23 Mayıs 2011 Pazartesi

Zero in Barcelona!

Wim Wenders'ın Beyond the Clouds filminde kız erkeğe bir hikaye anlatır: Ormanda yaşayan yerliler dağın en tepesine aşağıdan yük taşırlarken yol boyunca sürekli durup beklerler. Bir gün yanlarında onlarla birlikte giden bir yabancı, liderlerine neden sürekli durakladıklarını sorar ve "Ruhlarımız bedenlerimiz kadar hızlı hareket edemez, onlar her adımlarını özümseyerek yaşamak isterler; o nedenle durup sürekli onları beklememiz gerekir" cevabını alır.

Şimdi dört gün aradan sonra bedenim yeniden İstanbul'un karasına ayak basmış, 30 yıldır ait olduğum şehrin nefesini alırken ruhum, hala gitmiş olduğu uzak diyarlarda... Yaşadığı onca güzelliği hazmetmeden de geri dönemeyeceğe benzer... Varsın dönmesin, bana yetmeyen zamanın tadını, zaman nedir bilmeyen evreninde doya doya çıkarsın.

Katolonya'dan gelen rüzgarlar, daha toprağına ayak basmadan da yaşamımın bu dönemindeki hayat enerjimle çok uyuşan bir şehre gidiyor olduğumu söylüyordu bana. Barselona renk demekti; ışıltılı yıldızlar, kanı kaynayan bir yeniyetme, dansın, hareketin, müziğin ve güzelliğin vücut bulmuş haliydi...

Barselona vazgeçilmezleri... Paella ve cava...

30. yaşıma girdiğim bir ekim sabahında bu yeni yaşımın hayatıma güzel başlangıçlar ve keyiflerle geleceğine inanmış ve kendime söz vermiştim; içimden esen rüzgarların sözünü bundan sonra hep dinleyecek, negatif enerjilerin varlığımı tozlandırmasına izin vermeyecektim. Bu seyahat, bu yıl kendime verdiğim hediyelerin, zorluklarımın, bedellerimin, keyiflerimin bir taçlandırması olacaktı. Böylece içim(iz)deki rüzgarın hızını da arkamıza alarak vurduk kendimizi Barselona semalarına.

Üç gün boyunca yaşadığım onca şeyi imkanı yok tek bir yazıya sığdıramam ben. Gezip görülesi temel yerlerin haricinde öyle çok detay var ki anlatılması gereken, ben Barselona'nın asıl bunlarda saklı olduğunu düşünüyorum. O nedenle zaman içinde farklı farklı yazılarla bende kalan tüm izleri paylaşacağım. Ama döndüğümden bu yana anneme babama, bir iki arkadaşıma Barselona'ya dair kurduğum en birinci cümlenin şu olduğunun farkına vardım: yaşamayı çok seven ve hayatın tadını sonuna kadar çıkarmasını bilen insanlar Barselonalılar. Nereye baksanız bir eğlence; hangi sokağa girseniz bir dans, müzik; müthiş mimarideki binalarla çevrili minik avlulara dağılmış kafeler; lezzetli yemekler, içkiler... Eğlenmek için konser, festival vs gibi nedenler beklemeden, bu kadar anlık, içinden geldiği gibi hayatın tadını çıkararak eğlenen kaç toplum vardır bilemiyorum.

Yine bir avlu, masalar ve muhteşem mimari...

Barselona'daki ikinci gecemizde 13 saat boyunca yürümekten bir fil ayağına dönüşmüş ayaklarımız ve gurultusunu cümle aleme duyuran midelerimizle hoşumuza giden bir restaurant arayan biz üç kafadar, kulağımıza gelen davul gürültülerini takip ederek Bari Gotik yani Eski Şehir tarafında bir sokağa saptık. Öylesine açtık ki, o an için tek isteğimiz, hissetmediğimiz ayaklarımızın bizi bir Tapas (İspanyolların bizim dilimizde meze olarak algılayabileceğimiz bir yemek türü) barına götürmesiydi. Ama o girdiğimiz sokakta öyle bir görüntüyle karşılaştık ki, belki yarım saat ne yemek kaldı peşinden koştuğumuz, ne ayakta kalmanın yorgunluğu. Her yerde olduğu gibi yine muhteşem mimarideki evlerle çevrili bir avluda, her biri gençlerden oluşan belki 10-15 kişilik üç grup, kendi aralarında yarışarak Afrika dansı yapıyorlardı. Bir yandan çaldıkları muhteşem davul ve kendilerine has müzik aletleriyle çıkan olağanüstü bir ritm, bir yandan insanın kanını kaynatan danslar... Ve bu dans eden, yarışan, eğlenen gençlerin etrafını çevirmiş, onların enerjisine alkışlarıyla, kendilerince dansa katılışlarıyla eşlik eden onlarca insan... Bize düşen, sadece o eşlikçilere katılmaktı. İçgüdülerimize uyduk ve kendimizi o avludaki yaşam enerjisine bırakıverdik. Zaman dediğimiz olgunun hiçe dönüştüğü anlar... O an ne kim olduğunuzun, ne yaşınızın, cinsiyetinizin, ne nerden geldiğinizin nereye gittiğinizin önemi kalmıştı. Sadece müzik, dans ve eğlence, o kadar!

İkinci günse Barselona'nın en ünlü açık pazarı La Boqueria'ya girdiğimizde gördüğü renklerle, binbir çeşit sebze meyve, çikolata, şekerleme ve deniz ürünleriyle kalbi delicesine çarpmaya başlayan içimdeki mutfak cadısı, az sonra yaşayacaklarından habersiz tezgahlara kitlenmişti. Sonra pazarın sağ yanındaki açık alana yaklaşırken yine kulaklarımıza çarpan müzik, alkış ve kahkaha sesleriyle bir mıknatıs misali çekiliverdik alana. 20-25 kişilik bir koro, içinde her cinsten, her ırktan, her sosyal sınıftan, güzeli çirkini, yaşlısı genci çeşit çeşit insan, tarifsiz bir enerji ve mutlulukla bir yandan dans ediyor, bir yandansa şarkılar söylüyordu; karşılarındaysa hem onları yöneten hem de gitarıyla şarkılara renk katan bir adam, onun ayaklarının dibindeyse batari çalan en fazla 10 yaşında olduğunu tahmin ettiğim bir ufaklık... Her şarkının belli bölümünde korodan biri öne çıkarak solo parçalar söylüyor ve yine etraflarını çeviren, içlerinde bizim de olduğumuz onlarca kişilik kalabalığı şarkıya, müziğe ve dansa ortak ediyordu. O an o meydanda nasıl muhteşem bir enerji olduğunu inanın tarif edebilmem imkansız. Belli ki hayattan pek çok konuda darbe yemiş, farklı kesimlerden insanlardı korodakiler... Bunu giyimlerinden kuşamlarından, yüzlerinde hayatın bıraktığı izlerden anlamak mümkündü. Ama hayata tutunmanın, hayattan keyif almanın yolunu kendilerince bulmuşlar da, üstüne bir de biz çevrelerindeki topluluğa bunu göstermeye çalışıyorlardı. O sihirli anları videoya kaydederek sonsuza kadar ölümsüzleştirmek isteyen yanım, dansa ve müziğe katılmak isteyen yanıma yenildi ve elimdeki makineyi bir kenara bırakarak bedenimi müziğe teslim etmeye çalıştım.

La Boqueria'nın muhteşem renklerinden sadece birkaçı...

Barselonalılar hayattan zevk almayı biliyorlar derken yaşadığımız bu iki örnek çok belirgin izler bıraktı bende. Oturduğunuz her kafenin önünden bir saat içinde en az iki üç sokak çalgıcısının geçmemesi ve sizi kimi zaman flamenkonun, kimi zaman bir klasik müziğin tınılarına çekmemesi mümkün değil.

Yaşananlar, yazılacaklar uzun mu uzun; emin olun daha pek çok sohbet kaldırır. Hele bir Tibidabo lunapark gezimiz var ki, benim kelimelerimin gücü yetmez o Barselona zirvesinin güzelliklerini anlatmaya. Sanırım sadece ruhum değil, kelimelerim de Barselona'da kaldı. Beni kendime getirse getirse Num Num'ın mutfağı getirir, ne de olsa çarşamba günü iş başı:)

17 Mayıs 2011 Salı

Yol

"Yol seçimdir, Yol tavırdır, Yol beklentidir, Yol çeşitliliktir, Yol başlangıçtır, Yol çaredir, Yol öğrenmektir, Yol şaşırtır, Yol öncüdür, Yol kaçıştır, Yol tekinsizdir, Yol oyundur, Yol rastlantıdır, Yol davadır, Yol tecrübedir, Yol eserdir, Yol yöndür, Yol ikirciktir, Yol ıssızdır, Yol tekrardır, Yol süreçtir, Yol ümittir, Yol esrarengizdir..."

Ağustos ayında İstanbul Modern'de gezdiğim Hüseyin Çağlayan sergisinin tanıtım yazısındandı bu satırlar. Önce aklıma sonra defterime yazılmıştı. Şimdi yeni bir yolun arifesinde iken yazıldıkları yerden çıkıp kendilerini hatırlattılar.

"Çarenin olmadığı yerde yol çaredir" demiş Murathan Mungan da Şairin Romanı'nda. Yol ve yola dair her cümle ilgimin odağında bu aralar. Algıda seçicilik biraz benimkisi. Yolu, yolculukları, içsel ve dışsal gidiş gelişleri seçmiş karakterlerin hikayesi olan Şairin Romanı'nın da bu dönemimde bana gelmiş olması bundan olsa gerek.

İçine tren yolu kaçmış bir çocuk var bir yerlerimde. Her daim trenlere tutkun olmuş, ya tutkusu çok büyük olduğundan ya da yeteri kadar yaşayamadığından nerede bir tren görse, nerede bir tren yolculuğundan bahsedilse kalbi çarpan, ilgisi artan bir çocuk...

"Kendi kısa sürse de ömrü uzundur çocukluğun" diyor yine Murathan Mungan. Ömrü tükenmemiş olan çocukluğumun bende bıraktığı derin izlerdendir trenler ve tren yolculukları... Tren yolunun dibinde bir evde geçti benim çocukluğum; her tren geçişiyle duvarların titrediği, o tıngır mıngır gürültünün bir zil sesi kadar doğal karşılandığı bir evde. Çocukluğuma dair hep anlatılan hikayelerden biridir. Yürümeyi ilk öğrendiğim andan itibaren tren geçişini her duyduğumda evin en arka odasında dahi olsam tompik patilerimi popoma vurdura vurdura, trenin geçişinin en iyi göründüğü salondaki pencereye yapışırdım. Sanki ben bir trene el sallamadan evin önünden geçmesine izin verirsem o trene haksızlık etmiş olacaktım. Neydi, nasıl bir histi beni öylesi koşturan bilemiyorum. Çocukluğumuzda nedenini tam bilemediğimiz şeyleri hep "çocukluk" olarak niteleriz ya, benimkisi de öyleydi belki; çocukluk!

Sonra yıllar geçti, Zeren büyüdü, lise öğrencisi oldu ve her sömestir Ankara'daki büyük teyzesini ziyarete gider oldu. Ankara'ya pek de öyle sevdalı değildi. Büyük teyze de zaten her kış en az bir iki ayını İstanbul'da geçirirdi, yani ona duyulan bir büyük bir özlem de değildi onu Ankara yollarına düşüren. Kimselere pek itiraf etmesem de ben Ankara'ya gidiş gelişlerin hep trenlerde geçen o yolculuk anlarını sevdim. Haydarpaşa'dan kurulduğum tren koltuğumda kulağıma geçirdiğim kulaklıklarımın sesini hiç bir zaman fazla açmazdım ki trenin tıngırtısını muhakkak duyayım. Sanki bitirme imkanım varmış gibi "nolur nolmaz kitapsız kalmayayım" diye alınmış bir torba dolusu kitap, anneannemin "aman aç kalma" diye bütün treni doyurmaya yetecek yollukları...

Yeni yıl ağacının altına kurulması hayal edilen tren yolu, ilk öyküsünün başrolünü yine trene, tren yollarına vermeyi seçen bir ben...

Yol, en çok trenlerle anlam kazansa da benim için tek başına yolda olma hali bile tarifsiz bir heyecan, gizemli bir büyü... Hayat, çok uzun zamandır beklediğim, zaman zaman ne kadar hayalkırıklığına uğramış olursam olayım hayal etmekten vazgeçmediğim bir yolu armağan ediyor şimdi bana. Bu sayfaların bana kazandırdığı geniş bir yüreğin bundan aylar evvel "tüm bu sürecin sonunda stajını da bitirdikten sonra kendine o çok özlediğin yolculuğu armağan et, yaşadıklarından sonra bunu hak ediyorsun" sözlerini dinliyorum. Yolculuk hissi iki aydır bünyede hüküm sürmekte. Ruhumsa çoktan varış noktasına gitti bile. Şimdi yapmam gereken kendimi de yanına götürmek...

Şairin Romanı'nda Moottah "Yaşamlarını yola kutsamışların her zaman iyi dileklere ihtiyacı vardır" diyor. Evet, şimdi benim de ihtiyacım olan bu:)

15 Mayıs 2011 Pazar

"Bazı mevsimler bir günde gelir!"

"Ne zaman kağıtçıları, deftercileri gezse yerkürenin yazılmak için varolduğunu düşünürdü".

Staj bitimi ve iş başlangıcı arasında geçen tatil günlerim, Murathan Mungan satırlarıyla şiirsel bir ruha bürünmüş durumda. Çantamda her gittiğim yere benimle birlikte gelen Şairin Romanı, sanki günlerimin üzerine serpilmiş yaldızlı kurdeleler gibi... Bir kafenin en güneşli köşesine tünemiş arkadaş beklerken, Karaköy iskelesindeki bir bankla hiç kalkmak istemezcesine bütünleşip Haliç'le boğazın o muhteşem birleşiminin tadına bakarken, bulutlu İstanbul sabahlarında kendime armağan edilmiş mükellef bir kahvaltının keyfini sürerken kelimelerle vücut bulmuş bir yoldaş benim için. Böylesi romanlarla karşılaştıkça iyice anlıyorum ki, hayattan aldığım nefeslere dair tüm keyfimi doruklara taşıyan bir sanat edebiyat. Hele de böylesine ustaca yazılmış, şiirsel bir dilde ve kurguda ilerleyen, bilgelik dolu bir eserse...

Başta yazdığım cümle, Şairin Romanı'ndan defterime geçirilen sayfalarca nottan sadece biri. Defter ve kitaba duyduğumuz oburluk boyutundaki açlığımızın nedenleri üzerine ettiğimiz onlarca sohbete, tek bir cümleyle anlam katmak bir nevi... Yerkürenin yazılmak için varolduğunu düşünmek... Evet, içimizdeki, bir nevi hayatlarımızın her anını, yerküreden aldıklarımızı, onun bize verdiklerini, şu evrendeki tüm varoluşumuzu acısıyla tatlısıyla kağıda geçirme tutkusu...

Son üç ayda mutfakta geçirdiğim zamanlar tuttuğum defterler, bahar aylarında yapmak istediğim şeylerle, bu şehre dair özlemlerle dolu. 7 Mayıs cumartesi gecesi saat 12'de stajımı bitirerek mutfaktan çıktığımdan bu yana, yani son bir haftadır sürekli İstanbul'la kucaklaşmaya çalışan bir Zeren'le uyanıyorum her günün sabahında. Günün ilk çayının ilk yudumunu, ilk lokmasını ne yapıp etmeli sokaklarda almalı ve gün sonunda bedenim artık yeter diyene kadar meydanlarını, kuytu köşelerini, kitapçılarını, kafelerini arşınlamalıyım. Yapamadığım şeylerin listesi hâla yaptıklarımdan daha fazla ama ne gam!

"Galata Kulesi'ne çıkmak ve uzunca bir aradan sonra İstanbul'u bir de tepeden izlemek istiyorum" diye yazmışım defterime tam iki ay önce. İstanbul'un, insanları kendine çeken mıknatıs etkisini topladığı yerlerin başında geliyor bence Galata Kulesi. Bir kuş olup İstanbul'a tepeden bakabilmek gibi... Geçmişi, geleceği, yılları, kısacası zamanı yaşamdan silip insana sadece ânı bırakmak gibi... En özel günlerinize sakladığınız en zarif kadehinizden içilen bir yudum şarap gibi Galata Kulesi'nden İstanbul'u izlemek... Şehrimde turist olmak... Bu histen kendimizi mahrum etmeden yaşamayı öğrendiğimizde, yaşama sanatına dair en belli başlı eseri vermiş olacağız belki kendimize.

Mutfak harici yaşamda duyulan tüm özlemlere ve geçirilen bu güzel anlara rağmen günlerini şaşıran ben, kendimi cuma akşamı şöyle bir hissin içinde, şu cümleyi ederken buldum: Üç ayda ne çabuk alışmış bünyem cumartesi pazar çalışmaya! Şu an sanki olmam gereken yerde değilmişim gibi bir his... Öyle bir garipseme hali...

Her insanın bir ağaç gibi hayata bağlandığı kökleri ve zenginleşerek çoğalması için gökyüzüne uzayan dalları olması gerektiğini bilen canım arkadaşımın ağaçlara dair tutkusunu daha iyi anlayarak, köklerimi mutfağa derinleştirip oradan aldığım aldığım enerjiyle sulanarak gökyüzüne, edebiyata, sinemaya, neşeye, sevince, kısacası hayatın kendisine uzamak istiyorum ben. Mutfağın enerjisi olmadan geçirdiğim bir haftadan kendime çıkardığım bir sonuçtur bu. Cuma günü staj mutfağımdaki arkadaşların yanına ziyarete giderken artık bir parçası olmadığım o mutfağın beni bu kadar hüzünlendireceğini hiç tahmin etmemiştim. Şimdi gideceğim yeni mutfakta da aynı sinerjiyi yakalamayı tüm kalbimle diliyorum.

"Bazı mevsimler bir günde gelir" demiş yine sevgili Murathan Mungan. Geç de gelmiş olsa bahara koskocaman bir merhaba olsun. Bu kadar özletmemiş olsa, böylesi çoşkuyla karşılamayacağımızı bildiğinden yapmış olabilir bu kurnazlığı. Olsun varsın, hoşgeldi, sefa geldi!

ps: Stajımın sondan bir önceki haftasında izin günümün ertesi günü mutfağa gittiğimde garson arkadaşlardan biri yanıma geldi ve "Zeren dün müşterilerden biri seni sordu" dedi. Kimmiş, adını söylemedi mi derken "Gizli bir hayranıyım, o beni tanımaz" dediğini öğrendiğimde yüzümde kocaman bir gülümseme oluşuverdi. Muhtemelen blogumun hayatıma kazandırdığı kıymetli yüzlerden biri olmuş olduğunu düşündüm. Ne yazık ki gelişi izin günüme denk gelmiş ve görüşememiştik. Kim olduğunu hâla bilmiyorum ama eğer bu satırları okuyorsa ona kocaman bir selam olsun:)

7 Mayıs 2011 Cumartesi

Biraz buruk ama çokça mutlu!

Saat 00:44. Eve varışımdan 10 dakika sonra oturdum bu satırların başına. Uzun zamandır içimden akan cümleler bu ekranda yerini almaya zaman bulamıyor, ancak mutfak arası çay molalarında not defterimin üzerine düşüyorlardı. Üç aylık stajım boyunca 3 defter bitirmişim, meğer ne kadar doluymuşum, meğer yazmaya ne kadar açmışım. Şimdiyse son derece mutlu ama bir o kadar da buruk olduğum şu saatlerde hayatımın pek çok önemli anına izdüşümlüğü yapan bloguma bu yazıyı yazmakla yükümlü hissediyorum kendimi.

Geçen hafta içinde işe giderken arabanın radyosundan uzun zamandır buluşmadığım bir şarkı çalınıverdi kulaklarıma. O muhteşem keman ve arkasından gelen Şebnem Ferah sesiyle bir yıl öncesine, bu şarkıyı milyonlarca kez dinlediğim o günlere gidiverdim. Akşam eve döndüm ve 22 Nisan 2010 tarihinde yazdığım Sil Baştan başlıklı yazıyı okudum yeniden. O temiz sayfayı açabilmek için sabırla, yeniden ve yenilenerek yepyeni kararlarla koca bir yazı geçirişim, 20 Eylül'de bundan sonraki hayatımın miladı olacağını düşündüğüm MSA'nın başlamasını heyecanla bekleyişim, derslerdi, sınavlardı, proje sunumuydu, stajımı nerede yapacağım meraklarıydı derken, staj yerimle Num Num'la tanışmak, olağanüstü güzel 90 adet keyifli mutfak günü, hem hafızama hem bedenime işlenmiş hatıralar(ömrüm boyunca taşıyacağım iki güzel yanık izim:))

Sil Baştan deyip açtığım o temiz sayfayı pek çok güzel cümleyle doldurabilmiş ve bugün itibarıyla bir süreci daha başarıyla tamamlamış olmanın gururunu yaşıyorum. Mutluyum, çok şey öğrendiğim, çok güzel günler geçirdiğim ve geride ayrıldığım için üzülen pek çok mutfak dostu bırakabildiğim için... Gururluyum, tüm süreçte bu işte başarılı olacağımı bana her adımda hissettiren motive edici şeflerle çalıştığım ve tüm bu sürecin sonunda "eğer sen de bizimle çalışmak istersen kapımız sana açık" cümlesini duyabildiğim için...

Meydan Num Num mutfağı her zaman hayatımda özel bir yere sahip olacak. Bundan sonra nereye, hangi mutfağa çalışmaya gidersem gideyim, orası benim ilk göz ağrım. Şimdi yine Num Num çatısı altında ama bu sefer mekan değiştirerek devam ediyorum yoluma. 25 Mayıs itibarıyla Bağdat Caddesi Num Num'da, cadde ışıltısıyla dolu bir mekanda çalışıyor olacağım. Yeni bir süreç, yeni insanlar, yeni aşçılar, yeni kalp çarpıntıları, yepyeni bir mutfak var yine önümde. Ama önce biraz ara... Özlenenlerle buluşulacak, biraz gezip tozulacak, yine mutfağa girilip bu sefer sadece dostlar için yemekler pişirilecek.

1 Mayıs tarihinde bir çay molasında defterime düşen bir cümle bu yazının sonu olsun: "Hayatımın 'özlenecek insanlar' listesine yine yeni insanlar ekleniyor. Num Num Meydan mutfağı, hepinizi gerçekten ama gerçekten çok özleyeceğim!" Evet, bugün hepinizin elini sıkarken söylediğim gibi, özleyeceğim!

8 Nisan 2011 Cuma

Yine Nisan, yine kararlar...

"Gitmeme izin verecek kadar beni seven Mary Roy'a atfolunur" diye imzalamış Küçük Şeylerin Tanrısı romanını Arundhati Roy. Çok beylik bir laf olsa da pek bir etkiledi bu ithaf beni nedense. Sanırım etrafımda tanık olduğum sevgilerin hemen hepsinin (sevgili, arkadaş, anne-çocuk sevgisi vs.) içinde çok az özgürlük barındırıyor olduğunu görmekten kaynaklanıyor bu. Bağımsız, saf sevgiler değil pek sevgilerimiz. Koşullara ve "eğer"lere pek bir bağlı, bağımlı.

Küçük Şeylerin Tanrısı aldı bu aralar baş ucumdaki yerini. Bazı kitapları ismi okutur, bazı kitapları arka kapak yazısı, bazı kitaplarıysa yazarı... Bu romanda benim için sanırım önce yazarın kendisi, sonraysa ismi öncelikli oldu.

Arundhati Roy, tüm zorluklara, baskılara rağmen düşüncelerini yazmaktan hiç çekinmemiş, çok güçlü bir Hintli yazar. Sadece Hindistan'da yaşanan yerel yaşam zorluklarının, baskıların ötesinde tüm dünya sorunlarına karşı tavır almış, tarafını belirlemiş bir dünya insanı... Ve işte acaba tüm bu kimliklerinden dolayı mı romanına böyle güzel bir isim verebiliyor diye düşünmeden edemiyorum. Artık hayattan alabildiği keyifleri hep küçük şeylere indirgemeye çalışan biri olarak çok fazla incelik barındıran bir isim Küçük Şeylerin Tanrısı.

İzin günlerimde dostlarla Nevizade'de sokaktaki masalardan birine tüneyip iki tek atabilmek, sohbeti peynire, peyniri anason kokusuna katık etmek, bu aralar hayatımın en keyifli küçük şeylerinden. 30 yaşından sonra mutfak sınırları içinde şimdiye kadar hiç tanışmadığı 'ben'lerle tanışan, kendine dair keşiflerde bulunan bendenizin keyiflerinin kokusu da daha bir keskinleşti sanki. Eskiden keyif aldığımı bildiğim şeylerin bile verdiği haz daha bir başkalaştı, kokusu, ruhu değişti.

Stajın son aylık virajına giriş yapmışken önüme nasıl heyecanla bakıyorsam geriye de bir o kadar hayret, gurur ve heyecanla bakıyorum. Geçen yıl bu zamanlar hayatımı yeniden sil baştan kurabilmek için nasıl köklü kararlar alma noktasındaysam hayat yine tam bir yıl sonra beni önemli kararların eşiğine getirdi.

Geçen Eylül'de profesyonel olmak adına başlayan mutfak maceram, iki aydır gerçekten bir fiil çalışan, üreten, direk müşterilerle bağ kurulabilen, hazırladığınız tabağın hemen müşterinin önüne gittiği bir mutfakta çalışmamla bambaşka, çok daha gerçekçi bir noktaya ulaştı. MSA'daki eğitim sürecimiz çok önemli ve doyurucuydu ama şu iki ayı yaşadıktan sonra aslolanın gerçekten bir mutfağın içinde çalışmak ve bu tecrübeyi yaşamak olduğunu söyleyebiliyorum.

"O kadar istekli, azimli, çalışkan, sağlam bir duruşu olan ve mesleğe çok doğru yaklaşan bir halin var ki, eğer istersen seninle çalışmayı çok isteriz, kapımız her zaman sana açık. Ama başka concept'teki restoranlarda çalışmak istersen de her zaman seni tanıdık şeflerin yanına göndererek destek olmak isterim". Bu sözleri şefimden duymanın benim için önemini, bende nasıl derin bir etki ve gurur yaşattığını imkanı yok tarif edemem. Bunları duydukça geriye gitmeden, tüm yaşadıklarımı gözümün önünden geçirmeden edemiyorum.

Şimdi dediğim gibi bir karar aşamasındayım yine. Nasıl ve hangi yolla devam etmek istediğimin kararı... Bu süreçte hep hayatın enerjisinin karşıma getireceklerine güvendim ve bu güvenin beni hep güzel yerlere getirdiğine şahit oldum. Yine biraz içimi dinlemek, bana sunulanları çözümlemek ve buna göre bir yol çizmek istiyorum.

Şimdi "yayınla" tuşuna basıp bu yazıyı yayınlayacak ve çok yorucu bir mutfak günü için yola koyulacağım. Bugünkü shift'im 12.00-21.00 ve cuma haftanın en ama en zor günlerinden biri. Aç olan/olmayan herkesi beklerim efendim:)

26 Mart 2011 Cumartesi

İstanbul'a bahar filmlerle gelir!

Miladî takvimin göstergeleri Mart ayını bahardan saysa da, İstanbul'a baharın gelmesi Nisan'ı bulur. Ne zaman ki İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı, İstanbul Film Festivali'nin takvimini açıklar ve açılış Nisan'ın ilk haftasında bir güne denk gelir, işte o gün İstanbul'a baharın artık geldiğinin müjdecisidir. Bu sene bahar İstanbul'a 2 Nisan'da geliyor, üstelik peşinden hem güneşi hem de olağanüstü pek çok filmi sürükleyerek.

Festivalin kitapçığını incelediğimden bu yana bunca güzel filmin gösterilecek olmasından duyduğum heyecana mı sevineyim, çoğunu kaçıracak olacağıma mı üzüleyim, karar veremedim. Evet, bir itiraf geliyor ki, işimi çok çok ama çok sevsem de böyle zamanlarda beni o sinema salonlarından ve Beyoğlu'nun o sanat kokan sokaklarından, kafelerinden uzak tutan her şeye sinir oluyorum. Ama ne yapalım, güzel olan her şey bir arada olmuyor. Ben de sahip olduğum tek izin gününe üç film birden sıkıştırarak günlük "yüksek doz" yüklemesiyle açığı kapatmaya çalışacağım:)

Her şey bir yana tek bir film var ki, kaçıracağıma nasıl üzüldüm, nasıl üzüldüm anlatamam. Haruki Murakami'nin bendeki yerini, hele de İmkansızın Şarkısı romanının bende nasıl izler bıraktığını bu satırların eski okurları çok iyi bilir. Ne okuduğum anları, ne okuduğum mekanları, ne de son 30 sayfada yaşadığım duygu yoğunluğunu imkanı yok unutamam. Daha festival kitapçığını elime almamıştım, internetten filmleri incelerken uluslararası yarışma bölümünde İmkansızın Şarkısı'nın sinema uyarlamasını olduğunu gördüm. 30 saniye boyunca tavan yapan duygularım, gösterildiği hiç bir günün izin günüm olan çarşambaya denk gelmediğini farketmemle dibe vurdu.

Evet, biliyorum ben bu filmi ne yapar eder izlerim. Ama izlemeyi çok istediğiniz bir filmi festivalde izlemek gibisi asla yoktur. Film öncesi aynı heyecanı paylaşan insanlarla salon kapısında bekleşmek, bazen sohbetlere karışmak, çıkışta kalabalıkların arasında filme dair yorumların kimiyle aynı duyguları paylaşmak, kimine itiraz etmek istemek, o ruh haliyle Beyoğlu sokaklarına karışmak, çaya, kahveye, belki bir kadeh şaraba, rakıya bulanmak... İşte festivalde film seyretmek bunlar demektir. Ama ne yapalım, bizim de payımıza bu sene sadece iki gün için bu keyfi yaşayabilmek düştü.

'Özgür' ve 'demokratik' ülkemin 'adalet yüklü' mahkemelerinin ipimizi kesmesinin zorunlu sonucu olarak verdiğim ara boyunca mutfakta işler tüm hızıyla, hatta gaza basılmış bir hızla devam ediyor. Num Num'da en sevdiğim şeflerimden birinin yorumuyla "soğuk istasyonunda kendisini yakmayı başaran ilk kişi" olma ünvanını da aldıktan sonra gönül rahatlığıyla salataların, tatlıların, sandviçlerin tozunu attırıyorum. Tost makinesinin "sen misin o kadar dövme yaptıracağım, dövme yaptıracağım diye tutturan, al sana dövme" dercesine kolumda bıraktığı üçgen izin inanın dövmeden bir farkı yok, elimle çizsem bu kadar muntazam bir üçgen çizemezdim:) Gerçi benim istediğim bir üçgen dövmesi değildi ama olsun! Num Num hatırası olarak ömrüm boyunca bedenimde taşıyacağım muhtemelen:)

7 Mayıs'ta bitecek olan stajımın sonrasında kendime vermeyi planladığım bir armağanın sonucu olarak iki gündür mutfak molalarımda elimde Barcelona kitapçığımla dolanıyoruz. Bazen bildiklerimi teyit ediyorum, bazen de yepyeni şeyler öğreniyorum Katalonya kültürüne dair. Örneğin Barcelona'da Cervantes'in ölüm yıldönümü olan 23 Nisan'ın Kitap Günü olarak kutlanması ve geleneksel olarak kadınların erkeklere kitap, erkeklerin de kadınlara gül hediyesi etmesi... Ne hoş!

Başta da söylediğim gibi bahara çok az bir zaman kaldı. Bahar, benim de hayatıma filmlerle, kaşık kepçe sesleriyle ve bavul yüklü günlerle geliyor. Şimdiden kutlu ve mutlu olsun!:)

6 Mart 2011 Pazar

Mutfak hikayeleri bilmem kaç!

"Yorgunluğun yüreğinin içerisine girmesine izin verme... Yorgunluk insanın vücuduna hükmedebilir ama yüreğimin bana kalmasını isterim." diyor tanıdık satırların çok sevgili yazarı Murakami. Her zaman olduğu gibi tam üzerine bastın dedirtiyor, yine cümlelerinde insana kendini bulduruyor.

300 kilo domates, 60 kilo soğan, 40 kilo elma, 100 kilo lahana, 500 adet burger köftesi ve 100 küsür kilo pizza ve focaccio hamuru ağırlığında geçti koca bir hafta. Hazırlık merkez mutfağında çalışmak, her soyulan, doğranan, tartılan şeyin kilolarca olması anlamına geliyor. Az olan hiç bir şey yok. Zira tek bir restoranı değil, tam beş adet restoranı besleyen bir mutfak burası. Dolayısıyla kilolarla çarpıldım, kilolara bölündüm, kilolarla toplandım tüm hafta. Beden yorgunluğu derseniz ziyadesiyle, ama yürek yorgunluğundan eser olmadığını söylememe gerek yok sanırım:)

Ama ne yalan söylemeli a la carte restoranın gözünü seveyim. Tüm heyecan, aksiyon, adrenalin orada. Bir hafta boyunca kilolarca domatesin, soğanın, köftenin, hamurun arasında fırsat buldukça kendimi a la carte'a attım, 10 dakika olsun oradaki heyecanı soludum, yoğun saatlerde ardı arkası kesilmeyen sipariş fişi seslerine kulak kabarttım. Neyse ki sadece bir hafta olan hazırlık mutfağı macerasını tamamladım ve soğuk istasyonuyla stajımın ikinci ayına merhaba diyorum yarın.

Gariptir ki mutfak maceram kendimi tanıma anlamında inanılmaz bir pencere açıyor her geçen gün. Heyecana, rutin olmayana, adrenaline bu kadar düşkün ve yatkın olarak tanımlamazdım pek kendimi. Meğer içimde kapalı bir kutunun içinde açılıp dışarı fırlamayı bekleyen kocaman bir heyecan topu gizliymiş. Şimdi o top tüm benliğimi kaplamış durumda sanki.

Çok sevdiğim bazı arkadaşlarımın cumartesi akşamı hem elimin değdiği bir şeyler yemek hem de beni görmek için süpriz bir şekilde NumNum'a gelmeleri de ayrı bir keyif oldu benim için. Yıllar boyu birlikte neler neler yaşadığımız, kendi evimde kimbilir kaç kere keyifli sofralarda toplaştığımız arkadaşlarımın şimdi orada salonda tam karşımda oturuyor olmaları, pizzalarımdan yerken yüzlerindeki keyfi izlemek ve tüm yaşadığım bu sürecin uzaktan takipçileri olarak bunca zamandan sonra onları böyle profesyonel bir mutfakta ağırlamayı başarabilmek... Hayatın bana sunmuş olduğu süprizlere şöyle iki dakika olsun durup düşündüğümde koca bir gülümseme gönderiyorum.

Mutfak/ev istikâmeti arasında arada direksiyonu sinemaya çevirmekse bu aralar en büyük keyif... Black Swan, sadece izlediğim cuma akşamıma değil, aklıma gelen her âna damgasını vurdu resmen. Darren Aronovsky kadar saplantıları böylesi etkili anlatan kaç yönetmen var? Hani bazı yemekler vardır; tarifsiz, genzi fena yakan bir acısı vardır ama o kadar lezzetlidir ki yemeden duramazsınız, kendinizi tutamaz, ağız burun yana yana yersiniz. Böyle bir tat bıraktı bu film bende. Natalie Portman bilesin, o kırmızı gözlerin hiç çıkmayacak aklımdan!

İki de defter aldım bu hafta kendime. Birinin üzerinde Paris, birinin üzerinde Venedik karikatürleri... Baharda, tüm bu süreci tamamladığımda kendime vermeyi planladığım yollarla bezeli bir armağanın izdüşümlerinin yazılması için bir süre daha çekmecede bekleyecekler ama diyoruz ya zaman denen meret pek bir hızlı geçiveriyor diye, biliyorum ki yine geçecek ve ben onları bavuluma yerleştirdiğim günü de buraya not düşeceğim. Ama şimdi varsın biraz beklesinler. Benim daha bu iki ay içinde tadılacak ve keyfi sürülecek nice günlerim var!