Şimdi dört gün aradan sonra bedenim yeniden İstanbul'un karasına ayak basmış, 30 yıldır ait olduğum şehrin nefesini alırken ruhum, hala gitmiş olduğu uzak diyarlarda... Yaşadığı onca güzelliği hazmetmeden de geri dönemeyeceğe benzer... Varsın dönmesin, bana yetmeyen zamanın tadını, zaman nedir bilmeyen evreninde doya doya çıkarsın.
Katolonya'dan gelen rüzgarlar, daha toprağına ayak basmadan da yaşamımın bu dönemindeki hayat enerjimle çok uyuşan bir şehre gidiyor olduğumu söylüyordu bana. Barselona renk demekti; ışıltılı yıldızlar, kanı kaynayan bir yeniyetme, dansın, hareketin, müziğin ve güzelliğin vücut bulmuş haliydi...
30. yaşıma girdiğim bir ekim sabahında bu yeni yaşımın hayatıma güzel başlangıçlar ve keyiflerle geleceğine inanmış ve kendime söz vermiştim; içimden esen rüzgarların sözünü bundan sonra hep dinleyecek, negatif enerjilerin varlığımı tozlandırmasına izin vermeyecektim. Bu seyahat, bu yıl kendime verdiğim hediyelerin, zorluklarımın, bedellerimin, keyiflerimin bir taçlandırması olacaktı. Böylece içim(iz)deki rüzgarın hızını da arkamıza alarak vurduk kendimizi Barselona semalarına.
Üç gün boyunca yaşadığım onca şeyi imkanı yok tek bir yazıya sığdıramam ben. Gezip görülesi temel yerlerin haricinde öyle çok detay var ki anlatılması gereken, ben Barselona'nın asıl bunlarda saklı olduğunu düşünüyorum. O nedenle zaman içinde farklı farklı yazılarla bende kalan tüm izleri paylaşacağım. Ama döndüğümden bu yana anneme babama, bir iki arkadaşıma Barselona'ya dair kurduğum en birinci cümlenin şu olduğunun farkına vardım: yaşamayı çok seven ve hayatın tadını sonuna kadar çıkarmasını bilen insanlar Barselonalılar. Nereye baksanız bir eğlence; hangi sokağa girseniz bir dans, müzik; müthiş mimarideki binalarla çevrili minik avlulara dağılmış kafeler; lezzetli yemekler, içkiler... Eğlenmek için konser, festival vs gibi nedenler beklemeden, bu kadar anlık, içinden geldiği gibi hayatın tadını çıkararak eğlenen kaç toplum vardır bilemiyorum.
Barselona'daki ikinci gecemizde 13 saat boyunca yürümekten bir fil ayağına dönüşmüş ayaklarımız ve gurultusunu cümle aleme duyuran midelerimizle hoşumuza giden bir restaurant arayan biz üç kafadar, kulağımıza gelen davul gürültülerini takip ederek Bari Gotik yani Eski Şehir tarafında bir sokağa saptık. Öylesine açtık ki, o an için tek isteğimiz, hissetmediğimiz ayaklarımızın bizi bir Tapas (İspanyolların bizim dilimizde meze olarak algılayabileceğimiz bir yemek türü) barına götürmesiydi. Ama o girdiğimiz sokakta öyle bir görüntüyle karşılaştık ki, belki yarım saat ne yemek kaldı peşinden koştuğumuz, ne ayakta kalmanın yorgunluğu. Her yerde olduğu gibi yine muhteşem mimarideki evlerle çevrili bir avluda, her biri gençlerden oluşan belki 10-15 kişilik üç grup, kendi aralarında yarışarak Afrika dansı yapıyorlardı. Bir yandan çaldıkları muhteşem davul ve kendilerine has müzik aletleriyle çıkan olağanüstü bir ritm, bir yandan insanın kanını kaynatan danslar... Ve bu dans eden, yarışan, eğlenen gençlerin etrafını çevirmiş, onların enerjisine alkışlarıyla, kendilerince dansa katılışlarıyla eşlik eden onlarca insan... Bize düşen, sadece o eşlikçilere katılmaktı. İçgüdülerimize uyduk ve kendimizi o avludaki yaşam enerjisine bırakıverdik. Zaman dediğimiz olgunun hiçe dönüştüğü anlar... O an ne kim olduğunuzun, ne yaşınızın, cinsiyetinizin, ne nerden geldiğinizin nereye gittiğinizin önemi kalmıştı. Sadece müzik, dans ve eğlence, o kadar!
İkinci günse Barselona'nın en ünlü açık pazarı La Boqueria'ya girdiğimizde gördüğü renklerle, binbir çeşit sebze meyve, çikolata, şekerleme ve deniz ürünleriyle kalbi delicesine çarpmaya başlayan içimdeki mutfak cadısı, az sonra yaşayacaklarından habersiz tezgahlara kitlenmişti. Sonra pazarın sağ yanındaki açık alana yaklaşırken yine kulaklarımıza çarpan müzik, alkış ve kahkaha sesleriyle bir mıknatıs misali çekiliverdik alana. 20-25 kişilik bir koro, içinde her cinsten, her ırktan, her sosyal sınıftan, güzeli çirkini, yaşlısı genci çeşit çeşit insan, tarifsiz bir enerji ve mutlulukla bir yandan dans ediyor, bir yandansa şarkılar söylüyordu; karşılarındaysa hem onları yöneten hem de gitarıyla şarkılara renk katan bir adam, onun ayaklarının dibindeyse batari çalan en fazla 10 yaşında olduğunu tahmin ettiğim bir ufaklık... Her şarkının belli bölümünde korodan biri öne çıkarak solo parçalar söylüyor ve yine etraflarını çeviren, içlerinde bizim de olduğumuz onlarca kişilik kalabalığı şarkıya, müziğe ve dansa ortak ediyordu. O an o meydanda nasıl muhteşem bir enerji olduğunu inanın tarif edebilmem imkansız. Belli ki hayattan pek çok konuda darbe yemiş, farklı kesimlerden insanlardı korodakiler... Bunu giyimlerinden kuşamlarından, yüzlerinde hayatın bıraktığı izlerden anlamak mümkündü. Ama hayata tutunmanın, hayattan keyif almanın yolunu kendilerince bulmuşlar da, üstüne bir de biz çevrelerindeki topluluğa bunu göstermeye çalışıyorlardı. O sihirli anları videoya kaydederek sonsuza kadar ölümsüzleştirmek isteyen yanım, dansa ve müziğe katılmak isteyen yanıma yenildi ve elimdeki makineyi bir kenara bırakarak bedenimi müziğe teslim etmeye çalıştım.
Barselonalılar hayattan zevk almayı biliyorlar derken yaşadığımız bu iki örnek çok belirgin izler bıraktı bende. Oturduğunuz her kafenin önünden bir saat içinde en az iki üç sokak çalgıcısının geçmemesi ve sizi kimi zaman flamenkonun, kimi zaman bir klasik müziğin tınılarına çekmemesi mümkün değil.
Yaşananlar, yazılacaklar uzun mu uzun; emin olun daha pek çok sohbet kaldırır. Hele bir Tibidabo lunapark gezimiz var ki, benim kelimelerimin gücü yetmez o Barselona zirvesinin güzelliklerini anlatmaya. Sanırım sadece ruhum değil, kelimelerim de Barselona'da kaldı. Beni kendime getirse getirse Num Num'ın mutfağı getirir, ne de olsa çarşamba günü iş başı:)







