi geliyor. Eh onu da merak etmeyin, adını vereyim: Aşkın 500 Günü.
Hasta bedenimi koltuğa devirip akan burnum için yanıma istifleyeceğim bir çanak dolusu kağıt mendili, ağlamak için değil sadece ve sadece burnumu silmek için kullanmayı ümit ediyorum.
Ve Julia Child tarzında bir veda cümlesiyle bitireyim yazıyı...
Hepinize BON APPETIT!