Edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Şubat 2013 Pazar

Balık Pazarı'yla Nevizade'nin kesişme köşesi: Muhsin!

Kitap isimleri mi hatırlanır daha çok, kahramanların isimleri mi? Ben derim ki kahramanlarının isimlerini, kendi ismi kadar zihne kazıyan kitaplar yazdırıyor adını unutulmazlar listesine. Bir hikaye bana kendini isminden çok kahramanıyla andırıyorsa işte o zaman hayatıma yeni bir insan kazanmış gibi hissediyorum ben kendimi. Anlamayana garip gelir de, yaşama sebeplerinden/hazlarından biridir bu benim nezdimde. Ömrüm boyunca belki hiç tanıma şansı edinemeyeceğim insanları hayatıma sokmanın daha iyi bir yolunu bulamadım ben okumaktan başka.

Şimdi sizi Muhsin'le tanıştıracağım. Yok, aslında Muhsin'le tanışmanızı isteyeceğim. Ben anlatamam çünkü onu. Kalemi eline alan yazarı, tarifsiz bir çarpıcılıkta yapmış zaten bunu. Benim çabam olsa olsa onu tanımanız gerekliliğine dair hevesi biraz üflemek olabilir, o kadar.

Onur Caymaz'ın iki uzun öyküden (novella) oluşan kitabı Gökyüzü Sineması'nın ilk öyküsü Hüzün İyidir'in kahramanı Muhsin. Hakkında böyle bahsedildiğini duysa sevinir ve muhtemelen şaşırırdı da aslında. Çirkin olduğu yazıyor kendisi hakkında kitapta. Silik ve sessiz biri olduğu da. Yani kısaca gözün hercai bakışlarıyla farkedilebilen insanlardan biri değil de, nadir insanlarda açık olan o gönül gözüyle görülebilen cinsten biri.

Kitaplar da yakalıyor kendi fotoğraflarını. Balkonda kitap okurken sayfanın arasından geçiyordu bu bulut. Bana sadece kapağını çevirip fotoğraflamak kaldı.

Var böyle insanlar. Var ki, zaten Muhsin de var. Şekil denen dışı parıltılı, içi çoğu zaman boş kutuyu baş tacı etmiş günümüz dünyasında belki en ağır yükü omuzlanmış insanlar bunlar. Sanki böyle ayrı bir tür gibi anlattım ama değil aslında. Sadece "göründüğün kadar varsın" düsturuyla yürüyen zamanlar için küme dışında kalan insanlar, aslında başka bir tür sayılabilirler de pekala.

Muhsin'in dışında değil, asıl içinde akıp giden dünyasından inanılmaz etkilendim ben. Yaratıcısı Onur Caymaz'ın hakkını vermeden geçemeyeceğim burda. O dünyanın detaylarını öyle güzel anlatmış ki, sonundaki o mektubu okurken gözüme yaşlar yürüdü desem sanmayın ki abartıyorum. Muhsin'in bir nevi mahkum olduğu yalnızlığı öyle iyi anlatmış ki Onur Caymaz, bir oyuncu gibi üzerime giydim sanki o hali. İşte o yüzden sondaki o mektup da o kadar dokundu.

Vedat Türkali çok sevdiğim bir yazardır benim. Onu en çok neden sevdiğimi düşündüğümde verdiğim cevaplardan biri, bana İstanbul'u yaşatan bir yazar olmasıdır. Pek çok romanında kahramanları delicesine dolanırlar İstanbul'da. O otobüsten iner, o tramvaya atlarlar, Üsküdar'dan Kadıköy'e tabanvay yürüyüp motora/vapura binerler. Bir roman kahramanıdır İstanbul da. Can yakar, yaralar, nefes olur, yer yer bir kadeh rakı olur.

Aynı tadı aldım Muhsin'in hikayesinde de. 32 yıllık ömrümün hatırı sayılır zamanlarının geçtiği mekanlarda, İstiklal Caddesi'nde, Nevizade Sokak'ta, Tünel'den Karaköy'e inen yokuşta, Sirkeci kalabalığında, vapurlarda, bir film izler gibi okudum, takip ettim Muhsin'i. Boşa demiyorum hayatıma yeni bir insan girmiş gibi hissediyorum diye; bundan sonra Balık Pazarı'yla Nevizade'nin kesiştiği köşedeki masaların önünden geçerken Muhsin'i hatırlamamak ne mümkün? Hani desem ki birine "hadi bu akşam Muhsin'in taburelerine gidelim" diye, kim anlar? İşte derim ki, bence tanıyın Muhsin'i.

Şimdi bir de ikinci öykü var ki, kitaba adını da vermiş Gökyüzü Sineması. Ferhat, Muhsin'den bu kadar çok bahsedip sana ne çok haksızlık ediyorum aslında ama gönlüm kaldı onda, ne edersin?

Kitap sonlarına düşülen birkaç satır not da, yine bir roman kahramanından yadigar...

Canı yanan, yaralı iki insan Muhsin'le Ferhat. İkisinin hikayesini de üst üste okuduktan sonra bende kalan tek: koca bir sızı. Öyle ki elini atsa biri yemin olsun dokunabilir.

24 Ocak 2013 Perşembe

Zorba üzerine iki kelam...

Bazı romanlar hakkında yazmak ne zor. Hâşa deyip oturası geliyor insanın. Bitireli günler oluyor, geçiyorum yazı masasının başına, kitabın hakkını verecek iki satır yazayım diyorum, yok! Eğreti kalıyor, sevmiyorum, romandaki kadar samimi ve güçlü bulmuyorum yazdıklarımı ve siliyorum. Madem öyle dedim, ben de bu çaresizliğimi anlatayım.

Bana sorarsanız biraz yürek ister Aleksi Zorba'yı okumak. Çok yürekliydim, üstelik biri on sene kadar evvel, biri de geçenlerde olmak üzere iki kere okudum, demek istemiyorum. Bendeki olsa olsa ateşin üzerine odun atmak olabilir. Cevabı bulunmamış soruları hala kendime sorabilmedeki "açık yaraya bıçak sokma" haline duyulan sadistçe bir merak, yüreklilikten ziyade. Ama yine de sözümün arkasındayım, yürek ister bu romanı okumak. Neden mi?


Özgürlükten başka içine çer çöp herşeyi attığımız hayatlarımızı hallaç pamuğuna çevirdiği için. Eğer okuduklarınız boğazınızda kalırsa bir tükürüğe bakar çıkarıp atmak; lakin sindirmeye bakın. Büyük büyük lokmalar... Kolay değil bağırsaklara kadar yürüdüğü yol. Ha sonuçta orda da akıbet aynı, bir bok çukuruna dökülüyor belki yine herşey ama yok aynı değil. Bağırsaklara kadar yürümeyi başardıysa vücuda giren, kana karışacak bir şeyler bırakmıştır geride. İşte o noktada, geçmiş olsun!

Kölelik ve özgürlüğün kantara çıktığı terazide köleliğin hep ağır geldiği nesilleriz biz. Bilekteki zincirlerin kırılmasının özgürlük olduğu zannına bir süre kanıp şimdi şimdi aymaya başladık o zincirin hala orda olduğuna ve farkın sadece, zincirlerimizi ellerinde tutan gücün hemen dibimizde değil, uzağımızda durarak oyun alanımızı biraz daha geniş tutmasından ibaret olduğuna. Onca paranın, onca sosyal ve ekonomik imkanın içinde bile neden boğuluyor olduğunu çözemeyen suretini görüyor insanoğlu, her sabah işine gitmek için çıktığı ev kapısının dibinde duran boy aynasında.

İşte bu yüzden yaşamaktan bahseden biri çıkınca karşımıza affalıyoruz. Ahkam kesmeye meraklı, filozof kılıklı çok bilmiş kelime cambazlarından farklı, parmak sallayan değil, günahıyla sevabıyla yaşanmış hikayeler anlatan biri...


Kitabın içi çizilmiş onlarca satırla dolu. Başlarken elime aldığım kurşun kalemin boyu açıla açıla ufaldı üç dört hafta boyunca. Evet, üstelik normal okuma tempoma göre oldukça da uzun sürdü bitirmem. Lakin zor okunur olduğu için değil, bazen hep ileriye doğru değil de, geriye doğru da ilerlemek istediğim için.

Bakıyorum altı çizili satırlardan hangisini paylaşsam diye. Bir alıntısız bitirmeyeyim yazıyı diyorum. Ve fakat birinde karar kılsam yan sayfadaki çeliyor aklımı, sonra o derken bir başkası... Sonra "hadi" diyorum "yine yazar Kazancakis kendi cümleleriyle anlatsın kahramanını".

Geç uyudum. "Hayatım boşuna geçmiş" diye düşünüyordum; elimde olsa da bir sünger alıp bütün okuduklarımı, bütün görüp işittiklerimi silsem ve Zorba'nın okuluna girip büyük ve gerçek alfabeye başlasam! Ne kadar değişik bir yola girmiş olurdum! Beş duygumu ve bütün tenimi, sevip anlamaya iyice talim ettirmiş olurdum. Koşmayı, güreşmeyi, yüzmeyi, biniciliği, kürek çekmeyi, otomobil sürmeyi, atıcılığı öğrenirdim. Ruhumu tenle, tenimi de ruhla doldururdum; kısacası, içimde barıştırırdım bu yüzyıllık iki düşmanı...

20 Ocak 2013 Pazar

"Ben en iyisi gidip çay suyu kokayım"la biten bir yazıdan ne beklersiniz?

Biraz sıkkın ve yorgunum. Sert bir koyu kahve tadında zihnim ve içim... Bazen yazının bizzat kendisinden sebep, bazen kapının dışında akıp giden hayattan... Ama yine iç dökmek için de dönüp dolaşıp geldiğim yer kürkçü dükkanı, yazı masası. Çivi çiviyi söker mi? Söksün bir zahmet! Tamamen iç dökmek maksadıyla yazılmaktadır bu yazı; sonunda uzay boşluğundan bile çıkabilirim, söylemedi demeyin! Fotoğraflarsa gönlümden kopanlar...

Çok kısa bir sürede benim için çok büyük anlamlar ifade eden bir dostum biraz rahatsız. Tüm kalbim ve enerjimle iyi olması, kötü şeylerle karşılaşmaması için duacıyım. Tanıştığımız zamandan beri hep hayalini kurduğumuz bir yolculuğa geçen hafta hastalık sebebiyle çıkmış olmanın burukluğu üzerimde. Ama sonuç güzel olacak, inanıyorum çünkü o her şeyin en iyisine layık.

Benim cennetim...

Yazmakta olduğum hikayenin sonlarına yaklaştıkça manik depresif hallerim derinleşmeye başladı. Hani bir gün bir soran olursa "sizin doğum nasıl oldu" diye, derin bir iç çekip "sancılı oldu" diyeceğim, kesin. "Ne kadar doğum sancısı varsa hepsini çektim kardeş!" Yazarken, günlüğüme kendimle ilgili anldığım notlar aman bir gün kimsenin eline geçmesin, vallahi utanırım yani o derece. Böyle zamanlarda Kafka'yı vs. daha bir iyi anlıyor insan. "Benden sonra yakın her yazdığımı" diyen adama saygı duyacakmışın arkadaş, varsın eksik kalsın tüm dünya. (Muhtemelen düzelince bu satırlar yüzünden kendime baya bir saydıracağım ama şimdilik mazur görün).

Adile Naşit'ini arayan Münir Özkul... Son zamanlarda sevgiye dair duyduğum en güzel ifadelerden biriydi. Söyleyip de yüzümü güldürene selam olsun!

Hayatımın en mis kokulu narenciyeleriyle bu sene tanıştım.

2012'nin son günlerinden beri günlüğüme, ajandama, elime geçen her kağıda "2013'ün sonlarına doğru Edinburg'a gitmek istiyorum" diye not yazıyorum. Kaç kere söylemek gerekiyordu bir şeyin olması için? Ben o sayıyı çoktan geçmiş olabilirim de... Bir buraya yazmamıştım, o da oldu. Edinburg'a gidecek ve bu çok sevdiğim The Illusionist filminin DVD'sini sokakta karşıma çıkan ilk çocuğun eline tutuşturacağım. Dileğimin gerçekleşmiş olması şerefine hayata minik bir teşekkür olarak...

"Benim kendi gönlüm küsmüş bu ülkeye, başkalarının barışmasını nasıl isteyeyim ki" son zamanlarda twitter'da okuduğum, fikrimi/zikrimi o kadar net ifade eden bir cümleydi ki! Nasıl bir yorgunluk bu ülkede yaşamak?

Acil bir rakı sofrası lazım bana. Masanın diğer ucuna İstanbul'dan istediğim dostumu da göndersin bu sofrayı kuracak olan kişi bir zahmet. Çook özledim kendisini.

Evet, yazın aynı şu karede olduğu gibi...

Bugün biri beni arkadaşına şu cümleyle tanıttı: kendisi kışın bile denize giren bir kişiliktir. Tüm sıfatlarımdan önce bu şekilde anılmaktan hiç rahatsız olmadım, biline. En son 16 Aralık'ta denize girmem pek sükse yaptı Datça sosyetesinde:)) Aralarında yazın bile denize girmekten 'ürperen' ciciler mevcut çünkü:)

Datça'da bir tane daha karşıma "siz buralar için biraz genç değil misiniz?" diyen çıkarsa tüm hanımefendiliğimi kaybedeceğim. Sanırsın yaş ortalaması 80 ve ben de burda yaşayan tek gencim. Hayır, bir de ayrıca belki ruhumun nüfus kaydı 1860, sen ne biliyorsun yani!

Kukla Ustası...

Yeni yılda okuduğum ilk kitap Kukla Ustası diye harika bir masal kitabıydı. Hakkında şuraya yazdım, dileyen buyursun.

Yılbaşı ağacım hala evin en itibarlı köşelerinden birinde arzı endam ediyor. Biri ben uyurken gelip kaldırsın yoksa benim yaşadığım evden zor kalkar o ağaç.


!f İstanbul Film Festivali'nin son üç günü beş film İstanbul'la eş zamanlı olarak 29 ilde gösterilecek ve bunlardan biri de Datça. Üstelik filmler sonrası yönetmenlerle yapılacak olan söyleşiler de netten canlı izlenebilecek. Üzerine kaymak da olsun mu? Olsun:)

11 yaşımda sobalı evimizden taşındığımızdan beri soba soba diye inleyen ben, bir yerim şişmeden buldum yine bir sobalı ev. Benimki değil ama sıcacık başka bir anne evi... İçimdeki 5-6 yaşlarındaki Zeren çok mutlu bu işten.

Bütün cümleler bir demliğin ucunda bitiverir oldu bende bu günlerde.

Neyse korkulan olmadı, uzaya muzaya çıkmadık, kendi mahallemin etrafında dolanarak bitirdim bu yazıyı. Peki rahatladım mı? Valla orasını şu an hiç bilemiyorum. Ben en iyisi gidip bir çay suyu kokayım.

21 Aralık 2012 Cuma

Çatıkatından bildiriyorum!

Çay demlemek üzerine bir roman yazılsa diyorum kendi kendime; dışarısı şimşek, yağmur, fırtına gümbürder, ben battaniye altına gömülmüş, elimde sıcacık bir bardak çay otururken. Hemen arkamda ocaktaki demlikten gelen tıngırtılar söyletiyor bu cümleyi biraz da, biliyorum. Aslında bir yanım elimde tuttuğum romanın pekâla da böyle bir roman olabileceğini bilerek söylüyor bunu. Çay demlemek üzerine demeyelim de, "bir çay suyu koyayım da ocağa, içeriz" cümlesinin suya atılan ilk taş misali bünyede kalbe doğru derin dalgalar, sıcaklıklar yarattığı bir roman elimdeki... Çatıkatı Aşıkları...

Şükran Yiğit'i çok sevdiğimi söylemiş miydim? Evet söylemiştim. Yaz ortasında Ankara, Mon Amour!'u okuduğumda, tek romanla bile emin olarak söyleyebileceğim bir gerçekti bu. O zamandan beri alıp da okuyacağım Çatıkatı Aşıkları'nı. Ah! Her kitabın bir zamanı var bla bla zırvalığını(!) - ki benim çok söylediğim bir şeydir bu - çöpe atıyorum şu an. Bu kitabı okumadığım her gün için hayıflabilirim çok rahat.


Neden bu kadar etkilendiğimi soruyorum kendime. Çünkü içimdeki dalgalanmaların karşılığını bulmam lazım. Öyle çok yerime dokundu ki bu romanın içindeki hikayeler, abarttığımı düşünen olacaktır belki ama ne gam, resmen fiziksel bir acı hissettim bedenimde. Etkili bir roman okumanın hazzını hatırladım bir yandan ve aslında okumanın ne kadar sıkıntılı bir şey olabileceğini de... Resmen canım acıdı, olur mu böyle şey?:)

Hele bir tanesi var ki... 251 sayfalık romanın belki 7-8 sayfasını kaplayan kısa bir hikaye ama tabir-i caizse hallaç pamuğu gibi attı beni. Sadece acıttı, hüzünlendirdi, üzdü demek çok eksik ve çokça da haksızlık aslında. Romanın tamamına yayılmış olan umut, teslimiyet (hayata ve aşka), sabır, metanet, tek bir ânın mutluluğunu koca bir ömre yayabilmedeki derin tutku, bağlılık...

Bir yeri var paylaşmadan edemeyeceğim. Kurguya dair bir ipucu bilgisi içermez, rahatlıkla okuyabilirsiniz.

...Terziden en kısa zamanda elbiseyi bitireceğine dair söz aldıktan sonra, eve dönüp bir ekmek pişirdi.

Unu iki kere eledi, sonra suyla yavaş yavaş besleyip, dünyanın suskunluğunda ağır ağır, telaşsız, dingin bir edayla yoğurdu hamuru ve karşısına oturup mayalanmasını, hamurun zamanının gelmesini bekledi. Sonra kekik koydu içine, birkaç damla zeytinyağı damlattı ve yine aynı iç huzuru içinde tekrar tekrar yoğurdu hamuru. Sonunda yuvarladı ve bir kerede şekillendirdi. Tekrar baktı eserine ve mutlu olduğunu düşündü. Son olarak hamurun üzerine çörekotu ile "HAYAT" yazdı ve akşam çökerken mutfak masasına tek başına oturup ağır ağır, düşünerek ve her lokmasına şükrederek yedi ekmeği. O, o güne kadar yediği en güzel ekmekti. Feride ondan sonra bir daha hiç öyle güzel bir ekmek pişirmedi.

Kitabı şimdilik bir kere ama içinde bu satırların da geçtiği hikayeyi üç kere okudum. Bir kadına hayatının en güzel ekmeğini pişirten şeyin aşk olduğunu biliyorum. Duygularını mutfakta elleriyle hayata akıtan bir kadının ruhuna aşk düşünce o mutfağın nasıl bir mâbede dönüşebileceğini de çok iyi biliyorum ama bu kitabı okurken canımı bu kadar acıtan şeyin de yine bu olduğunu çok iyi biliyorum.

Bir nevi bir çatıkatı güzellemesi de diyebilirim aslında bu roman için. Yıllarca kendine ait bir yaşam alanı olmasını çok istemiş ve sonunda da buna ufacık bir çatıkatında sahip olabilmiş biri olarak ayrı bir hazla da okudum bu kitabı. Yan yana iki çatıkatı penceresinin adeta bir roman kahramanı gibi yer aldığı tüm satırlarda kendi çatıkatı pencereme düştü biraz da gözlerim. Hemen karşıda, penceremde ışığı görür görmez bana seslenen bir Süreyya Ablam olmasa da, benim de hemen yanımdaki çatı dairesinde en az onun kadar samimi ve candan bir evsahibim, Olcay Ablam var:)

İnsan sevdiği roman kahramanlarının alışkanlıklarını da kapıveriyor bir anda. Kitapların başına alındığı tarihi ve yeri muhakkak not eden ben, bundan sonra son sayfaya romanın bittiği tarihi, saati ve bazen de hissiyatımı yazacağım, tıpkı Mercan'ın da yaptığı gibi.

Ve hissiyatım: kimse kimsenin canını bu kadar acıtmamalı!

30 Kasım 2012 Cuma

Aşkın romanları

Yekta Kopan'ın bu yazısını okuduktan sonra aklımda uçuşmaya başladı düşünceler. Aşkların romanlarını düşünmeye başladım. Yazının bu konuyla hiç alakası olmamasına rağmen muhtemelen Pal Sokağı Çocukları'nı hatırlamış olmanın sebep olduğu bir çağrışımla gidiverdi aklım bu zamandan öteye. Pek çok şeyin romanıydı çünkü Pal Sokağı Çocukları; çocukluğumun romanı, arkadaşlığın romanı, masumiyetin romanı, savaşa karşı tüm zorluğuna rağmen barıştan yana olmanın romanı ve daha kişisel bir hikayede bitmiş bir sevdanın paylaşılmış son romanı.

Her aşkın bir coğrafyası olduğundan bahseder Altın Kafes'te Nazlı Eray. İlk okuduğumda bu sayfaya yazmış olduğum gibi o aşkın yaşandığı sokaklar, evler, sinemalar, şehir/ler, kafeler, kaldırımlar o aşkın coğrafyasıdır ve işte tam da bu yüzden aşk gittiğinde dar gelir bu mekanların her biri. Bazen kesişir aşkların coğrafyaları, bazen de tertemiz yeni coğrafyalar edinir kendine.

Tıpkı bunun gibi aşkların romanları da var aslında. Birlikte okunmuş, birlikte alınmış, hediye edilmiş, hayatların birbirlerine ait olunmadığı zamanlarında külte dönüşüp sen de oku diye ödünç verilmiş, altını çizdiği satırlardan O'nun izini sürmeye/anlamaya çalışılmış, üzerine kendi altı çizik satırlarının yaratıldığı romanlar...

Kitaplar...

Her yaş üzerine yapışmış yeni hikayelerle atıyor yukarıya kendini. Acı, tatlı, kırık, sahici... Ve her roman kendi hikayesinin haricinde bir de okuyanın o dönemki hikayesini biriktiriyor üzerinde. Bir zamanlar, her yıl dönümünde geride bıraktığımız yıl kadar kitap hediye eden bir sevgilim vardı örneğin. Kitap Fuarı'nda tanışmayla başlamış bir ilişkiden tam da beklenebileceği gibi belki de:) Alacağım hediyeyi önceden bilmek hiç bu kadar keyif vermezdi. Gülümseyerek hatırlıyorum şimdi bu hikayedeki naifliği.

Aşkın coğrafyası yazımda yazdıklarımı bugünümden okuyunca da bir garip oluverdim. Bir seneyi aşkın bir sürede gitmelere uzak bir ruh halinden, sadece gitmenin ruh haline atlamakla kalmadım gittim de üstelik. Gerçi gidişimin o yazıda bahsettiğim türden bir kaçışla hiç alakası yok. Artık kendimi hiç ait hissedemediğim bir 'dünya'dan uzaklaşmak, kendimi uyumlandırabildiğim bir coğrafyayı bulabilme arzusuydu benimki. İşte yazının sihirli değneği... Unutmaya mahkum olduğu anlara nasıl da taşıyıveriyor insanı. Ve hayatımızda hiçbir şey olmadığını, değişmediğimizi, herşeyin hep aynı rutinde gittiğini sanırken aslında nasıl da değiştiğimizi gösteriyor yazı.

Burada yazdığım yazmadığım öyle çok âna gittim ki bugün tek bir yazının düşündürdükleriyle, hatırlanmak istedi sanırım bazı anılar, insanlar... Acı-tatlı beni ben yapan herşeye ve herkese selam olsun!

31 Ekim 2012 Çarşamba

Mucizeler sadece romanlarda olmuyor!

"İnsanın evinde yükselen kitap kuleleridir zaman" diye bir cümle düşüveriyor aklıma bugün, duvara yaslanmış iki sıra halinde duran kitaplarıma gözüm ilişince. Tamamen sıfır olarak geldiğim bu evde git gide, zaman içinde nasıl yerleşik olduğumu, geçen zamanı, o kitapların okunduğu zamanlarda yaşanan günlük koşturmacaları, böyle hepsini toplayıp bir köşeyi onlara tahsis edince daha iyi anlıyor insan. Daha uzunca bir süre İstanbul'daki koca kütüphaneyle kavuşma ihtimalim pek görünmediğine göre çekirdekten gelen bu minik topluluğu birlikte büyüteceğiz demektir. 


Hayatının değiştiği dönemlerde zamanı daha çok düşünüyor insan. Geçen sene bu zamanları ve şimdiyi düşündüğümde paralel evrenler arasında geçiş yapmışım gibi bir his bende. Nişantaşı'nda sosyetenin en favori mekanlarından birinde, sosyal medyanın "check-in" meraklılarının habire kendilerini etiketledikleri lüks bir restoranın fareler ve taşan lağımlarla dolu mutfağında, beş para etmez adamların kaprisleriyle baş etmeye çalışırken hayatımın en çetin sınavlarından birini veriyordum aslında. Şimdi geri dönüp düşündükçe o günleri, kalbimin üzerine bir taş oturuyor sanki.


Ve işte zaman ancak akıp geçtiğinde "iyi ki" dedirtiyor insana. İstanbul'daki son restoran tecrübem bu kadar berbat bir ortamda olmasaydı, şu an belki burda olamazdım. Hayatımın beni bir şekilde İstanbul dışına iteceğini artık hissediyordum gerçi ama belki biraz daha dener, çabalar, tırmalamaya devam ederdim. Lakin neyseki hayat karşıma gerçekten olabilecek en beter yerlerden birini sundu da daha fazla vakit ve enerji kaybettirmeden İstanbul'da tutunmaya çalışmanın beni ne kadar yıprattığını farkedebildim.

Sonuç; iki tane ufacık bavulla Datça'ya geleli altı ay olmuş. Bir otel odası havasında sadece kıyafetlerim ve bir iki defter kalemle girdiğim bu ev, artık her karesiyle gün be gün daha çok ben oluyor. Sokaklarını, yollarını bilmediğim/sokaklarında, yollarında bilinmediğim, her şeyimle yabancı olduğum bu minik kasabada artık yolda yürürken bile bir dolu insanla selamlaşmadan ilerleyemiyorum. Ve en güzeli şu ki, ait hissediyorum. İstanbul'da son yıllarda kaybettiğim o duygunun, vücudumun hiçbir noktasında boşluk bırakmamacasına içime dolduğunu, beni tamamladığını hissediyorum.

Bitmeyen bir yaz...

Üstelik beni Datça'ya bir şeylerin çağırmış olduğuna inanacağım ilginç şeyler de yaşadım burda. Hepsi bir yana, özellikle biri gerçekten tüylerimi diken diken etmişti.

Birinde ev sahibim olmak üzere üç daireli bir binada oturuyorum. Ev sahibim ve benimki haricindeki diğer dairedeyse zerafetinden, dinçliğinden, dinamizminden bir şey kaybetmemiş 70'lerinde emekli tek başına bir edebiyat öğretmeni... Aylar içinde gerek benim çalışma tempomdan, gerekse kendisinin bir rahatsızlığından ötürü ben biraz çekindiğim için, giriş çıkışlardaki rastlaşmalarımız haricinde çok fazla derinleşen bir diyaloğumuz olamamıştı. Fakat bir süre evvel doğumgünü nedeniyle ev sahibim "hadi Zeren, üç hatun çıkalım şöyle bir güzel kafa çekip Tennur Hanım'ın doğum gününü kutlayalım" deyince aldık Datça'nın güzel liman manzarasını karşımıza bir sağlığa diye tokuşturduk kadehleri, bir de üç farklı nesil kadını aynı sofra etrafında birleştiren Datça'ya.

Sohbet koyulaşmış, Tennur Hanım İstanbul'daki Fenerbahçe Lisesi'nden öğretmen arkadaşlarının kendini ziyarete geldiklerini anlatırken benim "aa siz Fenerbahçe Lisesi'nde görev yaptınız mı?" sorumla başladı her şey. "Tabi" dedi "müdür yardımcısıydım ben orda." Hem kendimin hem de anne babamın Fenerbahçe Lisesi mezunu olduğumuzu, hatta annem ve babamın orda tanışıp evlendiklerini söyleyince "söyle bakayım annenle babanın adını" dedi. Annemin adı pek bir şey çağrıştırmadı ama babamın adını söyler söylemez ellerini başına götürüp "neee inanmıyorum sen İbrahim'in kızı mısın?" diye öyle bir feryat kopardı ki, o anın büyüsünden farketmedim ama eminim bütün restoran bize bakmıştır.

Babamdan da yıllar içinde pek çok kez, sadece bir öğretmen olarak değil, pek çok kez öğrencilerini evinde ağırlayıp onlara arkadaş da olmaya çalışan, dersleri değil ama edebiyatın bizzat kendisini sevdirmek için çaba gösteren biri olarak dinlemiştim ben onu. Lakin nerden birlirdim altı aydır alt katımda oturan, her sabah 7'de uyanıp 8'de denize giden, 9'da elinde gazetesi ve ekmeğiyle evine dönen, her akşam üstü 4.30 ya da 5.30'da değil, muhakkak 5.00'te akşam çayını içen disiplinli, kuralcı, asil, zarif ve mağrur kadının babamın edebiyat öğretmeni olduğunu?

"İbrahim benim hiç unutmadığım öğrencilerimden biriydi. Onun o olgun hali ayırırdı hepsinden onu. Tütün eksperliğini kazanıp Anadolu'ya gittikten sonra da zaman zaman hep aklıma düşerdi, ne yapıyordur acaba şimdi diye merak edip bir iki tanıdıktan soruşturmuşluğum bile vardır. Ve onun kızıyla bunca aydır altlı üstlü oturduğuma, şu an aynı masada kadeh tokuşturduğuma inanamıyorum. Yeni yaşımın en güzel hediyesi gerçekte hiç sahip olmadığım bu torun oldu bana." Gözlerim yaşarmış, tüylerim diken diken, şimdi yazarken bile o anın hüzünlü coşkusunu hissediyorum üzerimde.

Şimdi arada kapısını tıklatıp içeri süzülüyor; ilk iş koltuğunun yanındaki sehpanın üzerinde, okuma lambasının altına dizilmiş romanlara göz atıp artık o gün hangisine denk gelmişsek İhsan Oktay Anar mı dersiniz, Yaşar Kemal mi, başlıyoruz bir edebiyat sohbetine. Öyle günlerden birinde, basılmasında çok emeği geçmiş, Datça insanlarının iyisiyle kötüsüyle geçmişten bugüne yaşamlarını anlatan öykülerle dolu bir kitabı uzatıyor bana. "Datça'yı bir de burdan tanı bakalım" diye.


Ve artık kendimi sık sık şunu tekrarlarken buluyorum; bazı mucizeler sadece romanlarda olmuyor!

8 Eylül 2012 Cumartesi

Artık hayatımda bir Yalçın, bir Mahir, bir de Şükran var!

"Ne bereketli yazdı öyle!" olacak bu yazının ilk cümlesi. Evet, sebzenin, meyvenin, ağacın, toprağın bereketi de çok boldu ama bu bereket başka bir bereketti. Mamülün kelimeler, çiftçininse yazarlar olduğu bir bereket; sıfatı edebi olan.

Velhasıl bu yaz artık bir daha çıkmamak üzere iki adam ve bir kadın girdi hayatıma. Pek çok farklı mekanda, pek çok farklı saatte, pek çok farklı duygu halinde takıldık yaz boyu. Çay kahve sohbetleri, keyifle içilen bir iki kadeh rakıya eşlik falan derken mümkün olsa bırakmayacaktım da, ömürleri Külkedisi misali, her birinin saati kendi 12'sini vurunca, bitip gidiverdiler.

Teşbihte hata olmaz, çok kıymetli üç yazardan ve vur kaç etkisi yaratmış kitaplarından söz ediyorum. Yalçın Tosun, Mahir Ünsal Eriş ve Şükran Yiğit...


Datça'daki yeni yaşamıma doğru yola çıkmadan önce eşya toparlarken en çok zorlandığım konu, koca kütüphaneden hangi kitapları yanıma alacağım sorusuydu. Sadece okunacaklar değil, okunmuş ama yoldaş misali hep yan yana olmak istenen kitaplar da vardı yanıma almak istediğim ama bir yandan da mümkün olduğunca yüklerden arınmış bir yolculuk isteği... Lakin taa Ocak ayında Kadıköy'deki en sevdiğim iki kitapçıdan biri olan YKY'den alınmış Yalçın Tosun'un iki öykü kitabı Anne, Baba ve Diğer Ölümcül Şeyler ile Peruk gibi Hüzünlü gelecekti benimle, kaçarı yok. Keşfedip aldığım ilk andan itibaren çok merak ettiğim ama bazen insanın anlam veremediği bir ertelenmişlikle bir türlü okuyamadığım kitaplardı bunlar.

Artık herşeyin zamanı geldiğinde olduğuna inanıyor ve kızmıyorum bu ertelemelere de yine de Anne, Baba ve Diğer Ölümcül Şeyler'de okuduğum ilk öykü Aterina'yla beraber, "nasıl daha önce okumadım ben bu yazarı?" sorusunun belirmemesine imkan yoktu beynimde. Datça'nın en sevdiğim çay bahçesinde sabah çayımı içip poğaçamı yerken okumaya başlamış, birkaç paragraftan sonra boğazımda oluşan düğümden poğaçanın geçmesi imkan olmayacağı için kenara bırakmış, aşağıdaki fotoğrafı çekmiş, altına da şunu yazmıştım bir sosyal paylaşım sitesinde: kan kaybından götürme ihtimali yüksek!


Doğru ve etkili kelimeleri bulduktan sonra hiç süse püse ihtiyacı olmuyor edebiyatın. O doğru kelimelerle anlatılmak istenen bir taş misali mideye oturuveriyor, beyne tokmakla çakılıyor, kalbin en derinine enjekte ediliyor. Böyleydi Yalçın Tosun'un kalemi. Etkilenme düzeyimi tarif ederken ben o doğru kelimeleri bulamamaktan korkuyorum. Sadece derim ki hayatında edebiyatla işi olan tek bir kişi bile okumadan geçmemeli bu öyküleri, asla ıskalanmamalı!

Her bir öyküden istisnasız çok etkilendim ama sanki son lokmanın tüm yemeğin en vurucu anı olması gibi son okuduğum öykü Madam Marini'nın Tamamlanmış Bir Resmi, çok daha derin bir tırmık attı, hatırladıkça sızlayan...

Sonra yaz ortasında bir cuma, Melisa Kesmez adındaki bir arkadaşın görücülüğünde Mahir Ünsal Eriş'le tanıştım. Yok anladığınız gibi değil, şöyle: Radikal Kitap'ta önerilerini hep önemsediğim Melisa Kesmez'in köşesinde Mahir Ünsal Eriş'in Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde isimli öykü kitabını yazdığı yazısını okudum. Çok sağlam bir kalem okumuş olmanın iştah açıcılığı vardı Melisa Kesmez'in yazısında. Nasıl bazı insanların yemek yemeleri iştah açarsa, bazılarının da okuduklarını ya da izlediklerini anlatışlarındaki tutku açar o iştahı.


Büyük şehirlerde market havasındaki kocaman kitapçılardan nasıl sıkıldığımı Datça'nın en şirin küçük kitapçısı Le Flaneur'ü keşfettikten sonra anlamış olsam da, o çok alışmış olduğum istediğim kitaba hemen sahip olma dürtümü burada terbiye etmek zorunda kaldım/kalacağım. Sevgili Behçet Bey'e siparişimi verdim ve sabırla bekledim kitabı. Sabır kavuşmayı da daha bir kıymetli mi kılıyor ne?

Aşçılık eğitimi alırken en sevdiğim şeflerimden birinin söyledikleri benim için çok kıymetli olmuştur mutfağa ve aslında hayata da bakışımda. "Biraz domates, sarımsak, zeytinyağı ve fesleğenle yemeği uçurabilirsin, yeter ki nasıl kullanman gerektiğini bil; lezzetin temeli her zaman sadelikten geçer." Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde bunun tam da edebiyattaki karşılığı benim için. Sadeliğin gücü...


Barış Bıçakçı'nın, asıl marifetin sıradan olanı anlatmak olduğunu söylediği cümlesini çok severim. Belki anlatılmaya değer bile görülmeyecek kadar sıradan olanı... İşte o marifet öyledir ki, sıradan olandaki cevheri bulur, çıkarır, serer önüne. Önümüzde, sağımızda, solumuzda, hatta bizzat kendi hayatımızın içinde olan anları ve hikayeleri öyle bir dile döküşü var ki Mahir Ünsal Eriş'in, midemki, böbreklerimdeki, kalbimdeki yumruya sebep olarak kaldı günlerce. Bundan sonra havada, karada takipteyim sözcüklerinin.

Ve son vuruş, yine sevgili kitapçım Le Flaneur'un sahibi Behçet Bey'den geldi. Yaz başında kurduğu bir cümleye denk gelmiştim bir yerde: "Şükran Yiğit'ten Ankara, Mon Amour!... Bu romanı buralarda okutmadığım kimse kaldı mı acaba?"

Artık 'buralarda' tayfasının bir üyesi olduğuma göre Datçalı sayılabilmek için bu romanı okumam gerektiğine karar verdim. Şimdi düşünüyorum da güzel olan şeyleri ertelemek gibi farkında olmadığım bir reflekse mi sahibim acaba? Romanı yaz başında keşfetmiş, okumayıysa yine yaz sonuna bırakmıştım. Geç olsun da güç olmasın cümlesini seviyorum böyle durumlarda.


Biter bitmez, Ankara, Mon Amour!'la ilgili defterime yazdığım ilk not şu oldu: Bir kitap geçer eline, nefesini tutar okumaya başlarsın. Nefesini bıraktığındaysa kitap bitmiştir. Evet, Ankara, Mon Amour! böyle bir roman oldu benim için. Tabi ki okumazsanız bilemezsiniz ne kaçırdığınızı, benden söylemesi.

Velhasıl yine döndük başa. Bu yaz çok bereketli bir yaz oldu. Hayatıma bir daha asla çıkmayacak üç insan/yazar girdi. Vallahi ben tanıştığımıza pek memnun oldum:)

25 Haziran 2012 Pazartesi

"Bin ömür verseler binini de burada yerim ulen"*

Kaç kilidi çevirdi kitaplar hayatımda? Sert virajların her birinde direksiyonda bir kitabın satırları olmadı mı hep? Kimi zaman gelip tercihsizce beni bulan, kimi zamansa özellikle benim tercih ettiğim...

Kirpinin Zarafeti deyince örneğin, üç yıl önceye denk gelen, hayatımdaki tüm taşların oynamaya başladığı o yaz gelir aklıma. Bana çok iyi gelen bir yolculuğun dönüş yolunda, bir otobüs koltuğunda okuduğum o romanın ardından, hayatımın o andan sonrasının hiç de öngördüğüm gibi geçmeyeceğini bir ses fısıldamıştı sanki kulağıma. Bir yanım inkar etse de, artık kilit dönmüştü, değişim istiyordum delice. Ve aradığım değişimin, hayatta ne olarak var olmak istediğimden çok, ne olarak var olmak istemediğimin cevapları olarak kusmuştu o kitap yüzüme. Öngörülemeyen hayatlar... Evet, hayatımın standart bir kalıba hapsolmasını istemiyordum.

Şimdi, parçası olmak istediğim o öngörülemeyen hayatın, hiç öngörmediğim bir yazını yaşarken bir kitap esti geçti yine hayatımdan. Üç dört gün sürdü sürmedi, bitiverdi. Daha elime gelmeden sezmiştim başıma gelecekleri; almıştım o dağın çok özlediğim esintisini, sularının serinliğini. Kitabın adı İdeon Tanrıların Yolu, yazarı Orhan Bahtiyar.


Eski adı İdeon, yeni adı Kaz Dağları olan benim memleketimin başrolde olduğu bir roman okuma fikri bile o kadar güzel gelmişti ki kitap elime geçmeden önce. Ezelden beri bu toprakların onlarca, yüzlerce efsaneye, mite gebe olduğunu ama bunun ne yazıktır ki edebiyatta çok az kullanıldığını düşünmüşümdür. Hele de Kaz Dağları... Adımınızı attığınız her toprak, yüzünüzü yıkadığınız her su, meyvesinden çaldığınız her ağaç bir masalın, efsanenin, mitin kahramanı çıkabilir. Dikkatli olmalı, nereye bastığınızı, hangi taşı kaldırdığınızı iyi bilmelisiniz. Kalbinizi salt görünen gerçeklerin sığlığına hapsetmezseniz, o dağın, taşın, suyun, toprağın size hiç susmadan masallar anlatacağına yemin edebilirim.

Dört küsür yılda bu sayfa o bölgenin hayatımda ne kadar önemli bir rolü olduğunun hikayelerine şahit oldu pek çok kez. Ve ilk defa elimde bana İdeon'un masalını anlatan bir roman tutuyor olmak, üstelik de uzun yıllar o bölgede yaşamış, dolayısıyla ruhuna da, kalemine de dağların rüzgarından çok şey katmış bir yazardan... Datça'dayken Kaz Dağları'nı, 31'imdeyken 21. yaşımı, Knidos'un efsanelerini dinlerken Sarı Kız'ınkileri özlemek gibi oldu bu sefer benimkisi.

Hep içimden geçirdiğim bir düşüncedir: keşke her memleketin bir Ursula Le Guin'i olsa; toprağın fısıldayacağı onca efsaneyi, gizi, kulaktan kulağa anlatıla anlatıla büyüyecek hikayeleri duyacak, üstüne de bunları kendi hayalgücüyle harmanlayacak kalemler... Havaya karışıp gitmeden kağıda yapıştırsa ağacı, meyveyi, orman kuytularındaki göletleri, tabiat kadar doğal insanın evrenle uyumlu yaşam akışını... Biliyorum çok çok farklılar - neden aynı olsunlar ki zaten - ama bir ilk romanla böylesi bir denemenin altına girmek, yirmi yıla yaklaşan oradaki yaşamını, hatta belki teşekkürünü İdeon'a kelimelerden bir armağan gibi sunmak, çok kıymetli bir çaba, hem edebiyat adına, hem Orhan Bahtiyar'ın kendisi adına.

Roman içinde bir romanla karşılaştım aslında okurken. Ya da belki roman içinde bir masalla demeliyim. Çünkü kitabın beni asıl etkileyen ikici kısmı kesinlikle bir masal tadındaydı benim için. (Bu aralar, elleri ağzında kucağında oturduğu dedesinin anlık uydurma masallarını hayretle dinlediği zamanları hatırlayıp anan ve 4-5 yaşlarında etrafındaki kalabalık masalcı topluluğunu özleyen Zeren'e, tam da zamanında göklerden gelen bir armağandı belki bu roman, olamaz mı? Üstelik kitapta tereddütsüz en sevdiğim karakter Yorgan Dede'nin koca göbeği, askıları ve bembeyaz sakallarıyla benim dedemin birebir tarifi olduğunu kim inkar edebilir?)

İdeon'un son satırları, balkon ve ben... Bir de görünmeyen, gözümdeki birkaç yaş...

İkinci Dünya Savaşı'nın son zamanlarında birbirinden çok farklı karakterlerdeki bir grup Alman ve Amerikalı, sonucu itibarıyle herkesin başına gelmesini dileyebileceği, ama ilk etapta korkunç bir tesadüfle yeryüzünde bir cennete düşerler. Bize farklılıklarımızla birlikte yaşayamayacağımızı, ancak kutuplaşıp gettolaşarak yaşayamanın mümkün olduğunu sürekli kodlayan bu dünya düzeninin tersine, farklılığın zenginleştiren güzelliğini anlatıyor Orhan Bahtiyar. Çünkü o da suyunu içtiği topraklardan biliyor bunu.

Kaz Dağları'nın doğal güzelliğini yıllar boyu yaşamış biri olarak kitapla birlikte dolaştığım tüm patikalarda, göletlerde birebir yaşadım tekrar o güzellikleri. Gün doğumu ve gün batımının gerçekten bir şölen gibi yaşandığı dağlara o kızıllıkların nasıl güzel yakıştığı ve bunu kelimelere ancak böylesi özümsemiş birinin dökebileceği tereddütsüz bir gerçektir.

Mevsim kahverengiye dönerken Datça dönüşü çok özlediğim o topraklara uğramak, bu romandan sonra iyice farz oldu. Burhaniye, Ören, Kaz Dağları rotalı bir İstanbul yolculuğu ancak azaltabilir Datça'dan ayrılışımın burukluğunu. Üstelik kitabı okuyup okudukları yerleri görmek isteyenlere yazarından güzel de bir jest olabilir belki. Kendisi zamanı ayarlanırsa kitabı eşliğinde okuyucularıyla o suların peşinden akmaya, Zeus'un mabedine tırmanmaya, köylerde en güzel kahvalatılarla sizi buluşturmaya, zeytin diyarının ölümsüzlüğünün sırrını vermeye talip:) Tamam sonuncusu biraz abartı olmuş olabilir ama hayat, masallarla güzel değil mi?:)

*Başlıktaki cümle o coğrafyanın insanı, bizzat kanlı canlı bir kitap kurduna aittir. Kitabı okursanız, kendisiyle de tanışırsınız.

18 Mayıs 2012 Cuma

Toprak, yoksa yağmura aşık mısın sen?

Benim şu bir oturup ihtiyarlayana kadar kalkmayı düşünmediğim çay bahçesinin çalışanlarından bir arkadaş geçen eve dönerken yolda gördü beni. Elimdeki torbalara baktı.

"Biber almışın, domates almışın, erik almışın, midye dolma da var, e ne eksik peki?"

"Ne eksik?" dedim şaşkın. "Rakı!" der demez bastım kahkahayı. "Evde o, evde, merak etme" deyince gülüştük epey. Hiç rakı sofrası kurmaya niyetim yoktu gerçi o gece. Yolda benim torbadaki akşam nevalelerinin kokusunu alan minicik suratlı bir de pisi takılınca peşime "gel" dedim "yoksa arkadaş mı olucan bana bu akşam?" Eve kadar takip etti beni. İnanılmaz tatlıydı. Şimdi bakıyorum da bizim bahçedeki kedi kolonisiyle arkadaş olmuşlar, çete misali takılıyorlar mahallede.


Yağmur bulutları ziyarette bu aralar buraları. Kimi gün çat kapı geliyor, zengin kalkışı yapıp hemen gidiveriyorlar. Kimi gün de - dünden beri örneğin -  baya kalıcı misafir modundalar. Beni de pek seviyorlar zira.

Datça'da en çok yaptığım şeyler listesinde bir numaraya oturmaz ama 'iliklerime kadar ıslanmak' kesinlikle ilk beş arasına girer. Buraya geldiğimden beri karşılaştığım üç sağmak yağmurla da resmen dost olduk, kardeş olduk, eş olduk. Yağmur, kendisini ne kadar sevdiğimi bildiğinden olsa gerek, hiç bir seferinde es geçmedi beni. Doya doya ıslanmanın tadını çıkardım sonuna kadar. İstanbul, işte bu noktada kıskanabilirsin, zira hiç bu kadar güzel ıslatmayı başaramamıştın beni.

Havanın rengi yağmur, kokusu toprak, ışığı gri olunca günün tonu da kitaplar oluyor elbet. Gerçi bendeki bahane işte. Kitabı, güneşe de, yağmura da, kara da en yakın dost kılarım ben her zaman, değişmez.

Murathan Mungan kendi yönetiminde çıkardığı Bir Dersim Hikayesi kitabıyla ilgili bir söyleşide söyledi: "Bazı öyküler bizi büyütürler. Okursun ve birden 15 yaş büyürsün."

Çok düşündüm dün üzerine. Kitaplarla ilgili notlar aldığım defterlerin içine derin bir dalış yaptım, hangi öyküyle ilgili ne yazmışım, onları hatırlamaya çalıştım. Ve iyi ki, dedim iyi ki şu yazma alışkanlığını edinmişim her okuduğum üzerine. Hafızanın hain koridorlarında kaybolabiliyor en çok etkilendiğin şeyler bile. Üstelik aslında her zaman en çok etkilendiklerimiz, bütünden çok detaylar, ayrıntılar oluyor. Sıkışıyorlar bir kara deliğe; en çok hatırlaman gereken, en sona kalıyor.


Geçen kışımı yoğunlukla geçirdiğim Füruzan öyküleri üzerine oldu yoğunlaşmam. Not aldığım bazı satırları nasıl bir atmosferde, ne yaparken okuduğumu hatırlamak bile hoş oldu çok. Tam da bir kış ve kar öyküsü olan Gecenin Öteki Yüzü'nü dışarıda lapa lapa kar yağarken gecenin bir vakti pencere kenarına tünemiş, okumuştum soluksuz. Sonra Şarkılar Kitabı... Delik açar insanın böğründe. Ve yine bir kış öyküsüydü o da. Sahi Füruzan'a da bir kış yazarı desem yanlış mı demiş olurum? Sadece kışı yazması değil mesele, kalemindeki ton... Gecenin Öteki Yüzü'nü cayır cayır bir güneşin ve ışığın altında okuduğumu düşünemiyorum.

Tüm bunlar bir tarafa, asıl Mıgırdiç Margosyan'ı nasıl sevdiğimi hatırladım bu sabah; dışarıda şimşekler, şakır şakır bir yağmur ve ben her sabah horozların sesiyle uyanırken bir sahil kasabasında. Anadolu'da büyümeyi, o köylerde Ermeni olmayı, Süryani olmayı, Zaza olmayı ne gerçek anlatır o; sahiciliğinden kan damlar, tezek kokuları tüter. Anadolu'yu etiyle kemiğiyle yaşamamış, bu yüzden de bilmez saydığım bir şehir çocuğunun, benim, ekmek kokulu tanışıklığıdır bu topraklarla Mıgırdiç Margosyan okumak. Bana onun kalemini tanıştıran eski 'dost'a da burdan selam olsun; tüm bunları düşündüren, aklını, fikrini, kalemini çok önemsediğim Murathan Mungan'a da...

Şimdi dün tüm bunlar üzerine, bana okumam için önerilen bir öyküye doğru kaçar bendeniz. Ha bir de sahi... Toprak, yoksa sen yağmura aşık mısın?

28 Mart 2012 Çarşamba

Siyah Koku...

Almakla almamak arasında çok gidip geldiğim bir romandı Siyah Koku. En az üç kez falan Kadıköy YKY'nin rafları arasında farklı günlerde gittim geldim, arkasını okudum, sayfalarını karıştırdım. Beynimin hoperlöründen "Zeren evde okunmamış kitapları unutmaaa" diye çığırırken bir ses, o an için anlamı olmayan bir güdünün etkisiyle dükkandan çıkarken kitap çoktan çantamı boylamıştı.

Şimdi anlıyorum o güdünün ne olduğunu. Biz bazen bilemesek de okunması gereken gelip buluyor işte hedefini. Yaklaşık 5 gündür sürükleniyorum resmen bu romanın satırlarında. Daha bitirmemişken, önümde 70-80 sayfalık bir 'son' dururken ve ben delicesine merak ederken, yazmak istedim bu kitaba dair bir şeyler.

Elimden bırakamadan kelimelerle hasbıhal oluduğum bu romana dair ne hissediyorum dediğimde kısa ve net cevabım: kanımı donduruyor okuduklarım!

Bu romanı okurken ne kahve ne çay, çoğunlukla hep su eşlik etti bana. Susuz bir dünyanın trajedisini okudukça su içmek geldi çünkü hep içimden.

Su kaynaklarının tamamen tükendiği, yıkanmak için, içmek içmek hiç suyun kalmadığı, dolayısıyla da insanların susuz yaşamalarını devam ettirebilmeleri için kartlarla kotalar konup susuzluk giderici hapların dağıtıldığı, sadece suyun da değil artık hiçbir besinin doğal olmadığı, şu an tehlike çok bariz hayatımızda olmadığı için belki daha az önemsediğimiz GDO'lu besinlerin artık her yerde olduğu, bu kadar kötüleşen yaşam koşullarında insanların çıldırmadan yaşayabilerini sağlamak için sürekli havaya antidepresan içerikli gazlar serpildiği bir dünya... Ve aslında buraya yazmadığım çok daha fazlası... Tüm bunların merkezinde, gittikçe vahşileşen dünyada ayakta kalmaya çalışan, herşey bu kadar sentetikken gerçek bir sevgi yaşayabilme çabasında iki insan...

Evet, her bir satır kanımı donduruyor, üstelik sona yaklaştıkça daha da fazla. Ama bunun nedeni daha önce defalarca farklı versiyonlarını okuduğum bir kara ütopya okuyor olmak değil, her bir satırın birebir gerçek olabilecek olduğunu bilmek, hatta bazılarının çoktan 'olduğunu'...

Elini, yüzünü, vücudunu akan bir suyun altında yıkadığı günleri tarifsiz bir hayal olarak hatırlayan artık 'yaşlanmış' bir neslin olduğunu okumak... Hiç olmayacakmış gibi geliyor bazen değil mi? Su nasıl bitebilir ki? Temiz bir suyla yapılmış çay yerine çay hapları; su ihtiyacını yok etmek için susuzluğu giderici haplar... Biraz gözümüzü kulağımızı açtığımızda aslında gidişatın buna yakın olmadığını söyleyebilir miyiz?

Çok da uzak olmayan bir gelecekte neyle karşı karşıya olmak üzere olduğumuzu görmek açısından ama sadece bunun için de değil sağlam bir roman da okumuş olmak için mutlaka okuyun derim Gülayşe Koçak'ın Siyah Koku'sunu.

Ve altını kalın kalın çizdiğim onlarca bölümden sadece biri:

Böyle bir dünyada, su ihtyacını giderici SU haplarını icat eden kadın, Nobel ödülünü tabi ki alacaktı. Kadının asla hakkını yemek istemem; elbette çok önemli bir işti yaptığı - hatta belki de hala bu sayede yaşıyoruz. Bu haplardan yola çıkılarak bitkileri de SU'yun hammaddesiyle aşılayıp öyle yetiştirmek akla gelmeseydi durumumuz vahim olurdu. Ama insanlardaki zulmetme, hükmetme ihtiyacını gideren bir hap üretse birisi, işte, ben asıl ona 'kahraman' derim.

6 Mart 2012 Salı

Virginia Woolf İstanbul'da!

Tarih 6 Mart 2012. Bugün hiç eve girmemeliyim dedirten ışıl ışıl bir güneş gökyüzünde. Kışsever bendenizin bile kemikleri, bulduğu bu pırıl pırıl güneşi bırakmayı istemiyor; geleceğini bilsem onu eve götürebilmek için ikna çabasına girişeceğim.

Güneşin ulaşmayı başaramadığı kuytular hala kışın keskin izlerini taşıyor, bahar henüz oralara ulaşmamış. Ama Kadıköy'ü baştan aşağıya turlayıp çantama günün ganimetleri olarak mumluklarımı, kelebek yüzüğümü, Sevim Burak'ın Yanık Saraylar kitabını attıktan sonra Güneş'le muhteşem randevum için attım kendimi deniz kenarına. Kadıköy'de Karaköy vapur iskelesinin yanındaki çay bahçesinde sözleşmiştik kendisiyle:)


Martılar, deniz, tavşan kanı çayım, sessizliğe bürünmüş hüznüne rağmen hala ihtişamlı Haydarpaşa yanı başımda; Şehir Tiyatroları'nın Mart ayı programı ve Virginia Woolf'un Mrs. Dalloway'i masamda... Arkadaşımı beklerken ve güneş kemiklerimi ısıtırken biraz kitap okuyayım istemiştim aslında bu manzaranın karşısında ama değil tek satır okumak, kitabın kapağını bile açmadım. Can Virginia da burda olsa eminim o da aynısını yapardı, kitabın satırlarını değil, İstanbul'un söylediklerini okumaya çalışırdı dedim.

Sonra da bir fikir düştü aklıma. Virginia Woolf'u İstanbul'da hayal etmek istedim. Ya bu şehirde yaşasaydı, ya hayatının bir döneminde bu şehirden geçseydi?

Çok savaşırdı bence Virginia Woolf İstanbul'la. Yırta yırta kanatırdı bu şehir, ruhu zaten kan revan içinde kalmış bu kadının tenini. Mazoşist ruhunu daha çok bilerdi. Çok beslenir; acıyla, hüzünle, kanla, aşkla, sanatla, denizle, kahkahayla, ölümle dolar, tam da bu yüzden daha çok üretir ama bu şehirde yaşadığı her gün ölüme biraz daha yaklaşırdı. İçinde her nefes alışıyla biraz daha büyüttüğü ölüm oyunu oynayan o çoçuğu bana kalırsa en çok İstanbul'la beslerdi.


Böyle insanları, ciğerimin taa orta yerinden gelircesine çok ama çok iyi anladım hep ben. Huzursuz ruhlar, yaraya sürekli bıçak sokanlar... Virginia Woolf, Sadık Hidayet, Yusuf Atılgan... Evet bir yanım anlattıkları hikayelerin karanlığını çok iyi anlıyor, derinden hissediyor ama bir tarafım da var ki, renge, pozitif enerjiye, keyif denen o hipnotik güce, dolayısıyla rakıya, beyaz peynire, hoş sohbetlere, turuncuya, yeşile, denize, güneşe tutkun. Bunu niye mi yazıyorum? Bazen okuduklarımın enerjisiyle yaşadıklarımın enerjisinin çok çeliştiğini düşünürüm de ondan. Yaşarken ki enerjime bakanlar, okuduklarımın karamsarlığına, karanlık tonuna çoğu zaman şaşarlar. Halbuki zannedildiği kadar karanlık bir etki almam. Çünkü hayatın ne kadar boş, acımasız, adaletsiz, karanlık olduğunu söyleyen bu yazarlar bana "işte bu yüzden yaşa" der bir taraftan da "her anının tadını çıkar, istediğin şeylerin peşinden koş, keyif almaya çalış, hayat nasılsa boş."

Mrs. Dalloway benim en sevdiğim Virginia Woolf romanıdır. Üniversitedeyken okumuştum ama şimdi İlknur Özdemir çevirisiyle yeniden basılınca bir kere daha okumak istedim çünkü İlknur Özdemir çok sevdiğim bir çevirmendir. Yine Woolf'un Kendine Ait Bir Oda'sıysa roman değil ama bir insanın, özellikle de kadınların kendilerine vakit ayırmaları, özen göstermeleri, eşlerinden, çocuklarından ayrı zamanlar ve ortamlar yaratmaları gerekliliğine dair çok önemli cümleler söylediği bir kitaptır. Ve her kadın, kadınlık manifestosu kabul edip muhakkak okumalıdır.


Haldun Taner Sahnesi'nin önünden geçerken bu sene kendime en çok kızdığım tiyatrosuzluğu biraz olsun telafi edebilmek için Mart ayının Şehir Tiyatroları bültenini aldım. Kaçıp gitmeden bir yerinden yakalamalı tiyatro gecelerini diye... Gerçi özellikle Devlet ve Şehir Tiyatroları'ndan eskiden aldığım hazzı çok alamadığım için son birkaç yıldır, ayağım kesildi sanki bu sene. Nerde o dört beş sene evvel izlediğim Yangın Duası, Ful Yaprakları... Üç dört kere üst üste aynı oyunu izlediğimi bilirim. Ama yine de sezon kapanmadan birkaç oyunu cebe atma niyetindeyim.

Ve son cümle: hoşgeldin Bahar!

24 Ocak 2012 Salı

İzle, oku, ör!

"Zero'nun festival tarihçesi" diye bir çalışma yapsam 2004 yılındaki İstanbul Film Festivali performansımı zirveye koyarım. Öğrencilik hayatımın son yılı olmasının hükmünü tüm Beyoğlu salonlarında büyük bir ihtişamla sürmüş, o filmden o filme doyumsuz bir haz yaşamıştım.

O yıl ülke sineması olarak seçilen Güney Kore filmlerinin yüzde doksanını izleyen bendenizin içine haliyle ister istemez bir Koreli kaçmış, film aralarında Kore mutfağı, hadi olmadı en azından Uzak Doğu restoranlarında alır olmuştum soluğu. Savunmam da hazır: Festival ruhu dediğin şey böyle olur; sadece filmleri izlemekle kalmayacaksın, o filmlerdeki ruhu da yaşayacaksın; yemeklerinden yiyecek, müziğini dinleyecek, mekanları kovalayacaksın. Bukalemun gibi bir ruh halim var, izlediğim ya da okuduğum şeylerin ruh haline o kadar kolay bürünebiliyorum ki, bazen korkuyorum kendimden:)


Sonraki yıllarda iş hayatının zaman yoksunu hay huyunda festivalleri büyük oranda uzaktan izlemiş, çok isteyip de izleyemediğim filmler için ağzımın akan sularını silmek zorunda kalmıştım.

İstanbul'da 2012'nin festival sezonu 16 Şubat'ta !f İstanbul'la açılıyor. O bitiyor, aşağı yukarı bir ay kadar sonra İstanbul Film Festivali, on beş günlük bir sinema şöleniyle şehrimi perdenin gizemine buluyor. Uzun lafın kısası, İstanbul seni neden bu kadar çok sevdiğimi bana hatırlatan günler geliyor.

Evet, mart kapıdan baktırır ama şubat ayı o kapıyı açtırmaz bile yeri gelir. Önündeki günleri ev, mutfak ve Beyoğlu sokakları arasında geçirmesi muhtemel bendeniz, kendini soğuklardan koruma kapsamında atkı örme faaliyetlerine geri dönmüş bulunuyorum.


Mosmor bir atkı örmek istediğimi söyledi geçenlerde içimdeki bir ben; hemen aldım soluğu Kadıköy'ün bildiğim iki yüncüsünden birinde. Üstelik İstanbul'un beyaza bulandığı karlı günlere denk geldi ki bu faaliyetler, pencere kenarına çektiğim koltuğum, kucağımda yünlerim, tamamen anneanne modunda takıldım birkaç gece.

Bu kış kızıl kafamın üzerinde görmek istediğim iki berem, mor ve pembe... Asalet, güç ve korunma ile neşe, mutluluk ve hayaller... Boynumda ise aynı renklerden kendi ördüğüm atkılarım. Ben Mart'ı da kıştan sayanlardanım, o nedenle çok sevdiğim kışın biraz daha hüküm sürebilecek olmasından pek mesûdum.

Ve son bir buçuk aydır fena halde içine düştüğüm Füruzan külliyatını, daha evvel okuduğum ama çok sevmiş olduğumu unutmadığım Sevda Dolu Bir Yaz içindeki roman tadında uzun öykü Şarkılar Kitabı ile noktaladım. Nasıl bir keyif! Başka birkaç öyküsü için de söyleyebileceğim bir şeyi buraya da not etmek isterim: Hani hiç bir şey yazmamış olsaydı da bu öyküyü yazsaydı, yine baştacı ederdim ben kendisini. Anneyi, küçük teyzeyi, hikayeyi anlatan ufaklığı, dayıyı, anneanneyi, dedeyi, aile dostu Hrisula'yı, teker teker her bir karakteri iliklerime kadar yaşadım, hissettim.

Böylesi bir Füruzan yolculuğundan sonra en sevdiğim öykülerini şöyle sıraladım geçen gün: Şarkılar Kitabı, Gül Mevsimidir, Gecenin Öteki Yüzü, Temizlik Kolu, Bir Evin Dıştan Görünümü, Seyyid. Roman olaraksa 47'liler pek çok kişinin unutulmazı biliyorum ama Berlin'in Nar Çiçeği de asla es geçilmemeli derim ben.

Şubat ayında YKY'de ayın yazarı kim olacak, pek meraktayım. Benim için keyifli bir oyun oldu bu. Onlarca yazarın arasından birini seçiyor, piyangodan ikramiye bekler misali bekliyorum. İçimden birini belirledim, bakalım, olur da tutarsa önümüzdeki ay da kitaplardan yana hayli kârdayım demektir:)

15 Ocak 2012 Pazar

Deliler, dayılar, deli dayılar...

Yeni yılın ilk sabahından beridir pazarlara en yakışan görüntü anneanne evinde kurulmuş sıcacık bir kahvaltı. Sofranın üzerindekilerden çok, masanın bir ucunda O'nun, hayatımın kadınının, canım anneannemin oturuyor olması olayı asıl keyiflendiren.

"Yumurtanın dakikasını kaçırmayalım yavrum, kayısı kıvamında olsun."

"Geçen, misafirlere yaptığım dolmadan da var, ister misin şimdi kahvaltıda yemek?"

"Sen çayı seversin diye bolca demledim, iç dilediğin kadar; sonra kahve de yaparım."

İnsan psikolojisi üzerine söylenen hep bildik lakırdılardan biridir hani, insanoğlunun aslında hep kendini en güvende hissettiği yer olan anne karnına dönmek istediği. Kırk yıllık koca bir çınar gibi, bulunduğu sokağın neredeyse çoğu yenilenen binaları arasında ne yaşanmışlıklar saklayarak dimdik duran bir apartmanın giriş katındaki o sımsıcacık yuvaya her girişimde, anne karnına dönmüşüm gibi bir huzur gelip buluyor beni. Otuz bir yıldır, on yıl önce bizi bırakıp giden dedem haricinde hiç bir şeyin değişmediği bu evde nasıl olur da huzur bulmam ki ben? Sanki kapıdan adımımı atar atmaz kafamı koridora çevirdiğimde, iki yaşında koca poposuyla koridordan koşa koşa salonun penceresine yapışarak evin hemen karşısından geçen trenlere el sallamaya çalışan o minik Zero'yu göreceğim. Olur da o el sallamadan bir tren geçip gidiverirse dünya duracakmış gibi panikleyen Zero'yu...

İşte bu olur kendisi:)

Bazen hani diyorum, keşke mümkün olsa da bir karşılaşsak, pek severdim ben o lüle saçlı tombik yanak kızı. O beni tanımazdı elbet, ama ben taa otuz yıl biriktirmişliğin bilmişliğiyle kucaklardım onu. Ve diyorum ki, bence severdi beni. Çocukların o ilahi kirletilmemiş güçleriyle, bir röntgen makinası gibi çıkarıp tüm yaşanmışlığımı "hataların bile iyi niyetten beslenmiş senin" der, gömerdi kafasını göğsümden içeri. Neyse fena saçmaladım, çok derine dalmayalım...

Kahvaltının sonunda annemin aklına İzmir'de yaşayan dayısını aramak gelince günün/haftanın/ayın (yılın deyip abartmayacağım) en komik olaylarından biri yaşanır. Nasıl mı? Bizim 'akıllı' dayı, adı Ayten olan kayınvalidesiyle ilgili "Moon Skin burda, oturuyoruz" deyince; yetmiş küsür yaşında olmasına rağmen hiç bitmeyen kadın hayranlarını sorduğumuzda "ay hangisini soruyorsun ki, Nurten'i mi, Ayşe'yi mi, Müjde'yi mi" diye kahkahayı basınca; anneannem için "havalar çok soğuk ablama söyleyin de üşütmesin, ama önemli olan kafayı üşütmesin" diye espiri patlatınca benim günümün yarısı, bu dünya tatlısı deli adamın hayatı boyunca, mesafelerden dolayı çok az da görüşebiliyor olsak da, hep yüzümüzün kenarına bir gülümseme kondurmuş olduğunu düşünmekle geçiyor.

Hafta ortasından bu yana gittiğim her yeri çantamın içinde benimle gezmiş bir romanın içindeki 'deli amca'nın günlerime kattığı neşenin üzerine, haftayı bizim deli dayının nâralarıyla kapatmak ne de güzel bir tesadüf oldu diyorum. Tom Robbins'in B, Bira'sı bahsettiğim. 102 sayfalık incecik bu kitap size yaşamın sırrını verecek, söz! Abarttım mı? Belki! Olsun, severim ben abartmayı.


Bize, hayattan keyif alabilmemiz için cesur olmamız gerektiğini; bir bira şişesini kastederek "cesaret nerede bulursan oradadır" dedikten sonra yine de en kıymetli cesaretin yüreğimizin içinden gelen cesaret olduğunu hatırlatan bir roman sizce de bize yaşamın sırrını veriyor olamaz mı?

Bu çok keyifli romanı okuduktan sonra tam Moe Amca gibi olmasa da ona benzeyen bir dayım olduğu için, yüreğimin içindeki cesaretle tanışabilmeyi başarmış olduğum için şükrediyor, hayatımı bundan sonra Costa Rica'da geçirebilmeyi diliyorum. Hadi Costa Rica olmasa bile, gibi olsun en azından. Neden mi Costa Rica? "Doğal ortamını korumak için yeryüzündeki bütün ülkelerden daha çok şey yapmış bir ülke ve ordusu yok. Donanması da yok. Hava kuvvetleri de. Modern bir devletin bu kadar aydın, modern insanların bu kadar uygar olabileceğine inanmak güç olsa da". İşte bunun için...

11 Ocak 2012 Çarşamba

Durma, anlat Füruzan!

"Mesleğinizde gözüm var" diyorum kasadaki görevli arkadaşa. "Bir daha dünyaya gelirsem kesin kitapçı olucam."

O da gülüyor, ben de. E bu dediğime de gülünür zaten, başka bir şey yapılmaz:) Bir daha dünyaya geleceğim kesin de, bir de meslek belirliyorum bu yaşamdan! Acaba önceki yaşamımda da aşçı olacağım naraları attığım için mi şimdi bir mutfak faresine dönüşüverdim? Ah Zero ah, eğer öyleyse, ne işler açtın başına!:)

"Valla güzel meslek" diyor o da kendi işi için. "Bütün gün kitaplar içinde, okuması ayrı keyif, dokunması ayrı." Belli ki keyif aldığı işi yapan nadir insanlardan biri. Zaten o kadar içten gülmeyi bilen bir insan keyif almayı bilmiyor olamaz diyorum ben.

Sonra benim mesleğimi soruyor. Aşçıyım dediğimde bütün insanların suratında beliren az biraz şaşkınlıkla karışık, hayranlık, hayret ve keyif dolu o garip ifadeye bürünüyor onun yüzü de. Sanırım yakında "aşçıyım" beyanımın, insanlar üzerinde yarattığı ifadeler konusunda da bir yazı yazabilirim. Zira pek komik şeyler olabiliyor.

Kadıköy'deki en sevdiğim iki kitapçıdan biri olan YKY'nin o minik dükkanında geçiyor bu diyalog. Sorumlu arkadaşı, yıllardır taa İstiklal'deki o baştacım dükkandan beri hep göz aşinalığıyla tanırım. Kadıköy'deki dükkan açıldıktan sonra buranın sorumlusu olmasıyla, her uğraşıyımda ayak üstü iki kelam etmekten de geri kalmadığımız güleryüzlü bir kitap insanıdır kendisi.


Aralık'tan bu yana Füruzan'ın YKY'de ayın yazarı olmasından ötürü okumadığım tüm Füruzanlar'ı almak için üç beş günde bir iyice sıklaştırarak uğrar oldum. Öyle bir gidişte bütün kitapları sırtlayıp almam ben; kitaplar kadar kitapçılar da özeldir; alınacak kitap bırakırsam geride kitapçıya gitmek için de bahanem olmuş olur:) Yani böyle git gel, git gel şimdiden diğer yaşamımdaki(!) mesleğime hazırlıyorum kendimi:)

Her defasında, Füruzan'ın okumadığım kitaplarından hangisini alsam acaba diye bir ondan bir bundan 2-3 sayfa okuyup karar vermekte sıkıntı çeker, en sonunda da sadece sezgisel bir dürtüyle atarım elimi birine. Gül Mevsimidir'i de bu şekilde aldım. Ve sonuç mu? Sonuç: sezgilerine daima güven sen Zeren!

Belki fazla iddialı gelebilir ama bana sorarsanız Gül Mevsimidir, Füruzan'ın Kürk Mantolu Madonna'sı. Okurken Sabahattin Ali'nin o efsane romanında hissettiğim duyguların çok benzerlerini hissettim bu romanda da. O en sevilenin kaybından sonra bir daha hayatta hiç bir duygunun içine girememek; her şeyi sonsuz bir yüzeysellik, duygusuzluk ve anlamsızlıkla yaşamak... Tek bir olayın bir insanın hayatında bu kadar derin bir kopuşa yol açması... Bunun ne kadar acıklı bir durum olduğunu kavrayabilmek için Sabahattin Ali ya da Füruzan okumak gerek; bugün artık bundan çok eminim.

Oluyor bazen böyle deyip geçmek isterim, geçemem. Hele de koca bir 70 yılı, yaşamak için önüne değil, yaşanmış olarak arkasına almış bir insansa mevzu bahis olan, hiç geçemem. Çünkü o zaman, kırık bir aşk hikayesi olmaktan çıkıp, kırık bir yaşam hikayesine dönüşüveriyor eldeki. Önümüzde hala yaşanacak olduğunu düşündüğümüz yıllarımız varken, her hayal ve kalp kırıklığımızın bir tamiri oluşuyla avunmak mümkün. Peki ya önümüze değil de, upuzun bir duvak gibi geriye doğru uzanmışsa yıllar?

Çok ıslak bir İstanbul gününde, atkıların arkasından, berelerin altından bir türlü gelmeyen otobüsü beklerken ne kadar üşümüş olduğumu unutarak bitirildi Mesaadet Hanım'ın kırık hikayesi. Ve şimdi, bu uzun hikayeden sonra gerçekten üzüldüm Füruzan'ın artık yazmayacağını söylemiş olmasına. Elimde değil, bende merak gani gani. 2000'lerin kadınları, yani bizlerle ilgili neler çıkarırdı acaba Füruzan? Bir gün bir yerde yakalarsam soracağım, olur da benden önce siz yakalarsanız, unutmayın, benim adıma siz sorun!:)

8 Ocak 2012 Pazar

Artık hiç bir soğan ağlatamaz beni!

Dışarısı pek soğuk, üstelik de oldukça ıslakken aynı tezgahta yanımda çalışan, az sonra yemeğe ışınlanacak olan soğanların kafalarını koparan arkadaşım, hemen burnumuzun dibindeki pencereyi aralıyor. Soğan dediğin mutfağın en hüzünlü mahluğudur vesselam, bıçağı deydirmeye gör, adamı ağlata ağlata gözünde yaş bırakmaz! Nitekim soğanların hüzünlü hikayelerine pek gelemeyen arkadaşım da, dışarıdan gelecek temiz havadan medet umuyor şırıldayan gözleri için.

Peki ya ben mi? Bende tık yok:) Hani serde aşçılık var ya, gözümden akamayan yaşların sebebini buna bağlayan yanımdaki 'can', "ya nasıl olur da gözünü bile sulandırmıyor şu soğanlar?" diye hayret, merak, espri yüklü bir tonda soruyor. Bu arada anlaşılacağı üzere olay, restoran değil, ev mutfağında geçiyor. "Ah ah" diyorum "ben sana soğanlarla aramızdaki gözü yaşlı maziden hiç bahsetmedim mi?"

Filmi aşağı yukarı bir sene kadar geriye sarıp NumNum'daki staj günlerime gidiyorum. NumNum'ın merkez mutfağındayım, bir takım temel malzemelerin hazırlanıp İstanbul'daki beş NumNum şubesine dağıtıldığı ana mutfakta. Önümde 15 kiloluk soğan bidonu, karşımda o anki kader ortağım Nuri Usta. Onun elinde bir bıçak, benim elimde bir bıçak, salya sümük bir vaziyette soğanların kafalarını koparıp soymakla meşguluz. Yanımızdan geçen aşçı ve garson takımınınsa tek yaptığı, acınacak halimizle sürekli laf atarak dalga geçmek. A la carte'daki en sevdiğim ustalarımdan Cuma Usta, yanımızdan geçerken Merkez mutfağın şefi ulu manitu Yılmaz Usta'ya takılıyor "yav kaç haftadır şu kızı bir gün olsun üzmedik, bir hafta yanınıza verdik, bu ne hal gözünde yaş bırakmamışsınız!":))

"Yaaa işte" diyorum arkadaşıma "Benim gözyaşları merkez mutfağın tezgahlarının üzerinde kaldı; dökülecek ne kadar gözyaşım varsa orda döktüm, artık soğan denen bu mahluklar üzemez beni!"


Daha iyisi gelene kadar "2012'nin en iyi kahvaltısı" ilan ediyorum kendisini:)

Şu pek 'değerli', pek 'kıymetli' 2012'nin ilk haftası geride kalmışken günlük, haftalık, aylık hesaplar çıkarmaya alışmış bünye soruyor yine bana "eee, nasıl bir giriş oldu yeni yıla?"

Bir günlük bir Ağva kaçamağı, çok sevilen bir 'can'la harika bir kahvaltı sofrası sonrası bütün gün yan yana mutfakta akşam gelecek arkadaşlarımız için soğandı, sarımsaktı, tavuktu, sostu, tava sallama atraksiyonuydu derken keyifli bir yemek hazırlığı; bir haftaya sıkıştırılmış iki film etkinliği (ki bu son bir yılda yaşadığım tempoda çok az yapabildiğim bir keyifti, bir haftada iki film birden - üstelik de biri sinemada, biri 'can'ımla evde - kim kaybetmiş de ben bulacağım? Ama bu hafta oldu vallahi); pırıl pırıl bir Kuzguncuk sefası... E daha ne olsun? Bence bir hafta için fena bir tablo sayılmaz. Ey 2012, bundan sonra da böyle devam edebilirsin, benim için bir mahzuru yok:)

İlk haftanın "geride kalanlar" listesine Barış Bıçakçı romanı Sinek Isırıklarının Müellifi'ni de eklersem, ben hakikaten pek kârlı bir hafta geçirmişim. Şimdiyse elime yine bir Füruzan aldım, onun satırlaştırdığı, çok sevdiğim bir dostumun nitelendirmesiyle "şaşılası bir aşk"ın hikayesi Gül Mevsimidir. İncecik, 84 sayfalık bir kitapta, ömürlük bir hikaye...

Ha bu arada, Barış Bıçakçı giderken kulağıma şunu fısıldadı: "Yazmak, bir bakıma anlatılmaya değmez olanı anlatmaktır. Böylelikle anlamsız olanı anlamlı kılmaya cüret etmektir."

Benimkisi de böyle bir çaba işte...

29 Aralık 2011 Perşembe

İstanbul'a ve sevdiğim tüm şehirlere...

Soru: İstanbul, sen en güzel kimin gözünden görünürsün?
Cevap: Hele bir Galata Kulesi'ne çık da gör!

Ayaklar Beyoğlu sokaklarında tıngır mıngır dolanır, o pasaj senin, bu kitapçı benim girer çıkarken bir de bakmışsın kendini Galata Kulesi'nin ayaklarına kapanmış o şirin mi şirin çay bahçesinde buluvermişsin. İstanbul mis gibi güneşini kondurmuş tepeye, ışıl ışıl parlatırken kendini, aylardan Aralık, mevsimlerden de kış olduğunu hatırlatan bir serinlik doluyor her nefeste ciğerlerime. Benim gibi bir çay tiryakisi için bulunmaz bir fırsat bu. Her köşe başında bir çay molası... Bahanemse "ee biraz ısınmak gerek"...


Tünel'den Karaköy'e inmek için vasıta yerine tabanvay şekilde arnavut kaldırımları üzerinden yokuş aşağı yuvarlanmayı seçen iki kafadar "biraz ısınmak lazım" deyip Galata Kulesi'nin dibindeki tahta masalı çay bahçesinde alınca soluğu, Kule'nin ihtişamından etkilenmemek pek mümkün olmuyor. Bir deneyin, görün istersiniz. Hele de Kule'ye çıkmak için hiç kuyruk olmadığını görür ve sadece 5.5 liraya kendinize İstanbul'un en güzel halini hediye edebileceğinizi bilirseniz...

"Galata Kulesi'nden İstanbul'u hiç görmemiş biri, İstanbul'la yarım bir tanışma yaşamıştır" diye düşünmüştüm yıllar önce ilk Kule'ye çıktığımda. İstanbul'da doğmuş, İstanbul'da büyümüştüm ama sanki o ihtişama gökyüzünden tanık olduğum bu ilk seferde tamamlamıştık tanışıklığımızı. Arkadaşlıklarda ya da ilişkilerde geçilen bir samimiyet ve yakınlık eşiği vardır ya, hani o eşiği geçmek gibiydi sanki.


2011'de iki kez baktım İstanbul'a Galata Kulesi'nin üzerinden. Sevdiğim şehirlerle söyleşmeyi en sevdiğim yerlerin, o şehirlerin beni gökyüzüne en çok yaklaştıran yerleri olduğunu farkettiğim anlardan biriydi Mayıs ayının başındaki ilk ziyaretim. Çok değil, o tarihten sadece 15-20 gün kadar sonra Barselona'nın en yüksek tepesinden, Tibidabo'daki kilisenin aziz heykellerinin arasından Barselona'yla söyleşmiş, çok arzu etmiş olduğum bir şeyi bana vermiş olduğu için teşekkürler yollamıştım hayata. Bu yılın da, hayatımın da en mutlu olduğum anlarından biriydi onlar şüphesiz.

Dün, bu yılki ikinci ziyeretimi gerçekleştirdiğim Galata Kulesi'nde bir iki kelâmı eksik etmedik yine İstanbul'la. Malum takvimler bir senenin daha devrildiğini, yenisinin de kapıda olduğunu göstermekte. Hal böyle olunca senelik bazda artılar/eksiler hesaplaşması da kaçınılmaz oluyor. İstanbul'la senelerdir çözemediğimiz bir meselemiz var ki, ciddiyet derecesi "kan davalık"... Az gözyaşı, tabir-i caizse az 'kan' dökülmedi uğrunda. Şimdilerde "kan dökerek değil, barışla çözmeye çalışmalı meseleleri" anlayışından yola çıkarak derin bir ateşkese imza atmış olsak da, durumumuzu söyleştik yine biraz onunla. Ama o kadar güzel, o kadar güzeldi ki karşımda, iki sitemimi, bir iki çemkirmemi bile yutmak durumunda kaldım. Demem odur ki, az buçuk hesaplaştık, 2012 dileklerimi okudum içimden ona. "Bu sefer lütfen" dedim "lütfen! Görüyorsun, artık daha sakinim, kavga etmiyorum seninle; yapmacık da değilim, içtenliğimi en çok sen biliyorsun; artık kıymetini bilelim birbirimizin". Bakalım anlaşacak mıyız? Yoksa yine aşk-nefret ilişkisine devam mı?:)


İki gündür elimde harika bir roman. Sinek Isırıklarının Müellifi. Daha ilk satırlarından kendime harika bir roman değil, çok etkileyici bir yazar hediye etmiş olduğumu farkediyorum. Hoşgeldin Barış Bıçakçı, tanıştığıma inan ki çok memnun oldum. Ve bil ki dün Galata Kulesi'nin tepesinden İstanbul'a bakarken sabah evden çıkmadan okuduğum satırların düşüverdi aklıma.

"Bulutlardan söz ediyordu: maviliği arkalarına güvendikleri bir ağabeyleri gibi alıp kabarmışlar."

İstanbul'a, İstanbul'un bulutlarına, sevdiğim tüm şehirlere, bu sene görmeyi dilediklerime, hepsine birden gitsin bu satırlar...

Hepimize mutlu yıllar olsun:)

22 Aralık 2011 Perşembe

İstanbul'un sabahları...

Üsküdar vapur iskelesinin hemen karşısında bir büfe. Sıra sıra dizilmiş beş altı büfeden sadece biri. Dışarıdan bakıldığında hiç bir özelliği yok; benim için özellikli olmasının tek nedeniyse sabahları evde yaptığım tostumu yerken yanına büfeden aldığım çayı bana uzatan büfeci amcanın, en az çay kadar sıcacık bir gülümsemeyle bana "günaydın" deyişi, "ufak cam bardağa, şekersiz dimi kızım" diye iki günde çayı nasıl içtiğimi öğrenmiş samimiyeti...

Çok severim samimiyeti, çevremdeki 'insanlarım' tarafından tanınmayı, bilinmeyi... Çayımı nasıl içtiğimi bilen, bana, geliş saatime alışmış bir büfeci örneğin. Ufacık, minicik ama mutluluk küçük şeylerde cümlesini kanıtlarcasına mutluluğa ve zevke dair...

Son yirmi-yirmi beş gündür sabahlarımın keyif karesi bu anlattıklarım. Üsküdar'a varana kadar evde yaptığım tostum oldukça soğumuş olsa da yine de büfeden çayımı yanına eşlikçi etmeden bir ısırık dahi almak istemiyorum ondan. Bazı sabahlar yağmur yağıyor; büfenin tentesinin altına sığınıp içiyorum tavşan kanı sıcaklığı. Karşımda çoğunlukla puslu bir İstanbul manzarası...

Nasıl lezzetli, nasıl güzel bir çaydır o. Ufak, ince belli, tiryaki bardaklarına en çok yakışan cinsinden. "Bir bu büfenin çayı, bir de vapur çayları" diye yazıyorum defterime "onlar kadar güzeli yok".


Taş çatlasın on dakikalık bu keyiften sonra iki adımda atladığım Beşiktaş motorunda bu sefer de on dakikalık bir kitap keyfi başlıyor. Üsküdar-Beşiktaş hattını sabahları sevmememin tek nedeni kısalığı. Yetmiyor o kısacık zaman diliminde okuduklarım. Ama ne olursa olsun ille de dışarıda oturulmalı; kara kış gelene kadar bu böyle. Serin İstanbul sabahlarını koklamazsam, denizin ortasında üşüşen soğuktan korunmak için bereme ve atkıma gömülmezsem olmaz; bir şeyler eksik kalır. Madem İstanbul'da deniz yolunu kullanma gibi bir ayrıcalığa sahip olabiliyorum, sonuna kadar hakkını vermeli:)

Bu aralar Füruzan'la hoş beş halindeyiz. İstanbul'da Berlin'i okuyorum. Berlin'in Nar Çiçeği'ni... Kalbi kırık, gururlu, Almanya'nın görkemli günlerini de, savaşın en zor zamanlarını yaşamış, gençliğinin ışıltılı günlerini ve güzelliğini çoktan geride, kocaman, çok yıkıcı bir savaşın gerisinde bırakmış geçkin ve mağrur bir kadın. Almanya'nın savaştan sonraki hızla değişen düzenine alışmaya çalışırken birden hiç bilmediği, tanımadığı, kendine çok yabancı kültürlerden insanlar yerleşiveriyorlar apartmanının komşu dairelerine. Almanya'ya çalışmaya gelmiş göçmen aileler... İlk zamanlar son derece mesafeli bir tutum takınsa da zamanla yan dairesindeki Türk aileyle engelleyemediği bir samimiyet geliştiriyor.

Çok sevdiğim iki arkadaşımın hayatlarında Berlin'in ne kadar önemli bir yer ettiğini bilmenin de etkisiyle, gri ama güneşini gökyüzündense ruhunda taşıyan bu kente dair okuduğum her cümlenin anlamı da bir başka oldu son yıllarda. Dinlediklerim okuduklarımla, okuduklarım dinlediklerimle birleşiyor. Gri İstanbul sabahlarında gri Berlin'i selamlıyorum, uzaktan...

Bugün okuduğum bu cümle çok yer etti içimde. "Yalnızlığa başeğmeyin. O acılı bir ön ölümdür."

Hayattaki yalnızlıklarımızın zorunlu değil, hep tercih ettiğimiz yalnızlıklar olması dileğiyle...

27 Kasım 2011 Pazar

Gittiğin yerde de yazıyor musun acaba?

Sabahattin Ali okumanın ne kadar acıtan bir şey olduğunu unutmuşum ben. Geçtiğimiz hafta satır satır bunu hatırlarken bir yandan da kendi Sabahattin Ali günlerimin geçmişine doğru bir yolculuğa çıktım. Of ki ne of!

Hayatımdaki çok sevdiğim birkaç kadının sanki sözleşmişler gibi - ki tanımıyorlar birbirlerini - Sabahattin Ali okumalarına şahit oldum bu aralar. Hem de tek bir romanını, Kürk Mantolu Madonna'yı. Bu bir işaret olmalı, yeniden okumaya ne dersin diye bile soramadan kendime, bir de baktım 30. sayfada buluverdim kendimi. Sonrası zaten su gibi akıp gidiverdi. Lakin biraz acı bir su...


Türk edebiyatının da, Sabahattin Ali külliyatının da A'sı gibidir Kürk Mantolu Madonna. Okumadan hep bir şey eksik kalır. Ancak okunduğunda hissedilecek bir eksikliktir o.

Neredeyse 8-9 yıl evvel ilk okuduğumda, Kürk Mantolu Madonna karakterinin, aşka, sevgiye, bağlanmaya yani bunların romanda kimlik bulduğu Raif karakterine olan yaklaşımını kendime çok uzak bulmuş, anlamakta zorlanmış, sorgulamıştım çokça. Şimdi, yaşanmışlığıma bu kadar yıl daha ekledikten sonra o güzel kadını, aslında belki daha duygusuz, daha soğuk görünen ama özünde içindeki kocaman boşluğu doldurma çabası içindeki o yalnız kadını, çok daha iyi anlıyorum. Aynı romanı farklı zaman dilimlerinde okumanın hep farklı tatlar bıraktığını bilirdim de, bu kadar derinden tecrübe ettiğim hiç olmamıştı. Yıllar beni daha naif, saf, hesapsız kitapsız aşık Raif'ten, bir insanın bir başkasını sonsuz bir derinlikte sevebileceğine İNANMAYAN, temel sorunu İNANMAK olan Kürk Mantolu Madonna'ya daha çok yaklaştırmış. Büyük aşklara, sevgilere hala inancım tam ama buna ne kadar inanıyorsam, her sevginin bitebilirliğine de aynı oranda inanıyorum. Biri hariç...

Bana sorarsanız, hayatta bitmeyen, tükenmeyen tek sevgi anne-babanın çocuğuna beslediği sevgi. Çocuğun bile anne-babaya olan sevgisi değil. An geliyor çocuğun, annesine-babasına beslediği sevgi bile bitebiliyor ama anne-babanın sevgisi her şeye rağmen, tüm hatalara, hasarlara, acılara rağmen yerinde kalıyor. Elbette istisnalar vardır, lafım onlara değil.

Düşünüyorum da Sabahattin Ali, ben seninle tanışmayı ne çok isterdim ya! En çok sevdiğim öykün Değirmen, Kuyucaklı Yusuf'un çatır çatır hikayesi, sonra bu... Kürk Mantolu Madonna...

Sen ne kıymetli, ne içli adammışsın! Sen, "hareketsizliğin, korkuya dayanan tereddütlerin zararlı olduğunu, ileriye atılmayan her adımın insanı geriye götürdüğünü ve yaklaştırmayan anların muhakkak uzaklaştırdığını" bilen koca yürekli insan! Sen de bu ülkeye ne yazık ki çok gelen insanlardansın. Gittiğin yerde kıymet bilenlerin daha çok, sırtından bıçaklayanların hiç yoktur umarım!

Ha bir de... Orda da hâla yazıyor musun acaba? Umarım...