Hrant Dink etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hrant Dink etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Ocak 2012 Cumartesi

Kelimeleri özgür bıraktım!

Kelimeler varsın takılsınlar kendi başlarına. Yetmiyorlar hissettiklerimi anlatmaya. Sadece bu hafta çıkan yargı kararından sonra Bakunin'in şu cümlesini yazmak isterim:

"Hukuk, iktidarların fahişesidir!"


15 Eylül 2011 Perşembe

İstanbul sana diyeceğim var!

"Ey İstanbul, bütün kirini pasını vapurlar ve martılar saklıyor biliyor musun? Onlar da seni terkederse halin yaman" diye yazdım defterime yaz sonuna doğru bir vapur seferinde. Her vapura binişimde sanki o ana kadar İstanbul'la küsüm de yeniden barışıyormuşum gibi bir hisse kapılırım. Eh pek de yalan sayılmaz aslında, biz sık sık küseriz İstanbul'la birbimize.


Ben ona çokça kızarım. Çok talepkar, şımarık, yıpratıcı bulurum. Karaciğerini iflas ettiren bir alkolik gibi ya da akciğerlerini tüketecek kadar çok sigara içen bir tiryaki gibidir. Hızlı yaşayıp genç ölmek isteyenlerden... Bu yüzden bedenine de, ruhuna da hoyrat davrananlardan...

İşte o gün de yine biraz kızgındım sanırım kendisine. Ömür törpüsü bir trafiğin içinden çıkmış, saygısız kalabalıklarının arasında kalmıştım. Yani sanırım... Çünkü sık sık böyle olur:) Ama vapura biner, üst katına çıkar, mümkünse en kenara tüner, gözlerimi o en derin mavilere, bembeyaz köpüklere, vapur dostu martılara, Haydarpaşa'ya, Sultanahmet'e, Kız Kulesi'ne, Haliç'in gizemine dikerim. Tüm öfkesine, yılmışlığına, anlaşmazlığına rağmen sevgilisinin bir yaman bakışıyla mest olan iflah olmaz bir aşık gibi kalakalırım. İnsanlık tarihi kadar eski "ne seninle ne sensiz" vakâsı...


İşte her vapura binişimde, bir gün bu şehirden gidersem (ki sık sık düşerim bu gitme girdabına) en çok özleyeceğim şeyin bu vapurlar olduğunu düşünürüm.

Senenin hemen başında, yılbaşından birkaç gün sonra, henüz daha MSA günlerim sona ermemiş ama hayatım bambaşka zamanlara savrulurken ders çıkışı Beşiktaş'a inmiş ve vapuru beklerken denizi karşıma alıp bir soru sormuştum İstanbul'a: "Ne dersin, sence 2011 aramıza bir özlem sokar mı?" Dinledi, cevap vermedi. Ben bu suskunluğunu "yaşayalım ve görelim" olarak değerlendirdim.

Takvimler Eylül 2011... Ve ben hâla İstanbul'a, İstanbul da hâla bana ait. Kopamayan sevgililer... Halbuki ben ilişkilerde çiftlerin arasına biraz özlem girmesinin o ilişki için çok besleyici olduğunu düşünmüşümdür hep. Ama biz ayrılamıyoruz; hayat, bizim didişen sevgili rollerimizi çok seviyor anlaşılan:)


Bu aralar kafam karışık biraz bu konuda, kabul ediyorum. Siddhartha'nın bana söylemiş olduğu üzere tüm dış sesleri, empozeleri, toplumsal öğretileri susturarak sadece iç sesimi dinlemeye çalışıyorum. Ömrüm boyunca yapmak istediğim mesleği buldum, bunu bulmakta da iç sesimin klavuzluğuna başvurmuştum bundan yaklaşık bir buçuk sene önce. Peki ya yaşamak istediğim şehir? Net bir cevap yok; diyorum ya, kafam karışık. Artılar ve eksilerin muhasebesi döküm halinde.

Dün yine bir vapur seferinde iç ses deftere şu satırları döktü: "Bu şehirde kalmak için bir nedene ihtiyacın var." Evet, sanırım artık nedensiz görüyorum kendimi İstanbul'da yaşamaya dair.


İstanbul'da yaşıyor olmanın, İstanbul'un tadını alıyor olmanın bazı olmazsa olmazları var benim için. Örneğin ille de İstanbul, ille de İstanbul'sa yaşamak için, Kuzguncuk olmalı mesela o İstanbul'un adı. Ya da bir ada balkonundan baklamalı İstanbul'a her akşam; belki bir Galata cumbasına tünemeli... İlle de İstanbul, ille de İstanbul'sa, bir anlamı olmalı bu şehirde yaşadığın semtin... Benim için bu demek İstanbul. Yeni kurulan büyük büyük bloglu, üst düzey güvenlikli sitelerde yaşamak değil benim İstanbul anlayışım. Ruhum buna göre kurulmamış, kurgulanmamış. İhtiyacım olan nefesleri alabildiğim bir sahil kenarına inebilmek için otobüste ter kokuları arasında tost olmak ya da maaşımın üçte birini hatta bazen daha da fazlasını benzine yatırmak arasında tercih yapmak değil.


Sonuç olarak... Sonuç falan yok aslında. Defter yetmedi, bir de buraya içimi dökmek istedim. Bu aralar karışığım, karmakarışık... Sucuklu, kaşarlı, domatesli tost gibi yani:) (Leylak Dalım ve Lalelerin Lale'siyle Burgazada gezimizde oturduğumuz çay bahçesinde verdiğimiz tost siparişlerini garson kardeş, karmakarışık (sucuklu, kaşarlı, domatesli), karışık (sucuklu, kaşarlı) ve kar (sadece kaşarlı) olarak isimlendirmiş ve çok güldürmüştü bizi. Bu yazıda onun da anılası varmış demek:))

--------------------------------------------

Paul Auster'ın Görünmeyen romanında 20'li yaşlarına gelmiş iki kardeş her yıl, yıllar evvel kaybettikleri ufak kardeşlerinin doğum gününü kutlarlar, her nerde ve ne yapıyor olurlarsa olsunlar. Ayrı ya da birlikte hiç değiştirmedikleri bir kutlama seramonileri vardır. Bunu neden mi yazdım?

İyi ki doğdun dost Hrant!

19 Ocak 2011 Çarşamba

"Bedelin pahalıydı, ödedim"... Yeniden...

2009'un Sevgililer Günü'nde yazmışım aşağıdaki yazıyı. Bugün 19 Ocak... 4 yıl öncenin 19 Ocak'ı hayatımın en çok ağladığım günlerinden biriydi. Bugünse gözlerim değil ama içim kan ağlıyor. Sanki bu, daha da kötü. Gidilen bir gıdım yol yok. Tersine, eller, kollar daha bir kana bulanık...

Bu güzel insanın güzel kelimeleri okuduğum ilk günden beri benim için hep ayrı bir anlamda olmuştur. Çok içimde hissetmiş, sanki bu aşk hikayesinin kahramanlarından biriymişim gibi derinden yaşamışımdır her kelimeyi.

İki yıl evvel yazdığım bu yazıyı bugün yeniden paylaşmak, anmak istediğim bu güzel insanı kendi kelimeleriyle selamlamak istedim. Biliyor musun sevgili Hrant, bundan tam 10 ay önce yine bir ayın 19'unda bir rüya gördüm ben. Rüyamda gelip "Rakel'i de vurdular Zeren, inanabiliryor musun, Rakel'i de vurdular" diyorlardı. Senin Rakel'in değildi o gün vurulan, olmasın da, yaşam bu acıyı da göstermesin bizlere. Başka bir Rakel'di o, asla bir Hrant'a sahip olmamış bir Rakel...
----------
Ey sevgilim, ey birtanem, ey 'ben'tanem!
Aç gözlerimi hadi...
Ve anımsa.
Günlük ezberimizin bozulduğu, sıradan söylemlerimizin kekeleştiği ilk göz sevişmelerimizi anımsa.
Sınırlanmış yaşantımızı ilk yırtışımızı...
Dayatılanlara, sunulanlara yenik düşmüş bakışlarımızın ilk dirilişini, direnişini...
Tarih yaratıyordu artık o gözler... Anımsa.
Yüklüydük, gayrı insani yüklerin en ağırıyla...
Aşk bu, kolay mı öyle kapıp da kaçmak? Kolay mı öyle tarih yaratıp da zamanın insafına terketmek?
Sırtlayıp taşınması gerekirdi geleceğe... Beslenmesi gerekirdi.
Azalmanın değil çoğalmanın hücresiydi sırtladığımız... Bütün hallerimizin çekirdeğiydi.
Artık silahımız da oydu... Atom bombamız da.
Nice acılı ve zalim çalkantıların arasından hep onun sayesinde sıyrılacaktık.
Onu kaybetmemeliydik. O bizim tarihte ilk kurtarılacak ve hep kurtarılacak üretim aracımızdı. Zamanla hesaplaşmamızda, didişmemizde, cebelleşmemizde tek kalemizdi. "Büyük dünya"ya karşı verdiğimiz mücadelede "Küçük dünyamız"dı, savunma alanımızdı, sığınağımızdı.
Ey sevgilim, ey aşkım!
Sen var ya sen, hep uğruna mücadele ettiğim barıştın, huzurdun.
Farklı olma hakkımın, eşit yaşama arzumun ve özgürlük sevdamın köküydün. Sen benim sonradan kazandığım sosyal bir hak değil, insan olma temelimdin. Ta kendimdin, halimdin.
Sakındığımdın. Ödediğim bedellerin nimetiydin.
Hep yaşadığım ama hiç erişemediğimdin.
Sevgilim!
İnan ben seni onursuz hiçbir sevdayla aldatmadım.
Bedelin pahalıydı, ödedim... Ödeyeceğim.
Ve günün birinde sevgilim, gözlerim yorulanda...
Çağır çocukları yanına.
Aç gözlerimi son bir kez.
Onlara bebeklerimi göster ve de ki:
"Sizin babanız beni işte bunlarla sevdi."


Bu mektup yıllar evvel Hrant Dink tarafından eşi Rakel Dink'e yazılmış bir aşk mektubu. Hrant Dink, 19 Ocak 2007'de öldürülmeden bir hafta önce Rakel'le birlikte eski mektupları, fotoğrafları önlerine dökmüşler, okuyup okuyup gülüşmüşler.

Sonra bu mektup gelmiş ellerine. Sitem etmiş Hrant. "Ben sana neler yazmışım, bak sen bana hiç aşk mektubu yazmadın" demiş. "Niye yazayım ki" demiş Rakel de. "Sen hep yanımdaydın, söyleyeceklerimi sana söyledim". Hrant'ı yanından bu kadar erken bir şekilde alacaklarını bilseymiş böyle der miymiş? Nereden bilsin! Hepimiz hayatımızı bir gün hiç sona ermeyecekmiş gibi yaşamıyor muyuz?

Hrant bir hafta sonra ebediyen ayrılınca yanından Rakel'in, cenazede okuduğu o tüyler ürperten yazıyı kaleme almış Rakel de, hayatının ilk ve son aşk mektubu olarak atıfta bulunarak. Onu buraya yazmayacağım, merak eden olursa, nasılsa bulur okur. Sadece o yazıdan iki cümle:

"Ben de sana yazdım aşk mektubunu sevgilim.
Bana da ağır oldu bedeli sevgilim"

Benim bu güne, aşka, sevgiye, sevgililere dair söyleyecek daha başka bir sözüm yoktur!

10 Aralık 2010 Cuma

"Balık rakıyla yakalanır"

"Ne ağ, ne de olta, balık rakıyla yakalanır."


Ara Güler'in bir iki gün içinde piyasaya çıkacak olan Kumkapı Ermeni Balıkçıları kitabının tanıtım yazısında rastladım bu cümlesine. Otuz yıllık şu ömrümde ne ağla, ne de oltayla, bizzat rakının kendisiyle yakaladığım balıklar düşüverdi aklıma.

Kimi zaman balıkların şahı lüfer vardı rakının ucunda, kimi zaman kış güzeli palamut, zaman zaman tekir, zaman zaman hamsi... Ama istisnasız her zaman en az iki kişinin çevrelediği bir sofra... Çünkü rakı tek kişilik değil, çok kişilik sofraların tacıdır.

1957 sonrası kuşağın hiç bilmediği, yaşamadığı bir İstanbul kasabasını, Kumkapı'yı anlatıyor Ara Güler. Bir zamanlar ufak bir balıkçı köyü olan Kumkapı'yı... 1957-60 yılları arasında yapılan sahil yolunun araya koca bir beton yığını döşemesiyle ayrılır Kumkapı ile denizin komşuluğu birbirinden. Bugünkü Kumkapı ile o günlerin hemen denizin dibine kurulu Kumkapı'sı asla aynı değildir, olmayacaktır da. Ustanın siyah-beyaz objektifinin kareleri bile adeta bu farkın birer kanıtı gözünüzün önünde. İstanbul'a dair bizden çalınan, esirgenen güzelilkler...

Ne deniz eskisi gibi dalgalarını sahile vuracak kadar Kumkapı'nın dibinde artık, ne de eskinin deniz sevdalısı, balıkların belalısı Ermeni balıkçılar bu şirin 'köyün' sokaklarında. Azaldılar, 'yok'luk sınırındalar.

Yine de, tüm bu yitirmişliklerine, azalmışlıklarına rağmen koklamasını bilene kaldırım taşlarında, cumbalı sokaklarında hala eskinin kokusunu bir parça olsun barındırıyor Kumkapı.

Bir sene öncesi dönemlerde halletmem gereken bir mesele, yolumun arka arkaya bu çok sevdiğim semte düşmesine neden olmuştu. Şiirsel bir ritüel gibiydi Kumkapı'ya gidişlerim. Kadıköy'den vapurla Eminönü'ne geçiyor; ordan, bana 1950'lerde yaşadığımı hissettiren Sirkeci Tren İstasyonu'na geçip Kumkapı trenine biniyordum. O tren yolculuğu bile bir andır İstanbul'a dair yaşanması gereken.

Eskidir İstanbul'un banliyö trenleri, güyya yenilenmiş olanları bile eskidir. Cankurtaran, Kumkapı, Samatya diye uzayıp giden istasyonların etrafında çevrili o ahşap evlerin yıpranmışlığı kadar eski... Öyle ki aynı gün içinde yolunuzu hem Kumkapı'ya hem Maslak'a düşürürseniz örneğin, yaşadığınız şehir konusunda ciddi bir algı yanılsamasına girmeniz mümkündür. Maslak plazalarıyla o tahta rutubet kokulu, yaşam izleriyle dolu evlerin aynı şehrin parçası olduğuna inanmak zordur çünkü.

Kumkapı tren istasyonu, bir alt geçitle Kumkapı'nın o meşhur meyhanelerinin bulunduğu sokağa bağlanır. Benim gibi İstanbul'un bu yakasına, bu semtlerine, bu tarihine uzak büyümüş biriyseniz eğer, yürürken bakar, bakar, bakar, gördüğünüz her kareyi hatırlamak, bastığınız her taşı ezberlemek, karşılaştığınız her insanla konuşmak istersiniz.

Kumkapı'ya sadece işim düştüğü için gidişlerimi affetirmem gerek sanki şimdi. Ara Güler'in kitabı hakkında okuduklarımın bana hissettirdiği budur. Bir elimde onun kitabı, bir elimde fotoğraf makinem, şimdi sadece ve özel olarak Kumkapı için gitmeliyim. Hatta mümkünse yanıma dostları da katıp günün sonunda rakıyla balıklar yakalamalı, masamıza gelen çalgıcılarla iki şarkı patlatmalıyım. Ama bunu hiç vakit geçirmeden yapmalıyım.

Celal Üster'in Ara Güler'in kitabıyla ilgili yazdığı yazıdan bir alıntı hislerime tercüman oluverdi:

"Güler'in siyah beyazlarına bakarken, Kumkapılı Ermeni balıkçılarla söyleşilerini okurken, Hrant Dink'in sandalda balık tutarken çekilmiş fotoğrafı düştü aklıma. Neden dersiniz? Neden acaba!".


ps: Fotoğraf, 1950'nin Kumkapı'sından Ara Güler'in objektifine aittir.

14 Şubat 2009 Cumartesi

"Bedelin Pahalıydı, Ödedim..."

Ey sevgilim, ey birtanem, ey 'ben'tanem!
Aç gözlerimi hadi...
Ve anımsa.
Günlük ezberimizin bozulduğu, sıradan söylemlerimizin kekeleştiği ilk göz sevişmelerimizi anımsa.
Sınırlanmış yaşantımızı ilk yırtışımızı...
Dayatılanlara, sunulanlara yenik düşmüş bakışlarımızın ilk dirilişini, direnişini...
Tarih yaratıyordu artık o gözler... Anımsa.
Yüklüydük, gayrı insani yüklerin en ağırıyla...
Aşk bu, kolay mı öyle kapıp da kaçmak? Kolay mı öyle tarih yaratıp da zamanın insafına terketmek?
Sırtlayıp taşınması gerekirdi geleceğe... Beslenmesi gerekirdi.
Azalmanın değil çoğalmanın hücresiydi sırtladığımız... Bütün hallerimizin çekirdeğiydi.
Artık silahımız da oydu... Atom bombamız da.
Nice acılı ve zalim çalkantıların arasından hep onun sayesinde sıyrılacaktık.
Onu kaybetmemeliydik. O bizim tarihte ilk kurtarılacak ve hep kurtarılacak üretim aracımızdı.
Zamanla hesaplaşmamızda, didişmemizde, cebelleşmemizde tek kalemizdi. "Büyük dünya"ya karşı verdiğimiz mücadelede "Küçük dünyamız"dı, savunma alanımızdı, sığınağımızdı.
Ey sevgilim, ey aşkım!
Sen var ya sen, hep uğruna mücadele ettiğim barıştın, huzurdun.
Farklı olma hakkımın, eşit yaşama arzumun ve özgürlük sevdamın köküydün. Sen benim sonradan kazandığım sosyal bir hak değil, insan olma temelimdin. Ta kendimdin, halimdin.
Sakındığımdın. Ödediğim bedellerin nimetiydin.
Hep yaşadığım ama hiç erişemediğimdin.
Sevgilim!
İnan ben seni onursuz hiçbir sevdayla aldatmadım.
Bedelin pahalıydı, ödedim... Ödeyeceğim.
Ve günün birinde sevgilim, gözlerim yorulanda...
Çağır çocukları yanına.
Aç gözlerimi son bir kez.
Onlara bebeklerimi göster ve de ki:
"Sizin babanız beni işte bunlarla sevdi."

Bu mektup yıllar evvel Hrant Dink tarafından eşi Rakel Dink'e yazılmış bir aşk mektubu. Hrant Dink, 19 Ocak 2007'de öldürülmeden bir hafta önce Rakel'le birlikte eski mektupları, fotoğrafları önlerine dökmüşler, okuyup okuyup gülüşmüşler.

Sonra bu mektup gelmiş ellerine. Sitem etmiş Hrant. "Ben sana neler yazmışım, bak sen bana hiç aşk mektubu yazmadın" demiş. "Niye yazayım ki" demiş Rakel de. "Sen hep yanımdaydın, söyleyeceklerimi sana söyledim". Hrant'ı yanından bu kadar erken bir şekilde alacaklarını bilseymiş böyle dermiymiş? Nereden bilsin! Hepimiz hayatımızı bir gün hiç sona ermeyecekmiş gibi yaşamıyor muyuz?

Hrant bir hafta sonra ebediyen ayrılınca yanından Rakel'in, cenazede okuduğu o tüyler ürperten yazıyı kaleme almış Rakel de. Onu buraya yazmayacağım, merak eden olursa, nasılsa bulur okur. Sadece o yazıdan iki cümle:

"Ben de sana yazdım aşk mektubunu sevgilim.
Bana da ağır oldu bedeli sevgilim"

Benim bu güne, aşka, sevgiye, sevgililere dair söyleyecek daha başka bir sözüm yoktur!