Nazlı Eray etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Nazlı Eray etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Kasım 2012 Cuma

Aşkın romanları

Yekta Kopan'ın bu yazısını okuduktan sonra aklımda uçuşmaya başladı düşünceler. Aşkların romanlarını düşünmeye başladım. Yazının bu konuyla hiç alakası olmamasına rağmen muhtemelen Pal Sokağı Çocukları'nı hatırlamış olmanın sebep olduğu bir çağrışımla gidiverdi aklım bu zamandan öteye. Pek çok şeyin romanıydı çünkü Pal Sokağı Çocukları; çocukluğumun romanı, arkadaşlığın romanı, masumiyetin romanı, savaşa karşı tüm zorluğuna rağmen barıştan yana olmanın romanı ve daha kişisel bir hikayede bitmiş bir sevdanın paylaşılmış son romanı.

Her aşkın bir coğrafyası olduğundan bahseder Altın Kafes'te Nazlı Eray. İlk okuduğumda bu sayfaya yazmış olduğum gibi o aşkın yaşandığı sokaklar, evler, sinemalar, şehir/ler, kafeler, kaldırımlar o aşkın coğrafyasıdır ve işte tam da bu yüzden aşk gittiğinde dar gelir bu mekanların her biri. Bazen kesişir aşkların coğrafyaları, bazen de tertemiz yeni coğrafyalar edinir kendine.

Tıpkı bunun gibi aşkların romanları da var aslında. Birlikte okunmuş, birlikte alınmış, hediye edilmiş, hayatların birbirlerine ait olunmadığı zamanlarında külte dönüşüp sen de oku diye ödünç verilmiş, altını çizdiği satırlardan O'nun izini sürmeye/anlamaya çalışılmış, üzerine kendi altı çizik satırlarının yaratıldığı romanlar...

Kitaplar...

Her yaş üzerine yapışmış yeni hikayelerle atıyor yukarıya kendini. Acı, tatlı, kırık, sahici... Ve her roman kendi hikayesinin haricinde bir de okuyanın o dönemki hikayesini biriktiriyor üzerinde. Bir zamanlar, her yıl dönümünde geride bıraktığımız yıl kadar kitap hediye eden bir sevgilim vardı örneğin. Kitap Fuarı'nda tanışmayla başlamış bir ilişkiden tam da beklenebileceği gibi belki de:) Alacağım hediyeyi önceden bilmek hiç bu kadar keyif vermezdi. Gülümseyerek hatırlıyorum şimdi bu hikayedeki naifliği.

Aşkın coğrafyası yazımda yazdıklarımı bugünümden okuyunca da bir garip oluverdim. Bir seneyi aşkın bir sürede gitmelere uzak bir ruh halinden, sadece gitmenin ruh haline atlamakla kalmadım gittim de üstelik. Gerçi gidişimin o yazıda bahsettiğim türden bir kaçışla hiç alakası yok. Artık kendimi hiç ait hissedemediğim bir 'dünya'dan uzaklaşmak, kendimi uyumlandırabildiğim bir coğrafyayı bulabilme arzusuydu benimki. İşte yazının sihirli değneği... Unutmaya mahkum olduğu anlara nasıl da taşıyıveriyor insanı. Ve hayatımızda hiçbir şey olmadığını, değişmediğimizi, herşeyin hep aynı rutinde gittiğini sanırken aslında nasıl da değiştiğimizi gösteriyor yazı.

Burada yazdığım yazmadığım öyle çok âna gittim ki bugün tek bir yazının düşündürdükleriyle, hatırlanmak istedi sanırım bazı anılar, insanlar... Acı-tatlı beni ben yapan herşeye ve herkese selam olsun!

5 Şubat 2012 Pazar

Bir şehir ve ben...

Bir şehir seçmek istiyorum bu aralar. Kocaman dünya haritasını önüme alıp, bir şehir seçmek. Sonra o şehrin içinde kendimi hayal etmek. Sırtımda çantam, boynumda bir fotoğraf makinesi, elimde olmazsa olmaz minik not defterim. Uçsuz bucaksız sokaklar, caddeler, bulvarlar, meydanlar... Mümkün olduğunca yürümek, yürümek, yürümek... Ayaklarım bir fil ayağı olana kadar. Yürümenin yorgunluğunu ancak keşfedilenlerin büyüsü unutturabilir. Bizzat tecrübeyle sabittir.

Ama en çok pazarlarını keşfetmek isterim o şehrin. Sofraların hangi meyvelerle, sebzelerle renklendiğini, hangi baharatlarla lezzetlendiğini görmek, toprağın, denizin, havanın o şehrin insanlarına nasıl bir bereket sunduğuna şahit olmak.

Böyle bir sokağa kurulmuş olsa o pazar...

İflah olmaz bir hamurişi sever olarak çayımın, kahvemin yanına gidecek en bilmediğim hamur lezzetleriyle buluşmak için pastanelerini gezmeliyim sonra o şehrin. Ekmek kokularını duymalı, şekillerini hafızama kazımalıyım. Yıllar yıllar evvel taa çocukluğumda okuduğum Ekmekçi Kadın'ın hikayesinin ruhuma işlediği o 'ekmek masalları'nın peşinde koşmalıyım. Şimdi şimdi farkediyorum ki, ekmek kültürü olmayan kültürlerle aramda 'ait olamamak' üzerine kurulu bir mesafe var, hiç kapanmayacak. Fırın ve pastane kokularında tarifi imkansız bir samimiyet ve aşk büyüsü olduğuna şiddetle inanıyorum. İtiraf ediyorum, tam da bu yüzden bir fırıncıya koşulsuz şartsız aşık olabilirim, etrafındaki o kokunun hatrına:) Ha bir de kitapçılara tabi. Onlar listenin daima birinci sırasında:)

Denize uzanmış olsa bütün evler...

Bir Nazlı Eray romanı kahramanıymışım gibi şehrin karşıma çıkarmasını hayal ettiğim, kimi hayatta kimi çoktan başka diyarlara göçmüş yaşam kahramanlarını düşlemek sonra... Sınırsız bir hayalgücüyle, sonsuzluğun özgürlüğüyle... Doğumun değil, yaşamın o şehre bağladığı insanlar olmalı düşlediklerim. Hayatlarının bir zamanında o şehirde iz bırakmış, yaşadıkları şehirle bütünleşmeyi bilmiş insanlar.

Prag olsa o seçeceğim şehir misal, Kafka'yla buluşmadan ayrılmak mümkün olabilir mi hiç? Ben bu şehri biraz da onunla sevmedim mi? Saatlerce oturup romanlarını yazdığı, adeta bir parçası haline geldiği kafede bir kahvenin tadını paylaşmalı mutlak benimle. Yoksa imkanı yok rahat bırakmam ruhunu:) İki yıl kadar önce Nazlı Eray'ın Kayıp Gölgeler Kenti'ni okurken tarifsiz bir hayranlık beslediğim Mucha Kadınları'nın izini sürmeliyim sonra Prag'da.

Sarıların arasında kaybolmak mesela...

Ya da minicik bir kasaba olmalı belki. Hayal edilen bir şehrin kuytu bir köşesinde, bir dere kenarında kalıvermiş, eski bir kasaba. Sadece 50 yaş üstü insanların yaşadığı, gençlerin daha hareketli 'merkez'lere kaçtığı dingin bir kasaba. Sırtımdaki çantadan, boynumdaki fotoğraf makinesinden, etrafa yönelttiğim hayranlıkla karışık şaşkın ifadelerden ve gençliğimden turist olduğumu anlayan, elinde pazar filesi evine dönen teyze, sıcak bir gülümseme bırakıverse deklanşörümün içine.

İşte böyle, bir şehir seçmek istiyorum bu aralar. Gitmek için zaman ve fırsat bulup bulamayacak olmanın ötesinde gitmeyi hayal etmek istediğim bir şehir.

Her yıl bu zamanlarda böyle bir kurt gelip düşüverir benim içime. Gitmek kadar gitmeleri düşlemeyi de severim ben. Her gidiş, sadece o yolculuğun kendisinden ibaret değildir asla. Öncesinde hayal edilen, düşü kurulan zamanlardan başlar, yoldan dönülüp yaşananların etkisini devam ettirdiği zamanlarla son bulur.

Yolun fikri içinize düşmeyegörsün...

6 Ekim 2011 Perşembe

Bugün... Bir gün...

İstanbul'da güzel bir sahil restoranında kuytu bir masaya kurulmuş kıpkırmızı saçlı güzel mi güzel bir kadın... Karşısında belki bir arkadaşı, belki bir hayranı, belki bir akrabası... Belli ki sohbet hoş, keyifli. Ne etrafın ilgisi umurlarında, ne de onların etrafa bir ilgisi mevcut. Ne de olsa her gerçek sohbet topyekûn bir özen ister. Onlar o özende buluşmuşlar besbelli.

Amma velakin, restorana giren iki arkadaş 'o' kadını anında farkediverir. Çünkü bazı kadınlar parıldar. Ne bir kuytu saklayabilir onları, ne de güneşten korunmuş bir gölge... Ve o iki arkadaştan biri dayanamaz, iki adımda 'kırmızı büyü'nün yanında alıverir soluğu. Sıcak bir iki cümle, yine sımsıcak bir tokalaşma... Yeter...

Nazlı Eray, siz gerçekten benim bu hayatta tanıdığım en parlak kadınlardan birisiniz. Işıltınız hiç eksilmesin!


Şimdi düşünüyorum da, sanırım mevsimlerin değiştiğini görmek için muhakkak bir parka doğru sürmeli adımları. Onca ağaç, çiçek, çimen arasına dalınca konuşuyor ağaçlar mevsimin rengini. Hele de ağaçların altındaki bir masaya kurulunca konfeti niyetine yağıyor sapsarı olmuş yapraklar. İçilmiş bir bardak çayın yanında birden çok güzel bir dekor oluştuğunu farkediyor ve evet, ben bu ânı yakalamalıyım diyorsun.

Canım kadar çok sevdiğim bir arkadaşımla bir yolculuğa çıktım bugün. O sonbaharın, o sarı yaprakların altında en az 15 yıllık bir yolculuğa... Hayatımın en ferahlatıcı sohbetlerinden biriydi. Bir evin bir kızı, bir evin bir torunu olmuş iki ufak velet 30 yıllık bedenlerinde konuştular da konuştular. Soğuk kış gecelerinde anneanne evinde sarınılan sımsıcak yorganlar, sabah kızarmış ekmek kokusuyla uyanmanın keyfi, o bitmez tükenmez anneanne sıcaklığı, güveni... Buram buram koktu bugün her yanımda.

Ben bugün, sadece 'bugünü' tarihe not düşmek için yazıyorum.

Ben bugün, bu sabah yine bana heyecan veren bir olaya adım attım.

Ben bugün, yine bana çok keyif veren bir romana başladım.

Ben bugün, çoktan gelmiş sonbaharın ortasında yaprakların arasında can dostumla oturdum.

Ben bugün, en sevdiğim yazarlardan birine sımsıcak bir merhaba dedim.

Ben bugün, bütün bunların şerefine eve gelince kendime en sevdiğim yemeklerden birini pişirdim.

Ben bugün, şimdi bu yazıyı yazıyorum.

Ben bugün, birazdan kendimi bol köpüklü bir kahveyle ödüllendirip bu sefer de başka bir yazıya gömüleceğim.

Ve ben bugün, bugünü sonbaharın en güzel günü ilan ediyorum. Yaşanacak tüm diğer güzel günlere duyurulur, daha iyisini yaparım diyen buyursun:)

2 Ağustos 2011 Salı

Aşkın coğrafyası

Aşkın coğrafyası... İlk Nazlı Eray'ın Altın Kafes'inde okudum bu etkileyici tamlamayı... Her aşkın bir coğrafyası olduğundan, onun yaşandığı sokakların, caddelerin, kafelerin, denizlerin, o aşkın coğrafyasını oluşturduğundan bahsediyordu. Dolayısıyla da her aşkın coğrafyasının farklı olduğundan...

Kelimelerin gücünü iliklerime kadar hissetmemi sağlayan ifadelerden biridir bu. Sadece iki kelimeyle bir 'hal'i çok güçlü bir şekilde anlatabilmek...

Kalbi kırık bir arkadaşımın, kalbini kıran kişiyle yaşadıkları yüzünden artık bu şehre katlanamayacağını söylemesi üzerine hatırlamştım yeniden Nazlı Eray'ın bu tamlamasını. Aşk çekip gittikten sonra onun coğrafyasında yaşamak gerçekten zor olabilirdi; bilirim olurdu da... Çünkü o coğrafya sadece ve sadece o aşkın kahramanlarının bildikleri hatıra yükleriyle dolu, her yeni günde yeni tırmıklarla kanatmaya neden olabilirdi taze yaraları.

Gözlerimin içine acıyla bakıp bir daha Beyoğlu'na gidemeyeceğini söylerken neler hissettiğini anlayamayacağımı düşündüğünden olsa gerek, her adımda, her sokakta, her kaldırımda yaşadığı hatıraları anlatmıştı bana birer birer arkadaşım. Bileyim ki anlayayım gerçekten neler hissettiğini; öyle ki hani olurda eğer gerçekten anlarsam, iyileştirmenin bir yolunu bulabilirdim belki o düzelmez sandığı cerahatli yaralarını.

Anlatmadım ona bu duyguyu çok iyi bilen biriyle konuşmakta olduğunu. Halbuki benim hikayemi de bilmeyecek kadar birbirimizi az tanıyor olmamıza rağmen belki de bu haldi onu benimle konuşmaya getiren. Zihni bilmese de, ruhu hissetmiş ve dökülüvermişti birden karşımda.

Her insanın hikayesi farklı, karakteri ve hissettikleri de. O nedenle yaşadıklarıyla baş etme yolları da... Ama sanırım önemli olan kendini hislerinin akışına bırakmak. Üzülmekse üzülmek, bağırmaksa bağırmak, öfkelenmekse öfkelenmek, çekip gitmekse çekip gitmek... Ve böylece tüm duyguların bünyeden zarar vermeden akıp gitmesine izin vermek. Yutup içine akıtmaktır kanımca asıl zarar veren. Kimi kalarak iyileşebilir, kimi giderek.

"Her gittiği yere kendini de götürür insan" sözü doğrudur doğru olmasına da, bazen bazı coğrafyalar gerçekten iyi gelmez insana. Gitmek gerçekten bir çözüm değildir belki ama rahatlamadır, nefestir. Ki çoğu zaman insanın en çok ihtiyacı olduğu şey de, rahat ve temiz bir nefestir.


Gitmeyi çok istediğim zamanlar olsa da, gitmedim, kalmayı seçtim ben örneğin. Çünkü yeni ve farklı bir şehrin geçici nefesinden çok, sevdiklerimin iyileştirici merhemine daha çok ihtiyacım vardı. Yabancı bir şehir, hatırası olmayan sokaklar, kafeler ne kadar çekici gelse de, arkasından tanıdık bir yüzün çıkacağını bilerek çaldığım kapıların varlığı daha güç vericiydi. Şu resimdeki kahvenin taraflarının benzer karelerde onlarca kez buluşmasıydı örneğin benim için o rahat nefes.

Ve bir gün gelecek başka bir aşkın coğrafyasına kapılıp gidecek insan. Belki kesişen kümeler gibi kesişecek eski aşkın coğrafyasıyla yenisininki.

Ben gözlerinde 'gitme'yi gördüm arkadaşımın. "Yanına sadece çok sevdiğin birkaç yazarın kitabını al ve git o zaman" oldu ona söyleyebildiklerim. Bir insana iyi gelecek şeyin, başkasının tecrübeleri değil, kendi yolu olduğuna inancım sonsuzdu çünkü.

Bugün Lübnan'dan attığı mesajı düşüverdi telefonuma. Hep merak ettiği Doğu'ya çevirmek istemişti önce yüzünü. Steril bir romantizmin ve konforun hüküm sürdüğü Batı topraklarındansa karmaşanın, kaosun, mistik hikayelerin mâbedi Doğu'ydu sanırım kendi nefesini aradığı yer. "Ne yaparak nefes alacağını düşünüyorsan onu yap demiştin. Yaptım ve biliyor musun artık nefes alıyorum!"

Hayatına yeni coğrafyalar katıyorsun arkadaşım, nefesin hiç eksilmesin!

22 Ocak 2011 Cumartesi

Nurtopu gibi bir stajımız oldu!

"...iki avucumda tutmaya çalıştığım huzur..." diyor kitabın bir yerinde Nazlı Eray. İçimden kayıp geçiyor, bu anlamı kadar huzurlu cümle. Kalemim altını çiziyor, aklım üstünü... Hûşu içinde ilerliyorum Tozlu Altın Kafes'in sayfalarında. Kendini anlatıyor Nazlı Eray bu kitabında, her ne kadar "insan hayatı hiçbir zaman tam olarak karşıya aktarılamıyor. Bir nehir gibi insanın kollarından, parmaklarının arasından akıp gidiyor" diye düşünse de.

Kitabın başında hayatının 10 yıllarına damga vuran olayları yazdığı satırlar üzerine düşündüm bir süre. Sonra kendi 10 yıllarımı düşündüm. 3'üne de ayrı ayrı damga vuran olayları, bundan sonra olacakları, bilinmezliği, gizemi, artık kapımın sonuna kadar açık olduğu hayatın süprizlerini...

Ve ben hayatın akışına, gizemine olduğu gibi bırakmışken kendimi, hemen biri gelip çalıveriyor kapımı. Şimdi içinin süprizlerle dolu olduğunu bildiğim bir 'paket' bekliyor önümde. Perşembe günü "nurtopu gibi bir stajınız oldu" kabîlinden koyuverdiler kucağıma. Eşinin doğumunu heyecanla kapı önünde bekleyen babalar gibi bekledim onu tüm hafta boyunca. Heyecandan ve meraktan mideme giren sancılarla boğuştum, birkaç doz sakinleştirici dost muhabbeti almadan durulamadım.

İsimlere, markalara, kulağa fiyakalı gelen hiçbir şeye takılmadan, sadece benim için iyi olacak şeyleri dileyerek çıktım ben bu yola bundan tam dört ay önce. Bizim için neyin iyi olacağını çok iyi bildiğimizi sanmanın büyük bir yanılgı olduğunu öğrendiğimden bu yana, kendimi takıntılardan uzak tutarak olduğu gibi hayatın akışına bırakmaya çalışıyorum. Tercihlerimi ve eğilimlerimi belirledikten sonra bırakıyorum kendimi hayatın kollarına ve onun benim için iyi ve faydalı olacak şeyleri önüme getireceğime güveniyorum, inanıyorum.

Dört aydır her gün bu duygularla adım atıyorum MSA'ya. Büyük kariyer hedefleri içinde kendini yıpratarak ilerlemeyi seçen insanların ötesinde daha sakinim, hayatın asla tek bir seçenekten ibaret olmadığının farkındayım, sadece keyif almaya ve bu minvalde ilerlemeye çalışıyorum, kendimi kariyer/hırs/para üçgeninde mahfetmeden işimin keyfinin her daim farkında olarak mutfağa sokuyorum. Bu şekilde ilerledikçe de başkalarının elde etmek için kendilerini yıpratmayı tercih ettikleri o 'kariyer'e bir şekilde sahip olabileceğimi biliyorum. Etiketlerin, markaların sadece kendini kandırmaktan ibaret olduğunu öğreneli çok oldu. Her türlü etikete ve markaya sahip olduğum bundan önceki meslek yıllarımda her geçen gün avucumda bir mutsuzluk besledim, büyüttüm. Önceleri ufacık yaramaz bir oğlan çocuğuydu, sonraları semirdi, kocaman bir adam oldu. Ve o gün bugündür, mutluluğun peşine takıldığım andan beri, etiketleri ya da markaları dilemeyi bırakıp sadece "benim için iyi olan"ı diledim. Evrenin ihtiyacım olanı getireceğine olan inancımı hep korudum. Gelecek olan bir olumsuzluk bile barındırıyor olsa "demek bu konuda eğitilmeye ihtiyacım varmış" demeyi tercih ettim.

Perşembe gününden bu yana midemi kavuran merak dalgası yerini huzurlu bir sakinliğe bıraktı. Nazlı Eray'ın dediği gibi "iki avucumda tutmaya çalıştığım huzur"... Bilen bilir, başarılı bir şef ve işletmeci olan Mehmet Gürs'ün mekanlarından birinde ne kadar çalışmak, tecrübe kazanmak ve pişmek istediğimi ama bunca aydır ne özel hayatımda ne de okulda bir kişi bile ağzımdan "illa da onun mekanlarından birinde staj yapmak istiyorum" dediğimi duymamıştır. Diyorum ya, bizim için iyi olacak şeyler belki bizim öngörülerimizin çok ötesindedir, buna inancım sonsuz... Ama yine sonunda dönüp dolaşıp onun restoran zincirlerinden birine düşmesi stajımın, benim için çok hoş bir tesadüf oldu.

Staj mekanım olacak yerin adından, yerinden, markasından memnun olsam da, işin geri planını hala bilmiyorum. Dileğim bana çok şey katacak, güzel, önemli tecrübeler edineceğim, mesleğe dair pek çok bilgiyle pişeceğim bir ortamla ve insanlarla karşılaşmak... Amerikan ve İtalyan mutfağının karışımı olan bir mutfak bekliyor beni 7 Şubat'tan itibaren.

26 Ocak'ta, çok şey öğrendiğim, hayatımın akışını değiştiren, kapısından girdiğim ânı ve o anki duygularımı daha dün gibi hatırladığım, beni nasıl zor zamanların içinden çekip çıkaran, her anını yaşamaktan çok keyif aldığım MSA'dan ayrılıyorum. Ve 7 Şubat'ta yeni bir başlangıç, yeni bir adım, yeni bir kapı açılıyor yine önümde. Üç aylık stajımın bana getireceklerine de kapım sonuna kadar açık...

Üç ay boyunca Meydan'daki NumNum'dayım efendim, beklerim:)

13 Ocak 2011 Perşembe

"Yolunuz açık olsun!"

"Bundan sonra sizin için söyleyebileceğim tek şey, yolunuz açık olsun arkadaşlar!" Mehmet Şef'in bu cümlesiyle sonlandı bugünkü ders. Henüz daha 2 haftamız var MSA'yla vedalaşmak için ama her geçen gün yeni finaller yapıyoruz. Bir şef "bugün sizinle son dersimiz" diyor, diğeri "yolunuz açık olsun." Ve ben geçen zamana hâla büyük bir şaşkınlıkla bakıyorum. Nasıl yani dört buçuk ay geçti mi gerçekten? Ama ben daha dün mutfağa girdiğimin ikinci gününde gürül gürül yanan koca ocakların üzerinde tencereyi yakıp şeften ilk azarımı işitmemiş miydim?

Şubat başında başlayacak olan stajımda bakalım hayat yolumu şehrin hangi bölgesine, hangi mekanlarına düşürecek, kimlerle ve nasıl insanlarla mutfakta omuz omuza yemek yapmayı nasip edecek? Kendimi bu bilinmezliğin heyecanına bıraktım, bekliyorum, umuyorum, diliyorum.

Şef yolunuz açık olsun dedi, ben de açık olmasını ümit ettiğim yolumu bugün Kadıköy'e çevirdim. Özlenen bir dostla içilmesi gereken bir fincan kahve, edilmesi gereken sohbetler, alınması gereken bir kitap vardı.



Ta yaz aylarından kurulmuştu bugünlerin hayali. "Kış gelsin, yağmur yağsın, soğuklar bastırsın, Kadıköy Çarşısı'nda üşümüş iki kafadar ısınmak için çini karolu o nostaljik mekana Hacı Bekir'e koşsun, bir iki kaymaklı lokum, birer fincan da kahve söylesin". Benzer cümleleri kaç yüz kez kurmuş olmalıyız ki yolumuz sık sık bu sevimli mekana düşer oldu. Geçer mi denen zaman geçti, mevsimler döndü. Bizeyse fincanlarımızın başında oturmuş geçen zamanın hayatımıza getirdiklerinin sohbetini yapmak düştü.

Geçen yılın son çeyreğinde hayatıma giren ve kesinlikle damgasını vuran ışıltılı, güneş gibi bir kadın var ki, bugün onun armağanı da günümü anlamlandırdı. 319 sayfalık bir kitap yazmış, sayısız biz okuyucu dostlarına armağan etmişti. Evet, Nazlı Eray'dan ve son anı kitabı Tozlu Altın Kafes'ten bahsediyorum.

Kelimeler bazı bünyelerden daha bir ihtişamlı dökülüyor satırlara. Kağıt üzerinde duruşları daha bir havalı oluyor. Okuduğunuz ilk satırlardan hissediyorsunuz yazanın yazıyla, hayatla, hikayelerle ilişkisini. Nazlı Eray böyle bir kadın, böyle bir yazar. Başka bir insanın onu anlatmak için seçeceği kelimelerden ziyade yine onun satırlarıyla onu okumak en iyisi. Tozlu Altın Kafes, bunun için yazılmış, bir anı roman...

"İstanbul'un en güzel, en ince minareleri kalbime saplanmıştı sanki, avucumda kırılan nardan üzerime kan akıyordu. Kaçtım şehirden. 18 yaşındaydım, hayat önümde upuzun bir yol..."

Arka kapaktan iki satır... Diyorum ya, bırakmalı kendi, kendini anlatsın.

Uzunca bir süredir Salman Rushdie'nin Floransa Büyücüsü'nü okuyorum. Onu bitirmeden başlamayacağım Nazlı Eray'a. Ama ne ilginçtir ki, bir süre daha beklemesi gereken kitabı karıştırırken fotoğrafların arasında Nazlı Eray'ın Salman Rushdie ile çekilmiş fotoğraflarını görüyorum. Bu aralar kalbime dokunan iki yazar, birden bire aynı sayfada karşıma çıkıveriyor. Bana bakan ve gülümseyen bir fotoğrafta... Gıyaplarında teşekkür ettim, çok şeye, bende dokundukları hikayelere...

Floransa Büyücüsü'nün tek talihsizliği hayatımın fazla yoğun bir dönemine gelmiş olması. Sadece MSA değil, bastıran ödevler ve proje sunumunun yaklaşması da zamanı benden ziyadesiyle çalıyor. Halbuki bir masalda gibiyim Floransa Büyücüsü'nün satırlarında. Sanki Binbir Gece Masalları'nın yeni bir versiyonunu okuyorum. Mistik hikayelerden beslenen Doğu'nun kalbinin attığı noktaları yakalayabilmesi ve aktarış şekli hoşuma gidiyor Rushdie'nin. Hayatlarımızın sert gerçekliğinden böylesi bir roman sayesinde çıkabiliyor olmak, bilmediğim pencereleri açıp bilmediğim nefesleri almak keyif veriyor.

Şimdi bir roman elimde, diğeri başucumda gecenin geri kalanına yollanıyoruz. Zira masalım yarım kaldı. Şimdi Kara Gözlü kayıp prensesin gizemli hikayesine devam etme zamanı...

5 Kasım 2010 Cuma

Sis...

Bulutlar yeryüzüne inmişlerdi bu sabah. Gözümü açar açmaz nasıl bir güne uyandığımı görebilmek için uyurken bile kapatmadığım perdelerimin sonuna kadar açık olduğu odamda gözümü bulutlara açtım bugün. Uykumun arasında "Harika" dediğimi anımsıyorum. Penceremden yüz metre ötede tahammül edilmesi zor bir açgözlülükle gökyüzüne uzanma sevdasıyla her gün yeni bir kat daha yükselmekte olan binanın bu açgözlüğünün farkındaydı sanki bulutlar da. Bu nedenle üfleyivermişlerdi yeryüzüne bir parça sis bulutunu, sanki "Yeter artık, bize ulaşmaya çalışmayın, biz yere iniyoruz, sınırınız bu olsun" dercesine.

"Sen ne menem bir evde oturuyorsun ki" demeyin bilen dostlar. Benim oturduğum apartman da gözyüzüne doğru üreyen sahte, kişiliksiz yapılardan biri ama tercih benim değil. Bir gün - ki umuyorum kısa bir zaman içinde - kendi evimin duvarları arasında nefes alabildiğimde muhtemelen mantar misali yerden bitme cüce bir bina seçmiş olacağım. İstanbul'un eski, köklü, yaşanmışlık ve tarih kokan semtlerinde dolaşırken gözümün hep kaydığı kimi sarmaşık kaplı, kimi giyotin pencereli, kiminin balkonundan eskimiş bir tentenin sarktığı cüce binalar... Çocukken en sevdiğim çizgi filmlerden biriydi Şirinler. Ama hikayesi, karakterleri bir yana en sevdiğim şeyleri evleriydi, mantardan evleri...

Ben de sisler içinde yaşıyorum neredeyse iki gündür. Aşık Papağan Barı, griliği fokur fokur kaynayan bir sis misali çöküverdi ruhumun üzerine. Aşık olduğu adamın arabasıyla kalbine saplanması sonucu ölüm döşeğinde olan bir kadının rüyalar, bilinç, bilinçaltı sınırlarında dolaşmasını, ruhlarının bedenlerinden ayrılıp aşklarını yaşadıkları yerleri bir bir dolaşarak anılarını tazelemelerini, Las Vegas, Ankara, Eden Gölü, İstanbul gibi çeşitli duraklarda soluklanan bir masal kıvamında anlatan Aşık Papağan Barı, tarifsiz bir içe dönüş yaşattı bana da. Kadın olmanın, hayata bir kadın kalbi, ruhu ve zihni penceresinden bakabiliyor olmanın hazzıyla doldurdu yer yanımı. Kendi hikayemde de yaşadığım pek çok duygu halini paylaştım, henüz yaşamadığım ama belki bir gün benim de başıma gelecek pek çok halin de bendeki muhtemel izlerini sürdüm.

Bundan mı bilmem iki gecedir inanılmaz rüyalar görüyorum. Eski insanlar, eski anılar, kimi çocukluktan kimi yetişkinlikten pek çok anı, mektuplar, notlar... Çok flu bir şekilde geçiyorlar rüyalarımdan. Ama hepsinin tek bir ortak noktası var ki gördüğüm her şey müthiş bir aydınlık ve huzur duygusuyla kaplı. Gözlerimi açmadan önceki saniye bile rüyalarımın içindeyim. Tıpkı bugünkü gibi... Penceremden gördüğüm sisin ihtişamıyla heyecanlandıktan sonra bile yastığıma gömülüp uykuma devam ettiğimde, yarıda kalmış rüya da kaldığı yerden devam etti hiç kesilmemişçesine. Bazı romanları, hikayeleri gerçekten çok içimde yaşıyorum ve hayatıma etkileri inanılmaz oluyor. Sanki içimde kapalı kalmış bazı pencereleri açıyorlar ve içeri giren havanın kokusuyla benim ruh kokum da ona göre değişiyor.

Son 40 sayfası kalmış kitabı dün gece bitirmeye kararlıydım eve vardığımda. Ama müthiş keyifli bir yoga seansından sonra huzur içinde, dinginlikle ve her türlü kötü enerjiyi yoga matının üzerinde bırakmış olarak geldiğim gerçeğini hesaplamamış olduğumdan mıdır nedir, bu sabah erken kalkmama gerek olmadığını bilmeme rağmen 15-20 sayfanın sonunda dayanamadım göz kapaklarımın ağırlığına.

Ve sabah... 7.30 sularında sislerin içine uyandıktan sonra daha yataktan çıkmadan elim, yanı başımdaki Aşık Papağan Barı'na gitti. Gece bıraktığım yerden, sanki arada sekiz saatlik o uyku dilimi geçmemiş gibi soluksuzca içtim sayfaları. Ağlamak, gülmek, hüzün, aşka ve hayata aşık olmak, iç burukluğu, heyecan, tutku... Son satırdan sonra tüm bunları ve belki de daha tanımlayamadığım pek çok duyguyu içimde hissettim ve tekrardan kitabın en başına, bütün hikayeyi bildikten sonra çok daha fazla anlam ifade eden o satırlara döndüm:

"Ah hiç olur mu böyle şeyler...
Yaşanabilir mi
böyle bir hayat?"
diye sordu dudak
barın üstünden.
"Keşke hepsi gerçek olsaydı,
tümünü yaşardım" dedim dudağa.
"Olsaydı böyle bir hayat,
kırpmadan gözümü,
girerdim içine."
"Çok korkusuzsun doğrusu"
dedi dudak.
"Yaşamda kim koyuyor ki kuralları?"
dedim.
"Kim koyuyorsa, sıkıcı tutuyor
biraz işi," dedi dudak.
"Yaşam çok kısa..."
diye mırıldandım.
"Kaç metre?" diye sordu dudak.
"Bilmem, birkaç elbiselik...
Bir çocukluk,
Bir gelinlik,
Bir yaşlılık elbisesine
ne giderse..."
"Yirmi metre kadar" dedi dudak.
"Öp beni..." diye mırıldandı.
Uzanıp öptüm onu.
"Ah! Hiç olur mu böyle şeyler...
Yaşanabilir mi
böyle bir hayat?"
diye sordu dudak.
"Hayat yirmi metre" dedim.
Gözlerim daldı.
"Yirmi metre, tek en."

Ve gün böyle başladı...

2 Kasım 2010 Salı

Kalbinizin kasko bedeli...

"Kalbinin kaskosu var mıydı" diye soruyor kitap "Kalbine son hız giden bir Opel Vectra saplandı, onu çıkarmaya çalışıyoruz".

"Hadi bakalım, çıkar çıkarabilirsen" diyor bendeki bir ben de... Okuduğum andan beri öylesine vurdu ki bu cümle, bana vuranları kim çıkaracak asıl, bilen yok!

Kalbe bir şey olunca zararı sigorta ödüyormuş, yani bir nevi kalpteki hasarları tamir merkezi... Sahi, şöyle kocaman bir "keşke" diyesi gelmiyor mu insanın içinden?

On gündür benimle dolaşıyor bu cümle. İlk, on gün önceki bir kitapçı ziyaretinde raflar arasında tırtıklanırken okundu ve yapıştı kaldı zihnimin köşesine. Bugünse artık içinde geçtiği kitap benimle. Çok sevdiğim Donna Leon'un Ölümcül Çareler'inden sonra çantamdaki yerini aldı, ruhumdaki yerini bir cümleyle bile çoktan almış olan Aşık Papağan Barı.

Nazlı Eray serüvenim devam ediyor anlayacağınız. Prag fonunda, Stalin ve tanımadığımız pek çok tarihi karakterin yaşamlarına yolculuk için uçak bileti niyetine bir roman olan Kayıp Gölgeler Kenti'yle başlamıştı bu serüven. Kışı, bu edebiyat perisi kadının hayalgücü satırlarıyla yaşamak istediğime daha çok eminim artık. O benim kış yazarlarımdan biri oldu ve mevsim bitmeden daha almam gereken çok yol var.

Bu arada bir rivayete göre benim şehrime kitap fuarı gelmiş. Peki ben neden benim şehrimdeki bu kitap fuarına gitmek için şehirlerarası yolculuğa çıkar gibi bir hazırlık yapmak zorundayım? Neden örneğin Ankara ya da Bursa yoluna çıkma fikri bana daha cazip geliyor? Ne kadar kitapsever olduğumuz mu sınanıyor acaba diye düşünmeden edemiyorum bazen. Hani gerçek bir edebiyatseversen dünyanın öbür ucunda da olsa kitap fuarına gidersin gibi bir mantık mı bu? Ve eğer böyleyse ben sınavı geçemiyor ve bir edebiyatsever sayılamıyor muyum?

Efendim, bir türlü edebiyatsever olmayı beceremeyen(!) bendeniz, şu 15 günlük fuar kapsamı içinde bir kez olsun ayak basmaya çalışacağım benim için fîzanda konumlanmış olan bu fuar alanına. Ümidim, belki orada bünyeye biraz edebiyat sevgisi bulaşır da, her yıl tabi tutulduğumuz bu illallahlık sınavdan sonraki yıllarda sorunsuz geçmeyi başarırım.

Not: İkâmetgahı Beylikdüzü'ne taşırsam işte siz o zaman görün bendeki edebiyat sevgisini...

17 Ekim 2010 Pazar

Prag'da bir pazar günü!

Prag sokaklarındaydım bugün. Panorama Otel'in köhnelik kokan duvarları arasında uyandım; karşımda sisler altında kalmış muhteşem Prag manzarası... "Sonradan bu sisin, kentin sabah ve akşam makyajının bir parçası olduğunu öğrenecektim."

Evropa Hotel'in o yüzyılı aşkın pastanesinde kahve içtim, çayımı yudumladım, içi böğürtlen reçelli mis gibi kokan palaçinkam eşliğinde. Eskiyi ve yeniyi, tarihi ve bugünü, sokaklarında, caddelerinde her ne yaşanmışsa her birini içinde barındıran, gören gözlere okuyan bu büyülü şehrin ruhunu içime çektim.

Aynı zamanda Seul'deydim. Uzak Doğu'nun o gizemli, biraz mistik, biraz da aristokrat şehri Seul'de... Çok şaşkın, fazlasıyla da meraklı bir ben vardı o şehirde de. Seul'de ölülere yer olmadığını öğrendim; sonra ölülerin küllerinin kavanozların içine konup şehir dışında bir tapınakta raflara yan yana dizilerek saklandığını... Ölünüzü ziyaret etmek istediğinizde rutubet ve insan kemiği kokan bu tapınakta bir kavanozun önünde durmak ve ona yazmış olduğunuz mektubu sunmak... Kavanozlara kapatılmış ölüler... "Tanrı'nın aktar dükkanı gibi bir yerdi gittiğimiz tapınak."

Şaşırmayın ama tek bir güne, kısacık bir pazar gününe bir şehir daha sığdırdım. Aynı zamanda Sicilya'da, Etna Yanardağı'nın dibine kurulmuş Catania'daydım yani İtalya'da. Eski bir manastır olan kentteki üniversitenin bir bölümünün Etna'nın püskürttüğü lavlardan yapıldığını öğrenmek, o duvara konan benim olmayan bir elin aldığı lav sıcaklığını sanki kendi elim deymişçesine hissetmek...

Evet bugün öznesinin kendim olmadığı ama benmişçesine derinden hissederek yaşadığım pek çok yolculuğa çıktım. Üstelik önce odamda pencere kenarında, sonraysa minik bir çay bahçesinde bir, Orta Avrupa'nın gizemli şehri Prag'da, bir, Uzak Doğu'nun mistik kenti Seul'de, bir, İtalya'nın ateşi Sicilya'daydım. Edebiyat böyle bir şey işte. Bilet niyetine kelimelere tutunup dünyanın ekseninde defalarca bile dolaşmanız mümkün.

Benim uçağımın adı Kayıp Gölgeler Kenti, pilotu Nazlı Eray, biletimse onun kelimeleriydi. Ekim ayının bu güneşli pazar gününden tam bir yolculuk sarhoşu ve yorgunu olarak çıkıyorum. Aslında sarhoşluğum gidip gördüğüm(!) yerlerdense öğrendiklerimden oldu diyebilirim. Bu büyülü Orta Avrupa şehrinden gelip geçmiş ve sokaklarına, kaldırımlarına, kafelerine, köprülerine, kiliselerine, kapılarına, pencerelerine iz bırakmış insanlarla, Franz Kafka'yla, Joseph Stalin'le, ünlü oyuncu Sarah Bernhardt'la ve onu Cleopatra olarak çizmiş olan ilk ressam Alphonse Mucha'yla ve bu insanların hayatlarından gelip geçmiş ünlü ünsüz pek çok isimle tanıştım, çoğu hüzün ve trajedi kokan hayat hikayeleriyle yüzleştim. Sarhoşluğum ve yorgunluğum bundandır.

Bu kitabın bende çok derin izler bırakacağını biliyordum. Yazın ortasında elime alıp okumaya başladığımda daha ilk satırlarda bunu hissetmiş ve neredeyse kıyamamıştım okumaya. İlk sayfalardan ruhuma geçen kar, kış ve yağmur kokusunu içimden atamamış, okumak için mevsimin dönmesini beklemiştim. İyi ki beklemişim. İyi ki çay bahçesinde kitap keyfi yaparken boynuma gri-mavi fularımı sıkı sıkı doladığım, her ne kadar tepede güneş de olsa üşümemek için paltoma sıkı sıkı sarındığım, ellerimi ısıtabilmek için her daim sıcacık bir çay bardağını kavramam gerektiği bu günleri beklemiş, sabretmişim.

Kalemine sağlık Nazlı Eray! Görünen o ki bu kış, sayenizde daha çok yolculuğa çıkacağım.

21 Ağustos 2010 Cumartesi

Öylesine...

"Bence Prag'a yalnız gitmelisin sen.
Şimdi yazını okurken öyle olması gerektiğini hissettim.
Eğer ayarlarsam söz geleceğim ama bence yalnız olmalısın.
Bir defter, bir fotoğraf makinesi ve sen..."

Böyle yazdı Ece'm son yazımı okuduktan sonra.

Belki de, dedim ben de. Belki ben de Nazlı Eray gibi eski dünyaya girişimi yalnız, sadece ve sadece kendim olarak yapmalıyım. Belki bunu bekliyor o da. Şimdiye kadar hep çoğul olarak gitmeyi planladığım için gerçek olamadı. Kimbilir, her şey de olduğu gibi bunu da zaman gösterir. Çünkü yeni bir yolculuk girişimi için henüz biraz daha vakit var.

------------------------------

"Çember kapandı" diye yazmış yine eski bir dost, özel insan... Evet, uzun bir zaman önce açılan çember kapandı hayatımda. Süreç ilerlerken çemberin içinde tutamadıklarım, kayıplarım oldu. Her türlü ruh halinden geçtim. Acı, hüzün, özlem, öfke, aşk, gurursuzluk, nefret, pişmanlık, kızgınlık, kırgınlık, suçluluk... Hepsi bir bir adını kazıdı içime. Kimi gün sadece biri, kimi gün hepsi bir arada... Çemberin kaçınılmaz adımlarıydı bunlar. Ama sonunda hepsinin birden hazmedildiği, sukünetin geldiği, her şeyin acısıyla tatlısıyla bana ait ve o yüzden de çok özel olduğu gerçeğinin kabul edildiği noktaya gelindi ve çember kapandı. Bunlar olmasa bugünkü ben'e ulaşılamazdı.

------------------------------

Ursula K. Le Guin'in Güçler kitabında kurduğu dünyanın insanları, her biri kendine has 'insanüstü' güçlere sahip olarak gelirler dünyaya. Kimi hatırlama ve bir kere gördüğünü asla unutmama, kimi geleceği okuma, kimi yeryüzünde anlatılagelmiş tüm hikayeleri bilme ve paylaşabilme gücüne/yeteneğine sahiptir. Kimi bilgece, kimi ürkütücü, kimi daha asil görülen güçler...

Bu romanı benim için özel yapan çok fazla şey var. Ama en özeli sanırım şu: okuyuşumun üzerinden geçen tam bir yıl boyunca hikayesini aklımdan hiç çıkarmadığım romanın kahramanı Gavir'in, gücünün büyüklüğüyle sarhoş olup kendini kullandırtmaktansa kendini bulabilmek ve gerçekten kendisi olarak yaşayabilmek için durmak yerine gitmeyi, sabitliğin konforu yerine direnmeyi ve değişimi, hareketsizliğin yanıltıcı güveni yerine hareketin heyecanını tercih etmesi oldu.

Bu roman, Ursula'nın pek çok romanı gibi müthiş bir fantastik zeka ve kurgunun ürünü. Ama yine Ursula'nın tüm romanlarında olduğu gibi ne kadar fantastik olursa olsun referanslarını tamamıyla hayatın kendisinden alıyor. Her birimiz belli güçlerle geliyoruz aslında hayata, Güçler romanının kahramanları gibi. Sahip olduğumuz güç ya da güçler elimize tutuşturulmuş bir kağıt parçasında yazılı olarak sunulmuyor da, zaman içinde keşfetmemiz isteniyor. Gözünü ve gönlünü biraz daha açık tutanın, cesaretli olmaktan, sorgulamaktan çekinmeyenin, itaat etmektense direnmeyi, düz cümlelerdense soru işaretlerini tercih edenin keşfi biraz daha çabuk, engin ve bilinçli oluyor.

Ama en güzeliyse insanın kendisini tanıma macerası olan şu hayatta, gerçekten gücünü keşfettiği anlar sanırım. Daha dolu, dik ve bir tuğla daha koyabilmiş olmanın hazzıyla devam edebilmenin ve bundan sonrasına da hazırlıklı olmanın hazzı, güveni...

Bilmem hiç gücünüz/güçleriniz üzerine düşündünüz mü? Sahi nelere muktedirsiniz şu hayatta?

Son cümlem bu muhteşem romandan altını çizdiğim bir cümle olsun:

"Talih, duaları sadece sağır kulağıyla dinlermiş." Ama yine de dinlermiş. O yüzden dilemekten, dua etmekten, istemekten ve bunun için çaba göstermekten vazgeçmek yok:)

18 Ağustos 2010 Çarşamba

Mevsimler ve romanlar

"Ankara'da soğuk bir akşamüstü. Öyle bir gün ki, geçmişimle geleceğim birbirine karışmış; yaşamım hiç tanımadığım bir kişinin ördüğü kırçıllı yün kazağın arka yüzü gibi belleğime ve yüreğime yapışmış sanki. Ne tuhaf bir gün, yitirdiğim insanlar bana yakın, hayattakilerse daha uzakta görünüyor.

Yalnızım.

Tunalı'daki pasajdan içeriye, bir hayvanın yeraltındaki yuvasına girdiği gibi girdim.

Eski sahaf dükkanı oradaydı.

Belki de kendimi arıyordum tozlu kitapların arasında. Akşama kadar orada kaldım.

Josef Stalin'le ilgili toz içinde kalmış, sayfaları sararmış kitabı bulduğumda daracık dükkanın ölü ışığı çoktan yanmıştı.

Bir yandan kitabı okuyor, bir yandan da oraya buraya serpilmiş eski fotoğraflara bakıyordum.

...Yakov. Josef Stalin'in büyük oğlu. 1941'de Almanlar tarafından savaş esiri olarak yakalanıyor. Üç fotoğraf peş peşe karşımda. Yakov başına gelecekleri hissediyor. Alman subay sevinç içinde. Yakalanan Stalin'in oğlu. Stalin'e:


"Yakov'u esir bir Alman generaliyle değiştirelim" diyorlar.

"Hayır" diyor Stalin. "Bütün savaş esirleri benim oğlum. Hayır."

Kitabın içine dalmış gitmişim.

Ertesi gün kararımı vermiştim. Nedenini tam bilemesem de Prag'a bir uçak bileti aldım. Eski dünyaya gitmek istiyordum. Girişimi oradan yapmaya kararlıydım. Zamanın sildiği, yok ettiği izleri koklayan bir av köpeği gibi..."

Birkaç ay evvel sevgili Leylak Dalı'nın hatırlatmasıyla elime almıştım Nazlı Eray'ın Kayıp Gölgeler Kenti romanını.

Benim kentim, hasretim, hüznüm, kavuşamadığım, merakım, özlemim olan bir kentin, Prag'ın romanıydı bu. Aslında daha pek çok şeyindi de ama başrolün değişmeyen tek öğesi, eksilmeyen büyüsüyle 'kayıp gölgeler kenti' Prag'tı.

Yukarıda paylaştığım bu satırlar romanın giriş satırları... Benim bu 215 sayfalık romanı bir çırpıda okuyup bitirmemi sağlayacak denli çarpıcı, merak uyandırı ve içime işleyici... "yitirdiğim insanlar bana yakın, hayattakilerse daha uzakta görünüyor"... Sırf bu cümle bile Nazlı Eray'ın kaleminin gücünü merak etmem için yeterli. Ama gelin görün ki bir türlü arkasını getiremedim, okudukça okumamam gerektiğini, şimdi zamanının olmadığını hissettim.

Bu satırların eski okurları Prag'la olan artık biraz hüzünlü hale gelmiş gönül bağımı bilirler. Kendimi bildim bileli gitmek istediğim, pek çok kez neredeyse kapısına gelip yine de kavuşamadığım, her kavuşamayışla aşkımın daha da kabardığı bir sevgililik ilişkisi gibi oldu artık halimiz. Bir şehre daha gitmeden de onla ilgili pek çok anı biriktirilebiliyormuş demek ki.

Arkadaşlar arasında espiri konusuna bile dönüştü bu durum. Uzun zaman önce açtık bahisleri. Ne zaman, kim ya da kimlerle gidebileceğim konusunda doğru tahmini tutturana büyük ödül var:)

Ama bütün bunların ötesinde sanırım Kayıp Gölgeler Kenti'nin tam bir kış romanı olduğunu düşündüğüm için okuyamıyorum şu aralar ben. Nazlı Eray'ın, karlar içinde, beyaz kürkünü giymiş bir kadına benzettiği Prag'ın ayazını, titremelerini, ağzından çıkan dumanları, sokaklarında hiç eksilmeyen aşıkların ısınmak için birbirlerine sokuluşlarını anlattığı satırları, yazın bu durmaksızın terlediğimiz ışıl ışıl güneşli günleriyle pek denkleştiremedim sanırım. Sanki şimdi değil de kışın o beni de titreten, ısınmak için dumanı tüten bir fincan çaya ya da kahveye ihtiyaç duyduğum günlerinde okursam, daha çok alabileceğim tadını romanın.



İlk kez olmuyor bu. Ben hep romanların mevsimleri olduğunu düşünürüm. Hatta bazen daha da ileri gidip sadece romanların değil, yazarların bile mevsimleri olduğunu düşünürüm.

Örneğin Aslı Erdoğan sonbahar yazarıdır benim için. İstisnasız onun tüm kitaplarını sonbaharın kahverengi hışırtısında okumak isterim. O çok sevdiğim, buram buram yaz, güneş, deniz, aşk, kumsal kokan romanı Kabuk Adam bile sonbaharda okunasıdır benim için.

Ya da Vedat Türkali... Hepsi olmasa da çoğu romanı 'kışlık'tır yine benim gözümde. Karakterler kadar şehirler de bir kahramandır onun kitaplarında. Güven'de, Kayıp Romanlar'da, Bir Gün Tek Başına'da karakterlerini İstanbul sokaklarında dolaştırışı, o tramvaydan inip bu otobüse binişleri, o çay bahçesinde soluklanıp başka bir meyhanede bir iki tek atışları, Beyoğlu'nu, Beyazıt'ı, Sirkeci'yi bir de onlarla yeniden tavaf ediş, unutulmaz bir zaman tüneli gibidir. İçine girer, satırlarla birlikte yuvarlanırsınız zamanın geri döndürülmez çarkında, bilerek bir tek edebiyatın böyle bir mahareti olduğunu.

Bunun yanında Tom Robbins'i yazın okumayı çok severim mesela. Onun romanlarındaki o ateşi, tutkuyu yaza çok yakıştırırım.

Orhan Pamuk'un Kar'ı, adı üzerinde yine tam bir kış romanıdır. Hele bir de mümkün olsa da kışın Doğu Ekspresi'yle yapılan bir tren yolculuğuna denk getirilip okunabilinse... Tıngır mıngır giderken o rayların üzerinde, Anadolu'nun bembeyaz bir örtü altında kalmış kimi zaman bozkır, kimi zaman bol dere tepeli coğrafyasında o satırların tadının daha da çok çıkacağına zerre şüphem yok.

Velhasıl aylardır başucumdan eksilmeyen, her gün en az bir kere elimin değdiği Kayıp Gçlgeler Kenti'nin okunması için en az bir iki üç ay daha olduğunu hissediyorum. İçimdeki tüm edebiyat aşığı seslerin fikirbirliği ettiği üzere bu romanı da kış romanları arasına eklediğimi iftiharla duyururum efendim:)