Çok güzel rakı içen kadın ve adamlarla dolu bir ailede büyüdüm. Daha evvel anlatmışlığım vardır bu sayfalarda çocukluğumun anason kokulu akşamüstlerini. 5-6 yaşlarında ufacık çocuk rakıdan ne anlasın, onun derdi sevdiği insanların yüzündeki keyifte, neşede.
Yorucu bir iş günü sonrası ufacık salon sehpasının etrafında güle eğlene buluşan üç kafadar, annem, dayım ve dedem. Anneannem istediği kadar akşam yemeği için kallavi yemeklerini döktürmüş olsun, annem kapıdan girer girmez mutfakta alır soluğu. Artık elinin altında ne bulursa peynir mi, mevsimine göre kavun mu, elma mı, salatalık mı, sıkıştırıvermiş bir tabağa, dooğru salondaki minik sehpanın üzerine. Yemek değil bu; yemek, ailenin diğer fertleri de gelince yenecek bir iki saat sonra. Bu, keyif saati... Aynı hazda buluşmanın tadını çıkaran üçlünün, günün keyif hanesine bir çizik atma saati... Bense ya dayımın dizinde, ya yere bağdaş kurmuş onları seyirde...
Sohbetlere dair bir şey yok o günlerden aklımda. Sadece o an yaşadıkları keyfin buram buram yayılan enerjisi var bugün bile hala. Nasıl bir saf gerçek ki bu, çocukluk hatıram sadece bunun üzerine. Pürüzsüz bir mutluluk değil halbuki. Olamaz. Hep dertler, tasalar oldu çünkü. Bildiklerime, sezdiklerime dahil bir de bilmediklerim var üstelik. Mutluluğu zaten böyle anlarda yakalayabiliyorsan varsın bilgisi henüz daha gelmemiş tabi o zaman. Lakin onlar biliyorlar galiba ya da bilmiyorlar da, sadece bir refleksle mutluluğu nerde bulacaklarından haberdar bilinçleri. Gencecik delikanlı dayımın her zaman içinden taşan o sevgisiyle beni kucaklamalarını, annemin kahkahalarını, dedemin eğer ortamda dayım varsa her zaman gülen yüzüyle peynire, rakıya uzanışlarını bir resim gibi kazımışım beynime.
Ve bir unutulmaz insan daha... Hayatın, daha olgun yıllarımda tanıma şansı vermediğine hep hayıflandığım büyük enişte. 12 yaşındaydım vefat ettiğinde. Ankara'da yaşadıklarından sadece yazları Burhaniye'deki yazlık evlerine ziyarete gittiğimiz bir haftalık sürelerde görme şansına sahip olduğum, ağzından çıkan her kelime dünya üzerinde mutlaka anlamlı bir yer kaplayan, güldü mü ciğerinin taa ortasından gülen, kızdı mı ortalığı alev gibi bir kırmızının kapladığı çok ama çok esaslı bir adam...
Yazlık evlerinin balkonu Kazdağları'nı tam karşısına almış, her akşam gün batımında ölümsüz fotoğraflara gebe bir mabed. Rakı sofrası o resmin içinde Ay'ın yıldızı sanki. Olmazsa olmaz. Enişte rakısından aldığı her yudumla daha çok keyifleniyor, hem kahkahalarının arasındaki mesafe sıklaşıyor, hem de dilindeki kelâmın güzelliği... Çok acılar çekmiş bir adamdı o. En çok kalbi yorulmuştu. Zaten ömrünün en verimli çağında hiç tereddüt etmeden zınk diye yaşamdan vazgeçen de ilk o oldu. Kalbi... Ufaktım, çok az bilirdim hikayesindeki acıyı. Ama bildiğim bile çocuk dünyam için yeterdi. Çok çekinerek yaklaşırdım ona karşı. Ama sandıkları gibi duruşunun zaman zaman sertleşen o halinden değil, çocukça bir hisle yanlış bir şey yapıp onu üzmek istemememden. Yoksa bir büyükten korkmanın ne demek olduğunu bilirdim. İki his arasında benzer tek bir duygu bile yoktu.
Ondan bana kalan yegâne şey sofrasında olmanın olgun eğlencesiydi. Dayımla yaptığım muzurluklar, el kol şakalaşmaları yoktu onda. Uslu uslu oturur, anlattığı konuya değil, kahkasında gördüğüm uçan balonlara, içtiği kadehten aldığı hazzın yüzünde çizdiği mutluluğa gülerdim. "Büyüdüğünde seninle de içeceğiz böyle karşılıklı" cümlesi hala kulaklarımda.
Bütün bunları - hatta bazılarını ikinci posta olarak - neden anlattım?
Herşey çocukluğumuzda yazılıyor bilincimize. Çocukluğunda sana ekilenleri büyütüyorsun ömrün boyunca. Kökleri derin oluyor çocuklukta ekilenlerin. Ondan sebep çıkarıp atmak istediğinde kan akıtmadan sökemiyorsun hiçbirini. Babası sarhoş olduğunda çok dayak yediğinden büyüdüğünde rakı kadehine el sürmeyen eşim dostum da oldu, kocasının alkolikliğinden ömrü ziyan olanlar da. Lakin herkesin unuttuğu şu ki, zaaftır aslolan, neye zaafın olduğu değil. Çünkü zayıf insan bağımlılığının yerine koyacak bir şeyi her koşulda bulur. A olmazsa B.
Ayla Kutlu'nun en sevdiğim romanlarından biri olan Emir Bey'in Kızları'nda Nevnihal der ki:
Ben ne ağustos böceği oldum ne karınca. Ben bir kelebektim. Upuzun ömürlü... Severim dünyanın sefasını. Sefa sürmek, güzelliklerden kâm almayı bilmek, ama onun ardındaki şeyleri incitmemektir.
... Dünyayı sevdiğim doğrudur. Dünyanın tadını, rengini de. Onun renginin karmakarışık olduğunu bilirim. Bildik hiçbir şeye benzemediğinden anlatılamayacak olduğunu.
İçki içmeye, rakıya, şaraba dair bunca saçma sapan lakırdı dönerken ortalıkta derim ki ne ağustos böceği olalım ne karınca. Bir kelebek olalım upuzun ömürlü. Sevelim dünyanın sefasını, kimseleri incitmeden, üzmeden. Sevelim dünyayı tüm tadına tuzuna rağmen. Anlaşılamayan renklerine, karmakarışık düzenine rağmen.
Rakıya buz, buza rakı olsun sofralarımızdan geçen tüm dostlar...
-------------------------
Bu hafta HT Hayat'taki yazım: Can suyu kadınlarımız bol olsun!
Bana Dair etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bana Dair etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
19 Ağustos 2013 Pazartesi
23 Temmuz 2013 Salı
Lüzumsuz yazı!
Sessizliğim buz tuttu. Buz kırıcısının yerini biliyordum da uzanasım yoktu pek. Şimdi n'oldu da burdayım, onu bilmiyorum. Ya kolum uzadı kendiliğinden ya da biri buz kırıcısını kaşla göz arasında yaklaştırdı. Uzayan sessizlikler sağırlık yapmasın sonra dedi bir ses, bilgisayarı da masanın üzerine koyarken.
Yazmayı ne kadar özlediğimi yazdıkça farkediyorum. Bir süredir sadece burayı değil, hayatımda yazıya dair olan tüm mecraları geçici olarak servis dışı bırakmıştım. Bekleyen mektup arkadaşları, günlükler, neredeyse tamamı yazılmış, sadece final yapmayı bekleyen uzun bir hikaye, ömrümün beş yılının izdüşümünü barındıran bu blog...
Bir önceki yazıda dilediğim dilekler, kuşlar, balıklar kabul görmedi hayattan. Tatsızlıklar katlanarak devam etti, halen de ediyor ama ben bunlardan bahsetmek istemiyorum, hem de hiç. Sait Faik'in Lüzumsuz Adam'ına benzer lüzumsuz bir yazı yazmak istiyorum, içinde sadece tatlı bir tebessüm olan.
Ayla Kutlu okuyorum uzunca bir süredir. Hatmediyorum külliyatını. Ve hatta arada böyle hoşluklar yapıp dolunayı beklerken çay bile ısmarlıyorum kendisine. Hatırşinas bir okurum sanırsam.
Sonra dolunay geliyor böyle, ona ne ısmarlasam diye düşünüyorum. Ertesi gece (bu gece) için balkonumda izlenecek bir filme biletler benden olmak üzere anlaşıyoruz.
Önümüzdeki sene bu zamanlar ehliyetli ve minik tekneli bir Ponyo olmayı planlıyorum. Evet, aynı resimde olduğu gibi. Ponyo da neyin nesi diyenleriniz olursa lütfen şu filmi izlesin. Miyazaki'nin Kiki'den sonra beni düşünerek yaptığı ikinci animasyon filmidir.
Dostlar gelip gidiyor Datça'ya. Rakı sofraları kurulup kaldırılıyor denizin tam kenarına. Ben bıkmadan usanmadan o masaların fotoğraflarını çekiyorum. Ve misal şu elimdeki son resme bakıp "beni kendine aşık eden masa işte bu" diyorum. İnsanın kaderini değiştiren masaların olduğunu da böyle böyle öğreniyorum. Siz siz olun, oturduğunuz masalara kiminle oturduğunuz kadar nerede oturduğunuza da dikkat edin. Zira bir de bakmışsınız ayaklarınız suya değmeden oturduğunuz hiçbir rakı sofrasından keyif alamaz, o masanın olduğu yerden de başka bir yere gidemez olmuşsunuz.
Bir de mevsimlerin isimleri değişiyor kişisel lügatımda. Badem mevsimi, çağla mevsimi, domates mevsimi, zeytin mevsimi diye geçip gidiyor ömür. Ben, Datça'yı bir tek bademiyle meşhur eden kimliği belirsiz şahıslara hayli sinirleniyorum bu mevsim misal, koyu gelenekçi bir domatesçi olarak. Bu memleketin suyundan mıdır, toprağından mıdır, havasından mıdır (muhtemelen hepsi) bir meyveye dönüşüyor adeta mübarek. Bizim ufak bostanın bereketi bile yetmiyor nefsimizi ve misafirlerimizi doyurmaya.
Ha bir de memleket meseleleri var elbet. Her ne kadar burda cürmümüz kadar yer yaksak da "direnipduruuz gari".
Uzun zamandır yazmayınca bu kadarı bile çarpıntı yaptı. Şimdilik böyle olsun. Söz uzatmayacağım arayı. Okuyan tüm dostlara selam olsun!
Yazmayı ne kadar özlediğimi yazdıkça farkediyorum. Bir süredir sadece burayı değil, hayatımda yazıya dair olan tüm mecraları geçici olarak servis dışı bırakmıştım. Bekleyen mektup arkadaşları, günlükler, neredeyse tamamı yazılmış, sadece final yapmayı bekleyen uzun bir hikaye, ömrümün beş yılının izdüşümünü barındıran bu blog...
Bir önceki yazıda dilediğim dilekler, kuşlar, balıklar kabul görmedi hayattan. Tatsızlıklar katlanarak devam etti, halen de ediyor ama ben bunlardan bahsetmek istemiyorum, hem de hiç. Sait Faik'in Lüzumsuz Adam'ına benzer lüzumsuz bir yazı yazmak istiyorum, içinde sadece tatlı bir tebessüm olan.
Ayla Kutlu okuyorum uzunca bir süredir. Hatmediyorum külliyatını. Ve hatta arada böyle hoşluklar yapıp dolunayı beklerken çay bile ısmarlıyorum kendisine. Hatırşinas bir okurum sanırsam.
Sonra dolunay geliyor böyle, ona ne ısmarlasam diye düşünüyorum. Ertesi gece (bu gece) için balkonumda izlenecek bir filme biletler benden olmak üzere anlaşıyoruz.
Önümüzdeki sene bu zamanlar ehliyetli ve minik tekneli bir Ponyo olmayı planlıyorum. Evet, aynı resimde olduğu gibi. Ponyo da neyin nesi diyenleriniz olursa lütfen şu filmi izlesin. Miyazaki'nin Kiki'den sonra beni düşünerek yaptığı ikinci animasyon filmidir.
Dostlar gelip gidiyor Datça'ya. Rakı sofraları kurulup kaldırılıyor denizin tam kenarına. Ben bıkmadan usanmadan o masaların fotoğraflarını çekiyorum. Ve misal şu elimdeki son resme bakıp "beni kendine aşık eden masa işte bu" diyorum. İnsanın kaderini değiştiren masaların olduğunu da böyle böyle öğreniyorum. Siz siz olun, oturduğunuz masalara kiminle oturduğunuz kadar nerede oturduğunuza da dikkat edin. Zira bir de bakmışsınız ayaklarınız suya değmeden oturduğunuz hiçbir rakı sofrasından keyif alamaz, o masanın olduğu yerden de başka bir yere gidemez olmuşsunuz.
Bir de mevsimlerin isimleri değişiyor kişisel lügatımda. Badem mevsimi, çağla mevsimi, domates mevsimi, zeytin mevsimi diye geçip gidiyor ömür. Ben, Datça'yı bir tek bademiyle meşhur eden kimliği belirsiz şahıslara hayli sinirleniyorum bu mevsim misal, koyu gelenekçi bir domatesçi olarak. Bu memleketin suyundan mıdır, toprağından mıdır, havasından mıdır (muhtemelen hepsi) bir meyveye dönüşüyor adeta mübarek. Bizim ufak bostanın bereketi bile yetmiyor nefsimizi ve misafirlerimizi doyurmaya.
Ha bir de memleket meseleleri var elbet. Her ne kadar burda cürmümüz kadar yer yaksak da "direnipduruuz gari".
Uzun zamandır yazmayınca bu kadarı bile çarpıntı yaptı. Şimdilik böyle olsun. Söz uzatmayacağım arayı. Okuyan tüm dostlara selam olsun!
21 Mayıs 2013 Salı
Bilanço
Zamanı paçasından yakaladım az dursun diye ama ne haddime bunca zaman kimselerin başaramadığını mümkün kılabilmek? Olan sadece o yakaladığım paçayı sıkı sıkı tutacağım diye ellerimi daha çok acıtmak oluyor belki de. Aslında zamanla hiçbir derdim yok. Zira tam bir yıldır zamanın hüküm sürmediği topraklarda yaşıyorum. Bir salyangozdan öğreniyorum, acelesi olanın Datça'da işi olmadığını. Ve acele etmenin, nefes almaktan bile daha önemli olduğu bir şehir hayatından gelmiş biri olarak acelesi olmadan yaşamanın ne demek olduğunu öğrenmeye çalışıyorum. Sakin, herşeyi akışına bırakarak ve en çok denize güvenerek...
Öyleyse ne bu zaman lakırdısı diyeceksiniz? Zaman, birden şöyle bir geriye dönüp bakınca mevzu oluverdi kalemime. Geçtiğimiz ayın, Nisan'ın sonunda bu küçük sahil kasabasındaki birinci yılımı geride bırakışımı düşünürken, bu sayfaya girdiğimde çok uzun zamandır yazmadığımı farkederken, acelesiz yaşantıma İstanbul'un sürekli tatsız sebeplerle burnunu sokup son aylarımı tam bir harala gürele içinde geçirmeme sebep oluşunu anarken...
Datça'ya gelişimden bu yana, şu bir sene içinde yaşadığım bir dolu garip tesadüfi olayla dolu günlüklerim/not defterlerim. Bir gücün beni buraya çağırmış olduğuna ya da burasıyla aramda çok eskilerden, belki de hiç bilmediğim/bilemeyeceğim bağların bulunduğuna neredeyse inanacağım artık. Sanki burda yaşamakta olduğum bir hayat vardı ve ben bir şekilde bu hayatı bırakıp/bırakmak zorunda kalıp İstanbul'da yeni bir hayata doğdum; 31 yaşıma kadar o hayatı yaşadım ve sonra birden onu da bırakıp yarım kaldığını bilmediğim Datça'daki bu yaşamımı tamamlamaya geldim. İstanbul'da yaşadığım acı-tatlı onca olay da Datça'daki bu hayatımın tamamlanabilmesi için oldu.
Saçmalıyor muyum? Belki ama bazı şeyleri başka türlü açıklayamıyorum.
Sadece iki bavulla geldiğim, başaramazsam en kötüsü ne olur geri dönerim dediğim, daha öncesinde bir kere bile adımımı atmamış olduğum Datça'ya şimdi ne kadar köklendiğimi düşünüyorum. Evime bakıyorum; eşyalı tuttuğum için bir iki kitap kalem ve üst baş haricinde benden hiçbir şey taşımazken bir sene içinde gide gele taşıdığım onca eşyayla artık daha bir ben. Yine onlarca kitap doldu ortalık, ben yine bir süre sonra onları nereye koyacağım sorusuyla meşgul... Annem ve babamın, plansız programsız, ben gibi görüp aşık oluşları ve yerleşmeye karar verişleriyle artık daha bir biz. Geldiğim ilk günden itibaren aralarına düşüverdiğim koca gönüllü yepyeni bir başka aile... ilk zamanlarda yeni bir kentte yabancı olma fikrinin özgürlüğüne vurulmuşken sadece birkaç ay içinde yolda yürürken karşılaştığım insanların yarısıyla selamlaşır olduğum bir başka koca aile, Datça...
Bir yaşına kadar yaşadığın yerden uzakta yeni bir yaşam kurmanın belki de en ağır bedeli, geride çok sevdiğin insanları bırakmakmış. Bunu da öğrendik acı acı. Babaannemin vefatı ve anneannemin iki kez çok ciddi rahatsızlıklar geçirmesi sonucu tatsız yolculuklar gerçekleşti, akıl hep orada kaldı. Oysa özellikle anneannemi buraya getirebilmeyi çok istemiştim bu mevsim. O bir türlü gözleriyle görüp şahit olamadığı için içine sindiremediği, gerçekten mutlu olup olmadığım gerçeğini gözleriyle görebilsin, inansın diye bu bahar Datça'ya gelmesini çok istiyordum. Her telefon konuşmamızda ısrarla, hep emin olmak için sorduğu "iyi misin yavrum, mutlu musun orda?" sorusunun cevabını içine sindirsin diye karış karış gezdirecektim onu burdaki yaşamımda. Yeni insanlarımla tanıştıracaktım. Daha kimsenin yüzünü görmeden, etrafımdakilere gönderdiği hediyelerle, telefonlardaki tatlı sohbetiyle uzaktan bile tanınıp efsane olabilen hayatımın bu pırlanta kadınını herkesle de tanıştıracaktım. Olmadı. Hayat onu bir yıl içinde iki önemli hastalıkla sınadı, üçüncüsü uzak olsun dilerim. Yine de umudumu kaybetmedim. Bu bahar olamadı ama senenin belki ikinci baharında...
31 yaşımdan sonra sahip olduğum ablam, canım, dünya tatlısı evsahibimle geçenlerde konuşurken, gelişimin bir seneyi geçtiğini söylediğimde annesi Aysel Teyze lafa atlıyor "kızııımmm sadece bir senecik mi olduuu? Sanki sen beş yıldır burdasın gibiiii". Senin o sesli harfleri uzata uzata konuşmana kurban diyerek kocaman sarılıyorum ona. Yalan da değil aslında, bir yılda kaç beş yılın samimiyetini biriktirdik.
Dolunay'a doğru yürüyen kocaman bir ay tepemde yine, ben bu satırları yazarken. Bir senede belki de hiç değişmeyen şey bu oldu. Geceler boyu ben bu balkonda durmadan yazdım ve yazdıklarımın çoğunu bir tek o okudu. Hala yazıyorum ve hala o okuyor.
Bu gece bir değişiklik var yalnız. Çatı komşum, evsahibim, ablam, arkadaşım, dostum, sırdaşımın evinde bir ışık eksik. Çok zor bir ameliyatın sonunda, çok zor bir hastalıkla cebelleşiyor şu saatler. Zamana atıp tutarak başladım ya yazıya, var aslında bir derdim kendisiyle. Teşhis konulmasında çok süre kaybettiren ve hiç insaflı davranmayan o zamanın, tedavi olabilmesi konusunda kolaylığını ve çabukluğunu esirgememesini istiyorum artık. Geçen gece rüyamda gördüğüm gökyüzünde uçan o kocaman, masmavi, ışıklı balığın da gidip şifa niyetine onun başına konmasını diliyorum. Boşuna demiyorum, ben en çok denize güveniyorum diye.
Senelik bilanço yazımın son cümlesi ve en büyük dileği budur.
Öyleyse ne bu zaman lakırdısı diyeceksiniz? Zaman, birden şöyle bir geriye dönüp bakınca mevzu oluverdi kalemime. Geçtiğimiz ayın, Nisan'ın sonunda bu küçük sahil kasabasındaki birinci yılımı geride bırakışımı düşünürken, bu sayfaya girdiğimde çok uzun zamandır yazmadığımı farkederken, acelesiz yaşantıma İstanbul'un sürekli tatsız sebeplerle burnunu sokup son aylarımı tam bir harala gürele içinde geçirmeme sebep oluşunu anarken...
Datça'ya gelişimden bu yana, şu bir sene içinde yaşadığım bir dolu garip tesadüfi olayla dolu günlüklerim/not defterlerim. Bir gücün beni buraya çağırmış olduğuna ya da burasıyla aramda çok eskilerden, belki de hiç bilmediğim/bilemeyeceğim bağların bulunduğuna neredeyse inanacağım artık. Sanki burda yaşamakta olduğum bir hayat vardı ve ben bir şekilde bu hayatı bırakıp/bırakmak zorunda kalıp İstanbul'da yeni bir hayata doğdum; 31 yaşıma kadar o hayatı yaşadım ve sonra birden onu da bırakıp yarım kaldığını bilmediğim Datça'daki bu yaşamımı tamamlamaya geldim. İstanbul'da yaşadığım acı-tatlı onca olay da Datça'daki bu hayatımın tamamlanabilmesi için oldu.
Saçmalıyor muyum? Belki ama bazı şeyleri başka türlü açıklayamıyorum.
Zamanın işlemediğine en güzel kanıt Eski Datça...
Sadece iki bavulla geldiğim, başaramazsam en kötüsü ne olur geri dönerim dediğim, daha öncesinde bir kere bile adımımı atmamış olduğum Datça'ya şimdi ne kadar köklendiğimi düşünüyorum. Evime bakıyorum; eşyalı tuttuğum için bir iki kitap kalem ve üst baş haricinde benden hiçbir şey taşımazken bir sene içinde gide gele taşıdığım onca eşyayla artık daha bir ben. Yine onlarca kitap doldu ortalık, ben yine bir süre sonra onları nereye koyacağım sorusuyla meşgul... Annem ve babamın, plansız programsız, ben gibi görüp aşık oluşları ve yerleşmeye karar verişleriyle artık daha bir biz. Geldiğim ilk günden itibaren aralarına düşüverdiğim koca gönüllü yepyeni bir başka aile... ilk zamanlarda yeni bir kentte yabancı olma fikrinin özgürlüğüne vurulmuşken sadece birkaç ay içinde yolda yürürken karşılaştığım insanların yarısıyla selamlaşır olduğum bir başka koca aile, Datça...
Bir yaşına kadar yaşadığın yerden uzakta yeni bir yaşam kurmanın belki de en ağır bedeli, geride çok sevdiğin insanları bırakmakmış. Bunu da öğrendik acı acı. Babaannemin vefatı ve anneannemin iki kez çok ciddi rahatsızlıklar geçirmesi sonucu tatsız yolculuklar gerçekleşti, akıl hep orada kaldı. Oysa özellikle anneannemi buraya getirebilmeyi çok istemiştim bu mevsim. O bir türlü gözleriyle görüp şahit olamadığı için içine sindiremediği, gerçekten mutlu olup olmadığım gerçeğini gözleriyle görebilsin, inansın diye bu bahar Datça'ya gelmesini çok istiyordum. Her telefon konuşmamızda ısrarla, hep emin olmak için sorduğu "iyi misin yavrum, mutlu musun orda?" sorusunun cevabını içine sindirsin diye karış karış gezdirecektim onu burdaki yaşamımda. Yeni insanlarımla tanıştıracaktım. Daha kimsenin yüzünü görmeden, etrafımdakilere gönderdiği hediyelerle, telefonlardaki tatlı sohbetiyle uzaktan bile tanınıp efsane olabilen hayatımın bu pırlanta kadınını herkesle de tanıştıracaktım. Olmadı. Hayat onu bir yıl içinde iki önemli hastalıkla sınadı, üçüncüsü uzak olsun dilerim. Yine de umudumu kaybetmedim. Bu bahar olamadı ama senenin belki ikinci baharında...
31 yaşımdan sonra sahip olduğum ablam, canım, dünya tatlısı evsahibimle geçenlerde konuşurken, gelişimin bir seneyi geçtiğini söylediğimde annesi Aysel Teyze lafa atlıyor "kızııımmm sadece bir senecik mi olduuu? Sanki sen beş yıldır burdasın gibiiii". Senin o sesli harfleri uzata uzata konuşmana kurban diyerek kocaman sarılıyorum ona. Yalan da değil aslında, bir yılda kaç beş yılın samimiyetini biriktirdik.
Dolunay'a doğru yürüyen kocaman bir ay tepemde yine, ben bu satırları yazarken. Bir senede belki de hiç değişmeyen şey bu oldu. Geceler boyu ben bu balkonda durmadan yazdım ve yazdıklarımın çoğunu bir tek o okudu. Hala yazıyorum ve hala o okuyor.
Bu gece bir değişiklik var yalnız. Çatı komşum, evsahibim, ablam, arkadaşım, dostum, sırdaşımın evinde bir ışık eksik. Çok zor bir ameliyatın sonunda, çok zor bir hastalıkla cebelleşiyor şu saatler. Zamana atıp tutarak başladım ya yazıya, var aslında bir derdim kendisiyle. Teşhis konulmasında çok süre kaybettiren ve hiç insaflı davranmayan o zamanın, tedavi olabilmesi konusunda kolaylığını ve çabukluğunu esirgememesini istiyorum artık. Geçen gece rüyamda gördüğüm gökyüzünde uçan o kocaman, masmavi, ışıklı balığın da gidip şifa niyetine onun başına konmasını diliyorum. Boşuna demiyorum, ben en çok denize güveniyorum diye.
Senelik bilanço yazımın son cümlesi ve en büyük dileği budur.
20 Ocak 2013 Pazar
"Ben en iyisi gidip çay suyu kokayım"la biten bir yazıdan ne beklersiniz?
Biraz sıkkın ve yorgunum. Sert bir koyu kahve tadında zihnim ve içim... Bazen yazının bizzat kendisinden sebep, bazen kapının dışında akıp giden hayattan... Ama yine iç dökmek için de dönüp dolaşıp geldiğim yer kürkçü dükkanı, yazı masası. Çivi çiviyi söker mi? Söksün bir zahmet! Tamamen iç dökmek maksadıyla yazılmaktadır bu yazı; sonunda uzay boşluğundan bile çıkabilirim, söylemedi demeyin! Fotoğraflarsa gönlümden kopanlar...
Çok kısa bir sürede benim için çok büyük anlamlar ifade eden bir dostum biraz rahatsız. Tüm kalbim ve enerjimle iyi olması, kötü şeylerle karşılaşmaması için duacıyım. Tanıştığımız zamandan beri hep hayalini kurduğumuz bir yolculuğa geçen hafta hastalık sebebiyle çıkmış olmanın burukluğu üzerimde. Ama sonuç güzel olacak, inanıyorum çünkü o her şeyin en iyisine layık.
Yazmakta olduğum hikayenin sonlarına yaklaştıkça manik depresif hallerim derinleşmeye başladı. Hani bir gün bir soran olursa "sizin doğum nasıl oldu" diye, derin bir iç çekip "sancılı oldu" diyeceğim, kesin. "Ne kadar doğum sancısı varsa hepsini çektim kardeş!" Yazarken, günlüğüme kendimle ilgili anldığım notlar aman bir gün kimsenin eline geçmesin, vallahi utanırım yani o derece. Böyle zamanlarda Kafka'yı vs. daha bir iyi anlıyor insan. "Benden sonra yakın her yazdığımı" diyen adama saygı duyacakmışın arkadaş, varsın eksik kalsın tüm dünya. (Muhtemelen düzelince bu satırlar yüzünden kendime baya bir saydıracağım ama şimdilik mazur görün).
Adile Naşit'ini arayan Münir Özkul... Son zamanlarda sevgiye dair duyduğum en güzel ifadelerden biriydi. Söyleyip de yüzümü güldürene selam olsun!
2012'nin son günlerinden beri günlüğüme, ajandama, elime geçen her kağıda "2013'ün sonlarına doğru Edinburg'a gitmek istiyorum" diye not yazıyorum. Kaç kere söylemek gerekiyordu bir şeyin olması için? Ben o sayıyı çoktan geçmiş olabilirim de... Bir buraya yazmamıştım, o da oldu. Edinburg'a gidecek ve bu çok sevdiğim The Illusionist filminin DVD'sini sokakta karşıma çıkan ilk çocuğun eline tutuşturacağım. Dileğimin gerçekleşmiş olması şerefine hayata minik bir teşekkür olarak...
"Benim kendi gönlüm küsmüş bu ülkeye, başkalarının barışmasını nasıl isteyeyim ki" son zamanlarda twitter'da okuduğum, fikrimi/zikrimi o kadar net ifade eden bir cümleydi ki! Nasıl bir yorgunluk bu ülkede yaşamak?
Acil bir rakı sofrası lazım bana. Masanın diğer ucuna İstanbul'dan istediğim dostumu da göndersin bu sofrayı kuracak olan kişi bir zahmet. Çook özledim kendisini.
Bugün biri beni arkadaşına şu cümleyle tanıttı: kendisi kışın bile denize giren bir kişiliktir. Tüm sıfatlarımdan önce bu şekilde anılmaktan hiç rahatsız olmadım, biline. En son 16 Aralık'ta denize girmem pek sükse yaptı Datça sosyetesinde:)) Aralarında yazın bile denize girmekten 'ürperen' ciciler mevcut çünkü:)
Datça'da bir tane daha karşıma "siz buralar için biraz genç değil misiniz?" diyen çıkarsa tüm hanımefendiliğimi kaybedeceğim. Sanırsın yaş ortalaması 80 ve ben de burda yaşayan tek gencim. Hayır, bir de ayrıca belki ruhumun nüfus kaydı 1860, sen ne biliyorsun yani!
Yeni yılda okuduğum ilk kitap Kukla Ustası diye harika bir masal kitabıydı. Hakkında şuraya yazdım, dileyen buyursun.
Yılbaşı ağacım hala evin en itibarlı köşelerinden birinde arzı endam ediyor. Biri ben uyurken gelip kaldırsın yoksa benim yaşadığım evden zor kalkar o ağaç.
!f İstanbul Film Festivali'nin son üç günü beş film İstanbul'la eş zamanlı olarak 29 ilde gösterilecek ve bunlardan biri de Datça. Üstelik filmler sonrası yönetmenlerle yapılacak olan söyleşiler de netten canlı izlenebilecek. Üzerine kaymak da olsun mu? Olsun:)
11 yaşımda sobalı evimizden taşındığımızdan beri soba soba diye inleyen ben, bir yerim şişmeden buldum yine bir sobalı ev. Benimki değil ama sıcacık başka bir anne evi... İçimdeki 5-6 yaşlarındaki Zeren çok mutlu bu işten.
Neyse korkulan olmadı, uzaya muzaya çıkmadık, kendi mahallemin etrafında dolanarak bitirdim bu yazıyı. Peki rahatladım mı? Valla orasını şu an hiç bilemiyorum. Ben en iyisi gidip bir çay suyu kokayım.
Çok kısa bir sürede benim için çok büyük anlamlar ifade eden bir dostum biraz rahatsız. Tüm kalbim ve enerjimle iyi olması, kötü şeylerle karşılaşmaması için duacıyım. Tanıştığımız zamandan beri hep hayalini kurduğumuz bir yolculuğa geçen hafta hastalık sebebiyle çıkmış olmanın burukluğu üzerimde. Ama sonuç güzel olacak, inanıyorum çünkü o her şeyin en iyisine layık.
Benim cennetim...
Yazmakta olduğum hikayenin sonlarına yaklaştıkça manik depresif hallerim derinleşmeye başladı. Hani bir gün bir soran olursa "sizin doğum nasıl oldu" diye, derin bir iç çekip "sancılı oldu" diyeceğim, kesin. "Ne kadar doğum sancısı varsa hepsini çektim kardeş!" Yazarken, günlüğüme kendimle ilgili anldığım notlar aman bir gün kimsenin eline geçmesin, vallahi utanırım yani o derece. Böyle zamanlarda Kafka'yı vs. daha bir iyi anlıyor insan. "Benden sonra yakın her yazdığımı" diyen adama saygı duyacakmışın arkadaş, varsın eksik kalsın tüm dünya. (Muhtemelen düzelince bu satırlar yüzünden kendime baya bir saydıracağım ama şimdilik mazur görün).
Adile Naşit'ini arayan Münir Özkul... Son zamanlarda sevgiye dair duyduğum en güzel ifadelerden biriydi. Söyleyip de yüzümü güldürene selam olsun!
Hayatımın en mis kokulu narenciyeleriyle bu sene tanıştım.
2012'nin son günlerinden beri günlüğüme, ajandama, elime geçen her kağıda "2013'ün sonlarına doğru Edinburg'a gitmek istiyorum" diye not yazıyorum. Kaç kere söylemek gerekiyordu bir şeyin olması için? Ben o sayıyı çoktan geçmiş olabilirim de... Bir buraya yazmamıştım, o da oldu. Edinburg'a gidecek ve bu çok sevdiğim The Illusionist filminin DVD'sini sokakta karşıma çıkan ilk çocuğun eline tutuşturacağım. Dileğimin gerçekleşmiş olması şerefine hayata minik bir teşekkür olarak...
"Benim kendi gönlüm küsmüş bu ülkeye, başkalarının barışmasını nasıl isteyeyim ki" son zamanlarda twitter'da okuduğum, fikrimi/zikrimi o kadar net ifade eden bir cümleydi ki! Nasıl bir yorgunluk bu ülkede yaşamak?
Acil bir rakı sofrası lazım bana. Masanın diğer ucuna İstanbul'dan istediğim dostumu da göndersin bu sofrayı kuracak olan kişi bir zahmet. Çook özledim kendisini.
Evet, yazın aynı şu karede olduğu gibi...
Bugün biri beni arkadaşına şu cümleyle tanıttı: kendisi kışın bile denize giren bir kişiliktir. Tüm sıfatlarımdan önce bu şekilde anılmaktan hiç rahatsız olmadım, biline. En son 16 Aralık'ta denize girmem pek sükse yaptı Datça sosyetesinde:)) Aralarında yazın bile denize girmekten 'ürperen' ciciler mevcut çünkü:)
Datça'da bir tane daha karşıma "siz buralar için biraz genç değil misiniz?" diyen çıkarsa tüm hanımefendiliğimi kaybedeceğim. Sanırsın yaş ortalaması 80 ve ben de burda yaşayan tek gencim. Hayır, bir de ayrıca belki ruhumun nüfus kaydı 1860, sen ne biliyorsun yani!
Kukla Ustası...
Yeni yılda okuduğum ilk kitap Kukla Ustası diye harika bir masal kitabıydı. Hakkında şuraya yazdım, dileyen buyursun.
Yılbaşı ağacım hala evin en itibarlı köşelerinden birinde arzı endam ediyor. Biri ben uyurken gelip kaldırsın yoksa benim yaşadığım evden zor kalkar o ağaç.
!f İstanbul Film Festivali'nin son üç günü beş film İstanbul'la eş zamanlı olarak 29 ilde gösterilecek ve bunlardan biri de Datça. Üstelik filmler sonrası yönetmenlerle yapılacak olan söyleşiler de netten canlı izlenebilecek. Üzerine kaymak da olsun mu? Olsun:)
11 yaşımda sobalı evimizden taşındığımızdan beri soba soba diye inleyen ben, bir yerim şişmeden buldum yine bir sobalı ev. Benimki değil ama sıcacık başka bir anne evi... İçimdeki 5-6 yaşlarındaki Zeren çok mutlu bu işten.
Bütün cümleler bir demliğin ucunda bitiverir oldu bende bu günlerde.
Neyse korkulan olmadı, uzaya muzaya çıkmadık, kendi mahallemin etrafında dolanarak bitirdim bu yazıyı. Peki rahatladım mı? Valla orasını şu an hiç bilemiyorum. Ben en iyisi gidip bir çay suyu kokayım.
30 Kasım 2012 Cuma
Aşkın romanları
Yekta Kopan'ın bu yazısını okuduktan sonra aklımda uçuşmaya başladı düşünceler. Aşkların romanlarını düşünmeye başladım. Yazının bu konuyla hiç alakası olmamasına rağmen muhtemelen Pal Sokağı Çocukları'nı hatırlamış olmanın sebep olduğu bir çağrışımla gidiverdi aklım bu zamandan öteye. Pek çok şeyin romanıydı çünkü Pal Sokağı Çocukları; çocukluğumun romanı, arkadaşlığın romanı, masumiyetin romanı, savaşa karşı tüm zorluğuna rağmen barıştan yana olmanın romanı ve daha kişisel bir hikayede bitmiş bir sevdanın paylaşılmış son romanı.
Her aşkın bir coğrafyası olduğundan bahseder Altın Kafes'te Nazlı Eray. İlk okuduğumda bu sayfaya yazmış olduğum gibi o aşkın yaşandığı sokaklar, evler, sinemalar, şehir/ler, kafeler, kaldırımlar o aşkın coğrafyasıdır ve işte tam da bu yüzden aşk gittiğinde dar gelir bu mekanların her biri. Bazen kesişir aşkların coğrafyaları, bazen de tertemiz yeni coğrafyalar edinir kendine.
Tıpkı bunun gibi aşkların romanları da var aslında. Birlikte okunmuş, birlikte alınmış, hediye edilmiş, hayatların birbirlerine ait olunmadığı zamanlarında külte dönüşüp sen de oku diye ödünç verilmiş, altını çizdiği satırlardan O'nun izini sürmeye/anlamaya çalışılmış, üzerine kendi altı çizik satırlarının yaratıldığı romanlar...
Her yaş üzerine yapışmış yeni hikayelerle atıyor yukarıya kendini. Acı, tatlı, kırık, sahici... Ve her roman kendi hikayesinin haricinde bir de okuyanın o dönemki hikayesini biriktiriyor üzerinde. Bir zamanlar, her yıl dönümünde geride bıraktığımız yıl kadar kitap hediye eden bir sevgilim vardı örneğin. Kitap Fuarı'nda tanışmayla başlamış bir ilişkiden tam da beklenebileceği gibi belki de:) Alacağım hediyeyi önceden bilmek hiç bu kadar keyif vermezdi. Gülümseyerek hatırlıyorum şimdi bu hikayedeki naifliği.
Aşkın coğrafyası yazımda yazdıklarımı bugünümden okuyunca da bir garip oluverdim. Bir seneyi aşkın bir sürede gitmelere uzak bir ruh halinden, sadece gitmenin ruh haline atlamakla kalmadım gittim de üstelik. Gerçi gidişimin o yazıda bahsettiğim türden bir kaçışla hiç alakası yok. Artık kendimi hiç ait hissedemediğim bir 'dünya'dan uzaklaşmak, kendimi uyumlandırabildiğim bir coğrafyayı bulabilme arzusuydu benimki. İşte yazının sihirli değneği... Unutmaya mahkum olduğu anlara nasıl da taşıyıveriyor insanı. Ve hayatımızda hiçbir şey olmadığını, değişmediğimizi, herşeyin hep aynı rutinde gittiğini sanırken aslında nasıl da değiştiğimizi gösteriyor yazı.
Burada yazdığım yazmadığım öyle çok âna gittim ki bugün tek bir yazının düşündürdükleriyle, hatırlanmak istedi sanırım bazı anılar, insanlar... Acı-tatlı beni ben yapan herşeye ve herkese selam olsun!
Her aşkın bir coğrafyası olduğundan bahseder Altın Kafes'te Nazlı Eray. İlk okuduğumda bu sayfaya yazmış olduğum gibi o aşkın yaşandığı sokaklar, evler, sinemalar, şehir/ler, kafeler, kaldırımlar o aşkın coğrafyasıdır ve işte tam da bu yüzden aşk gittiğinde dar gelir bu mekanların her biri. Bazen kesişir aşkların coğrafyaları, bazen de tertemiz yeni coğrafyalar edinir kendine.
Tıpkı bunun gibi aşkların romanları da var aslında. Birlikte okunmuş, birlikte alınmış, hediye edilmiş, hayatların birbirlerine ait olunmadığı zamanlarında külte dönüşüp sen de oku diye ödünç verilmiş, altını çizdiği satırlardan O'nun izini sürmeye/anlamaya çalışılmış, üzerine kendi altı çizik satırlarının yaratıldığı romanlar...
Kitaplar...
Her yaş üzerine yapışmış yeni hikayelerle atıyor yukarıya kendini. Acı, tatlı, kırık, sahici... Ve her roman kendi hikayesinin haricinde bir de okuyanın o dönemki hikayesini biriktiriyor üzerinde. Bir zamanlar, her yıl dönümünde geride bıraktığımız yıl kadar kitap hediye eden bir sevgilim vardı örneğin. Kitap Fuarı'nda tanışmayla başlamış bir ilişkiden tam da beklenebileceği gibi belki de:) Alacağım hediyeyi önceden bilmek hiç bu kadar keyif vermezdi. Gülümseyerek hatırlıyorum şimdi bu hikayedeki naifliği.
Aşkın coğrafyası yazımda yazdıklarımı bugünümden okuyunca da bir garip oluverdim. Bir seneyi aşkın bir sürede gitmelere uzak bir ruh halinden, sadece gitmenin ruh haline atlamakla kalmadım gittim de üstelik. Gerçi gidişimin o yazıda bahsettiğim türden bir kaçışla hiç alakası yok. Artık kendimi hiç ait hissedemediğim bir 'dünya'dan uzaklaşmak, kendimi uyumlandırabildiğim bir coğrafyayı bulabilme arzusuydu benimki. İşte yazının sihirli değneği... Unutmaya mahkum olduğu anlara nasıl da taşıyıveriyor insanı. Ve hayatımızda hiçbir şey olmadığını, değişmediğimizi, herşeyin hep aynı rutinde gittiğini sanırken aslında nasıl da değiştiğimizi gösteriyor yazı.
Burada yazdığım yazmadığım öyle çok âna gittim ki bugün tek bir yazının düşündürdükleriyle, hatırlanmak istedi sanırım bazı anılar, insanlar... Acı-tatlı beni ben yapan herşeye ve herkese selam olsun!
7 Kasım 2012 Çarşamba
Merhaba ben Şans, memnun oldum!
Bazı hikayelerin illa tek bir cümleyle başlamasını istiyorsun, "bir varmış, bir yokmuş" gibi...
Aslında hangi hikayenin başına yakışmaz ki bu cümle? Tüm hikayeler hep bir var olan ve bir yok olandan oluşmuyor mu ki? Her birimiz varlıklar ve yokluklar arasında gidip gelmiyor muyuz ömrümüz boyunca?
Bir kenara not etmeli dediğim günlerden biri daha... Not etmeli ki unutmamalı; not etmeli ki herşeyi manasız bir çöp yığınına çeviren hafızanın elinden ince detayları, kıymetli anları çekip kurtarmalı.
Minicik ama kocaman bir dev kadın tanıdım dün. Minicikliği cüssesinden, devliği yaşama tutunma başarısından gelen... Acayip bir huzurla girdim akşam evden içeri. İlk işim ocağa çay suyu koymak ve bilgisayarı açmak oldu. Sanki hemen, dakika sektirmeden yazmazsam hissettiklerimi, bir toz bulutuna dönüp uçup gidecekti son altı saat.
Kadınların bunca ezildiği topraklarda yaşıyor olmamızdan sebep, hayatının ortasında bir başına dimdik durup varlığıyla yetebilen kadınlar görmekten ayrı bir haz duyuyor insan. Deniz kenarında işlettiği ufak pansiyonunun kâh aşçısı, kâh bulaşıkçısı, kâh temizlikçisi, kâh garsonu olup bir yandan yaşlı anaya babaya yetebiliyor olmak, bir yandan şimdi zeytin mevsimi, zeytin tarlalarına gidip zeytin hasadına katılmak... Bütün bunların yarattığı yorgunluk ve sıkıntıların birikiminden yükselen "kızımı okutuyorum çok şükür, mimar çıkacak iki seneye" cümlesiyle kocaman dağlar yaratan bir kadın; çıkıyor ve o dağların en tepesine oturuyor.
Dışardan bakıldığında herkesin hayali olan harika bir işi olsa da, herşeyin sadece dışarıdan kusursuz göründüğünün artık çok farkındayım. Ama özellikle de bir kadının gözlerinde "acaba yapabilir miyim" şüphesinin tozunu dahi görmemek öyle iyi geliyor ki insana. Mal alımı, personel idaresi, kasa, mutfak ve temizlik işleri, müşterilerle iletişim, rezervasyon... İnsan ırkının karınca soyundan gelmek bu olsa gerek diyorum.
Bizim piknik sepetinden çıkanlara o da demlediği çayla katılınca sohbet ilerliyor, hikayesi de daha derinleşiyor. Sadece iki karavanla birkaç tahta masayla başlayıp kazandığı paralarla, çektiği kredilerle mekanı nasıl adam ettiğini anlatıyor. Araya gencecik yaşta trafik kazasında kaybedilen bir kardeşin hikayesi giriyor, mekanın adının nerden geldiğini anlatan. Ve burda paylaşmanın uygun kaçmayacağı kişisel sıkıntılar, üzüntüler...
Bir başına tüm bunların altından kalkabilen bir kadını izliyor olmak, böyle bir yaşama gücüne şahit olmak, dinleyen kişiye güç veriyor da onun yüzündeki yorgunluk, acıyı da, sevinci de, parayı da, parasızlığı da ve tüm bu sorumluluk isteyen yükleri de paylaşmaya ne kadar ihtiyacı olduğunu gösteriyor.
Böyle başlangıçlar yaptığım hikayelerin içinden büyük kahramanlık öyküleri çıkmasının beklenmesinden hep tedirginlik duymuşumdur aslında. Gerçek bu değil çünkü. Akan, yıkan, deviren, sahip olan ve başarılarla dolu hayatlar değil asla benim kasdettiklerim, hayran olup etkilendiklerim. Tersine tüm acıya, sıkıntıya, kimi zaman kişisel hatalar, kimi zamansa kaderin cilvesi olarak gelen dertlere rağmen hep bir şekilde hayatın orasından burasından cimdikleyen, "hayat ne acımasız" deyip bir köşeye çekilmek yerine inadına inadına kendine yeni fırsatlar yaratmaya çalışan insanlar asıl kahramanlarım. Ringin tam ortasında kan revan olmuş suratına rağmen koçu Rocky'e "Acı yok Rocky, acı yok Rocky" diye bağırsa da en başta kendisi bilir ki aslında acının âlası vardır da, bazen dayanabilmek için yokmuş gibi davranmak, acıyla birlikte yolunda yürümek gerekir.
Herşeyi bir kenara bırakıp aşçı olmaya karar verişim, ardından Datça'ya gelmemle devam eden sürece de çok insanın bir peri masalı hikayesi olarak baktığını gördükçe yüzüme ister istemez biraz acı-tatlı bir gülümseme gelip oturuveriyor örneğin. Sahip olduğum tüm güzellikler, imkanlar, manzaralar, sofralar, muhabbetler, deniz, çiçek, böcek, sanki her biri bedelsiz, öylesine, durup dururken olmuş ve oluyor gibi. Kimse hiçbir şeyinden vazgeçmeyi göze almıyor ama başkasının imkanlarına da öyle kolay öykünüyor. "Ne şanslısın" cümlesini bir çırpıda dudaklarından savuruveriyor ama onun savurduğu kadar kolay, durduk yerde gelmiyor o "şans". Çoğu zaman yaratılan birşey olduğunu unutmak istiyoruz ki, kolay olan şikayet etme imkanı elimizden alınmasın. "Yaşamayı deneyeceğim" diyerek yaratılıyor mesela kimi zaman. Belki biraz cesaretle ama asla çok parayla değil.
İstanbul'da servet yapıp buralarda hiç çalışmadan yaşamayı tercih edenler yıllarını sevmedikleri yerlere gömerken buralarda da çalışarak yaşamanın mümkün olduğu gerçiğini kimse düşünmüyor. Özellikle İstanbullular'da sanki çalışmak bir tek İstanbul'da mümkünmüş gibi manasızca bir his. Hedefleneni öteleyerek yaşamak, o an için olmasa da eninde sonunda bir gün olacağının "garantisi"ni düşlemek daha risksiz. Şikayet de ediliyor olsa o anki alışılmış 'sıkıcı' ortam (iş, ev, sosyal çevre vs) en azından bildik, tanıdık. Hep istenen, hayali kurulan, gelecekte gerçekleştirmek için para biriktirilen ise büyülü, ışıltılı ama bilinmezlerle dolu, o yüzden de aslında tedirgin edici.
Üç ayda bir sürekli telefon değiştirerek, bir kahveye 10 lira vererek, daha daha lüks evlerde oturmak için on yıllarca süren kredilerin altına girerek, masraflarını küçültmek yerine sürekli büyüterek, önceliklerini bunlardan yana kullanarak olmuyor bu işler. Vazgeçtiklerim karşısında burda sahip olduklarıma bakıp "aayy ne şanslısın" dendiğinde, orda dur işte arkadaşım. Peki bunların yapılmasına karşı mıyım? Hayır, asla, bana ne. Benim mi cebimden çıkıyor, benim mi cebime giriyor?
Kim nerde, ne zaman ve nasıl yaşamak istiyorsa öyle yaşasın. Tam da bu aslında. Kim nerde, ne zaman ve nasıl yaşamak istiyorsa öyle yaşasın. Sözüm meclisten dışarı ama hakikaten içi kof "ne şanslısın" yorumlarından o kadar sıkıldım ki! Sanki biri beni İstanbul'dan uzay boşluğuna fırlattı da ben dönüp dolaşıp "şansıma" Datça'ya düştüm. Hayır, sadece seçtim. Tüm zorluklarıyla, riskleriyle, bedelleriyle ben bunu seçtim; hepimizin hayatlarımızda yaşadığımız pek çok şeyi (çoğu zaman şikayet ettiklerimizi de) kendimizin seçiyor oluşu gibi.
Bundan sonra da hayatımda hep olmasını arzu ettiğim, anlattığım bu güzel kadında da olduğu gibi hayat ikiye ayrılıyor aslında; bir herşeyin sadece görünen yüzü, bir de iyisiyle kötüsüyle, günahıyla sevabıyla gerçek yüzü. Artık kim hangisini görmek isterse... Sanırım herşey bakan gözün sahiciliğiyle alakalı. Artık bazı gözlerin kalple olan bağlantısının kesik olduğundan o kadar eminim ki!
Aslında hangi hikayenin başına yakışmaz ki bu cümle? Tüm hikayeler hep bir var olan ve bir yok olandan oluşmuyor mu ki? Her birimiz varlıklar ve yokluklar arasında gidip gelmiyor muyuz ömrümüz boyunca?
Bir kenara not etmeli dediğim günlerden biri daha... Not etmeli ki unutmamalı; not etmeli ki herşeyi manasız bir çöp yığınına çeviren hafızanın elinden ince detayları, kıymetli anları çekip kurtarmalı.
Minicik ama kocaman bir dev kadın tanıdım dün. Minicikliği cüssesinden, devliği yaşama tutunma başarısından gelen... Acayip bir huzurla girdim akşam evden içeri. İlk işim ocağa çay suyu koymak ve bilgisayarı açmak oldu. Sanki hemen, dakika sektirmeden yazmazsam hissettiklerimi, bir toz bulutuna dönüp uçup gidecekti son altı saat.
Kadınların bunca ezildiği topraklarda yaşıyor olmamızdan sebep, hayatının ortasında bir başına dimdik durup varlığıyla yetebilen kadınlar görmekten ayrı bir haz duyuyor insan. Deniz kenarında işlettiği ufak pansiyonunun kâh aşçısı, kâh bulaşıkçısı, kâh temizlikçisi, kâh garsonu olup bir yandan yaşlı anaya babaya yetebiliyor olmak, bir yandan şimdi zeytin mevsimi, zeytin tarlalarına gidip zeytin hasadına katılmak... Bütün bunların yarattığı yorgunluk ve sıkıntıların birikiminden yükselen "kızımı okutuyorum çok şükür, mimar çıkacak iki seneye" cümlesiyle kocaman dağlar yaratan bir kadın; çıkıyor ve o dağların en tepesine oturuyor.
Dışardan bakıldığında herkesin hayali olan harika bir işi olsa da, herşeyin sadece dışarıdan kusursuz göründüğünün artık çok farkındayım. Ama özellikle de bir kadının gözlerinde "acaba yapabilir miyim" şüphesinin tozunu dahi görmemek öyle iyi geliyor ki insana. Mal alımı, personel idaresi, kasa, mutfak ve temizlik işleri, müşterilerle iletişim, rezervasyon... İnsan ırkının karınca soyundan gelmek bu olsa gerek diyorum.
Bizim piknik sepetinden çıkanlara o da demlediği çayla katılınca sohbet ilerliyor, hikayesi de daha derinleşiyor. Sadece iki karavanla birkaç tahta masayla başlayıp kazandığı paralarla, çektiği kredilerle mekanı nasıl adam ettiğini anlatıyor. Araya gencecik yaşta trafik kazasında kaybedilen bir kardeşin hikayesi giriyor, mekanın adının nerden geldiğini anlatan. Ve burda paylaşmanın uygun kaçmayacağı kişisel sıkıntılar, üzüntüler...
Bir başına tüm bunların altından kalkabilen bir kadını izliyor olmak, böyle bir yaşama gücüne şahit olmak, dinleyen kişiye güç veriyor da onun yüzündeki yorgunluk, acıyı da, sevinci de, parayı da, parasızlığı da ve tüm bu sorumluluk isteyen yükleri de paylaşmaya ne kadar ihtiyacı olduğunu gösteriyor.
Böyle başlangıçlar yaptığım hikayelerin içinden büyük kahramanlık öyküleri çıkmasının beklenmesinden hep tedirginlik duymuşumdur aslında. Gerçek bu değil çünkü. Akan, yıkan, deviren, sahip olan ve başarılarla dolu hayatlar değil asla benim kasdettiklerim, hayran olup etkilendiklerim. Tersine tüm acıya, sıkıntıya, kimi zaman kişisel hatalar, kimi zamansa kaderin cilvesi olarak gelen dertlere rağmen hep bir şekilde hayatın orasından burasından cimdikleyen, "hayat ne acımasız" deyip bir köşeye çekilmek yerine inadına inadına kendine yeni fırsatlar yaratmaya çalışan insanlar asıl kahramanlarım. Ringin tam ortasında kan revan olmuş suratına rağmen koçu Rocky'e "Acı yok Rocky, acı yok Rocky" diye bağırsa da en başta kendisi bilir ki aslında acının âlası vardır da, bazen dayanabilmek için yokmuş gibi davranmak, acıyla birlikte yolunda yürümek gerekir.
Herşeyi bir kenara bırakıp aşçı olmaya karar verişim, ardından Datça'ya gelmemle devam eden sürece de çok insanın bir peri masalı hikayesi olarak baktığını gördükçe yüzüme ister istemez biraz acı-tatlı bir gülümseme gelip oturuveriyor örneğin. Sahip olduğum tüm güzellikler, imkanlar, manzaralar, sofralar, muhabbetler, deniz, çiçek, böcek, sanki her biri bedelsiz, öylesine, durup dururken olmuş ve oluyor gibi. Kimse hiçbir şeyinden vazgeçmeyi göze almıyor ama başkasının imkanlarına da öyle kolay öykünüyor. "Ne şanslısın" cümlesini bir çırpıda dudaklarından savuruveriyor ama onun savurduğu kadar kolay, durduk yerde gelmiyor o "şans". Çoğu zaman yaratılan birşey olduğunu unutmak istiyoruz ki, kolay olan şikayet etme imkanı elimizden alınmasın. "Yaşamayı deneyeceğim" diyerek yaratılıyor mesela kimi zaman. Belki biraz cesaretle ama asla çok parayla değil.
İstanbul'da servet yapıp buralarda hiç çalışmadan yaşamayı tercih edenler yıllarını sevmedikleri yerlere gömerken buralarda da çalışarak yaşamanın mümkün olduğu gerçiğini kimse düşünmüyor. Özellikle İstanbullular'da sanki çalışmak bir tek İstanbul'da mümkünmüş gibi manasızca bir his. Hedefleneni öteleyerek yaşamak, o an için olmasa da eninde sonunda bir gün olacağının "garantisi"ni düşlemek daha risksiz. Şikayet de ediliyor olsa o anki alışılmış 'sıkıcı' ortam (iş, ev, sosyal çevre vs) en azından bildik, tanıdık. Hep istenen, hayali kurulan, gelecekte gerçekleştirmek için para biriktirilen ise büyülü, ışıltılı ama bilinmezlerle dolu, o yüzden de aslında tedirgin edici.
Üç ayda bir sürekli telefon değiştirerek, bir kahveye 10 lira vererek, daha daha lüks evlerde oturmak için on yıllarca süren kredilerin altına girerek, masraflarını küçültmek yerine sürekli büyüterek, önceliklerini bunlardan yana kullanarak olmuyor bu işler. Vazgeçtiklerim karşısında burda sahip olduklarıma bakıp "aayy ne şanslısın" dendiğinde, orda dur işte arkadaşım. Peki bunların yapılmasına karşı mıyım? Hayır, asla, bana ne. Benim mi cebimden çıkıyor, benim mi cebime giriyor?
Kim nerde, ne zaman ve nasıl yaşamak istiyorsa öyle yaşasın. Tam da bu aslında. Kim nerde, ne zaman ve nasıl yaşamak istiyorsa öyle yaşasın. Sözüm meclisten dışarı ama hakikaten içi kof "ne şanslısın" yorumlarından o kadar sıkıldım ki! Sanki biri beni İstanbul'dan uzay boşluğuna fırlattı da ben dönüp dolaşıp "şansıma" Datça'ya düştüm. Hayır, sadece seçtim. Tüm zorluklarıyla, riskleriyle, bedelleriyle ben bunu seçtim; hepimizin hayatlarımızda yaşadığımız pek çok şeyi (çoğu zaman şikayet ettiklerimizi de) kendimizin seçiyor oluşu gibi.
Bundan sonra da hayatımda hep olmasını arzu ettiğim, anlattığım bu güzel kadında da olduğu gibi hayat ikiye ayrılıyor aslında; bir herşeyin sadece görünen yüzü, bir de iyisiyle kötüsüyle, günahıyla sevabıyla gerçek yüzü. Artık kim hangisini görmek isterse... Sanırım herşey bakan gözün sahiciliğiyle alakalı. Artık bazı gözlerin kalple olan bağlantısının kesik olduğundan o kadar eminim ki!
31 Ekim 2012 Çarşamba
Mucizeler sadece romanlarda olmuyor!
"İnsanın evinde yükselen kitap kuleleridir zaman" diye bir cümle düşüveriyor aklıma bugün, duvara yaslanmış iki sıra halinde duran kitaplarıma gözüm ilişince. Tamamen sıfır olarak geldiğim bu evde git gide, zaman içinde nasıl yerleşik olduğumu, geçen zamanı, o kitapların okunduğu zamanlarda yaşanan günlük koşturmacaları, böyle hepsini toplayıp bir köşeyi onlara tahsis edince daha iyi anlıyor insan. Daha uzunca bir süre İstanbul'daki koca kütüphaneyle kavuşma ihtimalim pek görünmediğine göre çekirdekten gelen bu minik topluluğu birlikte büyüteceğiz demektir.
Hayatının değiştiği dönemlerde zamanı daha çok düşünüyor insan. Geçen sene bu zamanları ve şimdiyi düşündüğümde paralel evrenler arasında geçiş yapmışım gibi bir his bende. Nişantaşı'nda sosyetenin en favori mekanlarından birinde, sosyal medyanın "check-in" meraklılarının habire kendilerini etiketledikleri lüks bir restoranın fareler ve taşan lağımlarla dolu mutfağında, beş para etmez adamların kaprisleriyle baş etmeye çalışırken hayatımın en çetin sınavlarından birini veriyordum aslında. Şimdi geri dönüp düşündükçe o günleri, kalbimin üzerine bir taş oturuyor sanki.
Ve işte zaman ancak akıp geçtiğinde "iyi ki" dedirtiyor insana. İstanbul'daki son restoran tecrübem bu kadar berbat bir ortamda olmasaydı, şu an belki burda olamazdım. Hayatımın beni bir şekilde İstanbul dışına iteceğini artık hissediyordum gerçi ama belki biraz daha dener, çabalar, tırmalamaya devam ederdim. Lakin neyseki hayat karşıma gerçekten olabilecek en beter yerlerden birini sundu da daha fazla vakit ve enerji kaybettirmeden İstanbul'da tutunmaya çalışmanın beni ne kadar yıprattığını farkedebildim.
Sonuç; iki tane ufacık bavulla Datça'ya geleli altı ay olmuş. Bir otel odası havasında sadece kıyafetlerim ve bir iki defter kalemle girdiğim bu ev, artık her karesiyle gün be gün daha çok ben oluyor. Sokaklarını, yollarını bilmediğim/sokaklarında, yollarında bilinmediğim, her şeyimle yabancı olduğum bu minik kasabada artık yolda yürürken bile bir dolu insanla selamlaşmadan ilerleyemiyorum. Ve en güzeli şu ki, ait hissediyorum. İstanbul'da son yıllarda kaybettiğim o duygunun, vücudumun hiçbir noktasında boşluk bırakmamacasına içime dolduğunu, beni tamamladığını hissediyorum.
Bitmeyen bir yaz...
Üstelik beni Datça'ya bir şeylerin çağırmış olduğuna inanacağım ilginç şeyler de yaşadım burda. Hepsi bir yana, özellikle biri gerçekten tüylerimi diken diken etmişti.
Birinde ev sahibim olmak üzere üç daireli bir binada oturuyorum. Ev sahibim ve benimki haricindeki diğer dairedeyse zerafetinden, dinçliğinden, dinamizminden bir şey kaybetmemiş 70'lerinde emekli tek başına bir edebiyat öğretmeni... Aylar içinde gerek benim çalışma tempomdan, gerekse kendisinin bir rahatsızlığından ötürü ben biraz çekindiğim için, giriş çıkışlardaki rastlaşmalarımız haricinde çok fazla derinleşen bir diyaloğumuz olamamıştı. Fakat bir süre evvel doğumgünü nedeniyle ev sahibim "hadi Zeren, üç hatun çıkalım şöyle bir güzel kafa çekip Tennur Hanım'ın doğum gününü kutlayalım" deyince aldık Datça'nın güzel liman manzarasını karşımıza bir sağlığa diye tokuşturduk kadehleri, bir de üç farklı nesil kadını aynı sofra etrafında birleştiren Datça'ya.
Sohbet koyulaşmış, Tennur Hanım İstanbul'daki Fenerbahçe Lisesi'nden öğretmen arkadaşlarının kendini ziyarete geldiklerini anlatırken benim "aa siz Fenerbahçe Lisesi'nde görev yaptınız mı?" sorumla başladı her şey. "Tabi" dedi "müdür yardımcısıydım ben orda." Hem kendimin hem de anne babamın Fenerbahçe Lisesi mezunu olduğumuzu, hatta annem ve babamın orda tanışıp evlendiklerini söyleyince "söyle bakayım annenle babanın adını" dedi. Annemin adı pek bir şey çağrıştırmadı ama babamın adını söyler söylemez ellerini başına götürüp "neee inanmıyorum sen İbrahim'in kızı mısın?" diye öyle bir feryat kopardı ki, o anın büyüsünden farketmedim ama eminim bütün restoran bize bakmıştır.
Babamdan da yıllar içinde pek çok kez, sadece bir öğretmen olarak değil, pek çok kez öğrencilerini evinde ağırlayıp onlara arkadaş da olmaya çalışan, dersleri değil ama edebiyatın bizzat kendisini sevdirmek için çaba gösteren biri olarak dinlemiştim ben onu. Lakin nerden birlirdim altı aydır alt katımda oturan, her sabah 7'de uyanıp 8'de denize giden, 9'da elinde gazetesi ve ekmeğiyle evine dönen, her akşam üstü 4.30 ya da 5.30'da değil, muhakkak 5.00'te akşam çayını içen disiplinli, kuralcı, asil, zarif ve mağrur kadının babamın edebiyat öğretmeni olduğunu?
"İbrahim benim hiç unutmadığım öğrencilerimden biriydi. Onun o olgun hali ayırırdı hepsinden onu. Tütün eksperliğini kazanıp Anadolu'ya gittikten sonra da zaman zaman hep aklıma düşerdi, ne yapıyordur acaba şimdi diye merak edip bir iki tanıdıktan soruşturmuşluğum bile vardır. Ve onun kızıyla bunca aydır altlı üstlü oturduğuma, şu an aynı masada kadeh tokuşturduğuma inanamıyorum. Yeni yaşımın en güzel hediyesi gerçekte hiç sahip olmadığım bu torun oldu bana." Gözlerim yaşarmış, tüylerim diken diken, şimdi yazarken bile o anın hüzünlü coşkusunu hissediyorum üzerimde.
Şimdi arada kapısını tıklatıp içeri süzülüyor; ilk iş koltuğunun yanındaki sehpanın üzerinde, okuma lambasının altına dizilmiş romanlara göz atıp artık o gün hangisine denk gelmişsek İhsan Oktay Anar mı dersiniz, Yaşar Kemal mi, başlıyoruz bir edebiyat sohbetine. Öyle günlerden birinde, basılmasında çok emeği geçmiş, Datça insanlarının iyisiyle kötüsüyle geçmişten bugüne yaşamlarını anlatan öykülerle dolu bir kitabı uzatıyor bana. "Datça'yı bir de burdan tanı bakalım" diye.
Ve artık kendimi sık sık şunu tekrarlarken buluyorum; bazı mucizeler sadece romanlarda olmuyor!
3 Eylül 2012 Pazartesi
İçimden geldiyse vakti gelmiş demektir!
Ne kadar kolay geride bıraktım İstanbul'u, ne kadar kolay vazgeçtim bu şehirden. Tam dört ay evvel bir gece yarısı tek başıma bindiğim o otobüs koltuğunda arkada bırakırken İstanbul'u, aklımdan geçenleri, hüznümü, bu şehirde geçirdiğim koca bir otuz yılı düşününce gözümde biriken birkaç damlayı hatırlıyorum da, çok eski bir geçmişe ait gibi hepsi şu an. Belki de gidersem bir daha geri dönmek istemeyeceğimi içten içe bir yerlerimde biliyor olmanın hüznü, gözyaşı, vedasıydı onlar, kimbilir. Defalarca o kadar gitmek isteyip o kadar gidememiştim ki, bir kere kırmayı becerirsem o zinciri, bir daha takmayacaktım. Şimdi geriye dönüp baktığımda tüm bunların hepsini aslında içten içe biliyordum ben.
"Sadece yaz için gidiyorum, sadece yaz boyu kalacağım" cümleleri korkmamam için önce kendimi, sonra etrafımdakileri kandırmaktı. Ben kandım ama beni tanıyan o 'etraf' kanmadı. Sen gidersen bir daha gelmezsin dedi. Ama 28 Nisan akşamı o otobüste giderken, eğer yaşamak için İstanbul'u temelli terkediyor olduğumu bilseydim, çok zor geçerdi o yolculuk. Otuz yılda şehrin her yerine sıkışmış tüm birikmişler üzerime çullanır, en çok da son iki yılda hayatımdaki değişimlerle geldiğim noktadan duyduğum gururla karışık kırıklığı anımsar, yanardı canım.
Evet, artık bunca zaman sonra gocunmadan itiraf edebiliyorum ki, iki yılda hayatımı getirdiğim noktadan gurur duyuyorum ama temelinde sağlam bir kırıklık yatıyor. Başkaları için sıradan görünebilecek ama bir tek yaşayanın yani benim ne kadar derin olduğunu bildiğim bir kalp kırıklığı... Üzerine hayatımın değiştiği, aslında işte tam da bu yüzden o kalp kırıklığına çok şey borçlu olduğum, şu an olduğum yerden duyduğum mutlulukla defalarca "iyi ki, iyi ki" dediğim ama zamanında canımı ne kadar acıtmış olduğunu da herhalde hiç unutmayacağım bir kırıklık...
Belki hala o kırıklığa ne kadar çok şey borçlu olduğumu bilebilecek noktada bile değilim. Zaman belki bana sandığımdan çok daha fazla getirecek "iyi ki" cümlelerini. Bir nedeni var bunun. Şimdiye kadar pek kimselere söylemediğim, kendim haricinde bir elin parmaklarına bile erişmeyen sayıda insanın bildiği bir neden... Datça'ya gelirken herşeyden ama herşeyden önce, İstanbul haricinde bir yerde yaşamayı denemekten, yeni mutfaklarda çalışmaktan, tüm bunlardan öte bir motivasyon sebebi. Bana "bunu İstanbul'da yapamam, o yüzden gitmem lazım" dedirten ve gitmek fikrini içime düşüren ilk neden...
Bir nevi hamilelik olarak tanımlamıştım bunu ilk zamanlarda. Geldiğim noktada doğurmazsam içimdekini sanki devam edemeyecekmişim gibi bir his... Yazmaktan bahsediyorum. Dolduğum, bir nevi hamile olduğum şeyi yazmaktan...
Daha evvel de benzer bir süreçten geçmiştim yıllar önce. Yine içimdeki bir hikaye içimde kalamamış, dökülmüştü kağıt üzerine. Çok kırık ve çok üzücü bir olayın vesilesi olacağını bilmeden, kendince yazdırmıştı kendini. Herkese söylemiştim o zaman bir şeyler yazıyor olduğumu. İşte o noktada kontrolden çıkmaya başlamıştı. Herkesin bildiği andan itibaren benim için sadece çok yorucu bir sürece dönüşmüştü yazmanın bizzat kendisi. "Ne zaman bitiyor, ne yazıyorsun, bastırıcan mı, kime bastırıcan vs." gibi sorular, bir anda sadece yazıyor olmanın keyfini alıp götürmüş, kendimi kanıtlamam gereken bir konuya dönüştürmüştü benim için yazmayı. O zamanlar hayatımda içinde bulunduğum psikoloji farklı olsaydı eğer, belki tüm bunlarla baş edebilir, daha dik durabilir, beni yoran insanları susturabilirdim. Ama yapamadım. Çünkü ben beni yoran insanları susturmayı, istemediğim şeylere hayır diyebilmeyi de bu iki senede öğrendim.
İşte tüm bunları yaşamış olmaktan ötürü bu sefer çok yakınım bir iki kişi haricinde kimselere söylemedim yine yazmak istediğimi. Bir hikayem olduğunu ve Datça'ya aslında bunun için geliyor olduğumu. Çalışmak, mutfaklardan uzak kalmamak önemliydi ama birincil önceliğim değildi. İnsanların sadece sonuca odaklı, süreci yani yazmanın bizzat kendisinin verdiği hazzı umursamadığı sorularıyla en azından bir süre, elimde kayda değer bir metin oluşana dek uğraşmak istemedim.
Lakin şimdi galiba o noktadayım. Dört aydır hiç durmadan yazdım, yazıyorum. Daha henüz tam neresinde olduğumu bilmiyorum zira hala anlatacaklarım var, dolayısıyla yolum var ama elimde de baktığımda içimde acayip duygular uyandıran epey hallice bir metin. Her geçen adımda şu an hayatımdaki en büyük heyecan haline gelen bir metin.
Uzunca bir süre buraya hiç bir şey yazamadım. Sebebi biraz da budur. Kafamdaki hikaye yazıldıkça o kadar çok zihnimi, beynimi, duygularımı, hayatımı kaplamaya başladı ki, onun haricinde iki satır yazamaz oldum başka bir yere. Niyetim bu zamanlara bitirmiş olmaktı ama planlandığı gibi olmuyor bu işler. Hele yazı hiç. Hiç tahmin etmediği yerlerde tıkanıp günlerce süründürüyor insanı ya da anlatmanın kısa süreceğini düşündüğün bazı bölümler sayfalarca yazdırıyor kendini. Yani daha biraz yolum var.
Neden şimdi paylaştım tüm bunları bilmiyorum. Bildiğim tek şey içimden geldiği... İçimden geldiyse de vakti gelmiş demektir.
Sessiz göründüğüm bunca zamanda aslında belki hayatımın en çok 'ses' çıkardığım dönemini geçiriyorum. Sadece buradan görünmüyor. Merak edenlerden affola:)
"Sadece yaz için gidiyorum, sadece yaz boyu kalacağım" cümleleri korkmamam için önce kendimi, sonra etrafımdakileri kandırmaktı. Ben kandım ama beni tanıyan o 'etraf' kanmadı. Sen gidersen bir daha gelmezsin dedi. Ama 28 Nisan akşamı o otobüste giderken, eğer yaşamak için İstanbul'u temelli terkediyor olduğumu bilseydim, çok zor geçerdi o yolculuk. Otuz yılda şehrin her yerine sıkışmış tüm birikmişler üzerime çullanır, en çok da son iki yılda hayatımdaki değişimlerle geldiğim noktadan duyduğum gururla karışık kırıklığı anımsar, yanardı canım.
Evet, artık bunca zaman sonra gocunmadan itiraf edebiliyorum ki, iki yılda hayatımı getirdiğim noktadan gurur duyuyorum ama temelinde sağlam bir kırıklık yatıyor. Başkaları için sıradan görünebilecek ama bir tek yaşayanın yani benim ne kadar derin olduğunu bildiğim bir kalp kırıklığı... Üzerine hayatımın değiştiği, aslında işte tam da bu yüzden o kalp kırıklığına çok şey borçlu olduğum, şu an olduğum yerden duyduğum mutlulukla defalarca "iyi ki, iyi ki" dediğim ama zamanında canımı ne kadar acıtmış olduğunu da herhalde hiç unutmayacağım bir kırıklık...
Belki hala o kırıklığa ne kadar çok şey borçlu olduğumu bilebilecek noktada bile değilim. Zaman belki bana sandığımdan çok daha fazla getirecek "iyi ki" cümlelerini. Bir nedeni var bunun. Şimdiye kadar pek kimselere söylemediğim, kendim haricinde bir elin parmaklarına bile erişmeyen sayıda insanın bildiği bir neden... Datça'ya gelirken herşeyden ama herşeyden önce, İstanbul haricinde bir yerde yaşamayı denemekten, yeni mutfaklarda çalışmaktan, tüm bunlardan öte bir motivasyon sebebi. Bana "bunu İstanbul'da yapamam, o yüzden gitmem lazım" dedirten ve gitmek fikrini içime düşüren ilk neden...
Her yeni ev, yeni bir çalışma masası...
Bir nevi hamilelik olarak tanımlamıştım bunu ilk zamanlarda. Geldiğim noktada doğurmazsam içimdekini sanki devam edemeyecekmişim gibi bir his... Yazmaktan bahsediyorum. Dolduğum, bir nevi hamile olduğum şeyi yazmaktan...
Daha evvel de benzer bir süreçten geçmiştim yıllar önce. Yine içimdeki bir hikaye içimde kalamamış, dökülmüştü kağıt üzerine. Çok kırık ve çok üzücü bir olayın vesilesi olacağını bilmeden, kendince yazdırmıştı kendini. Herkese söylemiştim o zaman bir şeyler yazıyor olduğumu. İşte o noktada kontrolden çıkmaya başlamıştı. Herkesin bildiği andan itibaren benim için sadece çok yorucu bir sürece dönüşmüştü yazmanın bizzat kendisi. "Ne zaman bitiyor, ne yazıyorsun, bastırıcan mı, kime bastırıcan vs." gibi sorular, bir anda sadece yazıyor olmanın keyfini alıp götürmüş, kendimi kanıtlamam gereken bir konuya dönüştürmüştü benim için yazmayı. O zamanlar hayatımda içinde bulunduğum psikoloji farklı olsaydı eğer, belki tüm bunlarla baş edebilir, daha dik durabilir, beni yoran insanları susturabilirdim. Ama yapamadım. Çünkü ben beni yoran insanları susturmayı, istemediğim şeylere hayır diyebilmeyi de bu iki senede öğrendim.
İşte tüm bunları yaşamış olmaktan ötürü bu sefer çok yakınım bir iki kişi haricinde kimselere söylemedim yine yazmak istediğimi. Bir hikayem olduğunu ve Datça'ya aslında bunun için geliyor olduğumu. Çalışmak, mutfaklardan uzak kalmamak önemliydi ama birincil önceliğim değildi. İnsanların sadece sonuca odaklı, süreci yani yazmanın bizzat kendisinin verdiği hazzı umursamadığı sorularıyla en azından bir süre, elimde kayda değer bir metin oluşana dek uğraşmak istemedim.
Lakin şimdi galiba o noktadayım. Dört aydır hiç durmadan yazdım, yazıyorum. Daha henüz tam neresinde olduğumu bilmiyorum zira hala anlatacaklarım var, dolayısıyla yolum var ama elimde de baktığımda içimde acayip duygular uyandıran epey hallice bir metin. Her geçen adımda şu an hayatımdaki en büyük heyecan haline gelen bir metin.
Uzunca bir süre buraya hiç bir şey yazamadım. Sebebi biraz da budur. Kafamdaki hikaye yazıldıkça o kadar çok zihnimi, beynimi, duygularımı, hayatımı kaplamaya başladı ki, onun haricinde iki satır yazamaz oldum başka bir yere. Niyetim bu zamanlara bitirmiş olmaktı ama planlandığı gibi olmuyor bu işler. Hele yazı hiç. Hiç tahmin etmediği yerlerde tıkanıp günlerce süründürüyor insanı ya da anlatmanın kısa süreceğini düşündüğün bazı bölümler sayfalarca yazdırıyor kendini. Yani daha biraz yolum var.
Neden şimdi paylaştım tüm bunları bilmiyorum. Bildiğim tek şey içimden geldiği... İçimden geldiyse de vakti gelmiş demektir.
Sessiz göründüğüm bunca zamanda aslında belki hayatımın en çok 'ses' çıkardığım dönemini geçiriyorum. Sadece buradan görünmüyor. Merak edenlerden affola:)
25 Temmuz 2012 Çarşamba
Eski defterler, yeni defterler, gidenler, kalanlar...
Yeni başlangıçlar, üst üste çok denk geliyor bazen. Datça'ya ilk ayak bastığım günlerde, günlüğüm bittiği için yeni bir defter alma vakti de gelmişti. Dindirilemez kırtasiye sevdamın seçtiği, kimbilir içine nelerin yazılacağı tertemiz bir defter duruyordu elimde. Yeni bir şehir, girişinde çok eski değirmenler ve rüzgar güllerinin insanı karşıladığı ufak bir sahil kasabası, çok çok uzun zamandır hayali kurulan yeni bir ev, hiç tanımadığım sokaklar, insanlar, yeni bir iş, iş arkadaşları... Tüm bunlarla ve kimbilir tahmin edemediğim daha nelerle dolmaya başlayacak yeni bir defter...
Bu sabah yine birşeyler karalarken defterime, şöyle bir eskilere de bakmak geldi içimden. İlk sayfadaki tarih 29 Nisan, saat 09:28.
"Muhteşem çam ormanlarına dayanmış Marmaris otogarında otobüsün neredeyse tamamına yakını burada inmişken, Datça'daki yeni hayatıma başlamama sadece bir saatlik bir yol kaldı önümde" diye yazmışım otobüsün içinde. Hatırlıyorum o ânı, heyecanımı... Ve sonrası... Sayfaları atlaya atlaya karıştırırken bazı şeylerin, bana sanki milattan önce yaşanmış gibi gelmesine hayret ediyorum. Oysa zaman dilimi sadece ve sadece üç ay.
Bazen hayatımızda sanki çok da fazla değişik bir şeyler olmuyormuş gibi hissedip yaşar giderken aslında nasıl da önemli şeylerin olduğunu sonradan bir bakış atınca farkediyoruz eskiye. Yazmak, not almak, oraya buraya çiziktirmek hayatı çok kıymetli bu yüzden.
Şu buraya yazamadığım bir ayda bile öyle çok şey oldu ki misal. Çok kötü başlayan, neyse ki sonrasında kendini gönül ferahlığına bırakan zorunlu bir İstanbul seyahati sıkıştı örneğin. İstanbul, temmuz ortasında dönmeyi beklemediğim, zerre de özlemini çekmediğim, uzaktaki bir şehir olarak duruyordu orda bir yerlerde. Lakin bir sabah karman çorman bir otobüs garının içinde, sürekli korna çalan taksilerin arasında buluverdim kendimi. Unutmuşum n'apiyim! Datça'da aylardır çevre köylere yaptığımız bir iki gezi dışında motorlu taşıta binmedim ki ben.
Bu satırları takip eden dostlar bilirler anneannemin hayatımdaki yerini, izlerini, dünyanın öte yakasında da olsam en çok düşündüğüm kişilerin en başında geleceklerden birinin hep o olduğunu. Çok kötü bir şaka yaptı, çok korkuttu, elimizi, ayağımızı kesti, tüm sevdiklerini İstanbul'a topladı, ondan sonra rahatladı, "tamam" dedi "hepinizi gördüm ya gam yemem, iyileşeceğim" ve çok başarılı bir ameliyattan sonra önce bize, sonra doktorlara söz verdi "bundan sonra kendime daha iyi bakarak yaşayacağım!"
Eski günlükler, yazılanlar, olanlar falan derken böyle biraz muhasebeyle geçen bir gün oldu sanki bugün. Yemyeşil çam ağaçlarını, o ağaçların arasından görülen evlerin çatılarını, uzaktaki muhteşem maviliği izler, bu satırların haricinde başka bir şeyler daha karalarken aklıma düşüverdi bazı şeyler; yazmak istedim. Gidenler, gitmiş oldukları için hayatımıza girenler... Bulunduğum an o kadar kıymetli ki, hayatımdan giden herkese kocaman bir teşekkür göndermek istedim. Şu an burdan başka olmak istediğim hiçbir yer yok. Ve bunu da bana ilk zamanlar kabus gibi gelen bir değişime ve onu tetikleyen zorlu günlere borçluyum.
Evet, bana o günlerde "biraz sabır Zeren, herşey çok güzel olacak, gör bak" diyenler var ya, o zaman muhtemelen hepinizi boğazlamak istiyordum ama siz çok haklıymışınız!:)
Bu sabah yine birşeyler karalarken defterime, şöyle bir eskilere de bakmak geldi içimden. İlk sayfadaki tarih 29 Nisan, saat 09:28.
"Muhteşem çam ormanlarına dayanmış Marmaris otogarında otobüsün neredeyse tamamına yakını burada inmişken, Datça'daki yeni hayatıma başlamama sadece bir saatlik bir yol kaldı önümde" diye yazmışım otobüsün içinde. Hatırlıyorum o ânı, heyecanımı... Ve sonrası... Sayfaları atlaya atlaya karıştırırken bazı şeylerin, bana sanki milattan önce yaşanmış gibi gelmesine hayret ediyorum. Oysa zaman dilimi sadece ve sadece üç ay.
Kendi elleriyle defter yapan, teker teker uğraşıp onları diken güzel arkadaşımın defter markası İKİ'nin, yanında güzel notuyla gönderdiği kıymetlim:)
Bazen hayatımızda sanki çok da fazla değişik bir şeyler olmuyormuş gibi hissedip yaşar giderken aslında nasıl da önemli şeylerin olduğunu sonradan bir bakış atınca farkediyoruz eskiye. Yazmak, not almak, oraya buraya çiziktirmek hayatı çok kıymetli bu yüzden.
Şu buraya yazamadığım bir ayda bile öyle çok şey oldu ki misal. Çok kötü başlayan, neyse ki sonrasında kendini gönül ferahlığına bırakan zorunlu bir İstanbul seyahati sıkıştı örneğin. İstanbul, temmuz ortasında dönmeyi beklemediğim, zerre de özlemini çekmediğim, uzaktaki bir şehir olarak duruyordu orda bir yerlerde. Lakin bir sabah karman çorman bir otobüs garının içinde, sürekli korna çalan taksilerin arasında buluverdim kendimi. Unutmuşum n'apiyim! Datça'da aylardır çevre köylere yaptığımız bir iki gezi dışında motorlu taşıta binmedim ki ben.
Bu satırları takip eden dostlar bilirler anneannemin hayatımdaki yerini, izlerini, dünyanın öte yakasında da olsam en çok düşündüğüm kişilerin en başında geleceklerden birinin hep o olduğunu. Çok kötü bir şaka yaptı, çok korkuttu, elimizi, ayağımızı kesti, tüm sevdiklerini İstanbul'a topladı, ondan sonra rahatladı, "tamam" dedi "hepinizi gördüm ya gam yemem, iyileşeceğim" ve çok başarılı bir ameliyattan sonra önce bize, sonra doktorlara söz verdi "bundan sonra kendime daha iyi bakarak yaşayacağım!"
Eski günlükler, yazılanlar, olanlar falan derken böyle biraz muhasebeyle geçen bir gün oldu sanki bugün. Yemyeşil çam ağaçlarını, o ağaçların arasından görülen evlerin çatılarını, uzaktaki muhteşem maviliği izler, bu satırların haricinde başka bir şeyler daha karalarken aklıma düşüverdi bazı şeyler; yazmak istedim. Gidenler, gitmiş oldukları için hayatımıza girenler... Bulunduğum an o kadar kıymetli ki, hayatımdan giden herkese kocaman bir teşekkür göndermek istedim. Şu an burdan başka olmak istediğim hiçbir yer yok. Ve bunu da bana ilk zamanlar kabus gibi gelen bir değişime ve onu tetikleyen zorlu günlere borçluyum.
Evet, bana o günlerde "biraz sabır Zeren, herşey çok güzel olacak, gör bak" diyenler var ya, o zaman muhtemelen hepinizi boğazlamak istiyordum ama siz çok haklıymışınız!:)
5 Haziran 2012 Salı
Apoletlerinizi sevmiyorum, sahici olanı alayım!
Araya koca bir haftaya yayılan hapşırık, tıksırık yüklü bir hastalık girince yazmak mümkün olmadı tekrar. Aslında bir önceki yazıdan devam etmek istediğim söyleyeceklerim vardı daha. İnsan olmak ve hakikilik üzerine...
Genelleme yapmayı pek sevmem ama yine de şöyle bir öngörüm var. Doğaya özden ne kadar yakınsa bir insan, kendiyle de, etrafıyla da, insanlığıyla da daha barışık ve dolaysız oluyor sanki. Zorla değil, içten, yürekten gelen bir sevgiyle toprakla uğraşan, denizin nimetlerine yaşamını açan, domatese, salatalığa, ağaca değen insan, o doğallıktaki temiz enerjiyi ruhuna katmamazlık edemez gibime geliyor. Doğaya hükmetmek değil, o hükmün bir parçası olduğuna inanmak...
Geçen haftaki köy gezimde, zaman zaman zaten hep düşündüğüm bu konuları tekrar hatırlamama neden olan bir iki insanla tanıştım. İçinin nurunun yüzüne yansıdığına inandığım insanlar vardır kesinlikle. Üstüne bir de yaşın getirdiği bilgelikler eklenince...
Geçenlerde konuştuğum bir tanıdık, önünde saygı duruşu yapıp yerlere kadar eğileceğim Sean Penn'in muhteşem filmi Into the Wild'a da gönderme yaparak "o filmdekine benzeyen bir halin var senin, bir şeyden kaçıyorsun ama ne olduğunu anlayamadım" dedi bana. Dışardan belki öyle görünebilir ama aslında kaçmıyorum, arıyorum. Ve insan, aradığı şeylerle karşılaştığını gördükçe 'arıyor olma halinin' daha çok farkına varıyor.
Taşa, toprağa, havaya, hayvanlara, denize yakın olmak... Hayatımı, ruhu balgamlar içindeki insanların tükürüğe boğmasını istemiyorum artık. Şehirlerde ayakta kalabilmek, varolabilmek için dişlerini sivriltmesi gereken ve hatta o dişleri kullanma zorunluluğunda olan bir yaratık türü artık insanoğlu. Bu iş hayatında da böyle, özel hayatlarda da. Acımasızlık, doyumsuzluk, yetmeme, hep daha, daha, daha fazlasını isteme... Daha çok para, daha çok ten, daha çok kadın, daha çok erkek, daha çok mevki, daha çok itibar... Niceliğin yanında niteliğin suratına bile bakılmayan bir düzen.
Bazı erkekler var örneğin, böyle omuzlarından tutup "bir sakin ol, bak tamam söz sana, bütün kadınlar senin olacak ama gözünü seveyim bir rahatla, sakinleş, nefesini bir düzene sok" deyip içlerindeki o çözemediğim 'o da olsun, bu da olsun' halini rahatlatmak istediğim. Aynı şeyi yapan kadınlar da vardır belki, derdim cinsiyetçilik yapmak değil, insan. Neredeyse herkesin artık birbirine "sevgilim olur musun?" diye değil, "yedeğim olur musun?" diye soracağı bir hale gelmesi sevginin hüküm sürmesi gereken tüm anların ve hallerin. 1. yedek, 2. yedek, 3. yedek... Şansın varsa bilirsin kaçıncı yedek olduğunu. Değil başıma böyle şeyler gelmesini, ben bu yapaylıklara şahit olmak dahi istemiyorum artık.
Yürüyüş yaptığım sabahlarda sahile minicik tekneleriyle yanaşan o karı kocayı ne zaman görsem, alacağım olmasa da sırf aralarındaki o sessiz ama bana çok samimi gelen iletişimi izleyebilmek uğruna balık almaya gidiyorum yanlarına. Adamın balığı ayıkladığı o 10 dakikalık süre içinde muhabbet edip hayatlarındaki tüm meselenin, denizin onlara bir gün sonra sunacağı nimetlerden çıkacak rızka bağlı olduğunu görmek... Birinin 'hanım'ından, diğerinin 'bey'inden söz ederkenki saygısına tanık olmak...
- Allah bize çocuk vermedi be abla. Ama biliyon mu şu denize o kadar tutkunum ki çocuğuma denize verdiğim emeği veremezdim belki de. İçimi bildiğinden yukardaki, sen elindekiyle yetin demiş de olabilir bana. Ben hanımı bile beğendikten sonra görüşmeye ilk denize getirdim onu.
- He ya, mayonu da al gel deyince şaşırdım ilk. Başkası olsa "ahlaksıza bak sen" derdim de, bizim köyün bildik 22 yıllık çocuğuydu, bilmeyen yok bunun deniz sevdasını, diye gülümseyerek anlattıkları, dinlediğimde içimi yıkayan bir diyalog... Hayata ve onun sunduklarına sakince teslim olmak, yırtmamak, yırtınmamak, sahip olduklarını sevmek, onların kıymetini bilmeye çalışmak, bardağın hep dolu tarafını görmek... Ama ne yazık ki artık marifet, sahip olamadıklarına odaklanıp sürekli şikayet etmekten geçiyor.
İşte bir bu insanlara bakıyorum örneğin, sonra da Camus okumuş, Sartre okumuş, Kafka okumuş ama sadece okumuş o 'şehirli' insanlara. 20'li yaşları boyunca bu amcaların söylediklerini çok önemseyip yaşamını onların dertleriyle, sorularıyla dolduran ve hayatına da bunları doldurmuş insanları tercih eden ben (otomatik bir çekimdi de bu bir nevi), şimdi 30'ların başında artık ne istediğimi daha iyi bildiğimi düşünüyorum. İçlerine hiçbir hazzı, okumuşluğu, birikimi işleyememiş insanlardan uzak olmak istiyorum. Ne kadar 'birikimli' olduğunu, çantasındaki tüm 'ganimetlerini' yere sererek göstermeye çalışan bohçacı teyzeler gibi ortaya döken bu beyler ve bayanların içi kof şekilciliğinden gına geldi artık. Ağır geliyor yapaylıkları. Bir insanın hayatla kurduğu bağı entellektüel seviyesine göre belirlemek... Sadece minicik bir toplu iğneyle patlatılabilecek kocaman bir balon bu. Özünü, temelini sağlam oluşturamamış insanların üzerlerine yapıştırdıklarında 'şık' duracağını düşündükleri sahte entellektüel apoletler sadece. Bizim memleketimizdeki üniforma aşkı gibi. Görüntüyü "afilli" yapalım, içini doldurmasak da olur.
Ben tam bu yazıyı yazarken yazıştığım bir arkadaşımın sorduğu soru: çoğu arkadaşım Bach dinler ama kaçının yüreği o coşkuyla dolar, haz duyar? Bulamadım.
Çünkü bence bir "Bach dinliyor olmanın etiketi" var, bir de "Bach dinlemeyi sevmek" var. Coşku, haz ve tutkunun ikincisinde saklı olduğuna inanıyorum ben. Hani matematikte kullandığımız "büyük > / küçük <" simgeleri vardır ya, "Bach'ın kim olduğunu bile bilmeyen insanlar" > "Bach dinlemenin apoletlerine hayran insanlar".
Ne sebzenin, meyvenin doğal olanına uzak yaşamak istiyorum artık, ne de insanın.
Genelleme yapmayı pek sevmem ama yine de şöyle bir öngörüm var. Doğaya özden ne kadar yakınsa bir insan, kendiyle de, etrafıyla da, insanlığıyla da daha barışık ve dolaysız oluyor sanki. Zorla değil, içten, yürekten gelen bir sevgiyle toprakla uğraşan, denizin nimetlerine yaşamını açan, domatese, salatalığa, ağaca değen insan, o doğallıktaki temiz enerjiyi ruhuna katmamazlık edemez gibime geliyor. Doğaya hükmetmek değil, o hükmün bir parçası olduğuna inanmak...
Geçen haftaki köy gezimde, zaman zaman zaten hep düşündüğüm bu konuları tekrar hatırlamama neden olan bir iki insanla tanıştım. İçinin nurunun yüzüne yansıdığına inandığım insanlar vardır kesinlikle. Üstüne bir de yaşın getirdiği bilgelikler eklenince...
Geçenlerde konuştuğum bir tanıdık, önünde saygı duruşu yapıp yerlere kadar eğileceğim Sean Penn'in muhteşem filmi Into the Wild'a da gönderme yaparak "o filmdekine benzeyen bir halin var senin, bir şeyden kaçıyorsun ama ne olduğunu anlayamadım" dedi bana. Dışardan belki öyle görünebilir ama aslında kaçmıyorum, arıyorum. Ve insan, aradığı şeylerle karşılaştığını gördükçe 'arıyor olma halinin' daha çok farkına varıyor.
Taşa, toprağa, havaya, hayvanlara, denize yakın olmak... Hayatımı, ruhu balgamlar içindeki insanların tükürüğe boğmasını istemiyorum artık. Şehirlerde ayakta kalabilmek, varolabilmek için dişlerini sivriltmesi gereken ve hatta o dişleri kullanma zorunluluğunda olan bir yaratık türü artık insanoğlu. Bu iş hayatında da böyle, özel hayatlarda da. Acımasızlık, doyumsuzluk, yetmeme, hep daha, daha, daha fazlasını isteme... Daha çok para, daha çok ten, daha çok kadın, daha çok erkek, daha çok mevki, daha çok itibar... Niceliğin yanında niteliğin suratına bile bakılmayan bir düzen.
Bazı erkekler var örneğin, böyle omuzlarından tutup "bir sakin ol, bak tamam söz sana, bütün kadınlar senin olacak ama gözünü seveyim bir rahatla, sakinleş, nefesini bir düzene sok" deyip içlerindeki o çözemediğim 'o da olsun, bu da olsun' halini rahatlatmak istediğim. Aynı şeyi yapan kadınlar da vardır belki, derdim cinsiyetçilik yapmak değil, insan. Neredeyse herkesin artık birbirine "sevgilim olur musun?" diye değil, "yedeğim olur musun?" diye soracağı bir hale gelmesi sevginin hüküm sürmesi gereken tüm anların ve hallerin. 1. yedek, 2. yedek, 3. yedek... Şansın varsa bilirsin kaçıncı yedek olduğunu. Değil başıma böyle şeyler gelmesini, ben bu yapaylıklara şahit olmak dahi istemiyorum artık.
Hayalim...
Yürüyüş yaptığım sabahlarda sahile minicik tekneleriyle yanaşan o karı kocayı ne zaman görsem, alacağım olmasa da sırf aralarındaki o sessiz ama bana çok samimi gelen iletişimi izleyebilmek uğruna balık almaya gidiyorum yanlarına. Adamın balığı ayıkladığı o 10 dakikalık süre içinde muhabbet edip hayatlarındaki tüm meselenin, denizin onlara bir gün sonra sunacağı nimetlerden çıkacak rızka bağlı olduğunu görmek... Birinin 'hanım'ından, diğerinin 'bey'inden söz ederkenki saygısına tanık olmak...
- Allah bize çocuk vermedi be abla. Ama biliyon mu şu denize o kadar tutkunum ki çocuğuma denize verdiğim emeği veremezdim belki de. İçimi bildiğinden yukardaki, sen elindekiyle yetin demiş de olabilir bana. Ben hanımı bile beğendikten sonra görüşmeye ilk denize getirdim onu.
- He ya, mayonu da al gel deyince şaşırdım ilk. Başkası olsa "ahlaksıza bak sen" derdim de, bizim köyün bildik 22 yıllık çocuğuydu, bilmeyen yok bunun deniz sevdasını, diye gülümseyerek anlattıkları, dinlediğimde içimi yıkayan bir diyalog... Hayata ve onun sunduklarına sakince teslim olmak, yırtmamak, yırtınmamak, sahip olduklarını sevmek, onların kıymetini bilmeye çalışmak, bardağın hep dolu tarafını görmek... Ama ne yazık ki artık marifet, sahip olamadıklarına odaklanıp sürekli şikayet etmekten geçiyor.
İşte bir bu insanlara bakıyorum örneğin, sonra da Camus okumuş, Sartre okumuş, Kafka okumuş ama sadece okumuş o 'şehirli' insanlara. 20'li yaşları boyunca bu amcaların söylediklerini çok önemseyip yaşamını onların dertleriyle, sorularıyla dolduran ve hayatına da bunları doldurmuş insanları tercih eden ben (otomatik bir çekimdi de bu bir nevi), şimdi 30'ların başında artık ne istediğimi daha iyi bildiğimi düşünüyorum. İçlerine hiçbir hazzı, okumuşluğu, birikimi işleyememiş insanlardan uzak olmak istiyorum. Ne kadar 'birikimli' olduğunu, çantasındaki tüm 'ganimetlerini' yere sererek göstermeye çalışan bohçacı teyzeler gibi ortaya döken bu beyler ve bayanların içi kof şekilciliğinden gına geldi artık. Ağır geliyor yapaylıkları. Bir insanın hayatla kurduğu bağı entellektüel seviyesine göre belirlemek... Sadece minicik bir toplu iğneyle patlatılabilecek kocaman bir balon bu. Özünü, temelini sağlam oluşturamamış insanların üzerlerine yapıştırdıklarında 'şık' duracağını düşündükleri sahte entellektüel apoletler sadece. Bizim memleketimizdeki üniforma aşkı gibi. Görüntüyü "afilli" yapalım, içini doldurmasak da olur.
Ben tam bu yazıyı yazarken yazıştığım bir arkadaşımın sorduğu soru: çoğu arkadaşım Bach dinler ama kaçının yüreği o coşkuyla dolar, haz duyar? Bulamadım.
Çünkü bence bir "Bach dinliyor olmanın etiketi" var, bir de "Bach dinlemeyi sevmek" var. Coşku, haz ve tutkunun ikincisinde saklı olduğuna inanıyorum ben. Hani matematikte kullandığımız "büyük > / küçük <" simgeleri vardır ya, "Bach'ın kim olduğunu bile bilmeyen insanlar" > "Bach dinlemenin apoletlerine hayran insanlar".
15 Mayıs 2012 Salı
Hayatımın güzel kadınlarına...
Okul öncesi dönemin son zamanları. Benden sonraki ikinci torun sevgili kuzen de daha dünyaya gelmediği için bendeniz, ailenin ilk ve tek torunu olma saltanatını sürmekteyim halen. Anneannenin gözdesi, dedenin gözdesi, teyzenin, dayının gözdesi...
Anneanne evi bir kuş yuvası misali. Sabah bütün kuşlar, dışarıdaki kendi bağımsız yaşamlarına uçuyor; çalışıyor, okuyor, geziyor, tozuyor, akşam yuvaya dönüyorlar. Ana kuş, anneanne tüm gün evinde; evini ev yapıyor, çok yoruluyor, her şeyi kendine yüklenmeye çalışıyor ama yine de mutlu çünkü etrafı hep çocuklarıyla dolu; e bir de torun var artık:) Ben napıyorum? Her şeyi çok net hatırlamıyorum ama hatırladıklarımdan ve baktığım fotoğraflardan maskot misali dolanıyorum orda burda. Daha teyze ve dayı da bekar olduklarından ve ben de anneanne evinde kaldığımdan, annem babam da dahil tüm ahali akşam tek çatı altında toplanıyor.
Hatırladığım ve beynime kazınmış bir sahne vardır. Sahnenin detayları belki onlarca kere değişmiştir ama değişmeyen ana hatlar hep aynı. Saçları bakımlı, giyimi kuşamı son derece şık, ayağında topuklu ayakkabıları, tırnakları ojeli son derece hoş bir kadın girer akşamları o kapıdan, yüzünde ona çok yakışan kocaman bir gülümsemeyle. Annem. Benim annem. Ne getirir, ne taşır o dikliğinin, kendine güvenin koynunda bilmem. Dayı ve dede de eve çoktan gelmişlerdir o saatlerde. İki dakka ayak üstü benim de içinde olduğum bir harala gürele, sarılma, koklama, öpme merasimi yaşanır, sonra anne doğru mutfağa. Birkaç dakka içinde diğer detayların belki hep değiştiği ama değişmeyenin muhakkak peynir olduğu dolu tabaklarla çıkar mutfaktan.
Salonda koltuğun aralarına yerleştirilmiş fiskos sehpalarını çıkarır hemen dedeyle dayı. Tabaklar konur üzerlerine. Assololist edasıyla, uğruna çilingir sofraları kurulan aslan sütü arkadan gelir. Öyle yanlış anlaşılmasın, mükellef bir sofra değildir bu kesinlikle. Akşam herkes geldikten sonra birlikte yenecek yemek öncesi günün yorgunluklarını, sıkıntılarını atmak, belki neşesini, keyfini paylaşmak için kurulmuş bir ön keyif sofracığı. Dedem ve dayım da değişmezleridir bu sofranın da, benim hep hatırladığım, başrolümdeki isim kesinlikle annemdir. Onun, o anlardaki fotoğrafını, neşesini, keyfini, gülümsemelerini, kahkahalarını hiç unutmam.
Ne rakıdan anlardım o yaşlarda, ne çilingir sofrasından. Ama sürekli etraflarında dolanan, ya birinin kucağında, ya diğerinin ayağının dibinde olan ben, o minicik sofranın etrafındaki keyfi, paylaşımı, sevgiyi, sıcaklığı hep hissederdim. Büyüyüp koca eşşek olduğum zamanlarda bu meretten bu kadar keyif alıyor olmamı da hep o zamanlara bağlarım. Rakı asla sadece rakı olmamıştır benim için. Temsil ettiği şeylerdir benim keyfimi besleyen. O yüzden hep derim ki fiilen 17 civarında falan içmeye başlamış olsam da aslında 5-6 yaşlarıdır başlangıcım; o sofralarda, o anlarda, o tatlarda. Hep, çok güzel içmeyi bilen bir kadını görerek, ileride de güzel içtiğini düşünen bir kadına dönüşerek... Güzel içmek, keyif almaktır, pislik noktasına gelmemektir, hayatın en dolu sohbetleri demektir, içerken gülümsemek demektir, hüzne bile gülümsemek...
Anneannemdi daha anaç olan. Sıcak yemekler, sofralar, okul dönüşü çay ve süt kokulu karşılamalar, sokakta oynarken terleyen sırtıma sıkıştırılan tülbentler... Ev, ev sıcaklığı anneannemdi. Annemse dışarısıydı. Bilmediğim için tedirgin olduğum ama bir o kadar da merak ettiğim dış dünya. Her sabah giyinip süslenip kendini dışarı atan, işe gittiğini söyleyen güzel bir kadın. Dışarısı...
Daha kalem tutmazken bile bıçak tutmaya merakım olduğu zamanlarda patlıcan soyarken, kabak doğrarken nasıl anneannemi taklit etmeye çalışırsam, dışarıda olmaya, giyinmeye kuşanmaya dair de hep annemi taklit ederdim. Sinemaya dair derin bir sevgim varsa bugün örneğin, köklerinde muhakkak annemin payı vardır. Beni hiç sektirmeden her hafta götürdüğü filmler, sinema sinema Kadıköy'ü keşfedişlerimiz...
Hayatta en çok kavgamı da yine onunla ettim. Bitmeyen anne-kız çekişmeleri. Ama canımın o çok yandığı zamanlarda da bir gece kollarında nasıl ağladığımı ve beni dünyada o an teskin edebilecek tek insanın o olduğunu da hiç unutmam, unutamam. Bu satırlarda defalarca bahsettiğim anneannem hayatımdaki en önemli kadınlardan biri olarak gözümde nasıl bir şeyleri temsil ediyorsa, annemin temsil ettikleri ise tamamen başkadır, farklıdır ama aslında tamamlar birbirlerini. Ben her ikisinin de dibinde, onları görürek büyürken şimdi görüyorum ki gerçekten tam bir karışımı gibiyim onların; hiç onlar olmadığım tarafları da kendime ekleyerek.
Bu yazının anneler günüyle falan kesinlikle ilgisi yok. Geçenlerde yaşadığım çok tatsız bir olayın bana yine düşündürdüğü bir his bana bunları hatırlatan ve yazdıran aslında. İnsan, canı acıdığında hep o kendini en güvende hissettiği yeri arıyor kalbini yaslamak için.
Her sene zaten 6-7 ay uzak yaşarız birbirimizden de bu sene biraz farklı. Her sene onlar giderlerdi, bu sene giden ben oldum. Gitmek, çok dip dibe olmamak sevgileri de temizliyor biraz galiba. Arada, her sevdiğin şeyle arana biraz özlem koymak çok kıymetli. Herkese lazım. Sizi çok seviyorum hayatımın güzel kadınları...
Anneanne evi bir kuş yuvası misali. Sabah bütün kuşlar, dışarıdaki kendi bağımsız yaşamlarına uçuyor; çalışıyor, okuyor, geziyor, tozuyor, akşam yuvaya dönüyorlar. Ana kuş, anneanne tüm gün evinde; evini ev yapıyor, çok yoruluyor, her şeyi kendine yüklenmeye çalışıyor ama yine de mutlu çünkü etrafı hep çocuklarıyla dolu; e bir de torun var artık:) Ben napıyorum? Her şeyi çok net hatırlamıyorum ama hatırladıklarımdan ve baktığım fotoğraflardan maskot misali dolanıyorum orda burda. Daha teyze ve dayı da bekar olduklarından ve ben de anneanne evinde kaldığımdan, annem babam da dahil tüm ahali akşam tek çatı altında toplanıyor.
Hatırladığım ve beynime kazınmış bir sahne vardır. Sahnenin detayları belki onlarca kere değişmiştir ama değişmeyen ana hatlar hep aynı. Saçları bakımlı, giyimi kuşamı son derece şık, ayağında topuklu ayakkabıları, tırnakları ojeli son derece hoş bir kadın girer akşamları o kapıdan, yüzünde ona çok yakışan kocaman bir gülümsemeyle. Annem. Benim annem. Ne getirir, ne taşır o dikliğinin, kendine güvenin koynunda bilmem. Dayı ve dede de eve çoktan gelmişlerdir o saatlerde. İki dakka ayak üstü benim de içinde olduğum bir harala gürele, sarılma, koklama, öpme merasimi yaşanır, sonra anne doğru mutfağa. Birkaç dakka içinde diğer detayların belki hep değiştiği ama değişmeyenin muhakkak peynir olduğu dolu tabaklarla çıkar mutfaktan.
Çocukluğumun en sevdiğim fotoğraflarından biridir bu.
Salonda koltuğun aralarına yerleştirilmiş fiskos sehpalarını çıkarır hemen dedeyle dayı. Tabaklar konur üzerlerine. Assololist edasıyla, uğruna çilingir sofraları kurulan aslan sütü arkadan gelir. Öyle yanlış anlaşılmasın, mükellef bir sofra değildir bu kesinlikle. Akşam herkes geldikten sonra birlikte yenecek yemek öncesi günün yorgunluklarını, sıkıntılarını atmak, belki neşesini, keyfini paylaşmak için kurulmuş bir ön keyif sofracığı. Dedem ve dayım da değişmezleridir bu sofranın da, benim hep hatırladığım, başrolümdeki isim kesinlikle annemdir. Onun, o anlardaki fotoğrafını, neşesini, keyfini, gülümsemelerini, kahkahalarını hiç unutmam.
Ne rakıdan anlardım o yaşlarda, ne çilingir sofrasından. Ama sürekli etraflarında dolanan, ya birinin kucağında, ya diğerinin ayağının dibinde olan ben, o minicik sofranın etrafındaki keyfi, paylaşımı, sevgiyi, sıcaklığı hep hissederdim. Büyüyüp koca eşşek olduğum zamanlarda bu meretten bu kadar keyif alıyor olmamı da hep o zamanlara bağlarım. Rakı asla sadece rakı olmamıştır benim için. Temsil ettiği şeylerdir benim keyfimi besleyen. O yüzden hep derim ki fiilen 17 civarında falan içmeye başlamış olsam da aslında 5-6 yaşlarıdır başlangıcım; o sofralarda, o anlarda, o tatlarda. Hep, çok güzel içmeyi bilen bir kadını görerek, ileride de güzel içtiğini düşünen bir kadına dönüşerek... Güzel içmek, keyif almaktır, pislik noktasına gelmemektir, hayatın en dolu sohbetleri demektir, içerken gülümsemek demektir, hüzne bile gülümsemek...
Anneannemdi daha anaç olan. Sıcak yemekler, sofralar, okul dönüşü çay ve süt kokulu karşılamalar, sokakta oynarken terleyen sırtıma sıkıştırılan tülbentler... Ev, ev sıcaklığı anneannemdi. Annemse dışarısıydı. Bilmediğim için tedirgin olduğum ama bir o kadar da merak ettiğim dış dünya. Her sabah giyinip süslenip kendini dışarı atan, işe gittiğini söyleyen güzel bir kadın. Dışarısı...
Daha kalem tutmazken bile bıçak tutmaya merakım olduğu zamanlarda patlıcan soyarken, kabak doğrarken nasıl anneannemi taklit etmeye çalışırsam, dışarıda olmaya, giyinmeye kuşanmaya dair de hep annemi taklit ederdim. Sinemaya dair derin bir sevgim varsa bugün örneğin, köklerinde muhakkak annemin payı vardır. Beni hiç sektirmeden her hafta götürdüğü filmler, sinema sinema Kadıköy'ü keşfedişlerimiz...
Hayatta en çok kavgamı da yine onunla ettim. Bitmeyen anne-kız çekişmeleri. Ama canımın o çok yandığı zamanlarda da bir gece kollarında nasıl ağladığımı ve beni dünyada o an teskin edebilecek tek insanın o olduğunu da hiç unutmam, unutamam. Bu satırlarda defalarca bahsettiğim anneannem hayatımdaki en önemli kadınlardan biri olarak gözümde nasıl bir şeyleri temsil ediyorsa, annemin temsil ettikleri ise tamamen başkadır, farklıdır ama aslında tamamlar birbirlerini. Ben her ikisinin de dibinde, onları görürek büyürken şimdi görüyorum ki gerçekten tam bir karışımı gibiyim onların; hiç onlar olmadığım tarafları da kendime ekleyerek.
Her gün batımı Datça'da burnuma gelen anason kokusuyla dolan kadehler, hayattan aldığım bu keyfi bana ufacık yaşlardayken bulaştıran anneme gitsin...
Bu yazının anneler günüyle falan kesinlikle ilgisi yok. Geçenlerde yaşadığım çok tatsız bir olayın bana yine düşündürdüğü bir his bana bunları hatırlatan ve yazdıran aslında. İnsan, canı acıdığında hep o kendini en güvende hissettiği yeri arıyor kalbini yaslamak için.
Her sene zaten 6-7 ay uzak yaşarız birbirimizden de bu sene biraz farklı. Her sene onlar giderlerdi, bu sene giden ben oldum. Gitmek, çok dip dibe olmamak sevgileri de temizliyor biraz galiba. Arada, her sevdiğin şeyle arana biraz özlem koymak çok kıymetli. Herkese lazım. Sizi çok seviyorum hayatımın güzel kadınları...
9 Mayıs 2012 Çarşamba
Gel, teslim olalım, suya karışalım...
Dün gece saat 21 suları. Çalışmadığım, tamamen bana ait bir günün akşamı. Datça'nın merkezinde denizin neredeyse ortasına kadar uzanan bir iskelenin en ucunda bağdaş kurmuş oturuyorum. Kulağımda bir Bülent Ortaçgil çalıyor, bir Vedat Sakman. Onların dingin sesleri yakışıyor alacakaranlığın huzuruna.
Datça'ya akşam çöküyor. Ve ben, dört bir yanım deniz, o an dünyanın tam ortasında oturduğuma yemin edebilirim. Öyle bir his içimde.
Kulağımda kulaklıklarım olduğu için hiç farkında değilim benim haricimde dünyada neler olup bittiğinin. Ama artık bir süre sonra etrafımda bir hareketlenme olduğunu farkedip çıkarıyorum kulaklıkları. Bülent Ortaçgil, Vedat Sakman ustalar alınmasınlar ama o an o ortamda bana dünyadaki her müzikten daha güzel gelen bir gitar sesi geliyor kulaklarıma. Bir grup genç toplanmış, insana sanki bir okyanusun ortasında oturuyormuşsun izlenimi veren iskelenin ucunda hem çalıp hem söylüyorlar. Yakınım ben de onlara çok. Önce Gesi Bağları geliyor kulağıma, sonra Gönül...
Siz ne dinliyordunuz diyor içlerinden biri bana, biliyorsak çalalım. Kulaklığı çıkardığım anda çalan şarkı Fikret Kızılok'tan Bir Harmanım Bu Akşam'dı. Onu söylüyorum. Hoşuna gidiyor çalanın. Çok severim diyor. Bilmem ki benim kadar sevebilir misin diyorum içimden. Ben ki bu şarkıyı başka bir sesten dinlemeye pek tahammül edemem, canlı gitarın sihri mi, ortamın büyüsü mü bilmem, o kadar keyif alıyorum ki, söylüyorum kendisine de. Üstadın kemiklerini sızlatmadın, helal olsun diyorum.
Bir sözüm olduğu için ayrılmak zorunda kalıyorum aralarından bir süre sonra, bedenim haricinde her şeyimi yanlarında bırakarak. Arada toplaşırız burda, bekleriz diyorlar, ben de gelirim diyorum, gelmez miyim hiç?
Ve yine önemli bir anektot düne dair. Bisikletli bir Datçalı olduğum ilk gündü dün. Bisikleti olmayan yok burda zaten. Bir ben vardım işte, şükür ki sona erdi bu utanç:) Dün de başka bir yere yazdığım gibi, artık bisikletli bir Datçalı olarak 7/24 içime mayomu giyer, bisiklet tepesinde dolanırken gözüme kestirdiğim her koyda kendimi suya bırakır, yakında da deniz kızı selamımı çakarım. Zaten bu sürecin sonunda insanlıktan çıkıp su dünyası canlıları arasına karışmayı planlıyorum:)
Denize bu kadar sevdalı olan ben, iki sene denizden uzak kalmanın ızdırabını çok çekmiştim içimde. Belki 15 sene her yazını denizin dibinde Ayvalık-Ören'de geçirmiş biri olarak denizsiz bir yazı yazdan kabul edemem ben. Lakin geçen yıllardaki şartlar kavuşmaya izin vermemişti. Sonunda dün siftahı da yaptım.
Laf değil, gerçekten çok kıymetli bir bağ var suyla aramda. Deniz belki benim hayattaki tüm elektriğimi alan tek yer. Kendini sırt üstü suya bırakıp, kulakların da denizin içinde, gözlerinde sadece gökyüzü, başının en tepesinden, kollarından, bacaklarından tüm sıkıntılarını alır götürür su. Sen istemesen de götürür. Daha öte bir teslimiyet tanımıyorum ben.
Ören'de geçirdiğim yazlarda her denize girişimde muhakkak bırakırdım yine kendimi suya sırt üstü. Ve şunu derdim hep içimden: biriktir bu anları Zeren. Kışın en sıkıldığın anlarda şu an, suda olduğun bu anı hatırla. İşe yarar, yaramıştır. Şimdi denizin bu kadar dibinde yaşama şansı edinmişken mutfağını kışa hazırlayan kadınlar gibi biriktireceğim yine keyiflerimi, en sıkıldığım zamanlarda bozdurup harcamak için.
Tavsiye ederim. Denemesi bedava:)
Datça'ya akşam çöküyor. Ve ben, dört bir yanım deniz, o an dünyanın tam ortasında oturduğuma yemin edebilirim. Öyle bir his içimde.
Kulağımda kulaklıklarım olduğu için hiç farkında değilim benim haricimde dünyada neler olup bittiğinin. Ama artık bir süre sonra etrafımda bir hareketlenme olduğunu farkedip çıkarıyorum kulaklıkları. Bülent Ortaçgil, Vedat Sakman ustalar alınmasınlar ama o an o ortamda bana dünyadaki her müzikten daha güzel gelen bir gitar sesi geliyor kulaklarıma. Bir grup genç toplanmış, insana sanki bir okyanusun ortasında oturuyormuşsun izlenimi veren iskelenin ucunda hem çalıp hem söylüyorlar. Yakınım ben de onlara çok. Önce Gesi Bağları geliyor kulağıma, sonra Gönül...
Datça'ya akşam çökerken...
Siz ne dinliyordunuz diyor içlerinden biri bana, biliyorsak çalalım. Kulaklığı çıkardığım anda çalan şarkı Fikret Kızılok'tan Bir Harmanım Bu Akşam'dı. Onu söylüyorum. Hoşuna gidiyor çalanın. Çok severim diyor. Bilmem ki benim kadar sevebilir misin diyorum içimden. Ben ki bu şarkıyı başka bir sesten dinlemeye pek tahammül edemem, canlı gitarın sihri mi, ortamın büyüsü mü bilmem, o kadar keyif alıyorum ki, söylüyorum kendisine de. Üstadın kemiklerini sızlatmadın, helal olsun diyorum.
Bir sözüm olduğu için ayrılmak zorunda kalıyorum aralarından bir süre sonra, bedenim haricinde her şeyimi yanlarında bırakarak. Arada toplaşırız burda, bekleriz diyorlar, ben de gelirim diyorum, gelmez miyim hiç?
Ve yine önemli bir anektot düne dair. Bisikletli bir Datçalı olduğum ilk gündü dün. Bisikleti olmayan yok burda zaten. Bir ben vardım işte, şükür ki sona erdi bu utanç:) Dün de başka bir yere yazdığım gibi, artık bisikletli bir Datçalı olarak 7/24 içime mayomu giyer, bisiklet tepesinde dolanırken gözüme kestirdiğim her koyda kendimi suya bırakır, yakında da deniz kızı selamımı çakarım. Zaten bu sürecin sonunda insanlıktan çıkıp su dünyası canlıları arasına karışmayı planlıyorum:)
İki sene sonra çocukluk aşkı denizle buluşmuş mutlu ben. Ne varsa yine suda var:)
Denize bu kadar sevdalı olan ben, iki sene denizden uzak kalmanın ızdırabını çok çekmiştim içimde. Belki 15 sene her yazını denizin dibinde Ayvalık-Ören'de geçirmiş biri olarak denizsiz bir yazı yazdan kabul edemem ben. Lakin geçen yıllardaki şartlar kavuşmaya izin vermemişti. Sonunda dün siftahı da yaptım.
Laf değil, gerçekten çok kıymetli bir bağ var suyla aramda. Deniz belki benim hayattaki tüm elektriğimi alan tek yer. Kendini sırt üstü suya bırakıp, kulakların da denizin içinde, gözlerinde sadece gökyüzü, başının en tepesinden, kollarından, bacaklarından tüm sıkıntılarını alır götürür su. Sen istemesen de götürür. Daha öte bir teslimiyet tanımıyorum ben.
Ören'de geçirdiğim yazlarda her denize girişimde muhakkak bırakırdım yine kendimi suya sırt üstü. Ve şunu derdim hep içimden: biriktir bu anları Zeren. Kışın en sıkıldığın anlarda şu an, suda olduğun bu anı hatırla. İşe yarar, yaramıştır. Şimdi denizin bu kadar dibinde yaşama şansı edinmişken mutfağını kışa hazırlayan kadınlar gibi biriktireceğim yine keyiflerimi, en sıkıldığım zamanlarda bozdurup harcamak için.
Tavsiye ederim. Denemesi bedava:)
7 Mayıs 2012 Pazartesi
Mutfak üzeri bir tutam hayat dersi!
Şanslı zamanlardan geçtiğimi düşünüyorum. Bunu dün bir kere daha çok iyi anladım. Hiç tahmin etmediğim kadar büyük bir kirin, pasın, kötü niyetin içinden hayatın şükrettiğim çok önemli bir tesadüfü sayesinde kurtuldum. Her şey bir tesadüfle başlamıştı, çok kıymetli bir tesadüfle de bitiverdi.
Bir laf vardır "Tanrı uzun yaşamasını istediği sevdiği kullarını Datça'ya bırakırmış" diye. Uzun yaşama kısmını bilmem de sevdiği bir kulu olduğumu düşünüyorum evet. Kelimelerle oldum olası arası iyi olan ben, en büyük kaypaklığın da yine kelimelerde gizli olduğunu öğrendim. Teşekkürler hayat! Oynamasını bilene en güzel oyuncak çünkü kelimeler.
Bir önemli teşekkürüm daha var aslında. Bazen artık aranın çok da iyi olmadığı eski bir arkadaş, kendisi hiç farkında olmadan sana çok büyük bir iyilik yapabilir. Ne varsa yine arkadaşlarda var; bu da buraya böylece yazıla! Kelimelerin gazabından onun da korunmasını yürekten dilerim. Umarım benim şansımın o olması gibi, ben de onun şansı olabilmişimdir.
Bir zamanlar, hala hatırladığımda içimi acıtan bir yalan söylemiştim birine. Ne onu, ne kendimi üzmekti niyetim. Bir özür olarak değil - çünkü yalanın özrü olmaz - ama bir neden olarak sıralayabileceğim sebeplerim vardı. Hiçbir sebebin, bir yalanı haklı çıkaramayacağını, her yalanın büyük bir hata olduğunu da öğrendim, yine yaşayarak, bedellerin her birini teker teker üzerimde hissederek. Belki onun kefâretidir bu bir aylık 'yalan', bilemiyorum. Kulaklarım sonuna kadar açık, hayatın bana söylemek istediği şeyleri duymaya da, dinlemeye de hazırım.
Hayatımın o kadar kıymetli bir döneminden geçiyorum ki yaşamla aramda hiç bu kadar net, dolaysız bir ilişki kurulmamıştı. Niyetlerim ve yaptıklarım arasındaki en dürüst dönemim belki bu. Bir mükafat sanki, gizleri, söylenememişleri , acaba'ları yaşamından çıkarıp atınca hayatına girmeye çalışan yalanlar da üzerinde tutunacak yer bulamayıp akıp gidiyor. Evren, kendiliğinden su tutuyor sanki üstlerine, kayıp gitsinler, iz bırakamasınlar diye.
Biraz özel bir başlangıç oldu yazıya. Aslında niyetim, yeniden başlayan mutfak heyecanlarım üzerine bir şeyler karalamaktı.
Heyecan, adrenalin, delilik, bilgi/yaratıcılık ve becerinin buluşması benim için mutfaklar. Üç gün uzak kalsam ne kadar özleyeceğimi biliyorum artık.
Öğrenmek benim için çok önemli bir kavram oldu bu meslekte. Her çalıştığım mutfakta bilgime de, vizyonuma da birşeyler katabilmeyi çok önemsedim. Öyle bir deniz derya ki çünkü mutfaklar, öğrenmeye dair bitebilecek olan tek şey, insanın kendi şevki olabilir. Şimdi geride kalan üç güne baktıktan sonra yine doğru yerdeyim diyebiliyorum.
Örneğin geçen gün koca koca mavi yengeçlerle randevumuz vardı. Kaynar suda haşlandıktan sonra katır kutur kabuklarından ayırırken aklımdan tek geçen "umarım denize girdiğimde benden intikam almazlar" oldu:) O kapkalın, korunaklı kabukları ayırıp çıkardığımız içler yengeç dolması olmak için ayrılırken kabukları ise iyice yıkanıp dolmanın tabağı olmak üzere kenara alındılar.
Çok ilginç hayvanlar yengeçler. Kalın, çok sert bir kabuğun altında çok kıymetli bir şey gizliyorlar. O kabuğu aşmayı başaran ancak, o kıymetle karşılaşabiliyor.
Hayatı bir yengeç gibi yaşamak nasıl olurdu? Benim pek bilebildiğim bir şey değil bu. Kendini çabuk açan, o korunma kabuklarından çok edinememiş biriyim. Faydalarını da zararlarını da gördüm elbet bu durumun. Böyle durumlarda söylenecek tek bir şey var, temiz ve hakkaniyetli insanlarla karşılaşmayı dilemek.
Datça'nın her mekanı ayrı bir fotoğraf karesi. Elimden bir kaşığı kepçeyi, bir de fotoğraf makinemi düşürmüyorum zaten bu aralar:) Ama öyle de bir yerde çalışıyorum ki, içmeden sarhoş olmak üzerine ne söylenmişse böyle bir yer için söylenmiştir. Mutfaktan sadece bir kısmını (şükür ki) görebildiğim bu manzara, içimde masmavi okyanusları besliyor, bana hep hayatın güzelliklerini hatırlatıyor.
Yani böyle bir yerde, böyle bir mutfağın içindeyim. Yolunuz düşerse de beklerim efendim:)
Bir laf vardır "Tanrı uzun yaşamasını istediği sevdiği kullarını Datça'ya bırakırmış" diye. Uzun yaşama kısmını bilmem de sevdiği bir kulu olduğumu düşünüyorum evet. Kelimelerle oldum olası arası iyi olan ben, en büyük kaypaklığın da yine kelimelerde gizli olduğunu öğrendim. Teşekkürler hayat! Oynamasını bilene en güzel oyuncak çünkü kelimeler.
Bir önemli teşekkürüm daha var aslında. Bazen artık aranın çok da iyi olmadığı eski bir arkadaş, kendisi hiç farkında olmadan sana çok büyük bir iyilik yapabilir. Ne varsa yine arkadaşlarda var; bu da buraya böylece yazıla! Kelimelerin gazabından onun da korunmasını yürekten dilerim. Umarım benim şansımın o olması gibi, ben de onun şansı olabilmişimdir.
Bir zamanlar, hala hatırladığımda içimi acıtan bir yalan söylemiştim birine. Ne onu, ne kendimi üzmekti niyetim. Bir özür olarak değil - çünkü yalanın özrü olmaz - ama bir neden olarak sıralayabileceğim sebeplerim vardı. Hiçbir sebebin, bir yalanı haklı çıkaramayacağını, her yalanın büyük bir hata olduğunu da öğrendim, yine yaşayarak, bedellerin her birini teker teker üzerimde hissederek. Belki onun kefâretidir bu bir aylık 'yalan', bilemiyorum. Kulaklarım sonuna kadar açık, hayatın bana söylemek istediği şeyleri duymaya da, dinlemeye de hazırım.
Hayatımın o kadar kıymetli bir döneminden geçiyorum ki yaşamla aramda hiç bu kadar net, dolaysız bir ilişki kurulmamıştı. Niyetlerim ve yaptıklarım arasındaki en dürüst dönemim belki bu. Bir mükafat sanki, gizleri, söylenememişleri , acaba'ları yaşamından çıkarıp atınca hayatına girmeye çalışan yalanlar da üzerinde tutunacak yer bulamayıp akıp gidiyor. Evren, kendiliğinden su tutuyor sanki üstlerine, kayıp gitsinler, iz bırakamasınlar diye.
Biraz özel bir başlangıç oldu yazıya. Aslında niyetim, yeniden başlayan mutfak heyecanlarım üzerine bir şeyler karalamaktı.
Heyecan, adrenalin, delilik, bilgi/yaratıcılık ve becerinin buluşması benim için mutfaklar. Üç gün uzak kalsam ne kadar özleyeceğimi biliyorum artık.
Öğrenmek benim için çok önemli bir kavram oldu bu meslekte. Her çalıştığım mutfakta bilgime de, vizyonuma da birşeyler katabilmeyi çok önemsedim. Öyle bir deniz derya ki çünkü mutfaklar, öğrenmeye dair bitebilecek olan tek şey, insanın kendi şevki olabilir. Şimdi geride kalan üç güne baktıktan sonra yine doğru yerdeyim diyebiliyorum.
Örneğin geçen gün koca koca mavi yengeçlerle randevumuz vardı. Kaynar suda haşlandıktan sonra katır kutur kabuklarından ayırırken aklımdan tek geçen "umarım denize girdiğimde benden intikam almazlar" oldu:) O kapkalın, korunaklı kabukları ayırıp çıkardığımız içler yengeç dolması olmak için ayrılırken kabukları ise iyice yıkanıp dolmanın tabağı olmak üzere kenara alındılar.
Çok ilginç hayvanlar yengeçler. Kalın, çok sert bir kabuğun altında çok kıymetli bir şey gizliyorlar. O kabuğu aşmayı başaran ancak, o kıymetle karşılaşabiliyor.
Hayatı bir yengeç gibi yaşamak nasıl olurdu? Benim pek bilebildiğim bir şey değil bu. Kendini çabuk açan, o korunma kabuklarından çok edinememiş biriyim. Faydalarını da zararlarını da gördüm elbet bu durumun. Böyle durumlarda söylenecek tek bir şey var, temiz ve hakkaniyetli insanlarla karşılaşmayı dilemek.
Datça'nın her mekanı ayrı bir fotoğraf karesi. Elimden bir kaşığı kepçeyi, bir de fotoğraf makinemi düşürmüyorum zaten bu aralar:) Ama öyle de bir yerde çalışıyorum ki, içmeden sarhoş olmak üzerine ne söylenmişse böyle bir yer için söylenmiştir. Mutfaktan sadece bir kısmını (şükür ki) görebildiğim bu manzara, içimde masmavi okyanusları besliyor, bana hep hayatın güzelliklerini hatırlatıyor.
Yani böyle bir yerde, böyle bir mutfağın içindeyim. Yolunuz düşerse de beklerim efendim:)
1 Mayıs 2012 Salı
Yeni...
Geldim. Datça'daki yaşamımın ikinci sabahında sarhoşluğumdan arınıp bir iki satır karalamaya çalışıyorum. Lakin tutukluğun zirvesindeyim. Benim için çok önemli olan bu zamanları kayda geçirmek istemesem, yazmayı da umursamayacağım. Bir süre sadece denize baksam, kahve içsem, güleryüzlü komşularımın evinde çay toplantılarına çağrılsam, yürüsem, yürüsem, yürüsem...
Kağıda kaleme uzaklığım ruhsal değil, sadece fiziksel. Kendimin bile ne kadar uzun zamandır gerçekleşmesinin hayalini kurduğumu unuttuğum bana ait bir ev, bir düzen, bir yaşam alanına sahip olmanın gerçekleştiği bu günlere dair coşkumu hiç bir kelimenin dile getiremeyeceğini hissetmemden bu uzaklık.
Evimde geçirdiğim ilk akşam için kendime verilmiş sözümdü bir duble rakının etrafında şerefe kadeh kaldırmak. Dayımın çok sevdiğim bir adetidir; buz gibi rakı kadehini kaldırır, şerefine içeceği şeyi söyleyerek karşısındaki sevdiğinin yanağına dokundurur kadehi. O buz gibi kadehin yanağa değdiği an, sevmektir, sevilmektir, mutluluktur, şükürdür, içine hangi duyguyu koymak isterseniz odur. Sadece kendime içerken de o gece, yanağıma değen kadehte bunların her biri vardı.
Yaşanan her şeyin, belki her mutluluğun bir bedeli var. Buraya sadece güzel cümleler yansıyor gibi olsa da, hayat sadece pembe mutluluklardan ibaret değil. Hayatımı ufaltmaktan çok mutlu olduğum bu sahil kasabasında yaşamaya başlamak, yıllardır aşmayı başaramadığım bir eşiği geçmiş olmaktan ötürü çok önemli benim için. O kadar çok patinaj çektim, her başaramayışta o kadar yıprandım ki, büyük olmayan engeller bile büyüdü gözümde. Şimdinin, şu an bulunduğum zamanların anlamı belki de bunlar yüzünden büyük gözümde. Lakin hiçbir şey bedelsiz değil; bazen maddi, bazen manevi ama her şeyin bir bedeli var fakat sanırım önemli olan o bedellerin de katlanılabilir olması.
Fazla teşekkür modunda gidiyorum bu ara ama teşekkürü en çok hak eden zamanlar bunlar. Bir rakı sofrasını kiminle paylaştığın, sinemada yan koltuğun, yürürken elini kime verdiğin önemlidir derim hep. Alalade, laf olsun diye çok şey yaşanır hayatta. Ama alalade olmayan gelip çaldığında da kapıyı, hisseder insan, 'kıymet' belirmiştir çünkü yaşadığı anların içinde. Çok uzun zamandır hissetmediğim o kıymeti bana hatırlatan insana da bir teşekkür burdan.
Bazen kendini anlatabilmek için çok fazla cümleye ihtiyaç duymadan bir film ya da bir roman uzatabilmek önemlidir hayatındaki insana. Onu anlayabilecek bir kavrayıştadır karşındaki, bilirsin, hissedersin. Senin cümlelerin kurulmuştur zaten o filme/romana dair, ondakileri merak edersin, beklersin. Yakınlıkları ya da uzaklıkları sadece göründükleri anlamlarıyla algılamamasını seversin. "Tren yolunda içmeye gidelim mi" cümlesini gökyüzünün en ortasına yazmak istersin.
Şimdi şuraya bir özlü söz patlatmazsam olmayacak. Lafım size gibi görünebilir ama aslında kendime yazıyorum. Çok şeyden ders aldım ama olur da bir gün unutursam, yine yazı hatırlatsın bana diye...
Ne kendinin ne de başkalarının seni ertelemesine izin verme be canım 'insan'. Vallahi hayat sonsuza kadar sürmüyor.
Kağıda kaleme uzaklığım ruhsal değil, sadece fiziksel. Kendimin bile ne kadar uzun zamandır gerçekleşmesinin hayalini kurduğumu unuttuğum bana ait bir ev, bir düzen, bir yaşam alanına sahip olmanın gerçekleştiği bu günlere dair coşkumu hiç bir kelimenin dile getiremeyeceğini hissetmemden bu uzaklık.
Evimde geçirdiğim ilk akşam için kendime verilmiş sözümdü bir duble rakının etrafında şerefe kadeh kaldırmak. Dayımın çok sevdiğim bir adetidir; buz gibi rakı kadehini kaldırır, şerefine içeceği şeyi söyleyerek karşısındaki sevdiğinin yanağına dokundurur kadehi. O buz gibi kadehin yanağa değdiği an, sevmektir, sevilmektir, mutluluktur, şükürdür, içine hangi duyguyu koymak isterseniz odur. Sadece kendime içerken de o gece, yanağıma değen kadehte bunların her biri vardı.
Sevmem aslında pek yalnız içmeleri ama bu gece bir kendime olmalıydı sohbetim...
Yaşanan her şeyin, belki her mutluluğun bir bedeli var. Buraya sadece güzel cümleler yansıyor gibi olsa da, hayat sadece pembe mutluluklardan ibaret değil. Hayatımı ufaltmaktan çok mutlu olduğum bu sahil kasabasında yaşamaya başlamak, yıllardır aşmayı başaramadığım bir eşiği geçmiş olmaktan ötürü çok önemli benim için. O kadar çok patinaj çektim, her başaramayışta o kadar yıprandım ki, büyük olmayan engeller bile büyüdü gözümde. Şimdinin, şu an bulunduğum zamanların anlamı belki de bunlar yüzünden büyük gözümde. Lakin hiçbir şey bedelsiz değil; bazen maddi, bazen manevi ama her şeyin bir bedeli var fakat sanırım önemli olan o bedellerin de katlanılabilir olması.
Fazla teşekkür modunda gidiyorum bu ara ama teşekkürü en çok hak eden zamanlar bunlar. Bir rakı sofrasını kiminle paylaştığın, sinemada yan koltuğun, yürürken elini kime verdiğin önemlidir derim hep. Alalade, laf olsun diye çok şey yaşanır hayatta. Ama alalade olmayan gelip çaldığında da kapıyı, hisseder insan, 'kıymet' belirmiştir çünkü yaşadığı anların içinde. Çok uzun zamandır hissetmediğim o kıymeti bana hatırlatan insana da bir teşekkür burdan.
Bir de rüzgar var, resimde görünmeyen...
Bazen kendini anlatabilmek için çok fazla cümleye ihtiyaç duymadan bir film ya da bir roman uzatabilmek önemlidir hayatındaki insana. Onu anlayabilecek bir kavrayıştadır karşındaki, bilirsin, hissedersin. Senin cümlelerin kurulmuştur zaten o filme/romana dair, ondakileri merak edersin, beklersin. Yakınlıkları ya da uzaklıkları sadece göründükleri anlamlarıyla algılamamasını seversin. "Tren yolunda içmeye gidelim mi" cümlesini gökyüzünün en ortasına yazmak istersin.
Şimdi şuraya bir özlü söz patlatmazsam olmayacak. Lafım size gibi görünebilir ama aslında kendime yazıyorum. Çok şeyden ders aldım ama olur da bir gün unutursam, yine yazı hatırlatsın bana diye...
Ne kendinin ne de başkalarının seni ertelemesine izin verme be canım 'insan'. Vallahi hayat sonsuza kadar sürmüyor.
20 Nisan 2012 Cuma
Yeraltı'nda bir sofra!
"Kadın oluşuma dair sıkıntı duyduğum tek bir mevzu vardır; şöyle canım çektiğinde tek başıma oturup eski İstanbul meyhanelerinden birinde demlenememek! Yoksa bunun dışında pek memnunumdur cinsiyetimden." Oturduğum masanın içinde bulunduğu ortama girdiğim ilk anda, ara ara hep düşündüğüm bu cümleler düşüyor içime ve paylaşıyorum masanın öbür ucundaki özel insan ile.
Tren yolunun hemen dibine kurulmuş, yağmur altında salaş bir meyhane... Çilingir sofrasının âlası; birer dilim peynir, haydari, ezme ve olmazsa olmaz kâbilinden sohbeti katık edince Hayyam'ın kılıç misali satırlarına, şiir tadında bir gece daha ekleniveriyor hayatın keyif paydasına. (Bu aralar oldum olası hayalini kurduğum mekanların hepsi, aynı kafamda çizdiğim haliyle karşıma mı çıkıyor ne?)
Datça'da, önümüzdeki hafta temelli gidişimde beni karşılamak üzere bir ev bırakıp, tüm işimi gücümü ayarlayıp 'yeni' hayatımın kapısını sadece 15 günlüğüne, beni beklemesi için kapatıp geldim yeniden İstanbul'a. Giderken döndüğümde bulmayı beklemediğim güzellikler vardı İstanbul'da. Hayat, bu aralar en çok süprizler gongunda çalıyor saatini.
İstanbul'un "Bende geçireceğin son günlerini çok kıymetli kılacağım sana. Unutmayacak ve hep o anki heyecanınla hatırlayacaksın" cümleleri geldi kulağıma taa ben Datça'da iken. Gerekli gereksiz teşekkürleri sevmem ama edilmesi gerektiğinde de teşekkür yerine gitmelidir. Sebep olana da, İstanbul'a da çok teşekkür... Her ne olursa olsun hiç unutmayacağım bir on gün geçirdim ve daha nicelerini de geçireceğim belki.
Çilingir sofrasıyla biten bir gecenin sabahında pek kıymetli bir randevumuz vardı Zeki Demirkubuz ile. Yeraltı'nı, geçen cuma ben Datça'dayken vizyona girdiği günden beri bir an evvel izleyebilmek için kavruluyordum. Emek Sineması elden gidince İstiklal'deki en sevdiğim tek sinema olarak kalan Beyoğlu Sineması'nda oynadığını görünce de filmin ayrı bir memnuniyet duydum. Sinemayı terkederken içimden geçen cümlelerin ortak duygusu "sana geri döndüğümde lütfen keyif aldığım güzelliklerinden daha fazla eksilmeyesin İstanbul" idi.
Ve Yeraltı... Bu film, yıllardır zaman zaman bazı filmlerinde beğeniden zerre uzak olsa da görüşüm, hep hayranlıkla takip ettiğim Zeki Demirkubuz sinemasını neden bu kadar ilgiyle izlediğimin A'sı, B'si, C'si gibi. Kimseleri umursamadan, sadece kafasındakini yapan bir yönetmen olması büyütüyor onu perdede.
Bazı insanların 'saati' kurulurken içeriye bir 'es' kaçıveriyor sanki. Zaman işlerken o 'es'in önüne geldiğinde, bir saniye olsun duralamadan atamıyor akrebini öne. Bir saniye, on saniye, bir dakika, farketmez ne kadar olduğu, geride kalıyor ve artık ne kadar çabalasa da, uğraşsa da aradaki açığı kapatmayı asla başaramıyor. Hayatın tüm adaletsizlikleri, acıları, vicdansızlıkları, ikiyüzlülükleri o 'es'in içine toplanıyor. Direnmeyi, herşeye rağmen yaşamayı imkansız kılan bir büyük boşluk o.
Yeraltı'nın Muhammer'ini izlemenin bende yarattığı hislerdir bunlar. Her gün belki onlarcasını yaşadığımız yalakalıklar, ikiyüzlülükler Muhammer'de derin yaralar, izler bırakır. İçindeki 'es'e, o dipsiz boşluğa her seferinde daha çok teslim olur.
Bazı sahneler var ki karanlığıyla fena boğuyor insanı. O kadar karanlık ve karamsar ki, Demirkubuz sanki izleyicinin üzerine üflemek istemiş Muhammer'in dünyasındaki dumanı. Özellikle filmin ikinci yarısında on paket sigara içmiş kadar bir yoğunluk oturdu ciğerlerime. Ama bir yemek sahnesi var ki, bu filmin cümlelerinin atar damarı. Yeraltı'nın unutulmaz sofrası...
Ve Engin Günaydın... Sana, sen büyük oyuncusun dersem sanki haksızlık etmiş olurum diye düşünüyorum çünkü bence daha fazlasısın. Sakın seni 'tamir etmesinler' üstadım! Başka ne desem boş!
Asla ortalama bir film değil Yeraltı. Bu filme girerken yapılması gereken tek şey mısırları dışarıda bırakmaktır derim. Zeki Demirkubuz, sen iyi ki 'böyle' bir adamsın!
Tren yolunun hemen dibine kurulmuş, yağmur altında salaş bir meyhane... Çilingir sofrasının âlası; birer dilim peynir, haydari, ezme ve olmazsa olmaz kâbilinden sohbeti katık edince Hayyam'ın kılıç misali satırlarına, şiir tadında bir gece daha ekleniveriyor hayatın keyif paydasına. (Bu aralar oldum olası hayalini kurduğum mekanların hepsi, aynı kafamda çizdiğim haliyle karşıma mı çıkıyor ne?)
Datça'da, önümüzdeki hafta temelli gidişimde beni karşılamak üzere bir ev bırakıp, tüm işimi gücümü ayarlayıp 'yeni' hayatımın kapısını sadece 15 günlüğüne, beni beklemesi için kapatıp geldim yeniden İstanbul'a. Giderken döndüğümde bulmayı beklemediğim güzellikler vardı İstanbul'da. Hayat, bu aralar en çok süprizler gongunda çalıyor saatini.
İstanbul'un "Bende geçireceğin son günlerini çok kıymetli kılacağım sana. Unutmayacak ve hep o anki heyecanınla hatırlayacaksın" cümleleri geldi kulağıma taa ben Datça'da iken. Gerekli gereksiz teşekkürleri sevmem ama edilmesi gerektiğinde de teşekkür yerine gitmelidir. Sebep olana da, İstanbul'a da çok teşekkür... Her ne olursa olsun hiç unutmayacağım bir on gün geçirdim ve daha nicelerini de geçireceğim belki.
Çilingir sofrasıyla biten bir gecenin sabahında pek kıymetli bir randevumuz vardı Zeki Demirkubuz ile. Yeraltı'nı, geçen cuma ben Datça'dayken vizyona girdiği günden beri bir an evvel izleyebilmek için kavruluyordum. Emek Sineması elden gidince İstiklal'deki en sevdiğim tek sinema olarak kalan Beyoğlu Sineması'nda oynadığını görünce de filmin ayrı bir memnuniyet duydum. Sinemayı terkederken içimden geçen cümlelerin ortak duygusu "sana geri döndüğümde lütfen keyif aldığım güzelliklerinden daha fazla eksilmeyesin İstanbul" idi.
Sinema öncesi Aznavur Pasajı'nda karşımıza çıkan olağanüstü kare... Böyle bir yatağım olsun istiyorum:)
Ve Yeraltı... Bu film, yıllardır zaman zaman bazı filmlerinde beğeniden zerre uzak olsa da görüşüm, hep hayranlıkla takip ettiğim Zeki Demirkubuz sinemasını neden bu kadar ilgiyle izlediğimin A'sı, B'si, C'si gibi. Kimseleri umursamadan, sadece kafasındakini yapan bir yönetmen olması büyütüyor onu perdede.
Bazı insanların 'saati' kurulurken içeriye bir 'es' kaçıveriyor sanki. Zaman işlerken o 'es'in önüne geldiğinde, bir saniye olsun duralamadan atamıyor akrebini öne. Bir saniye, on saniye, bir dakika, farketmez ne kadar olduğu, geride kalıyor ve artık ne kadar çabalasa da, uğraşsa da aradaki açığı kapatmayı asla başaramıyor. Hayatın tüm adaletsizlikleri, acıları, vicdansızlıkları, ikiyüzlülükleri o 'es'in içine toplanıyor. Direnmeyi, herşeye rağmen yaşamayı imkansız kılan bir büyük boşluk o.
Yeraltı'nın Muhammer'ini izlemenin bende yarattığı hislerdir bunlar. Her gün belki onlarcasını yaşadığımız yalakalıklar, ikiyüzlülükler Muhammer'de derin yaralar, izler bırakır. İçindeki 'es'e, o dipsiz boşluğa her seferinde daha çok teslim olur.
Bazı sahneler var ki karanlığıyla fena boğuyor insanı. O kadar karanlık ve karamsar ki, Demirkubuz sanki izleyicinin üzerine üflemek istemiş Muhammer'in dünyasındaki dumanı. Özellikle filmin ikinci yarısında on paket sigara içmiş kadar bir yoğunluk oturdu ciğerlerime. Ama bir yemek sahnesi var ki, bu filmin cümlelerinin atar damarı. Yeraltı'nın unutulmaz sofrası...
Ve Engin Günaydın... Sana, sen büyük oyuncusun dersem sanki haksızlık etmiş olurum diye düşünüyorum çünkü bence daha fazlasısın. Sakın seni 'tamir etmesinler' üstadım! Başka ne desem boş!
Asla ortalama bir film değil Yeraltı. Bu filme girerken yapılması gereken tek şey mısırları dışarıda bırakmaktır derim. Zeki Demirkubuz, sen iyi ki 'böyle' bir adamsın!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)































