Çocukken oyuncaklarımın benimle konuşmasını nasıl da isterdim. Bunun nafile bir istek olduğunu anladıktan sonra başladım ben onları konuşturmaya. Hikayeler anlattılar; benden habersiz gezip gördükleri yerlerden bahsettiler; bilmediğim diyârların, görmediğim alemlerin masal kahramanları oldular. Keşfedilmemiş bir kukla sever olacağımın sinyallerini daha o yaşımda verirmişim meğerse.
Şimdi düşünüyorum da, her çocuk adı konmamış bir kuklacı aslında. Hangi çocuk oyuncaklarını en sevdiği hikayelerin ya da sınırsız hayalgücünün başkahramanı yapıp da dile ve cana getirmez?
Sonra bir gün annelerin uyurken anlattığı bir masal ya da "bu vazoyu sen mi kırdın bakiyim?" sorusuna verdiğiniz hayır cevabına "bak yalan söyliyim deme sakın, pinokyo gibi burnun uzar sonra" serzenişleri sayesinde kuklaların en meşhuru ama aynı zamanda da en yaramazı Pinokyo'yla tanıştık. Canlanıp dile gelmesi, bir odun parçasından yontularak yapılmış olduğu için hareket ederkenki o komik halleri vs hepsi güzeldir de, bence bir çocuk için en çok o minik yaramazlıklarıdır cezbedici olan. Hangi çocuk hoşlanmaz ki biraz haylazlıktan?:) Bilmiyorum benim gibi gerçekten korkanınız var mıydı söylenen o çocuk yalanları sonrasında burnunun uzayacak olmasından?:)
Benim çocuk olduğum yıllarda ben ve benim gibi çocuk olanlar kendi minik kuklalarımız oyuncaklarımızla, hâla anlatılmaktan/canlandırılmaktan vazgeçilmemiş Karagöz ve Hacivat oyunlarıyla, sırdaş ve arkadaş Pinokyo'larımızla çeşitlendirirdik kuklacılık yeteneklerimizi. Şimdi bizim bu çocukluk 'aşk'larmız pek ortalarda olmasa da, 11 yıldır hoş bir bahar geleneği olarak devam eden bir festival var İstanbul'da. Baharın son ama en yeşil ayını şenlendiren bir festival, Kukla Festivali...
Ne yazık ki bu sene festival 9 Mayıs itibarı ile sona erdi. Önceden yazıp haber vermekte geciktim. Ama bu yazıya başlarkenki niyetim zaten festival haberciliği yapmak değildi. İstiyorum ki, kuklalardan, oyuncaklarımızdan, onlarla yarattığımız hayallerden, hikayelerden, masallardan hiç vazgeçmeyelim. Hayal gücümüz hep zengin kalsın, tıpkı bir çocuğunki gibi.
Arada bir gerçeklikten biraz sıyrılabilmek, kendimize canımız istediğinde kaçıp gidebileceğimiz yeni dünyalar yaratmak, paylaşmak onları önce çocuklarla sonra birbirimizle... Bence 'gerçek' dünyayı da arada bir biraz kendisi ile baş başa bırakmalı. Her gün, her an onunla yüzleşmek zorunda olup da sürekli canımız acıyınca, her yanını didiklemektense bırakalım biraz da kendi hali ile boğuşsun. Masallar okuyalım biraz, çocukluk kitaplarımızı karıştıralım belki, Pinokyo olsun, Heidi olsun... Nasılsa ne zaman dönmek istersek, orada tüm haşmeti ile bizi bekliyor olacak 'gerçek' dediğimiz o dünya. Hem belki o da bize bu kadar zarar vermekten vazgeçer böylece. O canımızı acıtan gerçekliği yaratan da biz insanlar olduğumuza göre belki biz yîkarsak biraz kendimizi, süslenirsek çocukluk masallarımızla, gerçeklik de acıdan, önce döner ekşiye, sonra da belki... Denemeden öğrenebilir miyiz ki?
Not: Resimde görülen Pinokyo kuklası çok sevgili bir dostun doğum günü armağanıdır. Canım arkadaşıma bir kez daha teşekkürler...