8 Nisan 2012 Pazar
Ve Zero gider!
14 Ağustos 2011 Pazar
Gezgin kadınlar...
2 Ağustos 2011 Salı
Aşkın coğrafyası
9 Temmuz 2011 Cumartesi
Yakışıklı Vikingler!
"Sarışın yakışıklı Vikingler şehri, İskandinavya'nın başkenti. Burası Stockholm! Sana buradan yazıyorum... İnanılmaz güzel bir yer burası. Sürekli kitap okumak, yazı yazmak ve sokaklarda dolaşmak istiyor insan. Batmayan güneş bir başka his veriyor insana. Dilerim birlikte yaparız bunları. Listeye Stockholm'ü de ekle!:)"17 Mayıs 2011 Salı
Yol
"Yol seçimdir, Yol tavırdır, Yol beklentidir, Yol çeşitliliktir, Yol başlangıçtır, Yol çaredir, Yol öğrenmektir, Yol şaşırtır, Yol öncüdür, Yol kaçıştır, Yol tekinsizdir, Yol oyundur, Yol rastlantıdır, Yol davadır, Yol tecrübedir, Yol eserdir, Yol yöndür, Yol ikirciktir, Yol ıssızdır, Yol tekrardır, Yol süreçtir, Yol ümittir, Yol esrarengizdir..."Ağustos ayında İstanbul Modern'de gezdiğim Hüseyin Çağlayan sergisinin tanıtım yazısındandı bu satırlar. Önce aklıma sonra defterime yazılmıştı. Şimdi yeni bir yolun arifesinde iken yazıldıkları yerden çıkıp kendilerini hatırlattılar.
"Çarenin olmadığı yerde yol çaredir" demiş Murathan Mungan da Şairin Romanı'nda. Yol ve yola dair her cümle ilgimin odağında bu aralar. Algıda seçicilik biraz benimkisi. Yolu, yolculukları, içsel ve dışsal gidiş gelişleri seçmiş karakterlerin hikayesi olan Şairin Romanı'nın da bu dönemimde bana gelmiş olması bundan olsa gerek.
İçine tren yolu kaçmış bir çocuk var bir yerlerimde. Her daim trenlere tutkun olmuş, ya tutkusu çok büyük olduğundan ya da yeteri kadar yaşayamadığından nerede bir tren görse, nerede bir tren yolculuğundan bahsedilse kalbi çarpan, ilgisi artan bir çocuk...
"Kendi kısa sürse de ömrü uzundur çocukluğun" diyor yine Murathan Mungan. Ömrü tükenmemiş olan çocukluğumun bende bıraktığı derin izlerdendir trenler ve tren yolculukları... Tren yolunun dibinde bir evde geçti benim çocukluğum; her tren geçişiyle duvarların titrediği, o tıngır mıngır gürültünün bir zil sesi kadar doğal karşılandığı bir evde. Çocukluğuma dair hep anlatılan hikayelerden biridir. Yürümeyi ilk öğrendiğim andan itibaren tren geçişini her duyduğumda evin en arka odasında dahi olsam tompik patilerimi popoma vurdura vurdura, trenin geçişinin en iyi göründüğü salondaki pencereye yapışırdım. Sanki ben bir trene el sallamadan evin önünden geçmesine izin verirsem o trene haksızlık etmiş olacaktım. Neydi, nasıl bir histi beni öylesi koşturan bilemiyorum. Çocukluğumuzda nedenini tam bilemediğimiz şeyleri hep "çocukluk" olarak niteleriz ya, benimkisi de öyleydi belki; çocukluk!
Sonra yıllar geçti, Zeren büyüdü, lise öğrencisi oldu ve her sömestir Ankara'daki büyük teyzesini ziyarete gider oldu. Ankara'ya pek de öyle sevdalı değildi. Büyük teyze de zaten her kış en az bir iki ayını İstanbul'da geçirirdi, yani ona duyulan bir büyük bir özlem de değildi onu Ankara yollarına düşüren. Kimselere pek itiraf etmesem de ben Ankara'ya gidiş gelişlerin hep trenlerde geçen o yolculuk anlarını sevdim. Haydarpaşa'dan kurulduğum tren koltuğumda kulağıma geçirdiğim kulaklıklarımın sesini hiç bir zaman fazla açmazdım ki trenin tıngırtısını muhakkak duyayım. Sanki bitirme imkanım varmış gibi "nolur nolmaz kitapsız kalmayayım" diye alınmış bir torba dolusu kitap, anneannemin "aman aç kalma" diye bütün treni doyurmaya yetecek yollukları...
Yeni yıl ağacının altına kurulması hayal edilen tren yolu, ilk öyküsünün başrolünü yine trene, tren yollarına vermeyi seçen bir ben...
Yol, en çok trenlerle anlam kazansa da benim için tek başına yolda olma hali bile tarifsiz bir heyecan, gizemli bir büyü... Hayat, çok uzun zamandır beklediğim, zaman zaman ne kadar hayalkırıklığına uğramış olursam olayım hayal etmekten vazgeçmediğim bir yolu armağan ediyor şimdi bana. Bu sayfaların bana kazandırdığı geniş bir yüreğin bundan aylar evvel "tüm bu sürecin sonunda stajını da bitirdikten sonra kendine o çok özlediğin yolculuğu armağan et, yaşadıklarından sonra bunu hak ediyorsun" sözlerini dinliyorum. Yolculuk hissi iki aydır bünyede hüküm sürmekte. Ruhumsa çoktan varış noktasına gitti bile. Şimdi yapmam gereken kendimi de yanına götürmek...
Şairin Romanı'nda Moottah "Yaşamlarını yola kutsamışların her zaman iyi dileklere ihtiyacı vardır" diyor. Evet, şimdi benim de ihtiyacım olan bu:)
27 Mayıs 2010 Perşembe
Yuva
Son zamanlarda kulağıma sürekli benzeri şeyler fısıldayan evrenin seslerinden biri olarak algıladım bu satırları da. İç sesler, dış sesler, hepsi bir yandan birlik olmuş "gitmek" üzerine fısıldaşır, konuşur olmuşlardı durmadan.
Yazısında Ursula'nın Hep Yuvaya Dönmek kitabından da bahsediyordu Damla. Onun satırlarında ne zaman Ursula'yla ya da Neil Gaiman'la ilgili bir şey okusam yıllar içinde bilmeden nasıl da ortak paydalar oluşturduğumuzu düşünürüm hep. İlkokul sıralarında iki ufak kız çocuğunu yan yana koyan hayat, sonra uzunca bir süre birbirlerinden habersizce geçmiş ve yıllar sonra tekrar karşılaştıklarında geçen o yıllarda ne çok ortak payda biriktirmiş olduklarını göstermişti. Meğer pek çok kez aynı yazarlardan, aynı şairlerden, aynı satırlardan etkilenmiş, benzer ruh yolculuklarına çıkmışız.
Ursula'nın "asıl yolculuk eve dönüştür" dediğini de bu satırlardan okuyorum. Sonra kendimi düşünüyorum. Kendi yolculuğumu... Bu zamana kadar olanı ve bundan sonra başlayacak olanı... Kökleri toprağın derinlerine doğru inen, toprağın dibine kök salarak büyüyen bir bitki gibi olduğumu düşünmüşümdür çoğu zaman. Bağlarım kuvvetlidir. Öyle her aklına estiğinde gidi gidiveren bir insan olmadım hiçbir zaman. Ama bir yanım da hep hayranlık dolu bir imrenmeyle izledi böyle insanları.
Fakat şimdi (artık) köklerimin daha fazla derinlere gitmesini istediğimden emin değilim. Bundan sonra gerçekten nereye kök salmak istediğimi bulmadan önce biraz da gökyüzüne doğru büyüyen bir çiçek olmak istiyorum. Ursula'nın dediği gibi eğer asıl yolculuk hep yuvaya olansa, döneceğim o yuvayı bulmak için öncelikle o yolculuğa çıkmam gerektiğini hissediyorum. Nereye ve hangi yöne orası tam kesin olmasa da niyet ve istek baki olduktan sonra istikâmet nasıl olsa bulunuyor.
Hayat garip, gerçekten çok garip. Bugün rutin doktor kontrollerimden biri için bekleme odasında otururken altı ay evvel aralık ayında doktorla yaptığımız son görüşmeyi düşündüm. On dakika sonra beni gördüğünde nasılsın, neler yaptın görüşmeyeli diye soracaktı. Nasıldım, neler yapmıştım? Onu görmeyeli beri hayatımda o kadar çok şey değişmişti ki! İşimden, tüm hayatımı geçirmeyi düşlediğim adamdan ve çok sevdiğim başka insanlardan ayrılmıştım. Artık aynı kiloda bile değildim. Ve o beni gördüğünde muhtemelen sadece bunu farkedecekti. "Aaa ne kadar zayıflamışsın!". Peki bu kadar mı, sadece bu mu? Ama nerden bilsin, bir görüşte nasıl anlasın bende nelerin ve nasıl hızla değiştiğini!
Peki dedim kendime, ya bundan altı ay sonra... O zaman neler değişmiş olacak? Belki o zaman burada bile olmayacağım. Dünyanın başka bir ucunda, başka bir endokrinoloğunun bekleme odasında oturuyor olacağım belki, kimbilir. Diyorum ya, hayat garip, gerçekten çok garip...
Yuvamı bulmak ya da yeniden şimdiye kadar yuva bildiğim yere dönebilmek için bir yolculuğa hazırlanırken biliyorum ki tüm o yolculuğum boyunca bana Ursula'nın kitapları yoldaşlık edecek. Bilmediği dünyalara açılırken insanın yanında sadece satırlarıyla da olsa tanıdık birilerinin olması bir nebze de olsa bir rahatlık veriyor. Ursula sen çok yaşa emi! Görünüşe göre benim sana daha çok ihtiyacım olacak!
25 Ağustos 2009 Salı
Bir günbatımında yıkanmak
Huzur mu bana geldi, ben mi huzura gittim? Sanırım ikincisi daha doğru. Zira olduğum yerde kalmaya devam etseydim, huzur kapı komşum bile olamayacak kadar uzağımdaydı.Ege'deydim. Ayvalık'ta, Cunda'da, yemyeşil bir tablo olan Kaz Dağları'nda... Yıllarımın geçtiği ama deli bir özlemle yüklü olduğum yerlerde... Biliyordum çok özlemiştim ama insan, özlemin boyutunu en çok kavuşunca anlıyormuş.
Ben her zaman şehri çok sevdim, hele de İstanbul'u. Ama insanın tüm sevdiklerini ara sıra da olsa özlemesi gerekiyor. Sevginin tazelenebilmesi, alışkanlığın monotonluğundan çıkabilmesi için... Uzunca bir süredir her dakikalarını birlikte geçirmekten iyi-kötü her şeylerini tüketmiş yaşlı bir karı koca gibiydik İstanbul'la ikimiz. Onunla ilgili olsun olmasın, beni yoran, sıkan, üzen her her şeyin vebalini İstanbul'un omzuna yükler, onu suçlar olmuştum artık. Gitmek üzerine cümlelerim çoğalmış, hayallerim artmıştı.
Ve gittim. Geri dönüşüm kolay olsun diye, İstanbul'da en sevdiğimi de bırakarak gittim üstelik. Sadece İstanbul olsaydı imkanı yok dört günde özlemezdim, ama insanın canı olunca bu "ne seninle ne sensiz" şehirde, özlem sizi geri getiren adımlarınızın tetikleyicisi oluyor.
Bu tatil her şeyden önce bir günbatımıydı benim için. Yıllar bile geçse aklımda hep günbatımlarıyla kalacak bir zaman dilimiydi. Dört günde dört muhteşem günbatımı izledim. Güneş, Kaz Dağları'nın arkasına öyle güzel çekiliyor ve geride öyle güzel bir kızıl renk cümbüşü bırakıyor ki! Üstelik son gecemde bir süpriz yaparak yeni ayla birlikte veda ettiler günü geceye bırakarak. Yarım saat arayla önce güneşin, sonra da onun kızıllığında yeni ayın batışını izlemek bir mucize gibiydi benim için. Bir daha kim bilir ne zaman böyle bir mucizenin şahidi olurum diyerekten saniselerin bile tadını çıkarmaya çalıştım.
Ve yıkandım besberrak sularda. Tüm yorgunluklarımın, sıkıntılarımın, bıkkınlıklarımın, aynı üzerimden akan sular gibi parmak uçlarımdan, saçlarımdan serin sulara akışına gözlerimle şahit oldum.
Söz vermiştim kendime. Otobüs beni çok özlediklerime kavuşturmak için şehri terkederken söz vermiştim. Kollarımı, bacaklarımı serin sulara bırakmış denizin üzerinde öylece yatacak ve üzerimdeki negatif elektirik gidene ve ben yeniden sadece ben oluncaya kadar denizin üzerinde gökyüzünü seyredecektim. Yaptım! Şu anda bu satırları yazarken bile o anı yaşıyorum. Denize uzanmış, gökyüzünü izliyorum.
Çocukken hep böyle anlarda kendime şunu söylerdim: Bu anı içine sakla Zeren. Kışın çok sıkıldığında yerinden çıkartır, yeniden mutlu olursun. Tıpkı yazın taze meyvelerinden sebzelerinden kışa hazırlık olsun diye yapılan turşular, reçeller gibi ben de yazdan kışa hazırlık olarak öyle çok an sakladım ki içime bu tatilden...
Yalnızdım dedim ama çok da doğru değil aslında. Ursula bu dünyada yazılabilecek en iyi romanlardan biri olarak gördüğüm Güçler'iyle yanımdaydı. Belki duymaz sesimi ama onun gibi gönül gözü açık, evrenin sesini dinlemeyi bilen bir insan biliyorum ki hisseder: burdan ona sonsuz bir teşekkür. Zaten güzel olan günlerimin değeri, sayesinde ona, yüze, bine katlandı. Böylesine muhteşem bir özgürlük romanı, ancak böylesine özgür bir ortamda okunmayı hak ederdi.
Artık döndüm. Yeniden bıraktığım yerde, işimdeyim. Ama aynı kısır döngüye, aynı yaşam girdabına dönmüş gibi hissetmiyorum kendimi. Beni ben yapan tüm değerlerime yeniden kavuşturduğu ve kendimin kıymetini bana yeniden hatırlattığı için o bereketli Ege topraklarına bir kez daha selam olsun!
18 Ağustos 2009 Salı
Sonunda gidiyorum!
Beş gün olsun bensiz kalıver!
Kitaplarımı yığdım bavula, Ege'ye keyif satın almaya gidiyorum.
Yeşilin en güzeli, mavinin en berrağı, rakının en buzlusu, kavunun en tatlısı... Bekle beni geliyorum!
9 Haziran 2009 Salı
Gitmek mi zor, kalmak mı?
Shakespear hâla bütün meselenin olmak ya da olmamak olduğunu düşünedursun, benim içinse bütün mesele gitmek ya da kalmak arasında sürüp gidiyor. Birbirinden tamamen farklı iki şeyi ifade eden ve bu iki farklı şeyle de beni büyüleyen/cezbeden/mıknatıs gibi çeken, ama sürekli de hayatımı yönlendirme konusunda iktidarı ele geçirmek için kavga eden iki yaşam hali… İkisi de beş harfli, zıt anlamlı kelimeler işte deyip geçeniniz de olur belki tabi ama benim içimi nasıl bir yapboza çevirdiklerini bir bilseniz, biraz olsun hak verirdiniz eminim.
İçimdeki sorular çok büyük. Hayır aslında büyük değil, ağır… Öyle ki şimdi yazarken bile sıkıyor içimi.
Bu savaşta ‘kalmanın’ yanında öyle güçlü bir müttefik var ki, O, ‘gitmenin’ tarafına geçmediği sürece ‘gitmek’ asla kazanamayacak gibi… Peki ben ‘gitmenin’ mi kazanmasını istiyorum? Bu soruya olan ‘evet’lerimin her geçen gün artıyor olduğunu bilmek mi beni korkutuyor, telaşlandırıyor acaba?
Peki ya O, hiçbir zaman ‘gitmenin’ yanında yer almazsa? Emin olduğum tek şeyse bu soruya vereceğim cevap aslında. O zaman sonsuza dek KALIRIM! 'Gitmenin' hayatımıza ne getireceğinin merak duygusunu hep içimde taşıyarak... Ama biliyorum ki, O'nsuz gitmek, O'nunla kalıyor olmanın mutluluğunun yarısını bile yaşatamaz bana.
20 Mayıs 2008 Salı
Yine Geldi Gitmelerim!
Yine geldi işte. Hatta bu sene geç bile kaldı. Kıpır kıpır kıpır işliyor içimde. Her sene kronik bir vâka halinde artık. Tutulmasam olmaz.
Evet, yine geldi gitmelerim. Evim, İstanbul, bulunduğum her yer dar geliyor şimdilerde. Kitapçılarda, marketlerde elim ilk, gezi dergilerine gidiyor. Televizyon izlerken bir bakmışım karşımda gezi kanalları... Bir de bu ara sık sık eski gezilerin fotoğraflarını karıştırır oldum. Yaraya tuz basmak, ateşi körüklemek gibi, depreştirdikçe depreştiriyor.
Beni bu havalar mahfetti, diye söylenir dururum her yıl bu zamanlar, havalara bulurum kabahati. Bütün bir kış, bu mükafatı hak etmek için yaşamışım gibi, artık zamanı geldi gitmeliyim der içimdeki bir ben.
Bir masal gibidir o gidişler. Külkedisinin bir geceliğine prensese dönüşmesi gibi, aslında size ait olmayan bir zamanın içine dalarsınız. O berrak sular, denizler, dağlar, ormanlar ait değildir aslında sizin yaşamınıza. Siz bilgisayarla yaşamayı bilirsiniz, kapalı ofisler, korna gürültüleri, sıkış tıkış kalabalık caddeler... O yüzden de o gidişlerin dönüşlerinde at arabasının balkabağına dönüşmesi gibidir her şey. Masal biter, eski dostlar(!) bıraktığınız yerde sizi bekler.
Ama ben o dönüşleri hiç düşünmek istemiyorum şimdi. Sadece ve sadece gidişlerde aklım...




