Hediye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hediye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Ekim 2010 Cuma

Sevilesi takıntılar!

Bazı takıntılarım vardır benim. Vazgeçemediğim, vazgeçmek de istemediğim. Belli yazarları belli mevsimlerde okumak isterim örneğin. Her yazarı bir mevsime, her mevsimi bir yazara yakıştırırım. Bir bardak olsun çay içmeden edilen kahvaltıya asla kahvaltı demem. Ama çay illa ki de demleme olacak. Uyumadan önce muhakkak bir sayfa olsun kitap okumalıyım. Ya da sokağa çıkarken gün içinde elimi dahi değemeyeceğimi bilsem de bir kitap olmalı çantamda. Belli filmleri belli sinemalarda izlemeliyim; çok merak ettiğim, ruhuma büyü etkisi yapacağını bildiğim bir film, o filmin ruhuna uygun bir salonda oynamıyorsa eğer sinemada izlememeyi tercih ederim. DVD'si çıksın evde izlerim der, beklerim. Bunlar da bir şey mi demeyin, bazen hiç beklenmeyecek kadar huysuzluk edebilirim tersi durumlarda.

Ama hayattan aldığım keyifleri arttıran takıntılar olmalarından ötürü pek dokunmuyorum kendilerine. Varlıkları, avucumda damla damla keyif taneciklerinin birikmesine neden oluyor ki bunun adına da küçük mutluluklar diyorlar sanırım.

Bütün bunlara ek, bir takıntı daha peyda olmakta bünyede. Son bir iki yılda daha bir kendini gösteren, daha bir sivrilmeye başlayan... Çok sevdiğim, tutkunu olduğum bir kitabın finalini, özel, o kitaba yaraşacak, sonra da bende anısı kalacak bir yerde okumalıyım takıntısı!

Düşünüyorum, nerde ve hangi kitapla başladı bu takıntı diye. Hafızamda bir başlangıca ulaşamıyorum ama düşündükçe Ursula Le Guin'in bazı çok etkilendiğim romanlarını, Vedat Türkali'nin pek çok romanını, Mıgırdiç Margosyan'ın Gavur Mahallesi'ni, Kirpinin Zerafeti'ni (ah o unutulmaz final) ve daha pek çok romanı bir bir bulup çıkarabiliyorum hafızamdan.

Nerde olursa olsun önemli olan yazılanı okumak değil midir ki demeyin! Evet, bir bakıma öyledir ama çok sevdiğiniz bir romanın finali, çok lezzetli bir yemeğin son lokması gibidir. O lokmayı da ağzınıza atarsınız ve biter. Bir daha gelmeyecektir. Tekrardan okusanız da bir daha asla o hiç bilmemezlikle okumanın heyecanı ve merakı olmayacaktır. O nedenle özel bir ilgiyi, özel bir hazırlığı, bir özeni hak eder benim nezdimde.

Bu duyguyu yine iliklerime kadar hissettiğim bir kitabı bitirdim dün. Onur Caymaz'ın Gece Güzelliği'ni... Kitaba adını da veren son öykü Gece Güzelliği'ne dönüş yolumda, İstanbul'un metrobüs çılgınlığı kalabalıklarında başladım. Ayaz'la Selvi'nin masalı... Öylesine lime lime ederek kayıyordu ki satırlar gözlerimin önünden, bir anda şak diye kapatıverdim kitabı. Bitmek üzereydi, çok az kalmıştı ve bu kitabın finalini daha derinden hissedebilmek için ona uygun bir yere gitmeli, ona uygun bir anı yaratmalıydım. Son durak geldi, metrobüsten indim ve Kadıköy Çarşısı'na gitmek üzere hemen bir dolmuşa atladım. Nereye gideceğime karar vermiş, mekanımı seçmiştim.

Her yanım yine torba ve çantalarla dolu dolu Kadıköy kalabalığında ilerledim ve işte olmam gereken yerde, o çok sevdiğim, mis gibi tarçın ve lokum kokulu, çini karolu Hacı Bekir'deydim. Öyle bir mekanki Hacı Bekir, içine girdiğiniz anda, zaman makinesine girmiş gibi hemen bir 30-40 yıl geriye gidiveriyorsunuz. Yüksek tavanlı genişçe bir mekan, tarihi eskitilmiş masa ve sandalyeler, kibar çalışanlar, çini karolar, çoğunlukla orta yaşın üzerinde hanımefendi ve beyefendiler... Köşedeki boş masaya yerleştim, orta şekerli kahvemin siparişini yanına da sakızlı lokum rica ederek verdim ve sayfalarını yeniden çevirdim Gece Güzelliği'nin... Bittiğinde bir, ağzımın içinde telvenin tadı kaldı, bir de "pavyon kadınlarında saklanmış hayatın manası"nın o buruk tadı yüreğimde...

Sadece bu son öyküyü değil, tüm öyküleri okuduğum, beni ezip geçen o duygu anlarının hiç birini unutmayacağım. Mecidiyeköy metrobüs durağı çıkışındaki o kafe, her zaman Üvey öyküsünü okurken üzerime bulaşan o hiç bir yere ait olamama hissinin verdiği buruklukla, acıyla anımsanacak örneğin. Her sabah önünden geçerken Üvey'in hikayesini okuduğum yer olarak kalacak aklımda.

Onur Caymaz çok etkili bir kalem. Kelimelerle adeta meşk ediyor. Anlattığı şeyler çok sıradan, hayattan... Sokakta, iş yerlerinde, apartmanlarımızda sürekli karşılaştığımız, hatta çoğu zaman bizzat 'biz' olan şeyler... Ama o kadar etkili bir şekilde anlatıyor ki, bence yazarlığını bu kadar özel kılan şey bu. Kelimelerle karşılıklı bir aşk yaşıyor. Seviyor, sevdiği kadar da seviliyor. Bunu her satırında hissetmek mümkün.


Bu kitapla tanışmam, buluşmam ve en son da okuma serüvenimin hepsi bir bütün olarak çok özel oldu benim için. Bir armağandı; yeni yaşım için güzel bir doğum günü kartı ve iki adet son derece sevimli ayraçla gönderilmiş bir armağan... Ama bunu armağan eden güzel gönüllü insan, bana sadece bir kitap armağan ettiğini sanıyordu ama armağanı, severek ve merakla takip edeceğim yeni bir yazardı aslında.

Yeni bir yaşa, yeni bir yazarla başlamak... Ben 30'lar güzel gelecek demiştim:)

10 Şubat 2009 Salı

Hediye Kitap

2007 Nisan'ından beri bu sayfalara yazıyormuşum. Şöyle bir dönüp bakmasam ilk yazı tarihime, imkanı yok bu kadar uzun süre olmuş demezdim. Zamanın çok çabuk akıp gittiğinin bir göstergesi daha...

Bunca zaman içinde menzilime giren bir sürü şeyden bahsettim ama şimdi bakıyorum da yazdıklarıma, öyle ya da böyle bir şekilde hep kitaplar olmuş cümlelerimde. Bambaşka bir şeyi bile anlatıyor olsam, çantamdaki kitabın adını sokuşturmadan edememişim; ya da üç beş kelimelik bir alıntıyla bir kitabın içinden bir cümlecik fırlayıp gelivermiş satırlarıma.

Kitap okumak bir ibadet gibidir. Zihniniz, hayalgücünüz ve satırlar arasında geçen bir ibadet. Ve hiç tanımadığınız insanlarla aranızda büyülü bir bağ kurulmasını sağlayan bir 'kardeşlik'tir de kitap okumak. Otobüste, trende, vapurda kitap okuyan bir kişiyi gördüğünüzde hemen onu kendinize yakın hissetmek gibi... Ne okuduğuna dair merakınızı bastıramayıp kitabının adını görebilmek için şekilden şekle girmek gibi... Hele de sizin de çok sevdiğiniz bir yazarı okuyorsa, onun hiç haberi olmayacak olsa da, içinizden onu dost ilan etmeniz gibi... Kitap dostluğu... Bildiğiniz dostluklardan değil bu. Öyle kelimelere dökülmeden, beklentilerle ziyan etmeden...

İşte geçenlerde böyle bir bağ kuruldu bloglarda birbirini hiç tanımayan 31 arkadaşın arasında. evvelzaman içinde ve Serap 'ın öncülük ettiği bir girişimle "Hediye Kitap" etkinliğinin katılımcıları oldu bu 31 kişi ve birbirleriyle kitaplar sayesinde kurulacak bir dostluğun adımını attılar. Ben de bu 31 kişiden biriydim ve geçtiğimiz haftanın ortasında sevgili Elektra tarafından gönderilmiş kitabımla uzun zamandır kitap hediye almamış olduğum için ayrıca bir mutlu oldum. Birbirini tanımayan, belki de hiç tanımayacak iki insan, tek bir kitabın etrafında güzel bir diyalog başlatıverdiler hemen. Teşekkürler gitti geldi, yorumunu merak ediyorum dendi.

Anar Rızayev'in "Beş Katlı Binanın Altıncı Katı" isimli romanı, daha evvel okumadığım bir yazar ve yüzeysel olmanın ötesine geçmeyen bilgilere sahip olduğum bir kültür hakkında çok keyif aldığım fikirler verdi bana. Kitabı üç günde bitirdim ve geçtiğimiz çarşamba elime geçmiş olmasına rağmen okumadan buraya koymak istemedim.

Burdan elektra'ya bir kez daha teşekkür etmek istiyorum ki, gönderdiği kitap, isminin cisminin çok ötesinde benim için ayrıca çok önemli oldu. Bizzat kitaplığından seçilmiş, sayfaları bir parça sararmış, benden evvel kendisinin de gözlerinin değmiş olduğu belli olan bir kitaptı bu çünkü. Bir de arasına sıkıştırılmış son derece şirin bir ayraç... Kitap dediğin ayraçsız olur mu? Olmaz!:)

Anar Rızayev'in kitabı 1960'lı yıllarda Sovyetler Birliği dönemindeki Azeri toplumunun yaşamı hakkında, yarattığı karakterler üzerinden bir fikir veriyor insana. Merkezinde bir aşk öyküsü ve bu öyküyü çevreleyen pek çok insan ve olay olsa da, aslında insan doğasına dair de çok güzel tespitleri olan bir kitap. Aşkın, ayrılıkların, anne-baba olmanın, nasıl evrensel bir paydaya sahip olduğunu bir kere daha anlarken Azeri toplumunun yaşayışına dair de bir resim oluşuyor kafanızda. Ortaklıklara şaşırıyor, farklılıkları zihninize kazıyorsunuz.

Üç gün boyunca otobüslerde benimle birlikte Kadıköy-Mecidiyeköy arasında yolculuk etti "Beş Katlı Binanın Altıncı Katı". Bazı kitaplar vardır ki, sakinlik ister okunmak için. Gezmek, dolaşmak, kafelerin kalabalığında kaybolmak pek gitmez onlar için. Ruhları kaldırmaz. Bazılarıysa, şehrin kargaşası içinde daha çok okutur kendini. O karmaşanın içinden beslenmiş, öyle oluşmuştur çünkü. Sizin gibi biridir kitabın kahramanı belki, otobüse binen, dolmuş şoförüyle kavga eden, yürürken topuğu kırılan, sıcak bir yere varabilmek için yağmur altında koşturan... İşte böyle bir kitaptı benim için Anar Rızayev'in kitabı da. İstanbul'dan çok uzak bir memlekette geçmesine rağmen benimle bu kenti yaşamayı çok sevdi.

Hayatımda yüzünü göreyim ya da görmeyeyim hiç farketmez ama elektra'yla aramızda bir kitap sayesinde hiç kopmayacak olan bir bağ kuruldu. Ben bundan sonra kütüphanemin raflarını karıştırırken Anar'ın kitabına her rastlayışımda ona teşekkür edeceğim, ve O da belki kitaplığında bu kitaptan boşalan yere yerleştirdiği kitabı her görüşünde beni hatırlayacak. Sırf bunun için bile "Hediye Kitap" çok güzel bir etkinlikti:)