Bazı takıntılarım vardır benim. Vazgeçemediğim, vazgeçmek de istemediğim. Belli yazarları belli mevsimlerde okumak isterim örneğin. Her yazarı bir mevsime, her mevsimi bir yazara yakıştırırım. Bir bardak olsun çay içmeden edilen kahvaltıya asla kahvaltı demem. Ama çay illa ki de demleme olacak. Uyumadan önce muhakkak bir sayfa olsun kitap okumalıyım. Ya da sokağa çıkarken gün içinde elimi dahi değemeyeceğimi bilsem de bir kitap olmalı çantamda. Belli filmleri belli sinemalarda izlemeliyim; çok merak ettiğim, ruhuma büyü etkisi yapacağını bildiğim bir film, o filmin ruhuna uygun bir salonda oynamıyorsa eğer sinemada izlememeyi tercih ederim. DVD'si çıksın evde izlerim der, beklerim. Bunlar da bir şey mi demeyin, bazen hiç beklenmeyecek kadar huysuzluk edebilirim tersi durumlarda.Ama hayattan aldığım keyifleri arttıran takıntılar olmalarından ötürü pek dokunmuyorum kendilerine. Varlıkları, avucumda damla damla keyif taneciklerinin birikmesine neden oluyor ki bunun adına da küçük mutluluklar diyorlar sanırım.
Bütün bunlara ek, bir takıntı daha peyda olmakta bünyede. Son bir iki yılda daha bir kendini gösteren, daha bir sivrilmeye başlayan... Çok sevdiğim, tutkunu olduğum bir kitabın finalini, özel, o kitaba yaraşacak, sonra da bende anısı kalacak bir yerde okumalıyım takıntısı!
Düşünüyorum, nerde ve hangi kitapla başladı bu takıntı diye. Hafızamda bir başlangıca ulaşamıyorum ama düşündükçe Ursula Le Guin'in bazı çok etkilendiğim romanlarını, Vedat Türkali'nin pek çok romanını, Mıgırdiç Margosyan'ın Gavur Mahallesi'ni, Kirpinin Zerafeti'ni (ah o unutulmaz final) ve daha pek çok romanı bir bir bulup çıkarabiliyorum hafızamdan.
Nerde olursa olsun önemli olan yazılanı okumak değil midir ki demeyin! Evet, bir bakıma öyledir ama çok sevdiğiniz bir romanın finali, çok lezzetli bir yemeğin son lokması gibidir. O lokmayı da ağzınıza atarsınız ve biter. Bir daha gelmeyecektir. Tekrardan okusanız da bir daha asla o hiç bilmemezlikle okumanın heyecanı ve merakı olmayacaktır. O nedenle özel bir ilgiyi, özel bir hazırlığı, bir özeni hak eder benim nezdimde.
Bu duyguyu yine iliklerime kadar hissettiğim bir kitabı bitirdim dün. Onur Caymaz'ın Gece Güzelliği'ni... Kitaba adını da veren son öykü Gece Güzelliği'ne dönüş yolumda, İstanbul'un metrobüs çılgınlığı kalabalıklarında başladım. Ayaz'la Selvi'nin masalı... Öylesine lime lime ederek kayıyordu ki satırlar gözlerimin önünden, bir anda şak diye kapatıverdim kitabı. Bitmek üzereydi, çok az kalmıştı ve bu kitabın finalini daha derinden hissedebilmek için ona uygun bir yere gitmeli, ona uygun bir anı yaratmalıydım. Son durak geldi, metrobüsten indim ve Kadıköy Çarşısı'na gitmek üzere hemen bir dolmuşa atladım. Nereye gideceğime karar vermiş, mekanımı seçmiştim.
Her yanım yine torba ve çantalarla dolu dolu Kadıköy kalabalığında ilerledim ve işte olmam gereken yerde, o çok sevdiğim, mis gibi tarçın ve lokum kokulu, çini karolu Hacı Bekir'deydim. Öyle bir mekanki Hacı Bekir, içine girdiğiniz anda, zaman makinesine girmiş gibi hemen bir 30-40 yıl geriye gidiveriyorsunuz. Yüksek tavanlı genişçe bir mekan, tarihi eskitilmiş masa ve sandalyeler, kibar çalışanlar, çini karolar, çoğunlukla orta yaşın üzerinde hanımefendi ve beyefendiler... Köşedeki boş masaya yerleştim, orta şekerli kahvemin siparişini yanına da sakızlı lokum rica ederek verdim ve sayfalarını yeniden çevirdim Gece Güzelliği'nin... Bittiğinde bir, ağzımın içinde telvenin tadı kaldı, bir de "pavyon kadınlarında saklanmış hayatın manası"nın o buruk tadı yüreğimde...
Sadece bu son öyküyü değil, tüm öyküleri okuduğum, beni ezip geçen o duygu anlarının hiç birini unutmayacağım. Mecidiyeköy metrobüs durağı çıkışındaki o kafe, her zaman Üvey öyküsünü okurken üzerime bulaşan o hiç bir yere ait olamama hissinin verdiği buruklukla, acıyla anımsanacak örneğin. Her sabah önünden geçerken Üvey'in hikayesini okuduğum yer olarak kalacak aklımda.
Onur Caymaz çok etkili bir kalem. Kelimelerle adeta meşk ediyor. Anlattığı şeyler çok sıradan, hayattan... Sokakta, iş yerlerinde, apartmanlarımızda sürekli karşılaştığımız, hatta çoğu zaman bizzat 'biz' olan şeyler... Ama o kadar etkili bir şekilde anlatıyor ki, bence yazarlığını bu kadar özel kılan şey bu. Kelimelerle karşılıklı bir aşk yaşıyor. Seviyor, sevdiği kadar da seviliyor. Bunu her satırında hissetmek mümkün.

Bu kitapla tanışmam, buluşmam ve en son da okuma serüvenimin hepsi bir bütün olarak çok özel oldu benim için. Bir armağandı; yeni yaşım için güzel bir doğum günü kartı ve iki adet son derece sevimli ayraçla gönderilmiş bir armağan... Ama bunu armağan eden güzel gönüllü insan, bana sadece bir kitap armağan ettiğini sanıyordu ama armağanı, severek ve merakla takip edeceğim yeni bir yazardı aslında.
Yeni bir yaşa, yeni bir yazarla başlamak... Ben 30'lar güzel gelecek demiştim:)
