Gitmek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gitmek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Nisan 2012 Pazar

Ve Zero gider!

En son iki yıl önce bu zamanlar Mutfak Sanatları Akademisi'ne gitmeye karar verdiğimde, hayalini kurduğum bir şeye ulaşıyor olmanın hazzıyla kendimi bu kadar mutlu hissetmiştim. Taa o zamanlar kendimi mutfağın bereketli dünyasına atarken de en büyük motivasyonum, bu yeni mesleğimle dünyanın neresine gitmek istersem isteyeyim iş bulup çalışabilecek olmaktı.

Gitmek. Yeni yerler görmek; yeni coğrafyaların havasına, tadına, tuzuna, suyuna bulanmak; hiç kimseleri tanımadığın, tamamen yabancı olduğun şehirlerde, kasabalarda uyanmak; sabit olmamanın, göçebeliğin tadına varmak; fazla plan program müptelası olmadan bilinmezliğin sunacaklarına kapını sonuna kadar açmak...

İçimde artık biraz daha dindirmezsem beni boğacak olduğundan şüphem kalmamış olan bir gitme aruzusuyla yaşıyorum uzun zamandır. Gitmelere, yeni maceralara bu kadar tutkun olup bunca yıl bu kadar sabit yaşamış olmak da benim karmaşam olsa gerek. Çünkü aslında biliyorum ki, alışkanlıklarına çok da bağlı bir insanım ben. Arkadaşlarım, sevdiklerim, alıştığım kitapçılar, tutkunu olduğum sokaklar, vapurlar, sinemalar... Ama artık zaman, tüm bunların ötesinde bir yerde çalıyor benim için. Gitmenin, terketmek olmadığını anladığım noktada, gitmeye dair çok da farkında olmadığım ama içten içe yaşadığım korkuları sakinleştirdim sanırım kendi içimde.

İstanbul biriktirmeli bu aralar dedim, kendimi denizle vapurlara verdim.

Lakin şimdi de terketmiyorum, sadece gidiyorum. Bir süreliğine... Yaklaşık Ekim'e kadar yaz sezonunu geçirmek üzere Datça'da olacağım. Bir yandan çalışıp bir yandan da çok özlediğim denizin, kumun, yeşilin, sarının, mavinin tadını çıkaracağım. Bir balık restoranında çalışacak olmak, kendime göre ufacık bir ev tutacak olmak ve kafamda arzuladığım bir iki planın haricinde başka hiç bir planım yok. Kendimi tamamen bilinmezliğin süprizlerine bırakmak istiyorum. Hayatın çok da fazla plana programa gelmediğini öğreneli, dersimi alalı çok oldu. Tek isteğim, bu aralar biraz göçebe yaşamak.

Eş dost herkesin bu ara bana ortaklaşa söylediği şey "sen geri dönmezsin!" oluyor. Hiç düşünmüyorum ben halbuki böyle şeyleri. Dönerim, dönmem ya da bambaşka bir yerde buluveririm kendimi. Bunların hepsini, her şeyde olduğu gibi zaman kardeş getirir önümüze ve biz de yaşarız.

Umarım yeniden karşılaştığımızda eski coşkuna kavuşmuş olursun güzel Haydarpaşa...

İstanbul'la dünyanın neresine gidersem gideyim asla yok olmayacak bir göbek bağım var, bu kesin. Ama ara ara da hep yazdığım gibi son yıllarda çok yıprattık birbirimizi. Özellikle işe gidiş gelişlerde tırmalaya tırmalaya kaç yılımı çaldı ömrümden bilemiyorum. İşte o çalınmış yılları mümkünse geri eklemeye çalışacağım Ege'nin yeşiliyle, mavisiyle. İstanbul'severliğim sonsuza kadar bâki ama yeniden İstanbul'da yaşamaksa mevzu bahis, bu şehri biraz özlemeye ihtiyacım var, bu kesin.

Velhasıl Zero'ya yol göründü:) Salı akşamı Datça'ya giden bir otobüsün içinde binbir tane farklı duygu barındırarak ayrılacağım bu şehirden. Sonrasında beni neler beklediğinin heyecan veren merakı çoktan filizlendi zaten içimde. Gerçi ev işini vs. ayarlayıp son kez eşyalarımı almak için 2-3 günlüğüne yeniden döneceğim İstanbul'a ama olsun. Onu saymıyorum.

Güzelsin İstanbul!

İstanbul'da geçirdiğim şu son bir haftada bol bol İstanbul biriktirmeye çalıştım. En çok ne yaptın derseniz, en çok vapura bindim ben bu hafta.  Her seferinde tavşan kanı bir bardak çayımı da eksik etmeden, bir gün Haydarpaşa'yı izledim, bir gün tarihi yarımadayı. Ve her seferinde istisnasız dedim ki "vapur keyfinden daha âla bir keyifi var mıdır bu şehrin biz insanlarına sunduğu?" Benim için yok! Sıfırlanmış kadar taze hissediyorum kendimi her seferinde o vapurun içindeyken. 

Şimdi bir süredir çok yoğun bir şekilde hissettiğim sıkışmışlıktan kurtulup bol oksijenli sokaklardan, denizin bereketine bulanmış mutfaklardan cümleler düşecek bu sayfalara. Her sabah bir saatimi muhakkak ayırıp yoga yaparken alacağım nefeslerin temizliğini şimdiden hisseder gibiyim.

"Yaşamlarını yola kutsamışların her zaman iyi dileklere ihtiyacı vardır" demişti Bendag Şairin Romanı'nda. Tereddütsüz derim ki hayatımın romanı budur, filmleriyse Into The Wild ve The Way. Ne yapın edin okuyun ve filmleri de izleyin derim. Ve son sözüm... İyi dileklerinizi de eksin etmeyin :)

14 Ağustos 2011 Pazar

Gezgin kadınlar...

Birini uzaktan, birini nispeten daha yakından izlediğim iki kadın... Çok farklılar ama bir o kadar da benzer... Paydalarını özgür ruhlarında ve iflah olmaz bir gezgin olmalarında birleştirmişler. Yolda değilken bile yola tutkun bir hayat yaşamak aslında hiç de sanıldığı kadar kolay bir şey değilken tutkularını hayatlarının merkezinde tutarak yaşamlarını cesaretle anlamlandıran insanlar...

Ben Barselona yoluna çıkmadan evvelki gece konuştuğumuzda "Güney Amerika'ya gitmeyi planlıyorum, gittim mi 2-3 ay dönmeyi düşünmediğimden de bazı ayarlamalarla uğraşıyorum" demişti. Yeni bir yol arifesinde onun yolu için duyduğum heyecanı bugün gibi hatırlıyorum. Hayatımızın çok kısa bir dönemini yan yana aynı ofis içinde geçirmiş olmamıza rağmen tüm incelikleriyle çekilmiş bir resim gibi kalmıştı o iflah olmaz gezgin ruhu hayatımın insanları arasında. Bendeki tanımı "hep gezmek için yaşayan insanlardan biri"ydi daha çok. Çalışır, para biriktirir ve heyecanla hayalini kurduğu yeni yollara vururdu kendini. Sizse belki ondan daha çok gezmesini isterdiniz; gezsin ki anılarını anlatırken yaşattığı o kıpır kıpır enerjiyi daha çok yaşayasınız. Yaşarken aldığı keyfi sohbetine de yansıtan, cümlelerin sevdiği insanlardan biriydi her zaman ve daima.

Barselona'dan dönmemle kısa bir zaman içinde sosyal paylaşım sitelerinden birinde o çok beklediği yollara vurduğunu gördüm kendisini. Üstelik yaşadıklarını paylaştığı bloguyla da beni dönmeden gezisinin bir parçası yapıvermişti. Fotoğraflarına mı, satırlarına mı takılayım hiç bilemedim.

Reina del Camino... Lirik bir lisan olduğunu düşündüğüm İspanyolca'dan kendi lisanıma kattığım inanılmaz güzel bir ifade... Yolların ve yolculuğun kraliçesi demek. Bloguna verdiği ismin açıklamasını yaptığı satırlarından öğreniyorum bunu, yüzümde kocaman bir gülümseme... Bir insan kendine bu kadar yakışan, bu kadar bütünleştiği bir ismi nasıl bulur:) Dedim ya cümleler severdi onu; bunun için yürüyüp bulmuşlardı üzerine yapışacakları ruhun yüzünü.

Diğeriyleyse bu satırlar sayesinde tanışmış, önce Paris'e olan aşkına vurulmuş, sonra tüm dünyayı neredeyse kaldırım kaldırım dolaşma ve keşfetme arzusuna hayran kalmıştım. Hep demişti en başından beri, o da gitmelere tutkun, yollara açılan koridorun giriş kapısı havaalanlarına sevdalı bir gezgin huzursuz ruhtu...


Yorgun bir mutfak günü sonrası serin bir İstanbul yazı akşamında, tadı kadar sunumuna da hayran kaldığımız tavşan kanı çaylarımız eşliğinde en çok yollardan, biraz bize dair hikayelerden, çokça kitaplardan oluşan keyifli bir sohbetin tarafları olarak buluştuk. Geçmiş yolculuklar, gelecek olanlar, hemen kapısında bekleyenler... Bir kuyruklu yıldız misali peşine takılmak ve sadece rüzgarını takip etmek... Düşü bile rengarenk...

Kuzey'e düşürmüştü bir süre önce yolunu. İskandinavya, kuzeyin, güneşi batmayan 'uzun günlü' şehirleriydi uzun zamandır beklediği. Gitmeden "Ben gülen yüzleri severim. O yüzden derim ki; eğer isterseniz, Uzun Çoraplı Pippi'ye, Uçan Kaz ve arkadaşı Nils'e ya da Ejderha Dövmeli Kız Lisbeth'e selam götürebilirim sizden" diye yazdığında tüm selamları bir emanet gibi gönderivermiş, merakla da sonrasını beklemiştim. Dönüşünü, geride kalanları, birikenleri... Kısmet, Kuzey yollarından sonra yüz yüze paylaşmayı mümkün kıldı o birikmişleri.

İki kadın dedim ama hayatımdaki en önemlilerinden birinin, en büyük sevdası Güney Kore yollarına dökülme arifesinde nasıl heyecanlarla kavrulmakta olduğunu nasıl unuturum:)

Yollarınız, yollarımız açık olsun cesur ve güçlü, kıymetli arkadaşlarım!

2 Ağustos 2011 Salı

Aşkın coğrafyası

Aşkın coğrafyası... İlk Nazlı Eray'ın Altın Kafes'inde okudum bu etkileyici tamlamayı... Her aşkın bir coğrafyası olduğundan, onun yaşandığı sokakların, caddelerin, kafelerin, denizlerin, o aşkın coğrafyasını oluşturduğundan bahsediyordu. Dolayısıyla da her aşkın coğrafyasının farklı olduğundan...

Kelimelerin gücünü iliklerime kadar hissetmemi sağlayan ifadelerden biridir bu. Sadece iki kelimeyle bir 'hal'i çok güçlü bir şekilde anlatabilmek...

Kalbi kırık bir arkadaşımın, kalbini kıran kişiyle yaşadıkları yüzünden artık bu şehre katlanamayacağını söylemesi üzerine hatırlamştım yeniden Nazlı Eray'ın bu tamlamasını. Aşk çekip gittikten sonra onun coğrafyasında yaşamak gerçekten zor olabilirdi; bilirim olurdu da... Çünkü o coğrafya sadece ve sadece o aşkın kahramanlarının bildikleri hatıra yükleriyle dolu, her yeni günde yeni tırmıklarla kanatmaya neden olabilirdi taze yaraları.

Gözlerimin içine acıyla bakıp bir daha Beyoğlu'na gidemeyeceğini söylerken neler hissettiğini anlayamayacağımı düşündüğünden olsa gerek, her adımda, her sokakta, her kaldırımda yaşadığı hatıraları anlatmıştı bana birer birer arkadaşım. Bileyim ki anlayayım gerçekten neler hissettiğini; öyle ki hani olurda eğer gerçekten anlarsam, iyileştirmenin bir yolunu bulabilirdim belki o düzelmez sandığı cerahatli yaralarını.

Anlatmadım ona bu duyguyu çok iyi bilen biriyle konuşmakta olduğunu. Halbuki benim hikayemi de bilmeyecek kadar birbirimizi az tanıyor olmamıza rağmen belki de bu haldi onu benimle konuşmaya getiren. Zihni bilmese de, ruhu hissetmiş ve dökülüvermişti birden karşımda.

Her insanın hikayesi farklı, karakteri ve hissettikleri de. O nedenle yaşadıklarıyla baş etme yolları da... Ama sanırım önemli olan kendini hislerinin akışına bırakmak. Üzülmekse üzülmek, bağırmaksa bağırmak, öfkelenmekse öfkelenmek, çekip gitmekse çekip gitmek... Ve böylece tüm duyguların bünyeden zarar vermeden akıp gitmesine izin vermek. Yutup içine akıtmaktır kanımca asıl zarar veren. Kimi kalarak iyileşebilir, kimi giderek.

"Her gittiği yere kendini de götürür insan" sözü doğrudur doğru olmasına da, bazen bazı coğrafyalar gerçekten iyi gelmez insana. Gitmek gerçekten bir çözüm değildir belki ama rahatlamadır, nefestir. Ki çoğu zaman insanın en çok ihtiyacı olduğu şey de, rahat ve temiz bir nefestir.


Gitmeyi çok istediğim zamanlar olsa da, gitmedim, kalmayı seçtim ben örneğin. Çünkü yeni ve farklı bir şehrin geçici nefesinden çok, sevdiklerimin iyileştirici merhemine daha çok ihtiyacım vardı. Yabancı bir şehir, hatırası olmayan sokaklar, kafeler ne kadar çekici gelse de, arkasından tanıdık bir yüzün çıkacağını bilerek çaldığım kapıların varlığı daha güç vericiydi. Şu resimdeki kahvenin taraflarının benzer karelerde onlarca kez buluşmasıydı örneğin benim için o rahat nefes.

Ve bir gün gelecek başka bir aşkın coğrafyasına kapılıp gidecek insan. Belki kesişen kümeler gibi kesişecek eski aşkın coğrafyasıyla yenisininki.

Ben gözlerinde 'gitme'yi gördüm arkadaşımın. "Yanına sadece çok sevdiğin birkaç yazarın kitabını al ve git o zaman" oldu ona söyleyebildiklerim. Bir insana iyi gelecek şeyin, başkasının tecrübeleri değil, kendi yolu olduğuna inancım sonsuzdu çünkü.

Bugün Lübnan'dan attığı mesajı düşüverdi telefonuma. Hep merak ettiği Doğu'ya çevirmek istemişti önce yüzünü. Steril bir romantizmin ve konforun hüküm sürdüğü Batı topraklarındansa karmaşanın, kaosun, mistik hikayelerin mâbedi Doğu'ydu sanırım kendi nefesini aradığı yer. "Ne yaparak nefes alacağını düşünüyorsan onu yap demiştin. Yaptım ve biliyor musun artık nefes alıyorum!"

Hayatına yeni coğrafyalar katıyorsun arkadaşım, nefesin hiç eksilmesin!

9 Temmuz 2011 Cumartesi

Yakışıklı Vikingler!

"Sarışın yakışıklı Vikingler şehri, İskandinavya'nın başkenti. Burası Stockholm! Sana buradan yazıyorum... İnanılmaz güzel bir yer burası. Sürekli kitap okumak, yazı yazmak ve sokaklarda dolaşmak istiyor insan. Batmayan güneş bir başka his veriyor insana. Dilerim birlikte yaparız bunları. Listeye Stockholm'ü de ekle!:)"

Üzerinde böyle satırlar olan bir kart almak... 2011'in bana armağanı, çekik gözlü bir gezgin ruhtan... Ruhunu, bedenini, zihnini Uzak Doğu, Avrupa ve Anadolu arasında bölüştürmüş bir güzel insandan...

Uzun zamandır yollardaydı o. Aramak için, bulmak için, çözmek için ya da sadece 'olmak' için yollarda olması gereken insanlardan biriydi. Yolun iyi geldiği insanlardan biri... En çok havaalanlarını, uçakları, trenleri sevmesi de ondandı. Yıllar evvel çıktığı interrail gezisinde trenle Avrupa'nın o şehri senin bu şehri benim gezmesini anlatırken gözlerinde beliren ışığın rengi, işte tam da bundan daha bir parlaktı. Yollara, şehirlere, kültürlere olan merakının bir sonucuydu dillere olan tutkusu da... Hangi Kore tutkunu gidip de kendi kendine Korece öğrenmeyi becerir ki? O'ydu işte bu sorunun cevabı. Tutkuydu içindeki; oydu öğreten, merak ettiren. Doğal bir sonuç yani, zorlama değil.

Bazı ruhlar huzursuzdur. Durulmazlar. Sürekli çalkalanırlar. Öyleydi biraz da. "‎Hiç bir yerde huzur bulmamak bazılarının kanında vardır. Hiç bir yeri yurt tutamaz böyleleri. Kanları hep başka yere akar. Onları hayallerinin ardından gider sanırsınız çoğu kez; oysa sadece kanlarını kovalarlar" demişti Murathan Mungan Şairin Romanı'nda. Altını çizmiştim kalın kalın. Yetmemiş, defterime de not almıştım. Ne de olsa almışız benzer çalkantılardan nasibimizi biraz olsun biz de. En iyi biz anlar, en az biz sorgularız böylelerini.

O da öyleydi biraz işte. Huzursuz ve sürekli çalkalanan bir ruh. Yollara, gitmelere olan tutkusu da bundandı biraz. Kararlarını en rahat yollarda verenlerdendi. Çünkü yol özgürlük demekti. En rahat kararlar da yollarda, bu özgürlüğün sınırsızlığında alınanlardandı.

Gitmek... Bu hissin yarattığı heyecanı benden daha iyi, benim gibi olanlar anlar ancak sanırım. Gitmekle kalmak arasında sıkışıp kalmış bir ruh benimkisi de. Oldum olası... Bir varoluş meselesi sanki bu. Doğuştan kanıma şırıngalanmış bir zehir. Bir yanım farklı olanların, farklı dillerin, farklı kültürlerin, farklı yemeklerin, farklı manzaraların, farklı evlerin, otellerin merakıyla çalkalanır ve kanatsız bir kuş misali ordan oraya uçmak isterken diğer yanım kök salmaya, aileye, dostlara, eve, eşyaya meraklı...

Hayat, benim için şimdiye kadar hep 'kalmak'tan yana ağırlaştırdı terasini. O nedenle hep özlenen oldu 'gitmek'. Zaman içinde fazla uzamış olan kökleri kesip gökyüzüne uzamanın da sanıldığı kadar kolay olmadığını görse de insan, denemek ve yolları yaşamına katmaktan hiç vazgeçmek istemiyor yine de.

Şu yaşına kadar önündeki yolu bildiğini, standart bir gerçeklikte yürüyüp gideceğini sanarken hayatın süprizli yolları olduğunu da keşfeden biri yazıyor bu satırları. Yılardır büyütüp beslediğim, hatta neredeyse boyumdan büyük insanlar haline dönüştürdüğüm, ama sonunda başa çıkamadığım için de altında ezildiğim hayallerim vardı benim. Sahip olmak için öylesine yırtındım ki, olmadıkça tırmık tırmık kan revan içinde kaldı her yanım. Ne zamanki akışına bırakıp hayatın ellerine teslim ettim bazı şeyleri, o çok istediğimi sandığım hayallerin bile bir saplantıdan ibaret olduğunu, izin verdiğim ve hayallere takılıp kalmadığım sürece, onların bile değişime uğrayabileceğini gördüm.

Aşçılar kenti, sarışın yakışıklı Vikinglerin ve İskandinavya'nın başşehri Stockholm'den sevgiyle gönderilen bir Viking kartının bende yarattığı izlerdir bunlar. Çok iyi anladığım bir ruhun, bu yazıyı okuduğunda beni çok iyi anlayacağını bildiğim bir insanın bana oldum olası hep dokunacak olan satırları...

En sonuna da bir not yazmış:

"Burası senin memleketin olsa gerek, her yerde somon var ve çok leziz! Aşçılar kentinden:)".

Stockholm, Barselona, belki Seul, Sicilya, Prag, Ayvalık, Nice ve daha pek çoğu... Sanki hepsi benim memleketim ve hepsini şu fotoğraftaki gibi kahve molaları vererek sizlerle dolaşmak istiyorum arkadaşım:)

17 Mayıs 2011 Salı

Yol

"Yol seçimdir, Yol tavırdır, Yol beklentidir, Yol çeşitliliktir, Yol başlangıçtır, Yol çaredir, Yol öğrenmektir, Yol şaşırtır, Yol öncüdür, Yol kaçıştır, Yol tekinsizdir, Yol oyundur, Yol rastlantıdır, Yol davadır, Yol tecrübedir, Yol eserdir, Yol yöndür, Yol ikirciktir, Yol ıssızdır, Yol tekrardır, Yol süreçtir, Yol ümittir, Yol esrarengizdir..."

Ağustos ayında İstanbul Modern'de gezdiğim Hüseyin Çağlayan sergisinin tanıtım yazısındandı bu satırlar. Önce aklıma sonra defterime yazılmıştı. Şimdi yeni bir yolun arifesinde iken yazıldıkları yerden çıkıp kendilerini hatırlattılar.

"Çarenin olmadığı yerde yol çaredir" demiş Murathan Mungan da Şairin Romanı'nda. Yol ve yola dair her cümle ilgimin odağında bu aralar. Algıda seçicilik biraz benimkisi. Yolu, yolculukları, içsel ve dışsal gidiş gelişleri seçmiş karakterlerin hikayesi olan Şairin Romanı'nın da bu dönemimde bana gelmiş olması bundan olsa gerek.

İçine tren yolu kaçmış bir çocuk var bir yerlerimde. Her daim trenlere tutkun olmuş, ya tutkusu çok büyük olduğundan ya da yeteri kadar yaşayamadığından nerede bir tren görse, nerede bir tren yolculuğundan bahsedilse kalbi çarpan, ilgisi artan bir çocuk...

"Kendi kısa sürse de ömrü uzundur çocukluğun" diyor yine Murathan Mungan. Ömrü tükenmemiş olan çocukluğumun bende bıraktığı derin izlerdendir trenler ve tren yolculukları... Tren yolunun dibinde bir evde geçti benim çocukluğum; her tren geçişiyle duvarların titrediği, o tıngır mıngır gürültünün bir zil sesi kadar doğal karşılandığı bir evde. Çocukluğuma dair hep anlatılan hikayelerden biridir. Yürümeyi ilk öğrendiğim andan itibaren tren geçişini her duyduğumda evin en arka odasında dahi olsam tompik patilerimi popoma vurdura vurdura, trenin geçişinin en iyi göründüğü salondaki pencereye yapışırdım. Sanki ben bir trene el sallamadan evin önünden geçmesine izin verirsem o trene haksızlık etmiş olacaktım. Neydi, nasıl bir histi beni öylesi koşturan bilemiyorum. Çocukluğumuzda nedenini tam bilemediğimiz şeyleri hep "çocukluk" olarak niteleriz ya, benimkisi de öyleydi belki; çocukluk!

Sonra yıllar geçti, Zeren büyüdü, lise öğrencisi oldu ve her sömestir Ankara'daki büyük teyzesini ziyarete gider oldu. Ankara'ya pek de öyle sevdalı değildi. Büyük teyze de zaten her kış en az bir iki ayını İstanbul'da geçirirdi, yani ona duyulan bir büyük bir özlem de değildi onu Ankara yollarına düşüren. Kimselere pek itiraf etmesem de ben Ankara'ya gidiş gelişlerin hep trenlerde geçen o yolculuk anlarını sevdim. Haydarpaşa'dan kurulduğum tren koltuğumda kulağıma geçirdiğim kulaklıklarımın sesini hiç bir zaman fazla açmazdım ki trenin tıngırtısını muhakkak duyayım. Sanki bitirme imkanım varmış gibi "nolur nolmaz kitapsız kalmayayım" diye alınmış bir torba dolusu kitap, anneannemin "aman aç kalma" diye bütün treni doyurmaya yetecek yollukları...

Yeni yıl ağacının altına kurulması hayal edilen tren yolu, ilk öyküsünün başrolünü yine trene, tren yollarına vermeyi seçen bir ben...

Yol, en çok trenlerle anlam kazansa da benim için tek başına yolda olma hali bile tarifsiz bir heyecan, gizemli bir büyü... Hayat, çok uzun zamandır beklediğim, zaman zaman ne kadar hayalkırıklığına uğramış olursam olayım hayal etmekten vazgeçmediğim bir yolu armağan ediyor şimdi bana. Bu sayfaların bana kazandırdığı geniş bir yüreğin bundan aylar evvel "tüm bu sürecin sonunda stajını da bitirdikten sonra kendine o çok özlediğin yolculuğu armağan et, yaşadıklarından sonra bunu hak ediyorsun" sözlerini dinliyorum. Yolculuk hissi iki aydır bünyede hüküm sürmekte. Ruhumsa çoktan varış noktasına gitti bile. Şimdi yapmam gereken kendimi de yanına götürmek...

Şairin Romanı'nda Moottah "Yaşamlarını yola kutsamışların her zaman iyi dileklere ihtiyacı vardır" diyor. Evet, şimdi benim de ihtiyacım olan bu:)

27 Mayıs 2010 Perşembe

Yuva

"Yuvasını bulmak isteyen insan önce yurtsuzlaşmalı" diye yazmıştı geçenlerde sevgili damla che. Beynimin içinde dolaşan düşünceler, kendilerini temsil edecek cümleyi bulmuş gibi oldular ilk okuduğumda. "Yuvasını bulmak isteyen insan önce yuvasızlaşmalı" diye de eklediler arkasından.

Son zamanlarda kulağıma sürekli benzeri şeyler fısıldayan evrenin seslerinden biri olarak algıladım bu satırları da. İç sesler, dış sesler, hepsi bir yandan birlik olmuş "gitmek" üzerine fısıldaşır, konuşur olmuşlardı durmadan.

Yazısında Ursula'nın Hep Yuvaya Dönmek kitabından da bahsediyordu Damla. Onun satırlarında ne zaman Ursula'yla ya da Neil Gaiman'la ilgili bir şey okusam yıllar içinde bilmeden nasıl da ortak paydalar oluşturduğumuzu düşünürüm hep. İlkokul sıralarında iki ufak kız çocuğunu yan yana koyan hayat, sonra uzunca bir süre birbirlerinden habersizce geçmiş ve yıllar sonra tekrar karşılaştıklarında geçen o yıllarda ne çok ortak payda biriktirmiş olduklarını göstermişti. Meğer pek çok kez aynı yazarlardan, aynı şairlerden, aynı satırlardan etkilenmiş, benzer ruh yolculuklarına çıkmışız.

Ursula'nın "asıl yolculuk eve dönüştür" dediğini de bu satırlardan okuyorum. Sonra kendimi düşünüyorum. Kendi yolculuğumu... Bu zamana kadar olanı ve bundan sonra başlayacak olanı... Kökleri toprağın derinlerine doğru inen, toprağın dibine kök salarak büyüyen bir bitki gibi olduğumu düşünmüşümdür çoğu zaman. Bağlarım kuvvetlidir. Öyle her aklına estiğinde gidi gidiveren bir insan olmadım hiçbir zaman. Ama bir yanım da hep hayranlık dolu bir imrenmeyle izledi böyle insanları.

Fakat şimdi (artık) köklerimin daha fazla derinlere gitmesini istediğimden emin değilim. Bundan sonra gerçekten nereye kök salmak istediğimi bulmadan önce biraz da gökyüzüne doğru büyüyen bir çiçek olmak istiyorum. Ursula'nın dediği gibi eğer asıl yolculuk hep yuvaya olansa, döneceğim o yuvayı bulmak için öncelikle o yolculuğa çıkmam gerektiğini hissediyorum. Nereye ve hangi yöne orası tam kesin olmasa da niyet ve istek baki olduktan sonra istikâmet nasıl olsa bulunuyor.

Hayat garip, gerçekten çok garip. Bugün rutin doktor kontrollerimden biri için bekleme odasında otururken altı ay evvel aralık ayında doktorla yaptığımız son görüşmeyi düşündüm. On dakika sonra beni gördüğünde nasılsın, neler yaptın görüşmeyeli diye soracaktı. Nasıldım, neler yapmıştım? Onu görmeyeli beri hayatımda o kadar çok şey değişmişti ki! İşimden, tüm hayatımı geçirmeyi düşlediğim adamdan ve çok sevdiğim başka insanlardan ayrılmıştım. Artık aynı kiloda bile değildim. Ve o beni gördüğünde muhtemelen sadece bunu farkedecekti. "Aaa ne kadar zayıflamışsın!". Peki bu kadar mı, sadece bu mu? Ama nerden bilsin, bir görüşte nasıl anlasın bende nelerin ve nasıl hızla değiştiğini!

Peki dedim kendime, ya bundan altı ay sonra... O zaman neler değişmiş olacak? Belki o zaman burada bile olmayacağım. Dünyanın başka bir ucunda, başka bir endokrinoloğunun bekleme odasında oturuyor olacağım belki, kimbilir. Diyorum ya, hayat garip, gerçekten çok garip...

Yuvamı bulmak ya da yeniden şimdiye kadar yuva bildiğim yere dönebilmek için bir yolculuğa hazırlanırken biliyorum ki tüm o yolculuğum boyunca bana Ursula'nın kitapları yoldaşlık edecek. Bilmediği dünyalara açılırken insanın yanında sadece satırlarıyla da olsa tanıdık birilerinin olması bir nebze de olsa bir rahatlık veriyor. Ursula sen çok yaşa emi! Görünüşe göre benim sana daha çok ihtiyacım olacak!

25 Ağustos 2009 Salı

Bir günbatımında yıkanmak

Huzur mu bana geldi, ben mi huzura gittim? Sanırım ikincisi daha doğru. Zira olduğum yerde kalmaya devam etseydim, huzur kapı komşum bile olamayacak kadar uzağımdaydı.

Ege'deydim. Ayvalık'ta, Cunda'da, yemyeşil bir tablo olan Kaz Dağları'nda... Yıllarımın geçtiği ama deli bir özlemle yüklü olduğum yerlerde... Biliyordum çok özlemiştim ama insan, özlemin boyutunu en çok kavuşunca anlıyormuş.

Ben her zaman şehri çok sevdim, hele de İstanbul'u. Ama insanın tüm sevdiklerini ara sıra da olsa özlemesi gerekiyor. Sevginin tazelenebilmesi, alışkanlığın monotonluğundan çıkabilmesi için... Uzunca bir süredir her dakikalarını birlikte geçirmekten iyi-kötü her şeylerini tüketmiş yaşlı bir karı koca gibiydik İstanbul'la ikimiz. Onunla ilgili olsun olmasın, beni yoran, sıkan, üzen her her şeyin vebalini İstanbul'un omzuna yükler, onu suçlar olmuştum artık. Gitmek üzerine cümlelerim çoğalmış, hayallerim artmıştı.

Ve gittim. Geri dönüşüm kolay olsun diye, İstanbul'da en sevdiğimi de bırakarak gittim üstelik. Sadece İstanbul olsaydı imkanı yok dört günde özlemezdim, ama insanın canı olunca bu "ne seninle ne sensiz" şehirde, özlem sizi geri getiren adımlarınızın tetikleyicisi oluyor.

Bu tatil her şeyden önce bir günbatımıydı benim için. Yıllar bile geçse aklımda hep günbatımlarıyla kalacak bir zaman dilimiydi. Dört günde dört muhteşem günbatımı izledim. Güneş, Kaz Dağları'nın arkasına öyle güzel çekiliyor ve geride öyle güzel bir kızıl renk cümbüşü bırakıyor ki! Üstelik son gecemde bir süpriz yaparak yeni ayla birlikte veda ettiler günü geceye bırakarak. Yarım saat arayla önce güneşin, sonra da onun kızıllığında yeni ayın batışını izlemek bir mucize gibiydi benim için. Bir daha kim bilir ne zaman böyle bir mucizenin şahidi olurum diyerekten saniselerin bile tadını çıkarmaya çalıştım.

Ve yıkandım besberrak sularda. Tüm yorgunluklarımın, sıkıntılarımın, bıkkınlıklarımın, aynı üzerimden akan sular gibi parmak uçlarımdan, saçlarımdan serin sulara akışına gözlerimle şahit oldum.

Söz vermiştim kendime. Otobüs beni çok özlediklerime kavuşturmak için şehri terkederken söz vermiştim. Kollarımı, bacaklarımı serin sulara bırakmış denizin üzerinde öylece yatacak ve üzerimdeki negatif elektirik gidene ve ben yeniden sadece ben oluncaya kadar denizin üzerinde gökyüzünü seyredecektim. Yaptım! Şu anda bu satırları yazarken bile o anı yaşıyorum. Denize uzanmış, gökyüzünü izliyorum.

Çocukken hep böyle anlarda kendime şunu söylerdim: Bu anı içine sakla Zeren. Kışın çok sıkıldığında yerinden çıkartır, yeniden mutlu olursun. Tıpkı yazın taze meyvelerinden sebzelerinden kışa hazırlık olsun diye yapılan turşular, reçeller gibi ben de yazdan kışa hazırlık olarak öyle çok an sakladım ki içime bu tatilden...

Yalnızdım dedim ama çok da doğru değil aslında. Ursula bu dünyada yazılabilecek en iyi romanlardan biri olarak gördüğüm Güçler'iyle yanımdaydı. Belki duymaz sesimi ama onun gibi gönül gözü açık, evrenin sesini dinlemeyi bilen bir insan biliyorum ki hisseder: burdan ona sonsuz bir teşekkür. Zaten güzel olan günlerimin değeri, sayesinde ona, yüze, bine katlandı. Böylesine muhteşem bir özgürlük romanı, ancak böylesine özgür bir ortamda okunmayı hak ederdi.

Artık döndüm. Yeniden bıraktığım yerde, işimdeyim. Ama aynı kısır döngüye, aynı yaşam girdabına dönmüş gibi hissetmiyorum kendimi. Beni ben yapan tüm değerlerime yeniden kavuşturduğu ve kendimin kıymetini bana yeniden hatırlattığı için o bereketli Ege topraklarına bir kez daha selam olsun!

18 Ağustos 2009 Salı

Sonunda gidiyorum!

İki senedir adım attırmadın bana İstanbul.

Beş gün olsun bensiz kalıver!

Kitaplarımı yığdım bavula, Ege'ye keyif satın almaya gidiyorum.

Yeşilin en güzeli, mavinin en berrağı, rakının en buzlusu, kavunun en tatlısı... Bekle beni geliyorum!

9 Haziran 2009 Salı

Gitmek mi zor, kalmak mı?

Shakespear hâla bütün meselenin olmak ya da olmamak olduğunu düşünedursun, benim içinse bütün mesele gitmek ya da kalmak arasında sürüp gidiyor. Birbirinden tamamen farklı iki şeyi ifade eden ve bu iki farklı şeyle de beni büyüleyen/cezbeden/mıknatıs gibi çeken, ama sürekli de hayatımı yönlendirme konusunda iktidarı ele geçirmek için kavga eden iki yaşam hali… İkisi de beş harfli, zıt anlamlı kelimeler işte deyip geçeniniz de olur belki tabi ama benim içimi nasıl bir yapboza çevirdiklerini bir bilseniz, biraz olsun hak verirdiniz eminim.

İçimdeki sorular çok büyük. Hayır aslında büyük değil, ağır… Öyle ki şimdi yazarken bile sıkıyor içimi.

Bu savaşta ‘kalmanın’ yanında öyle güçlü bir müttefik var ki, O, ‘gitmenin’ tarafına geçmediği sürece ‘gitmek’ asla kazanamayacak gibi… Peki ben ‘gitmenin’ mi kazanmasını istiyorum? Bu soruya olan ‘evet’lerimin her geçen gün artıyor olduğunu bilmek mi beni korkutuyor, telaşlandırıyor acaba?

Peki ya O, hiçbir zaman ‘gitmenin’ yanında yer almazsa? Emin olduğum tek şeyse bu soruya vereceğim cevap aslında. O zaman sonsuza dek KALIRIM! 'Gitmenin' hayatımıza ne getireceğinin merak duygusunu hep içimde taşıyarak... Ama biliyorum ki, O'nsuz gitmek, O'nunla kalıyor olmanın mutluluğunun yarısını bile yaşatamaz bana.

20 Mayıs 2008 Salı

Yine Geldi Gitmelerim!

Yine geldi işte. Hatta bu sene geç bile kaldı. Kıpır kıpır kıpır işliyor içimde. Her sene kronik bir vâka halinde artık. Tutulmasam olmaz.

Evet, yine geldi gitmelerim. Evim, İstanbul, bulunduğum her yer dar geliyor şimdilerde. Kitapçılarda, marketlerde elim ilk, gezi dergilerine gidiyor. Televizyon izlerken bir bakmışım karşımda gezi kanalları... Bir de bu ara sık sık eski gezilerin fotoğraflarını karıştırır oldum. Yaraya tuz basmak, ateşi körüklemek gibi, depreştirdikçe depreştiriyor.

Beni bu havalar mahfetti, diye söylenir dururum her yıl bu zamanlar, havalara bulurum kabahati. Bütün bir kış, bu mükafatı hak etmek için yaşamışım gibi, artık zamanı geldi gitmeliyim der içimdeki bir ben.

Bir masal gibidir o gidişler. Külkedisinin bir geceliğine prensese dönüşmesi gibi, aslında size ait olmayan bir zamanın içine dalarsınız. O berrak sular, denizler, dağlar, ormanlar ait değildir aslında sizin yaşamınıza. Siz bilgisayarla yaşamayı bilirsiniz, kapalı ofisler, korna gürültüleri, sıkış tıkış kalabalık caddeler... O yüzden de o gidişlerin dönüşlerinde at arabasının balkabağına dönüşmesi gibidir her şey. Masal biter, eski dostlar(!) bıraktığınız yerde sizi bekler.

Ama ben o dönüşleri hiç düşünmek istemiyorum şimdi. Sadece ve sadece gidişlerde aklım...