Giden yılın ağırlığı mı çöktü üzerime ne. Bir haftadır ya gökyüzündeyim en tepelerde ya da yeryüzündeyim en derinlerde. Uçlara gidip gelen bir savrulma hali. Kahkaham da en ışıltılısından patlıyor, hüznüm de en gözü yaşlısından.2010 hayatımın en unutulmaz yıllarından biri oldu, bu kesin. Bundan sonra ne yaşarım, ne yaşamam bilemiyorum ama 2010 yaşantımın en kilit yıllarından biri olarak hatırlanacak. Hiç hesapta olmayan kilitler açıldı, kilitler kapatıldı, nereden ve nasıl geldiğini ilk etapta anlayamadığım çılgın bir rüzgar, yaşantımın üzerinden, önüne çıkan her nesneyi savurarak, ters yüz ederek geçip gitti. Sonra bana geriye teker teker o kırılıp hasar alan eşyaları toparlamak, onarmak ve gerisin geri yerine koymak düştü. Yanlış yerde duran ya da artık hayatımda hiç barınmaması gereken eşyaları farkettim böylece. Kimisini gerçekten onarmaya çalıştım, başardım, kimisiniyse artık istemiyorum diyerek dipsiz bir kuyuya attım. Her insanın içinde olduğuna inandığım, ama bende son iki yılda fena halde hortlamış olan kendi karanlık noktalarımla yüzleştim.
Zaman zaman pek çok kez yazdım bunları. Geçip gittiğim değişik ruh hallerinin her hali var bu satırlarda. Bankacılar, finans ya da muhasebe işleriyle uğraşanlar için yılı kapamak zordur hani. İşler yoğundur, mesailer fazla... 2010'un bu son virajında ben de kendi muhasebem adına böyle bir yoğunluk içindeyim sanki. Ne hüzün bunun adı tamı tamına, ne de mutluluk. Belki hepsinden bir parça...
Dost , satırlarında Osho'nun şu sözlerine yer vermiş: "Acı ve mutluluk ayrı kelimeler değildir. İkisi bir pakette verilir. Sadece mutlu olamazsın, sadece acı da olmaz. Acı varsa mutluluk var, mutluluk varsa acı." Bendeki hesap da bu biraz.
Bu ruh hallerinde değişik kitaplar arasında savrulup duruyorum bir yandan. Bolo'bolo çok etkilenerek okuduğum bir çalışma olmasına rağmen çok istediğim halde hakkında da yazamadığım bir kitap oldu. Bir türlü çıkmıyor içimden satırlar henüz ona dair. Belki demlenme hali henüz tamamlanmadı ondandır. Çünkü kitap biteli çok olmasına rağmen hala her gün üzerine düşünüyorum Bolo'bolo'da okuduklarımı. Şunu söylemeliyim, tamamı herkesi saracak bir kitap değil belki, ama ilk 50 sayfasını keşke mümkün olabilse de yeryüzündeki her insanoğluna okutabilsem diyorum. Kimine antibiyotik, kimine ateş düşürücü, kimineyse ağrı kesici etkisi yapacak nitelikte bir kitap.
Sonra yine uzun zaman önce kütüphaneme girmiş, sırasını bekleyen Douglas Coupland'in Komadaki Sevgilim'ine gitti elim. Neden şimdi bu roman? Bilemiyorum, bu da her zaman cevabı olmayan sorulardan biri.
Dünyanın geleceğine dair bir takım görüntüler gören ve insanlığın varacağı noktadan hiç hazzetmeyerek yaşantısını bir anda durdurup komaya giren on yedi yaşındaki bir genç kız ve onun arkadaşlarının hikayesi Komadaki Sevgilim. Komadan önce sevgilisine gördüğü görüntülerle ilgili "Gelecekteki hallerimizden hiç hoşlanmadım. Her şey görüntüde daha ilerlemiş gibi görünse de sanki içimizden ruhlarımız alınmış gibiydi, gözlerimizde ışık yoktu" yorumunu yapıyor Karen. Ve o komadayken ailesi, arkadaşları ve sevgilisinin yaşamına dair pek çok gelişimi izliyoruz bir yandan. Olayların vardığı noktaysa roman adına büyük süpriz... Anlatarak okumak isteyenlerin heyecanını ellerinden almak istemem.
Son bir cümle kitaba dair:
"Pek çok kişi ikinci bir hak verildiği takdirde bile her şeyi eline yüzüne bulaştırıyor. Evrenin sarsılmaz kurallarından biri bu. Anlıyorum ki, insanlar ancak üçüncü haklarında - inanılmaz miktarda zaman, para, gençlik, enerji ve daha aklınıza ne gelirse kaybettikten veya ziyan ettikten sonra - öğrenebiliyorlar. Ama yine de öğreniyorlar ya, bu da bir şeydir.”
Ne yapıp edip hayatı üçüncü şansa bırakmamak gerek sanki, bilmem siz ne dersiniz?






