Salman Rushdie etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Salman Rushdie etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Ocak 2011 Pazartesi

Masalım, masalsın, masal...

Yılbaşının geçtiğini kabul etmek istemeyen "zamansız bir çocuk" gizli içimde. Aslında bu aralar gizli değil. Baya ayan beyan ortada. Evde her yanımdaki yılbaşı süslerini kaldırmadığım bir tarafa, halen yenilerini almaya devam ediyorum. Bir sonraki yılbaşına kadar kardan adamlar, noel babalar ve ışıltılı süslerimle birlikte yaşayacağım sanırım.

"Zamansız çocuğum"a ek, bir de "kemirgen bir velet" peyda oldu bu aralar, çoğunlukla midemin içinde ve etrafında dolanıyor. Ana yemek olarak stres, aparatif olarak da heyecanla besleniyor. Staj yerim hala belli olmadı, umuyorum bu hafta belli olacak ve bu, bende biraz stres yaratmış durumda. Önümdeki üç ayı geçireceğim mekanı, insanları, her sabah hangi yolları teperek işe gideceğimi, hangi saat aralıklarında haftanın kaç günü çalışıcağımı, şefimin adını, sanını, geçmişini, profesyonelliğini merak ediyorum, hem de delicesine. Bir de proje sunumum haftaya. Onun yarattığı stresten hiç bahsetmiyim, yoksa bu yazı okunmaz olur. Zor bir iki hafta beni bekliyor kısacası. İçimdeki "Bayan Teselli", sen ne zor haftalar atlattın be Zero dese de, laftan anlamayangillerden bir meret bu heyecan.


İçinde "hareket karakterdir, hiç bir şey yapmazsak hiç kimse olamayız" diye bir cümle geçen bir film izledim bu haftasonu. Vurdu geçti film. Üstelik ilk izlemem de değil bu. İkinci izleyişimde film geldi içime oturdu. Adı An Education. Aşk Dersi diye çevirmişler Türkçe'ye. Kızsam mı, kızmasam mı bilemedim. Gerçek bir aşk dersi var ortada çünkü. Ama mevzu sanki sadece aşkmış gibi görünse de, aslında sadece aşk değil, daha topyekun, daha ağır top bir ders söz konusu. Kendi ayakları üzerinde durmayı öğrenen, güçlü, iradeli, taş gibi bir genç kızın hikayesi An Education.

60'ların Londra'sına en çok yakışan mevsimin de kış olduğuna karar verdim filmi izlerken bu arada. Kendi şehrime de istedim bu beyaz örtüyü. Şöyle adam gibi bir beyazlık yaratmadan gidivermesin diye kışa da pek bir çemkirdim ama söz dinler mi bilinmez!

An itibariyle Floransa Büyücüsü'nü bitirmiş bulunuyorum. Masalsı, buram buram mistisizm kokan, bol büyülü, büyücülü, 21.yy'da yazılmış bir 15. yy masalıydı Floransa Büyücüsü. Bazı kitaplar sizden fazlasıyla emek ister okurken. Cümlenin başından girip de sonundan çıkana kadar geçen zamanda her kelime, üzerinde durmayı, düşünmeyi talep eder. İşte böylesi bir kitaptı Floransa Büyücüsü. Farklı bir Binbir Gece Masalı'ydı sanki. Ama bir bölüm kaldı ki bende, paylaşmadan edemeyeceğim:

Öpmek için hafifçe büzülen bir çift kadın dudağı hayal edin. İşte Floransa şehri de böyledir; kenarları dar, ortası şişkin dudaklarının arasından akan Arno Nehri, üst ve alt dudağı birbirinden ayırır. Bu şehir bir büyücü kadındır ve birini öptüğünde, ister sıradan biri olsun ister kral, mahveder onu.

Floransa bundan daha iyi tasvir edilmiş midir, hiç bilmiyorum ama bu, okuduğum harika bir şehir tasviri olarak bendeki yerini aldı.

Bir büyücü kadın da İstanbul ki, öpücüğü çoktan almış biz sevgili kullarının mahvoluşu, en şaire masallara yakışır cinsten kanımca. Gidene de hayat yok, kalana da. Her birimiz kör aşık...

13 Ocak 2011 Perşembe

"Yolunuz açık olsun!"

"Bundan sonra sizin için söyleyebileceğim tek şey, yolunuz açık olsun arkadaşlar!" Mehmet Şef'in bu cümlesiyle sonlandı bugünkü ders. Henüz daha 2 haftamız var MSA'yla vedalaşmak için ama her geçen gün yeni finaller yapıyoruz. Bir şef "bugün sizinle son dersimiz" diyor, diğeri "yolunuz açık olsun." Ve ben geçen zamana hâla büyük bir şaşkınlıkla bakıyorum. Nasıl yani dört buçuk ay geçti mi gerçekten? Ama ben daha dün mutfağa girdiğimin ikinci gününde gürül gürül yanan koca ocakların üzerinde tencereyi yakıp şeften ilk azarımı işitmemiş miydim?

Şubat başında başlayacak olan stajımda bakalım hayat yolumu şehrin hangi bölgesine, hangi mekanlarına düşürecek, kimlerle ve nasıl insanlarla mutfakta omuz omuza yemek yapmayı nasip edecek? Kendimi bu bilinmezliğin heyecanına bıraktım, bekliyorum, umuyorum, diliyorum.

Şef yolunuz açık olsun dedi, ben de açık olmasını ümit ettiğim yolumu bugün Kadıköy'e çevirdim. Özlenen bir dostla içilmesi gereken bir fincan kahve, edilmesi gereken sohbetler, alınması gereken bir kitap vardı.



Ta yaz aylarından kurulmuştu bugünlerin hayali. "Kış gelsin, yağmur yağsın, soğuklar bastırsın, Kadıköy Çarşısı'nda üşümüş iki kafadar ısınmak için çini karolu o nostaljik mekana Hacı Bekir'e koşsun, bir iki kaymaklı lokum, birer fincan da kahve söylesin". Benzer cümleleri kaç yüz kez kurmuş olmalıyız ki yolumuz sık sık bu sevimli mekana düşer oldu. Geçer mi denen zaman geçti, mevsimler döndü. Bizeyse fincanlarımızın başında oturmuş geçen zamanın hayatımıza getirdiklerinin sohbetini yapmak düştü.

Geçen yılın son çeyreğinde hayatıma giren ve kesinlikle damgasını vuran ışıltılı, güneş gibi bir kadın var ki, bugün onun armağanı da günümü anlamlandırdı. 319 sayfalık bir kitap yazmış, sayısız biz okuyucu dostlarına armağan etmişti. Evet, Nazlı Eray'dan ve son anı kitabı Tozlu Altın Kafes'ten bahsediyorum.

Kelimeler bazı bünyelerden daha bir ihtişamlı dökülüyor satırlara. Kağıt üzerinde duruşları daha bir havalı oluyor. Okuduğunuz ilk satırlardan hissediyorsunuz yazanın yazıyla, hayatla, hikayelerle ilişkisini. Nazlı Eray böyle bir kadın, böyle bir yazar. Başka bir insanın onu anlatmak için seçeceği kelimelerden ziyade yine onun satırlarıyla onu okumak en iyisi. Tozlu Altın Kafes, bunun için yazılmış, bir anı roman...

"İstanbul'un en güzel, en ince minareleri kalbime saplanmıştı sanki, avucumda kırılan nardan üzerime kan akıyordu. Kaçtım şehirden. 18 yaşındaydım, hayat önümde upuzun bir yol..."

Arka kapaktan iki satır... Diyorum ya, bırakmalı kendi, kendini anlatsın.

Uzunca bir süredir Salman Rushdie'nin Floransa Büyücüsü'nü okuyorum. Onu bitirmeden başlamayacağım Nazlı Eray'a. Ama ne ilginçtir ki, bir süre daha beklemesi gereken kitabı karıştırırken fotoğrafların arasında Nazlı Eray'ın Salman Rushdie ile çekilmiş fotoğraflarını görüyorum. Bu aralar kalbime dokunan iki yazar, birden bire aynı sayfada karşıma çıkıveriyor. Bana bakan ve gülümseyen bir fotoğrafta... Gıyaplarında teşekkür ettim, çok şeye, bende dokundukları hikayelere...

Floransa Büyücüsü'nün tek talihsizliği hayatımın fazla yoğun bir dönemine gelmiş olması. Sadece MSA değil, bastıran ödevler ve proje sunumunun yaklaşması da zamanı benden ziyadesiyle çalıyor. Halbuki bir masalda gibiyim Floransa Büyücüsü'nün satırlarında. Sanki Binbir Gece Masalları'nın yeni bir versiyonunu okuyorum. Mistik hikayelerden beslenen Doğu'nun kalbinin attığı noktaları yakalayabilmesi ve aktarış şekli hoşuma gidiyor Rushdie'nin. Hayatlarımızın sert gerçekliğinden böylesi bir roman sayesinde çıkabiliyor olmak, bilmediğim pencereleri açıp bilmediğim nefesleri almak keyif veriyor.

Şimdi bir roman elimde, diğeri başucumda gecenin geri kalanına yollanıyoruz. Zira masalım yarım kaldı. Şimdi Kara Gözlü kayıp prensesin gizemli hikayesine devam etme zamanı...