Yolculuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yolculuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Nisan 2012 Çarşamba

Varış!

Ve an itibariyle Datça'daki 12. saatimi tamamlamış, daha nicelerine doğru yol almaktayım:) Mutluyuz, huzurluyuz. Kimler mi? Denizin ışıltısına dayanamayıp suya giren ayaklarım; mavinin, yeşilin doyumsuz manzarasına doyamayan gözlerim; tertemiz havanın şokundaki egzos dumanı bağımlısı ciğerlerim vs. vs.

Maviyle, yeşille yeniden tanışmak gibi Datça'da olmak. Hele şimdi baharın coşkusuyla doğumunu yaşayan tabiatta herşey sonsuz, bereketli bir tazelik içerisinde. O kadar özlemişim ki doğal olan herşeyle ten tene olabilmeyi, abartılı tepkiler halindeyim bir nevi. Sevinç de, keyif de üçle, beşle çarpılıyor.

Ömürlük çay bahçesi buldum kendime.

Üstelik hiç tahmin etmediğim kadar garip bir yolculuk yaşamışken dün gece. Nerden, nasıl geldiğini hiç anlamadığım bir hüzün gelip oturuverince bavulun üzerine ne yapacağımı şaşırdım resmen. Can dost olmasaydı o dakikalarda telefonun diğer ucunda, hakikaten nasıl baş edeceğimi bilemeyecek kadar gariptim dün gece.

"Gitmenin doğal hisleri bunlar; yarın sabah denizin kenarındaki çay bahçesinde gözlemeni yiyip çayını içerken hepsini unutacaksın bunların" demeseydi, bir de dünyanın en tatlı pisiciklerinden ikisi Puding ve Winston'ın bana el salladıkları resimlerini telefonuma gönderip beni güldürmeseydi, uzun zamandır beklediğim bu heyecanlı yolculuğa salya sümük başlayacaktım ben:)


Lakin geçen sene buraları gelip görmüş, kanına Datça'nın suyunu, saçlarına rüzgarını karıştırmış olan dostun dedikleri dakika şaşmadan gerçekleşirverdi. Otobüsten adımımı atıp kaldığım pansiyonun önüne geldiğimde gördüğüm denizin rengi, dün gecenin hüznünden eser bırakmadı. Hüzün, bu cennetten parça sahil kasabasında barınabilecek en son duygulardan biri.

Yağmur kokan, ıpıslak bir gecede bırakmıştım İstanbul'u. Sabahında ise yaza geçiş yapmış bir kasabada açtım gözlerimi. Ancak akşamın bu saatleri, yazın henüz daha gelmediğini, hala bahar mevsiminde olduğumuzu hatırlatırcasına serinledi ortalık. Gündüz denize girme noktasındayken gece montları geçirdik üzerimize.

Bugün denize giren ayaklarım dediler ki, yarın cümleten bekleniyormuşum:))

Datça hâlen yerlilerinin hakimiyeti altında. Güzel yüzlü, aydınlık insanlar... Ev arama çalışmaları kapsamında fikir sahibi olalım diye öncelikle bir iki emlakçı dolaşalım istedim. Girdiğimiz ilk emlakçı Datça'nın nasıl bir yer olduğunu anlatırken "o kadar rahatızdır ki biz burda" dedi "gündüz falan ne zaman dükkandan çıkıp bir yere gitmemiz gerekse kapıyı falan hiç kitlemeyiz. Öyle açık kalır kapı baca, asla da bir şey olmaz. Suç oranı çok düşüktür burda." Aman ne güzel falan derken yolumuzun üzerinde girmeye niyetlendiğimiz emlakçıların yüzde 70'inin kapı baca açık, içerisinin bomboş olduğuna birebir şahit olduk:) Bırakıp bırakıp dükkkanlarını çıkıp gitmişler, kapılar sonuna kadar açık:)

İşte böyle, uykusuz bir gece sonrası tüm gün oksijen şokuna girmiş bünye, akşam olup ortalık serinleyince kendini odasına atıverdi ve bugüne dair bir iki satır bir şeyler karalamak istedi. Datçalı günlere devam:)

8 Nisan 2012 Pazar

Ve Zero gider!

En son iki yıl önce bu zamanlar Mutfak Sanatları Akademisi'ne gitmeye karar verdiğimde, hayalini kurduğum bir şeye ulaşıyor olmanın hazzıyla kendimi bu kadar mutlu hissetmiştim. Taa o zamanlar kendimi mutfağın bereketli dünyasına atarken de en büyük motivasyonum, bu yeni mesleğimle dünyanın neresine gitmek istersem isteyeyim iş bulup çalışabilecek olmaktı.

Gitmek. Yeni yerler görmek; yeni coğrafyaların havasına, tadına, tuzuna, suyuna bulanmak; hiç kimseleri tanımadığın, tamamen yabancı olduğun şehirlerde, kasabalarda uyanmak; sabit olmamanın, göçebeliğin tadına varmak; fazla plan program müptelası olmadan bilinmezliğin sunacaklarına kapını sonuna kadar açmak...

İçimde artık biraz daha dindirmezsem beni boğacak olduğundan şüphem kalmamış olan bir gitme aruzusuyla yaşıyorum uzun zamandır. Gitmelere, yeni maceralara bu kadar tutkun olup bunca yıl bu kadar sabit yaşamış olmak da benim karmaşam olsa gerek. Çünkü aslında biliyorum ki, alışkanlıklarına çok da bağlı bir insanım ben. Arkadaşlarım, sevdiklerim, alıştığım kitapçılar, tutkunu olduğum sokaklar, vapurlar, sinemalar... Ama artık zaman, tüm bunların ötesinde bir yerde çalıyor benim için. Gitmenin, terketmek olmadığını anladığım noktada, gitmeye dair çok da farkında olmadığım ama içten içe yaşadığım korkuları sakinleştirdim sanırım kendi içimde.

İstanbul biriktirmeli bu aralar dedim, kendimi denizle vapurlara verdim.

Lakin şimdi de terketmiyorum, sadece gidiyorum. Bir süreliğine... Yaklaşık Ekim'e kadar yaz sezonunu geçirmek üzere Datça'da olacağım. Bir yandan çalışıp bir yandan da çok özlediğim denizin, kumun, yeşilin, sarının, mavinin tadını çıkaracağım. Bir balık restoranında çalışacak olmak, kendime göre ufacık bir ev tutacak olmak ve kafamda arzuladığım bir iki planın haricinde başka hiç bir planım yok. Kendimi tamamen bilinmezliğin süprizlerine bırakmak istiyorum. Hayatın çok da fazla plana programa gelmediğini öğreneli, dersimi alalı çok oldu. Tek isteğim, bu aralar biraz göçebe yaşamak.

Eş dost herkesin bu ara bana ortaklaşa söylediği şey "sen geri dönmezsin!" oluyor. Hiç düşünmüyorum ben halbuki böyle şeyleri. Dönerim, dönmem ya da bambaşka bir yerde buluveririm kendimi. Bunların hepsini, her şeyde olduğu gibi zaman kardeş getirir önümüze ve biz de yaşarız.

Umarım yeniden karşılaştığımızda eski coşkuna kavuşmuş olursun güzel Haydarpaşa...

İstanbul'la dünyanın neresine gidersem gideyim asla yok olmayacak bir göbek bağım var, bu kesin. Ama ara ara da hep yazdığım gibi son yıllarda çok yıprattık birbirimizi. Özellikle işe gidiş gelişlerde tırmalaya tırmalaya kaç yılımı çaldı ömrümden bilemiyorum. İşte o çalınmış yılları mümkünse geri eklemeye çalışacağım Ege'nin yeşiliyle, mavisiyle. İstanbul'severliğim sonsuza kadar bâki ama yeniden İstanbul'da yaşamaksa mevzu bahis, bu şehri biraz özlemeye ihtiyacım var, bu kesin.

Velhasıl Zero'ya yol göründü:) Salı akşamı Datça'ya giden bir otobüsün içinde binbir tane farklı duygu barındırarak ayrılacağım bu şehirden. Sonrasında beni neler beklediğinin heyecan veren merakı çoktan filizlendi zaten içimde. Gerçi ev işini vs. ayarlayıp son kez eşyalarımı almak için 2-3 günlüğüne yeniden döneceğim İstanbul'a ama olsun. Onu saymıyorum.

Güzelsin İstanbul!

İstanbul'da geçirdiğim şu son bir haftada bol bol İstanbul biriktirmeye çalıştım. En çok ne yaptın derseniz, en çok vapura bindim ben bu hafta.  Her seferinde tavşan kanı bir bardak çayımı da eksik etmeden, bir gün Haydarpaşa'yı izledim, bir gün tarihi yarımadayı. Ve her seferinde istisnasız dedim ki "vapur keyfinden daha âla bir keyifi var mıdır bu şehrin biz insanlarına sunduğu?" Benim için yok! Sıfırlanmış kadar taze hissediyorum kendimi her seferinde o vapurun içindeyken. 

Şimdi bir süredir çok yoğun bir şekilde hissettiğim sıkışmışlıktan kurtulup bol oksijenli sokaklardan, denizin bereketine bulanmış mutfaklardan cümleler düşecek bu sayfalara. Her sabah bir saatimi muhakkak ayırıp yoga yaparken alacağım nefeslerin temizliğini şimdiden hisseder gibiyim.

"Yaşamlarını yola kutsamışların her zaman iyi dileklere ihtiyacı vardır" demişti Bendag Şairin Romanı'nda. Tereddütsüz derim ki hayatımın romanı budur, filmleriyse Into The Wild ve The Way. Ne yapın edin okuyun ve filmleri de izleyin derim. Ve son sözüm... İyi dileklerinizi de eksin etmeyin :)

15 Mart 2012 Perşembe

Merhem niyetine...

İnsan kendi merhemini kendisi yaratmak zorunda kalıyor çoğu zaman. Nefes aldığın sürece her nefese bir anlam katmak zorundasın. Yoksa olmuyor, yaşanmıyor.

Hrant Dink davasında verilen cezaların komikliğine isyan ederken, tanımasaydım çok şey kaybederdim dediğim çok özel bir dostuma "bana bir şey söyle lütfen" demiştim "bir şey söyle ve ben kendimi bu kadar berbat hissetmeyeyim. Bu dünya yalan de mesela, berbat bir oyunun içindeyiz de, sadece bir oyun..."

"Zerocan, ne kadar zor olduğunu bilsem de, bize umutlu olmak yakışır; umutlu olacağız ki kötülerin midesi bulansın...İnadına iyi olacağız Zero; mutlu olacağız, güleceğiz, çoluğa çocuğa karışacağız, onlara doğruyu öğreteceğiz, dans edeceğiz, aynen böyle..." olmuştu onun cevabı da. Unutmuyorum. Yana yana, acıya acıya dediklerini yapmaya çalışıyorum.

Bazen Kız Kulesi'nde çok güzel iki kadınla kahve içmek oluyor o merhemin adı; İstanbul'a bir de, hep manzaranın içinde olan o Kız Kulesi'nden bakmak; saçlarını Boğaz'ın ortasından esip geçen rüzgarın şiddetine bırakmak...

En az benim kadar efkarlıydı dün Kız Kulesi de...

Bazense bir film oluyor o merhem. Ama öyle böyle bir film değil, "izledikten önce ve izledikten sonra" diye hayatınızı ortadan ikiye bölebilecek filmlerden biri. Abartıyor muyum? Kendim için hayır. İliklerime kadar öyle büyük bir heyecan duydum ve her bir sahnesini o kadar içimde hissettim ki, bir el üzerimdeki tozu silkeleyip savurdu sanki.

The Way, sana hayatımın filmi diyeceğim hiç tereddütsüz. Daha kaç kere izlerim bilmiyorum ama bugün bir kilit döndü bende sanki bu filmle. Bir iki yıl sonra dönüp bu yazıyı tekrar okuduğumda şu an aklımda olanların ne kadarını gerçekleştirmiş olacağım, merak ediyorum. Burada evrene notumu düşmüş olayım, detaylar bende kalsın:)

40'ına yaklaşırken doktorasını, tüm akademik yaşamını elinin tersiyle iterek kendini yollara teslim eden bir oğul. Oğlunun kararını da, yaşama bakışını da kesinlikle desteklemeyen, kendi snop yaşamı, golf arkadaşları arasında yaşamını sürdüren bir baba. İki uç da olsa hayatta bir baba-oğul olarak varolmanın rahatı, konforu. Lakin gün gelir o ayaklardan biri kırılır. Oğul hiç geri dönmemek üzere gider. Yaşamını adadığı, kendini bulduğu o yola ömrünü bırakır. Ve film işte tam da bu noktada başlar. Tamamlanmayan, tamamlanamayan o yolu baba yürümeye karar verir. Oğlunun çantası, oğlunun eşyaları, oğlunun külleriyle artık yolda olma sırası ondadır.


Yol filmlerini her zaman sevdim. İster metafor olsun, ister sahici yolun getirdiklerini hep önemsedim. Duymasını bilene her yolun söylediği onlarca cümle olduğuna hep inandım. İşte belki de bu yüzden Şairin Romanı'nı edebiyatta nasıl ayrı bir yere koyduysam, o ihtişamlı roman bana nasıl derinden dokunduysa, sinemada da The Way'i oraya koyuyorum.

Sanat her şeye en güzel merhem. Türkiye gibi tırnaklarını her gün etinize geçiren ülkelerde merhemsiz yaşanır mı, düşünmek dahi istemem. Yolsuz da, merhemsiz de kalmamak dileğiyle...

5 Şubat 2012 Pazar

Bir şehir ve ben...

Bir şehir seçmek istiyorum bu aralar. Kocaman dünya haritasını önüme alıp, bir şehir seçmek. Sonra o şehrin içinde kendimi hayal etmek. Sırtımda çantam, boynumda bir fotoğraf makinesi, elimde olmazsa olmaz minik not defterim. Uçsuz bucaksız sokaklar, caddeler, bulvarlar, meydanlar... Mümkün olduğunca yürümek, yürümek, yürümek... Ayaklarım bir fil ayağı olana kadar. Yürümenin yorgunluğunu ancak keşfedilenlerin büyüsü unutturabilir. Bizzat tecrübeyle sabittir.

Ama en çok pazarlarını keşfetmek isterim o şehrin. Sofraların hangi meyvelerle, sebzelerle renklendiğini, hangi baharatlarla lezzetlendiğini görmek, toprağın, denizin, havanın o şehrin insanlarına nasıl bir bereket sunduğuna şahit olmak.

Böyle bir sokağa kurulmuş olsa o pazar...

İflah olmaz bir hamurişi sever olarak çayımın, kahvemin yanına gidecek en bilmediğim hamur lezzetleriyle buluşmak için pastanelerini gezmeliyim sonra o şehrin. Ekmek kokularını duymalı, şekillerini hafızama kazımalıyım. Yıllar yıllar evvel taa çocukluğumda okuduğum Ekmekçi Kadın'ın hikayesinin ruhuma işlediği o 'ekmek masalları'nın peşinde koşmalıyım. Şimdi şimdi farkediyorum ki, ekmek kültürü olmayan kültürlerle aramda 'ait olamamak' üzerine kurulu bir mesafe var, hiç kapanmayacak. Fırın ve pastane kokularında tarifi imkansız bir samimiyet ve aşk büyüsü olduğuna şiddetle inanıyorum. İtiraf ediyorum, tam da bu yüzden bir fırıncıya koşulsuz şartsız aşık olabilirim, etrafındaki o kokunun hatrına:) Ha bir de kitapçılara tabi. Onlar listenin daima birinci sırasında:)

Denize uzanmış olsa bütün evler...

Bir Nazlı Eray romanı kahramanıymışım gibi şehrin karşıma çıkarmasını hayal ettiğim, kimi hayatta kimi çoktan başka diyarlara göçmüş yaşam kahramanlarını düşlemek sonra... Sınırsız bir hayalgücüyle, sonsuzluğun özgürlüğüyle... Doğumun değil, yaşamın o şehre bağladığı insanlar olmalı düşlediklerim. Hayatlarının bir zamanında o şehirde iz bırakmış, yaşadıkları şehirle bütünleşmeyi bilmiş insanlar.

Prag olsa o seçeceğim şehir misal, Kafka'yla buluşmadan ayrılmak mümkün olabilir mi hiç? Ben bu şehri biraz da onunla sevmedim mi? Saatlerce oturup romanlarını yazdığı, adeta bir parçası haline geldiği kafede bir kahvenin tadını paylaşmalı mutlak benimle. Yoksa imkanı yok rahat bırakmam ruhunu:) İki yıl kadar önce Nazlı Eray'ın Kayıp Gölgeler Kenti'ni okurken tarifsiz bir hayranlık beslediğim Mucha Kadınları'nın izini sürmeliyim sonra Prag'da.

Sarıların arasında kaybolmak mesela...

Ya da minicik bir kasaba olmalı belki. Hayal edilen bir şehrin kuytu bir köşesinde, bir dere kenarında kalıvermiş, eski bir kasaba. Sadece 50 yaş üstü insanların yaşadığı, gençlerin daha hareketli 'merkez'lere kaçtığı dingin bir kasaba. Sırtımdaki çantadan, boynumdaki fotoğraf makinesinden, etrafa yönelttiğim hayranlıkla karışık şaşkın ifadelerden ve gençliğimden turist olduğumu anlayan, elinde pazar filesi evine dönen teyze, sıcak bir gülümseme bırakıverse deklanşörümün içine.

İşte böyle, bir şehir seçmek istiyorum bu aralar. Gitmek için zaman ve fırsat bulup bulamayacak olmanın ötesinde gitmeyi hayal etmek istediğim bir şehir.

Her yıl bu zamanlarda böyle bir kurt gelip düşüverir benim içime. Gitmek kadar gitmeleri düşlemeyi de severim ben. Her gidiş, sadece o yolculuğun kendisinden ibaret değildir asla. Öncesinde hayal edilen, düşü kurulan zamanlardan başlar, yoldan dönülüp yaşananların etkisini devam ettirdiği zamanlarla son bulur.

Yolun fikri içinize düşmeyegörsün...

14 Ağustos 2011 Pazar

Gezgin kadınlar...

Birini uzaktan, birini nispeten daha yakından izlediğim iki kadın... Çok farklılar ama bir o kadar da benzer... Paydalarını özgür ruhlarında ve iflah olmaz bir gezgin olmalarında birleştirmişler. Yolda değilken bile yola tutkun bir hayat yaşamak aslında hiç de sanıldığı kadar kolay bir şey değilken tutkularını hayatlarının merkezinde tutarak yaşamlarını cesaretle anlamlandıran insanlar...

Ben Barselona yoluna çıkmadan evvelki gece konuştuğumuzda "Güney Amerika'ya gitmeyi planlıyorum, gittim mi 2-3 ay dönmeyi düşünmediğimden de bazı ayarlamalarla uğraşıyorum" demişti. Yeni bir yol arifesinde onun yolu için duyduğum heyecanı bugün gibi hatırlıyorum. Hayatımızın çok kısa bir dönemini yan yana aynı ofis içinde geçirmiş olmamıza rağmen tüm incelikleriyle çekilmiş bir resim gibi kalmıştı o iflah olmaz gezgin ruhu hayatımın insanları arasında. Bendeki tanımı "hep gezmek için yaşayan insanlardan biri"ydi daha çok. Çalışır, para biriktirir ve heyecanla hayalini kurduğu yeni yollara vururdu kendini. Sizse belki ondan daha çok gezmesini isterdiniz; gezsin ki anılarını anlatırken yaşattığı o kıpır kıpır enerjiyi daha çok yaşayasınız. Yaşarken aldığı keyfi sohbetine de yansıtan, cümlelerin sevdiği insanlardan biriydi her zaman ve daima.

Barselona'dan dönmemle kısa bir zaman içinde sosyal paylaşım sitelerinden birinde o çok beklediği yollara vurduğunu gördüm kendisini. Üstelik yaşadıklarını paylaştığı bloguyla da beni dönmeden gezisinin bir parçası yapıvermişti. Fotoğraflarına mı, satırlarına mı takılayım hiç bilemedim.

Reina del Camino... Lirik bir lisan olduğunu düşündüğüm İspanyolca'dan kendi lisanıma kattığım inanılmaz güzel bir ifade... Yolların ve yolculuğun kraliçesi demek. Bloguna verdiği ismin açıklamasını yaptığı satırlarından öğreniyorum bunu, yüzümde kocaman bir gülümseme... Bir insan kendine bu kadar yakışan, bu kadar bütünleştiği bir ismi nasıl bulur:) Dedim ya cümleler severdi onu; bunun için yürüyüp bulmuşlardı üzerine yapışacakları ruhun yüzünü.

Diğeriyleyse bu satırlar sayesinde tanışmış, önce Paris'e olan aşkına vurulmuş, sonra tüm dünyayı neredeyse kaldırım kaldırım dolaşma ve keşfetme arzusuna hayran kalmıştım. Hep demişti en başından beri, o da gitmelere tutkun, yollara açılan koridorun giriş kapısı havaalanlarına sevdalı bir gezgin huzursuz ruhtu...


Yorgun bir mutfak günü sonrası serin bir İstanbul yazı akşamında, tadı kadar sunumuna da hayran kaldığımız tavşan kanı çaylarımız eşliğinde en çok yollardan, biraz bize dair hikayelerden, çokça kitaplardan oluşan keyifli bir sohbetin tarafları olarak buluştuk. Geçmiş yolculuklar, gelecek olanlar, hemen kapısında bekleyenler... Bir kuyruklu yıldız misali peşine takılmak ve sadece rüzgarını takip etmek... Düşü bile rengarenk...

Kuzey'e düşürmüştü bir süre önce yolunu. İskandinavya, kuzeyin, güneşi batmayan 'uzun günlü' şehirleriydi uzun zamandır beklediği. Gitmeden "Ben gülen yüzleri severim. O yüzden derim ki; eğer isterseniz, Uzun Çoraplı Pippi'ye, Uçan Kaz ve arkadaşı Nils'e ya da Ejderha Dövmeli Kız Lisbeth'e selam götürebilirim sizden" diye yazdığında tüm selamları bir emanet gibi gönderivermiş, merakla da sonrasını beklemiştim. Dönüşünü, geride kalanları, birikenleri... Kısmet, Kuzey yollarından sonra yüz yüze paylaşmayı mümkün kıldı o birikmişleri.

İki kadın dedim ama hayatımdaki en önemlilerinden birinin, en büyük sevdası Güney Kore yollarına dökülme arifesinde nasıl heyecanlarla kavrulmakta olduğunu nasıl unuturum:)

Yollarınız, yollarımız açık olsun cesur ve güçlü, kıymetli arkadaşlarım!

17 Mayıs 2011 Salı

Yol

"Yol seçimdir, Yol tavırdır, Yol beklentidir, Yol çeşitliliktir, Yol başlangıçtır, Yol çaredir, Yol öğrenmektir, Yol şaşırtır, Yol öncüdür, Yol kaçıştır, Yol tekinsizdir, Yol oyundur, Yol rastlantıdır, Yol davadır, Yol tecrübedir, Yol eserdir, Yol yöndür, Yol ikirciktir, Yol ıssızdır, Yol tekrardır, Yol süreçtir, Yol ümittir, Yol esrarengizdir..."

Ağustos ayında İstanbul Modern'de gezdiğim Hüseyin Çağlayan sergisinin tanıtım yazısındandı bu satırlar. Önce aklıma sonra defterime yazılmıştı. Şimdi yeni bir yolun arifesinde iken yazıldıkları yerden çıkıp kendilerini hatırlattılar.

"Çarenin olmadığı yerde yol çaredir" demiş Murathan Mungan da Şairin Romanı'nda. Yol ve yola dair her cümle ilgimin odağında bu aralar. Algıda seçicilik biraz benimkisi. Yolu, yolculukları, içsel ve dışsal gidiş gelişleri seçmiş karakterlerin hikayesi olan Şairin Romanı'nın da bu dönemimde bana gelmiş olması bundan olsa gerek.

İçine tren yolu kaçmış bir çocuk var bir yerlerimde. Her daim trenlere tutkun olmuş, ya tutkusu çok büyük olduğundan ya da yeteri kadar yaşayamadığından nerede bir tren görse, nerede bir tren yolculuğundan bahsedilse kalbi çarpan, ilgisi artan bir çocuk...

"Kendi kısa sürse de ömrü uzundur çocukluğun" diyor yine Murathan Mungan. Ömrü tükenmemiş olan çocukluğumun bende bıraktığı derin izlerdendir trenler ve tren yolculukları... Tren yolunun dibinde bir evde geçti benim çocukluğum; her tren geçişiyle duvarların titrediği, o tıngır mıngır gürültünün bir zil sesi kadar doğal karşılandığı bir evde. Çocukluğuma dair hep anlatılan hikayelerden biridir. Yürümeyi ilk öğrendiğim andan itibaren tren geçişini her duyduğumda evin en arka odasında dahi olsam tompik patilerimi popoma vurdura vurdura, trenin geçişinin en iyi göründüğü salondaki pencereye yapışırdım. Sanki ben bir trene el sallamadan evin önünden geçmesine izin verirsem o trene haksızlık etmiş olacaktım. Neydi, nasıl bir histi beni öylesi koşturan bilemiyorum. Çocukluğumuzda nedenini tam bilemediğimiz şeyleri hep "çocukluk" olarak niteleriz ya, benimkisi de öyleydi belki; çocukluk!

Sonra yıllar geçti, Zeren büyüdü, lise öğrencisi oldu ve her sömestir Ankara'daki büyük teyzesini ziyarete gider oldu. Ankara'ya pek de öyle sevdalı değildi. Büyük teyze de zaten her kış en az bir iki ayını İstanbul'da geçirirdi, yani ona duyulan bir büyük bir özlem de değildi onu Ankara yollarına düşüren. Kimselere pek itiraf etmesem de ben Ankara'ya gidiş gelişlerin hep trenlerde geçen o yolculuk anlarını sevdim. Haydarpaşa'dan kurulduğum tren koltuğumda kulağıma geçirdiğim kulaklıklarımın sesini hiç bir zaman fazla açmazdım ki trenin tıngırtısını muhakkak duyayım. Sanki bitirme imkanım varmış gibi "nolur nolmaz kitapsız kalmayayım" diye alınmış bir torba dolusu kitap, anneannemin "aman aç kalma" diye bütün treni doyurmaya yetecek yollukları...

Yeni yıl ağacının altına kurulması hayal edilen tren yolu, ilk öyküsünün başrolünü yine trene, tren yollarına vermeyi seçen bir ben...

Yol, en çok trenlerle anlam kazansa da benim için tek başına yolda olma hali bile tarifsiz bir heyecan, gizemli bir büyü... Hayat, çok uzun zamandır beklediğim, zaman zaman ne kadar hayalkırıklığına uğramış olursam olayım hayal etmekten vazgeçmediğim bir yolu armağan ediyor şimdi bana. Bu sayfaların bana kazandırdığı geniş bir yüreğin bundan aylar evvel "tüm bu sürecin sonunda stajını da bitirdikten sonra kendine o çok özlediğin yolculuğu armağan et, yaşadıklarından sonra bunu hak ediyorsun" sözlerini dinliyorum. Yolculuk hissi iki aydır bünyede hüküm sürmekte. Ruhumsa çoktan varış noktasına gitti bile. Şimdi yapmam gereken kendimi de yanına götürmek...

Şairin Romanı'nda Moottah "Yaşamlarını yola kutsamışların her zaman iyi dileklere ihtiyacı vardır" diyor. Evet, şimdi benim de ihtiyacım olan bu:)