6 Aralık 2010 Pazartesi

Bir soba nostaljisi...

Kulağımda soba çıtırtıları, ayaklarımda sıcaklığı... Dün geceden beri içimden çıkmayan bir yanılsama bu. Ne gürül gürül yanan bir soba, ne de kokusu var tüten halbuki ortalıkta. Bir soba var aslında, dibinde oturan bir Zeren, üzerinde bir çaydanlık, zaman zaman kestane ya da kızaran bir ekmek... Var, var da bugün değil, geçmişe, yirmi-yirmi beş yıl öncesine dayanan bir fotoğrafın karesi olarak var.

Ailemle dört farklı ev paylaştım. Farklı semtlerde farklı evler... Hiç biriyle özel bir gönül bağı geliştirmedim, biri hariç. Annemle babamın evlendiklerinde kiraladıkları, bir sene sonra aralarına benim katıldığım, yerden tavana kadar kocaman pencereleri olan, suları sık sık kesilen, ocakta kaynatılan dökme sularla defalarca yıkandığımı bildiğim, sobalı, bir türlü ısınmak bilmeyen, kış aylarında diğer odalar ısınmadığı için anne-baba-çocuk üçlüsü olarak hepimizin sobanın bulunduğu salonda yatmak zorunda kaldığımız, annemin üşürüm diye yaptığı yer yataklarına yatmama izin vermediği için yüzümü düşürüp sırtımı dönüp küsüp oturduğum, kısacası benim için aile olmaya, paylaşmaya ve bir eve dair, onu sıcak, samimi, yaşanan bir yer yapan ne varsa hepsiyle dolu olan bir evdi Selamiçeşme'deki o minik daire.

Onlarca, yüzlerce anım var o eve dair. Ama en belirgin, en aklımda kalan anıların hepsinin başrolünde soba var. Ne zaman o eve ve sobanın samimiyetine özlemimi belirtsem annem "sen eziyetini çekmedin tabi" der. Doğru, çekmedim. Ben işin sadece keyif kısmında vardım. Ama o çocuk aklımla bile ailemizde yarattığı samimiyetin, paylaşım keyfinin hep farkındaydım. Diğer odalar buz gibi olduğu için salonda birbirimize 'mahkum'duk. Ben çocuk kitaplarımı annemle babamın yanında okumak, boyalarımı onların yanında yapmak, Ayşegül serisinden kestiğim karton bebekleri onların yanında giydirmek zorundaydım. Annem fasulyeyi bizim yanımızda ayıklamak, gazetesini bizim yanımızda okumak, babam televizyonu bizim yanımızda izlemek, bulmacasını bizim yanımızda çözmek zorundaydı.

Ben 11 yaşındayken yeni, suları düzenli akan ve en önemlisi (annem için) kaloriferli bir eve taşındık. Yeni evde her oda en sıcağından güzel güzel ısınıyordu. İşte böyle başladı, her akşam hepimizin ayrı ayrı odalara dağılışı... Şimdi aynı odada birlikte bir şeyler yaptığımıza pek rastlanmıyor:)

Nerden çıktı bu aslında hiç de hoşlaşmadığım "ah ne güzeldi eski günler" nostaljisi? Can arkadaş "bozacı geçti sokağımdan az önce, anladım ki kış geldi" dedi dün gece. Tarçını serpilmiş, leblebisi dökülmüş koyu kıvamdaki bir bardak boza, geldi anahtar oldu zihnimin kapılarında, açtı bu eski kapıları, soba oldu, boza oldu, yer yatağı oldu, ısınmak için sarınılan anne kucağı oldu.

İlginçtir, sık sık rüyalarımda o eve dönmek isterim ben. Bünyede eskiye dönüş isteği ne zaman ağır bassa rüya olarak belirir o ev. Ama hep de kapıları kapalıdır. Altından girip üstünden çıkmak isterim, köprülerle ulaşmak isterim ama bir türlü giremem. "Demek ki Zeren" derim kendi kendime "matah olan eskiye dönmeye çalışmak değil, 'yeni'de, yeni olan her şeyde, şu anda ve gelecekte o güzellikleri, sıcaklıkları yakalamak, yaratmaya çalışmak!". Bunu farkettiğimden beridir de bu rüyayı görmez oldum zati...

Cumartesi hava iyice soğuyacak diyorlar. Bir ümit kar yağar mı acaba? Soba mazide kaldı da, bozaları hazır etsek mi dersiniz?:)

2 Aralık 2010 Perşembe

"I wish you a merry christmas"

Günler, geceler yetmez oldu. Yapmak istediğim onlarca şeyin arasında uykum da gelmesine rağmen geceleri yatağa gitmek gelmiyor hiç içimden. İçimde sürekli uyanık, tik tak tik tak sürekli işleyen bir saat var, heyecanlı... Uyumak istemiyor. Sabah 5.30'da kalktığım düşünülürse her gece uykuya 1'e doğru gitmek oldukça zorlayıcı olabiliyor bir noktadan sonra. Olsun, şimdi güzel bir perşembe yorgunluğu var üzerimde. Hem yorucu bir haftanın birikimi, hem de benim için içlerinde en yorucu olanın perşembe olmasının etkisi...

Bugün mutfakta ilk şef olduğum günü yaşadım. Şöyle bir sistemimiz var. 24 kişilik sınıfta alfabetik sırayla herkes bir gün o günün şefi oluyor. Şef olmak şu demek: o gün mutfağın bütün organizasyonundan, yapılacak reçetelerdeki tüm malzemelerin hazırlanmasından, tüm mutfağın temizliğinden, gerçek şefin - biz çakma şef oluyoruz şu an:) - yemekleri yaparkenki yardımcılığından o günün şefi sorumlu.

İşte bugün o kişi bendenizdi. Oldukça yoğun, yorucu bir gün geçirdim. Yığınla bulaşık yıkadım, koca bir kazan makarna haşladım, avuç avuç mantarları minicik minicik (brunoise deniyor mutfakta bu kesime) doğradım, arada parmağımı da ihmal etmedim:) vs vs. Ama Osman Şef'im sağolsun, bütün gün hem motive edici sözleriyle hem de şarkılı türkülü son derece renkli kişiliğiyle enerjimin hep yukarlarda olmasını sağladı.

Sadece pişirmeye odaklanmayan, aşkını Food and Travel dergisinde yazdığı yazılarla satırlara da geçiren, kalemini de şef bıçağı kadar önemseyen, mutfağı bir iş olarak değil bir renk olarak gören, mutfakta kaz ciğeri ayıklarken birden aklına çocukluğumuzun bir çizgi filmi geliverip o günlerin heyecanını hatırlayan ve bütün gün - bugün - gelen yeni yılın heyecanıyla "i wish you a merry christmas" şarkısını söyleyen bir mutfak insanı... Üzerinde, yaptığı işi seven insanların enerjisini taşıyan bir şef. Tıpkı Mehmet Şef gibi, tıpkı Erkan Şef gibi...

Güzel geçen bir "ilk şeflik günü" sonrası kendime bir ödül vermem gerekliydi (kendime bahane yaratmakta da üzerime yok). Kedili mumluklarımdan sonra yine kendime güzel yeni yıl hediyeleri aldım bugün. Kitapların üzerine yerleşmiş bir kardan adam küresi, mantar şeklinde keçeyle çevrili bir mumluk ve beyaz minik bir sürahiye yerleştirilmiş mor çiçekler... Dekorumu bu yeniliklerle tamamlayıp yeni kitabım Bolo'bolo'ya da başlangıcı yapmış bulunuyorum.


Kitabın giriş kapağının üzerinde daha ilk andan vuran bir not: Ben Afrika'da kanat çırpan kelebeğin Kuzey Amerika'da yarattığı kasırgayı istiyorum. Ben kaos istiyorum!

Bir seneyi geçkin bir süre önce elime ulaşan ama bir türlü okuyamadığım, okumak için belli anların oluşmasını beklediğim bir kitaptı Bolo'bolo. Hatta kitabın elime ulaştığı güne dair de bir yazı yazmışım, son anda hatırladım. Bu kitabı bana tavsiye eden insanın güzel bir okuma hikayesi vardı o zaman dinlediğim. Serin ve yağmurlu bir İstanbul gününde Boğaz kenarında okunmuştu. Ben de kendime böyle bir an hediye ederek bu romanı okuyacağıma söz vermiştim o zaman. Havalar hala serinlemedi ama bu haftasonu Boğaz'da kendimle bir randevum var, bu kitabı okumak, birkaç saat olsun deniz ve kağıt kokusunun birlikteliğini içime çekmek için... O nedenle Bolo'bolo sırada olmamasına rağmen biraz öne geçti.

Sevgili Leylak Dalım yine güzel bir mimle çaldı kapımı. Italo Calvino'nun bir kitabının girişinde yer verdiği sorulardan oluşuyor mim. İşte sorular, işte cevaplarım:

Okumana gerek olmayan kitaplar:

Hayata bakış açım ve durduğum yer bellidir. Dünyaya da, olaylara da tarafsız değil, bizzat tarafımdır. Faşist ve milliyetçi yaklaşımlar, hoşgörüden, anlamaktan uzak muhafazakar dar bakış açılarını yansıtan kitaplar ne diyor olduklarını öğrenmek için bile okumayı tercih etmediğim kitaplardır. Hepsinin ne dediğini ezbere biliyoruz zaten, bir de kitaplarını okuyup zamanımı harcamama hiç gerek yok.

Daha önce okuman gereken kitaplar olmasaydı okumak isteyeceğin kitaplar:

Bundan sonra okumak istediğim her kitabı söyleyebilirim bunun için. Birilerinin yerini birileri alacaksa bu, bundan sonra okumak istediklerim olabilir. Mesela Nazlı Eray'ın okumadığım diğer tüm kitaplarını okumak istiyorum, kitaplığımda okunmayı bekleyen Uzak Doğulu yazarların kitapları var. Umberto Eco'nun, Jose Saramago'nun okumadığım kitaplarını okumak istiyorum. Bu liste uzar da gider.

Uzun zamandan beri okumayı düşündüğün kitaplar:

Şimdi okuduğum Bolo'bolo'yu çok uzun zamandır okumayı bekliyordum. Bunun dışında Kazuo Ishiguro'nun Avunamayanlar kitabı da uzun zamandır okunmayı bekliyor. Aslında bu liste de uzun, çünkü ben okuyacakları bittikçe kitap alan bir şahsiyet olamadım hiç bir zaman. Kitaplığımda neredeyse okuduklarıma yakın oranda okunmayı bekleyen kitap var.

Uzun zamandan beri arayıp bulamadığın kitaplar:

Günümüz internet çağında pek böyle bir kitap yok artık. Sadece bazen baskısı biten kitaplar oluyor ki onları da sahafları dolanarak bulabiliyorum. Örneğin Onur Caymaz'ın baskısı bitmiş iki kitabını sahaftan buldum geçenlerde, o an benden mutlusu yoktu:)

Her olasılığa karşı elinin altında bulunmasını arzuladığın kitaplar:

Haruki Murakami, Murakami, Murakami... Bu adam hapşırığını, tıksırığını yazsa okurum. Ve canım Ursula'm, olmazsa olmaz. Bir de Kirpinin Zarafeti. Bu romanın benim için ne kadar önemli olduğunu bir beni tanıyanlar bilir, bir de bu satırların eski takipçileri...

Belki bu yaz okumak için bir kenara kaldırabileceğin kitaplar:

Bu tam bana göre bir soru olmuş. Daha evvel de yazmıştım, ben bazı romanları hatta yazarları belli mevsimlerde okumayı severim. Bu elbette her yazar ya da kitap için geçerli değil ama bazıları için kesinlikle geçerli. Yaz için ayırdığım, yazı beklediğim bir kitap yok şu an. Ama Leylak Dalı'nın yazılarında aklımı fena çelen Leylek Dede'yi yazın okumak hoş olabilir diye düşündüm şimdi.

Kitaplığında öteki kitaplara eşlik etmesi için gerek duyduğun kitaplar:

Okumak istediğim/isteyeceğim her kitap... Yani özel olarak eşlik etsin diye kitap almam, sadece okumak istediklerimi alırım.

Sende beklenmedik ve çılgınca bir ilgi uyandıran, üstelik buna haklı bir gerekçe bulamadığın kitaplar:

Murakami ilk okuduğumda çılgınca bir ilgi uyandırmıştı ama kesinlikle haklı gerekçelerim vardı. İlgime haklı gerekçe bulamadığım kitap yok aslında. Ursula Le Guin ve Asimov'un Vakıf serisi de bende çılgınca bir ilgi uyandırmıştı ama hepsinin kesinlikle nedenleri vardı.

Çok uzun zaman önce okunmuş olsa da şimdi yeniden okumak isteyeceğin kitaplar:

Dickens'ın Büyük Umutlar'ını, Monte Kristo'yu, Adalet Ağaoğlu'nun kitaplarını, Mıgırdiç Margosyan'ın tüm kitaplarını, William Faulkner'ı tekrar ve tekrar ve tekrar okumak isterim.

Hep okumuş numarası yaptığın ama artık gerçekten oturup okumanın zamanı geldiği kitaplar:

Lise çağlarımda bazı klasikleri okumamış olmamı sanki bir utançmış gibi görüp okumuşum gibi yaptığımı hatırlıyorum:) Sonra aralarında okuduklarım da oldu, okumadıklarım da. Ama şu an hiç böyle bir kitap yok söyleyebileceğim.

Bu mimi okuyup da cevaplamak isteyen tüm blog yazarlarına keyifle armağan ediyorum efendim.

28 Kasım 2010 Pazar

Bu, güzel bir hikaye...

İki kadın... Bir seneyi aşkın bir süre evvel Mecidiyeköy'de, hiç de mesleklerinin doruğu denemeyecek bir editörlük işinde tanıştılar. Biri, diğeri işe girdiğinde o ofiste bir yıldır çalışıyor ve mesleki mutsuzluklarına her gün yenilerini eklemeye devam ediyordu. Hatta diğerinin iş görüşmesinde bile bulunmuştu. Konuşmasındaki coşkudan, heyecandan o kadar etkilenmişti ki, sonradan işe başlayacak olmasından keyif duydu. Acaba daha o zamandan bu insanın hayatında ne kadar önemli bir yeri olacağını hissetmiş miydi? Kim bilir, belki de!

Belliydi ki, o işin mesleki anlamda her ikisinin de hayatına katacağı hiç bir misyon yoktu. Ama o ofisin, bunun ötesinde çok farklı bir misyonu vardı: onları karşılaştırmış, hayatlarının kesişmesini sağlamıştı.

Daha o zamanlardan her ikisi de hayatlarında bir arayışın içindeydiler. İşteki mutsuzluklarının, hayatta olmak istemedikleri yerde olduklarının, bundan sonra bu tempoda devam edecek bir hayatın vereceği yılgınlığın farkındaydılar ama o zamanlar bütün bunların adı, henüz adı konmamış bir huzursuzluktu, henüz bir çıkış yolu yoktu.

Ama değişimin kıpırtısı o denli hissediliyordu ki içlerinde, bunun bir arayışı olarak birlikte yogaya başladılar. İş çıkışı bitkin bedenlerini sürüne sürüne yoga salonuna sürükleyip bir saat boyunca bedenleri, zihinleri ve ruhları için bir şeyler yapmış olmanın enerjisiyle sonunda her seferinde koşarak o salondan ayrıldılar. Her defasında yoga sonrası birbirlerinin yüzünde oluşan o huzura, dinginliğe şahit oldular. Heyecan verici bir coşkuydu bu. Kendileriyle, bedenleriyle ilgili yeni şeyler keşfediyor, heyecan duyuyorlardı.

Kitaplar, filmler, uzun reiki sohbetleri hep vardı da, bir yandan hayatlarında yolunda gitmeyen de pek çok şey vardı; keyif kadar huzursuzluklarını, mutsuzluklarını da paylaşıyorlardı. Biri, uzun zamandır o ofiste çalışan - ki bu satırların yazarı olur kendisi - Ocak ayında o senenin ilk radikal kararını aldı. Kendine vakit ayırmak, uzun zamandır bedenini/ruhunu yiyip bitiren sağlık sorunlarıyla daha iyi ilgilenebilmek, kendisine vakit ayırabilmek için işinden istifa etti. Kendini yeniden bulmak, önce sağlığına kavuşup önündeki yeni yollara sağlıklı bir insan olarak devam etmek istiyordu. Hayatının en çetin döneminin yaklaştığını, büyük sınavların kapıda beklediğini henüz bilmiyordu. Halbuki çok değil, sadece iki ay sonra, Mart ayında hayatının en derin kopuşlarından birini yaşayacak, hayatı 180 derece değişecekti.

Aynı dönemlerde yani Mart-Nisan döneminde geride kalan diğer arkadaş da işinden istifa etti. Bedeli ne olursa olsun hayatının kontrolünü eline almaya kararlıydı. Yayıncılık sektörünün kendisine bir şey vermektense götürdüğünü ve bu meslekte bir geleceğinin olmadığını çoktan anlamıştı. Sadece biraz cesarete, karar alma gücüne sahip olmaya ihtiyacı vardı. Cesaret de, karar alma gücü de orada, içindeydi, o da bunu farkına varır varmaz gerekeni yaptı. Çoğu insanın yapamadığını yaparak "yolumu, kendimi bulmaya gidiyorum" diyerek işinden ayrıldı.

Hayatlarındaki en kritik döneme aynı anda, yan yana girdi bu iki insan. Ben ve dostum... Ben ve Ece... İşimden istifa etmiş, hayatımı tüm geleceğimi birlikte geçirmeyi planladığım insandan ayrılmış, geleceğime dair olmasını planladığım her şeyin çöküşüne tanık olmuştum. Her anlamda yepyeni başlangıçlara, sil baştanlara ihtiyacım vardı. Çok fazla yaram, kırgınlığım, kızgınlığım vardı. Ama başka sahip olduklarım da... Güçlü bir insandım ben. Asla tek bir insana bağımlı olamayacak kadar güçlü... Günahlarım vardı, sevaplarım kadar... Mükemmel değildim, olmak da istemiyordum. Sadece kendim olarak yaşamak, hayatımda, benden beklediklerini kendisi de yapabilen insanların var olmasını istiyordum.

Her kadının, en zor zamanlarında yüzüne en dürüst aynaları tutacak dost başka kadınlara muhakkak ihtiyacı varmış. Mutsuzlukları paylaşarak azalttığı, mutluluklarıysa paylaşarak çoğalttığı dost kadınlara...

Kafamda binbir soru, hayatımda bundan sonrasına nasıl devam etmek istediğimin peşinde arayışlar içinde kıvranır, gereken cesareti toplamaya çalışırken arkadaşım da en azından mesleki anlamda benzer sorularla debeleniyordu hayatında. Mutfağa, mutfak hikayelerine olan aşkım, ellerimle çalışmaktan aldığım büyük keyif, yoga ve reiki sayesinde her geçen gün kendimi tanımak ve istediklerimin peşinden gidebilmek için gerekli cesaretin aslında içimde olduğunu keşfetmek beni Mutfak Sanatları Akademisi'ne götürürken arkadaşım, dostum da yönünü yine aynı dönemde bedenine de, ruhuna da, zihnine de çok yakışan bir şeye, yoga eğitmenliğine çevirdi.

Bu kararları aldığımız dönemde birbirimize olan etkimiz, yüreklendirmelerimiz, bazen bizi bizden başka kimsenin anlamadığını bilmemize rağmen yolumuzda devam etmemiz gerektiği konusundaki cesaretlendirmelerimiz, bugünden geriye baktıktan sonra bana büyük bir kıvanç veriyor. Ben aşçılıkta karar kılarken onunla yaptığımız uzun uzun sohbetler büyük bir etkendi benim için. Biliyorum ki, ben de onun yoga eğitmenliğine adım atmasında önemli bir aracı olmuştum. Evrenin onun için seçtiği yolun (çünkü bu iş ona gerçekten çok yakışıyor) sesli bir dile getirmesiydi aslında benim yaptığım; içinde bu cevher vardı, o da bunu biliyordu ama sesli olarak duymaya, birinin ona söylemesine ihtiyacı vardı. Ben sadece o insandım; bir aracı...

Günler, aylar geçti, mevsimler döndü. Heyecanla ikimiz de eğitimlerimizin başlayacağı günleri bekledik. Bir yol seçmiştik, tercih yapmıştık. Hayatlarımızı bize empoze edilen gibi değil, kendi seçimlerimize göre, bizi mutlu edecek şeylere göre yaşama yolunu seçmiştik. Bedelleri vardı, maddi manevi... Bunların bizi cesaretsizlendirmesine izin vermek yoktu. Gün geldi o düştü, gün geldi ben. Ama birbirimizin elinden tuttuk. Pes etmek yoktu. Yoldan dönmek hiç yoktu.

Ben aşçılık eğitimime başladığımda, o eğitiminin bir kısmını tamamlamıştı. Zaten üzerinden fazla bir zaman geçmedi ama başladığımız günkü heyecanlarımız hala dün gibi aklımda. Artık bekleme sürecini de tamamlamış, yola koyulmuştuk. Şimdi vakit, öğrendiklerimizi paylaşmanın, birbirimizin zevklerini hayatlarımıza yansıtmanın vaktiydi. Yoga, yine onunla girmişti hayatıma ve onunla devam ediyordu, hem de inanılmaz bir seviye atlayarak. Yoganın asla sadece bir spor olmadığını, insanın kendisini tanımada, bedenini/ruhunu/zihnini keşfetmede çok büyük etkisi olduğunu bire bir onunla tecrübe ederek yaşadım. O, okulunda bu konuda eğitilirken, beni eğiten de dostluğumuzun paylaşımıydı.

Şimdi Kasım ayının bu son günlerinde tarif edilemez bir gurur yaşıyorum. Birlikte aynı süreçlerden geçtiğim, birlikte yola çıktığım, zorluklarını, sıkıntılarını bildiğim, benimkileri bilen, her aşamayı eksiksizce birlikte yaşadığım insan, bir hafta önce yoga eğitmeni olarak sertifikasını aldı, hem de başarıyla. Cesaretli bir kadın olmanın, bedeller ödemekten korkmamasının, hayatının kontrolünü başkalarının insafına değil kendi iradesine bırakması gerektiği bilincinin somut bir göstergesiydi o belge. Her gelen gün yeni kapılarla, yeni fırsatlarla geliyor şimdi. Hayat, cesaretli kadınlara kapılarını asla kapamıyor. Cesaretlerinin mükafatını veriyor.



Cuma akşamı, yolunun her adımına şahit olduğum arkadaşımın sertifikasını almasının şerefine evinde güzel bir kutlama yaptık. Aşçı olma yolunda ilerleyen bu satırların yazarı, onunla ve çok sevgili eşiyle mutfağa girmenin keyfini yaşadı. Profesyonel mutfaktan çıkıp dost mutfağına girmek... Bunun tadı, sıcaklığı bambaşka... Bu iki kadehteki şarabın ışıltısında önce dostluğa ama bence en çok da cesarete içtik biz.

Ve daha paylaşılacak onlarca şey... Kimbilir ne güzellikler, ne kutlamalar bekliyor bundan sonra da bizleri... Tıpkı bana yazdığın doğum günü kartında olduğu gibi arkadaşım "seninle birlikte yapmak istediğim çok şey var. Neyse önümüzde yıllar var ama çok ertelemeyelim! Çünkü sadece mükemmeliyetçi insanlar erteler! Bizim öyle bir derdimiz yok, olmasın, mükemmel diye bir kelime sadece sanatta var bence:) Mesela, seninle birlikte Amsterdam'a, Barcelona'ya, California'ya, Dikili'ye gitmek istiyorum! Konser hayalleri, dövme fantezileri, şaraplar, yemekler, çok planımız var sanırım:)"

Evet çok planımız var, olsun da... Hep yapılacaklar, yaptıklarımızdan fazla olsun ki enerjimiz hiç bitmeden peşinden koşalım hayatın.

Bir gün belki eşinle kurduğun New York'ta yaşama hayallerin gerçek olacak ve gideceksin; bir gün belki ben yolumu bir süre yaşamayı çok istediğim o 'Çizme'ye çevirip İtalyan sofralarında pişeceğim. Ama biliyorum ki o günlerde bile aramıza giren tek şey yollar olacak, asla mesafeler değil. Ve o çok sevdiğimiz İstanbul bizi daima buluşturan olacak...

Dostlukları, eskilikleri değil, güçleridir bence belirleyen. Resimdeki kadehi bir kere daha bu gücümüze kaldırıyorum. Şerefe!

25 Kasım 2010 Perşembe

Sos S.O.S

Zaman dediğin çabuk geçiyor. Hele de en "fren nerde, fren?" diye arandığın zamanlarda çok daha çabuk geçiyor.

Bugün çorbalardan sonraki ikinci pratik sınavımızla şöyle bir fırtına misali esiverdik MSA'nın mutfağında. Zaman koştu, biz arkasından kovaladık. Çıkan rüzgarın dağıttığı mutfakta nefes nefese kalmış 24 şef adayı ve onlarca bulaşık kaldı geriye. Ama bulaşık faslına gelmeden başa saralım, en baştan alalım.

Birkaç gün önceden verildi menü. Başlangıç olarak Ceasar salata, ana yemek demi glace soslu kuzu karski ve lyonnaisse patates, tatlı olarak da beyaz çikolata soslu browni. Süre yine bir buçuk saat... Bunun anlamı şu: çılgın bir koşturmaca. Bir, bu bir buçuk saatin başında aldığım nefesi hatırlıyorum, bir de bittiğinde verdiğim nefesi. Sanki aradaki zaman soluksuz geçti. İnanın soluksuz geçti, mecaz yapmıyorum. Kanıt bile gösterebilirim. Bu süre soluksuz geçtiğinden beynine gerekli oksijen gitmeyen Zeren, özene bezene hazırladığı demi glace sosunu, bakın ne yaptı!

Et suyu temelli ve hazırlık aşaması oldukça uzun süren bir sos olan demi glace, elimize hazır olarak verildi aslında bugün. Fakat kendisi tek başına da kullanılabileceği gibi eklemelerle farklı bir sos haline de gelebileceğinden şefimiz, demi glace'ı geliştirmeyi, içine katacağınız aromaları ve farklı lezzetleri sizin yaratıcılığınıza bırakıyoruz dedi.

Biri mutfakta yaratıcılık kelimesini kullanıyorsa bu harika bir haber demektir benim için. İşin tek riski, sınavda olmak ve yapacağın bir yeniliğin şef tarafından beğenilmeme olaşılığını göze almak. Ama bunun da kolayı var: fazla uçma Zeren!

Uçmadım, son derece ayaklarım yere basarak harika bir sos hazırladım. Demi glace, usul usul ocakta tıngırdamaya başlayınca içine bir diş sarımsak, bir defne yaprağı, biraz biberiye attım. Baktım güzel kokular yükseliyor, bir parça şarap döküverdim. Alkolü uçarken kokuların aroması daha bir başkalaştı, lezzetlendi. Ben bir yandan browninin kekini çırparken, lyonnaisse patatesin soğanlarından gözlerim yaşarırken, kuzu karskiyi marine ederken o ocağın üzerinde kendi halinde tıngırdamaya ve muhteşem kokmaya devam etti. Zaman gittikçe daralıp servis sırası bana yaklaşınca içine biraz da krema katarak sosun iyice kıvam almasını sağladım. Artık olağanüstü bir görüntü ve koku vardı demi glace'ımda.

Ama şunu bilin ki, hiç bir şey ama hiç bir şey burda yazdığım sakinlikte gerçekleşmiyor. Saatin tik takları aleyhime işlemeye başladığı dakikalarda "neden ayaklarımızı da yardımcı kuvvet olarak kullanamıyoruz bu durumlarda" diye aklımdan geçtiğini hatırlıyorum.

Şef "Zeren iki dakika içinde sunumunu bekliyorum" dediğinde yemeklerimin hepsi hazır ama tabaklanmamıştı. Sunumun da çok önemli olduğu ve notun yüzde yirmisini oluşturduğunu düşünürseniz, bu aşamanın da ne kadar önemli olduğunu anlarsınız. O iki dakika içinde hem Ceasar salatamı, hem brownimi, hem de kuzu karskiyle yanına garnitür lyonnaise patatesi güzelcene tabakladım. Harikaydım, başarmıştım. Şefin karşısında tabaklarımla hazır ve nazırdım.

Sen öyle san Zeren! Şef, ilk önce değerlendirdiği ceasar salatadan sonra kuzu karskinin tabağına geçip "nerde bunun sosu?" dediğinde tezgahın üzerinde duran bıçaklardan biriyle harakiri yapmadığıma hala şaşıyorum. O kadar özene bezene hazırladığım güzelim sosu, eti tabaklarken koymayı unutmuştum! Boşa demiyorum soluksuz bir 1,5 saatti diye. Beynime yeteri kadar oksijen gitmediği burdan belli.

Hasarlı ama yine de güzel tesellilerle çıktım bu maceradan. "Etin tam kıvamında pişmiş ve lezzetli. Patatesler de öyle. Ama sos olmadığı için puan kırıyorum. Salata güzel ama sosunu biraz daha az koy. Browni de tam kıvamında, içi ıslak ve taneli... 90!"

Sos S.O.S verdi ama diğerleri imdada yetişti. Şu an bünyede huzur, çok yorucu geçen bir dört günden sonra dinlenmeye hazırım. Ama yine mutfak, hep mutfak:)

23 Kasım 2010 Salı

Ruhumdaki yılbaşı süsleri

Bir 365 gün sonra daha, yeniden süslenmeye başladı şehir. Yılın en sevdiğim zamanları ışıklarını saça saça şehrime, gönlüme ve hayatıma geliyor. "Yılın en sevdiğim zamanları" ifadesini yılın başka zamanları için de kullanıyor muyum ben? Evet sanırım, eylül için de, nisan için de kurabiliyorum bu cümleyi. Ama size bir sır... Hangi zaman için bu ifadeyi kullanırsam kullanayım, bilin ki yeni bir yıla doğru yürüdüğümüz bu dönemleri, diğerlerinden bir parça daha fazla seviyorum:)

Ruhumda yılbaşı süsleri ışıldıyor bu aralar. Nedensiz heyecanlarım var, içim kıpır kıpır. Ya da nedenleri var da, ben mi yokmuş gibi davranıyorum? Büyük bir coşkuyla nefes alıyorum desem, çok mu yavan gelir bu size neden olarak? Ya da hayattan iliklerime kadar çok büyük keyif alıyorum desem?

"Yıkım iyidir" diye yazıyordu bir yerlerde. "İyidir çünkü sonucunda değişim getirir". Bu senenin başındaki benle sonundaki benin arasında yıkım-değişim-gelişim minvalinde olan tüm hikayenin bulunduğu bu noktada hayata şapkasını çıkartıyor bu satırların yazarı. Biliyorum hayattan öğreneceğim belki daha tonlarca şey var ama 2010 kişisel tarihime bunun zirvesini yaşadığım yıllardan biri olarak yazıldı. 30 yıllık bir hikayede kendimi en çok tanıdığım, geliştiğim, öğrendiğim, silkindiğim, geçmişle hesaplaşıp gelecekle barıştığım dönüm noktası bir sene oldu bu yıl.

Şimdi her sabah kaşık, tava sesleriyle merhaba diyorum güne. O gün taze zencefil doğruyorsam örneğin, kokusuyla mest oluyorum, kendimden geçiyorum. Ellerimde hep o rayiha kalsın istiyorum. Sote tavası sallamaktan kol kaslarım sertleşiyor, sıcak tavalara dokunmaktan ellerim kızarıyor. En sevdiğim ses, kızgın yağa atılan soğanın cızırtısı; en sevdiğim görüntü, bembeyaz bir tabağın ortasında kendi eserim olan bir yemeğin tüm ihtişamıyla oturuşu oluyor.

Eskiden uzun bayram tatillerinin sevdalısıyken şimdi hemencecik sıkılıveriyorum. Ait olduğumu hissettiğim yerden beni uzak tutacak fazladan bir gün tatile bile tahammül edemiyorum. İflah olmaz bir bağımlıya dönüşüyorum. "Ben bir bağımlıyım. Damarlarımda MSA dolaşıyor. Tatil çok uzadı, özledim... Acil bir doz sote tavası sallamaya, ocak temizlemeye, Mehmet Şef'in "hadi hızlı biraz hızlı" diye bağırmasına ihtiyacım var:)" diye yazıyorum önüme gelen her yere. Kitaplar daha bir içime işliyor, rakı daha bir güzel sarhoş ediyor, dost muhabbetleri daha bir kıvamlı geçiyor. Aslında dünya aynı, hala aynı hızda dönüyor, insanlar aynı, sevdiklerim, sevenlerim aynı... Farklı olan benim. Gözümdeki pencere... Daha bir büyüdü, genişledi, hem içe, hem dışa doğru. Pembe panjurlu bir evim yok, ama benim gözümdeki pencerelerim pespembe...

Ruhumda yılbaşı süsleri ışıldıyor sanki. Şimdi onları evime de asmaya sıra geldi diyorum. Yılbaşına bir ayı aşkın bir süre olsa da herhangi bir mağazada bir yılbaşı süsü görmem yeterlidir benim o moda girebilmem için. Yaklaşık on gün önce bünyedeki "yeni yıl heyecanı" butonu devreye girdikten sonra gün itibarıyla kendime ilk yeni yıl hediye mi de almış bulunuyorum:) Resimde görülen minik kedicikli mumluklarım olur kendileri. Tanıştırayım, kedilerden birinin adı Winston, diğerininki Puding. Canım dostum Ecem'in, bendenize aşık çok sevimli kedileri olaraktan onlardan uzak olduğum günlerde özlemiyim, bu minyatürleriyle idare edivereyim dedim, alıverdim:)


Yeni hediyem ve bol köpüklü kahvem eşliğinde bu yazıyı yazdıktan sonra Pedal Çeviren Kadınlar'la birlikte okuma koltuğumuza doğru şöyle bir çekilivereceğiz. Geceyi birlikte tamamlamaya niyetliyiz.

Bu seneyi kapatacağım kitaplar da belli olmaya başladı, biraz da bu kitap sayesinde. Pedal Çeviren Kadınlar, "Türkiyeli bir Rum ailenin İstanbul'dan İmroz'a, 50'li yıllardan 70'li yıllara uzanan hikayesi"ni anlatıyor. Bu toprakların o hep konuşulan zenginliğinin en önemli renklerinden olan bir cemaatin, pek çok benzerleri gibi göç etmeye zorlanan, uzaklaştırılan, sıkıntıyla yoğrulan hikayesi... İçinde öyle güzel insan ilişkileri, komşuluklar, mahalleler, kah espirili, kah hüzünlü öyküler var ki, toplum olarak topyekûn ne büyük zenginliklerden mahrum bırakıldık/bırakılıyoruz aslında diye düşünmeden edemiyorum yüz bininci kez.

Pedal Çeviren Kadınlar, beni hem bu ülkenin zaman tünelinde, hem de kendi geçmişimde çok güzel anılara götürdü, götürüyor. Arkasından okuma yolculuğumda devam etmesini istediğim kitaplar da bu minvalde olacak. Fethiye Çetin'in "Torunlar"ı ve "Loksandra" takip edecek Pedal Çeviren Kadınlar'ı.

Ama önce Gliko'nun hikayesinin gerçeklerini öğrenmem lazım. Ha bir de Niki'ye neler olacağını çok merak ediyorum:)

Ruhumdaki yılbaşı süslerine...

20 Kasım 2010 Cumartesi

Ah Kavaklar...

Zehri de, ilacı da içinde olan bir şehir İstanbul. Arayıp bulmak, uyuşuk giysilerden sıyrılıp keşfetmek isterseniz her yanı inci taneleriyle dolu bir şehir...

İstanbul'u bize bırakıp giden tüm tatilcilere yürekten sevgiler yolluyorum:) Doğruya doğru, bir yanım onlardan biri olmayı çok istedi kafamdaki binbir yolculuk hayalleriyle ama şartlar, şehrimle arama yolların girmesini değil, şehrimin yollarında gezinmeyi mümkün kıldı. Çok da iyi olmuş aslında diyorum geçen şu bir haftadan sonra.


Anadolu Kavağı'ndan İstanbul böyle görünüyor.

Tamamı size ait olan bir tatil gününde, güne Kanlıca'da kahvaltıyla başlayıp sonra direksiyonu Anadolu Kavağı'na kırmak, kendinize yaşatabileceğiniz en güzel İstanbul keyiflerinden biri. Hele de kahvaltınızı da, Boğaz kıyısında kıvırıla kıvrıla giden o yolları da, sonrasında Anadolu Kavağı'nda içilen 2-3 kadeh rakıyı da, sohbeti de paylaşacak birbirinden keyifli, matrak, yaşam sevinci dolu dostlar varsa yanınızda, bence bu keyfi başka hiç bir şeyle değişmeyin.

Anadolu Kavağı... İstanbul'u Karadeniz'e bağlayan kıyıda saklı kalmış minik bir balıkçı kasabası. Sokaklarında balıkçı ağları, cıvıl cıvıl insanlarla dolu, bir kadeh rakı kokusuna karışan deniz ve gökyüzü mavisi, lokum çıtırlığında, barbun tadında bir İstanbul hazinesi...

Anadolu Kavağı çocukluğumdan bu yana hep çok güzel anılar biriktirdiğim bir mekan oldu benim için. Çocukken 6-7 yaşlarında anneannem ve dedem aile dostlarıyla böyle yedi sekiz kişilik bir grup olarak toplanır, Kadıköy'den vapura biner, teker teker Anadolu Hisar'ı olsun, Kanlıca olsun, duraklarda dura dura en son Anadolu Kavağı'na gelirlerdi. Ben de yanlarında grubun maskotu şeklinde... Vapur, Anadolu Kavağı'nda iki saat mola verirdi. Biz de girerdik bir balık lokantasına. O iki saat boyunca ben balıklara, kuşlara ekmek atarak onları, anneannem de beni beslerdi. Sonrasında da yıllar içinde pek çok kez çok sevdiğim dostlarımla, güzel sofralarda, neşeli sohbetler etrafında buluştuk hep Anadolu Kavağı'nda.


Dünyanın en güzel içkisini çok sevgili bir dostla paylaşmak...

Düşünüyorum da sanki zamanın durduğu bir yer bu şirin kasaba. Ya gerçekten hiç değişmiyor, ya da benim onu gördüğüm gözler hep aynı kalıyor.

Akşam eve döndüğümde bende kalan tatlı bir sarhoşluktu güne dair. Gözlerimin üzerinde tatlı bir ağırlık, rakı mı çarptı, oksijen mi yoksa muhabbet mi derken "rakı beni çarpmaz, ama diğer ikisine hemen vurulurum" diye cevap verdim kendime:) Ben seni gerçekten seviyorum İstanbul, bilesin:)

16 Kasım 2010 Salı

Tırsmak mı, o da ne?

Fırından burnunuza doğru usul usul tüterek minik muffin kağıtlarının içinde kabarmakta olan bir browni kokusu kimin ruhuna ama elbette önce midesine hitap etmez? Benim gibi tatlıyla hiç arası olmayan tuzlu-sever bir şahsiyeti bile en azından kokusuyla kesinlikle kendisinden geçirmeyi başarır. Başardı da.

Bayrama girmeden önceki son dersimiz, ilk günden bu yana gördüğümüz ilk pastacılık dersimizdi. Browni, tiramisu, beyaz çikolata ve frambuaz sosları ise günün reçeteleri olarak ellerimizden öpmekteydi. Gerçek bir İtalyan tiramisusu öğrenecek olmamız beni en başından heyecanlandırıyordu zaten. Çok tatlı sevmesem de tiramisunun o kahve ve kakao tozu karışımı koyu tadını severim.

Heyecanla şefin etrafında toplaşmış 25 kişilik meraklı göz, yumurtalar, glikozlar, çikolatalar, mascarpone peynirleri, pastacılık kreması vs... Birlikte nasıl güzel bir karışım oluşturuyorlar ve ben her seferinde birbirlerine karışan malzemelerin büyüsünü gördükçe mutfağı neden bu kadar çok sevdiğimi bir kere daha anlıyorum. Artık ne yumurta sadece yumurta, ne çikolata sadece çikolata... Birleşince bambaşka bir kimlik, bambaşka bir varoluş yaratıyorlar.

Tiramisu kremasını hazırlarken şefimizin söylediği şu cümle yemek aşkının nasıl bir şey olduğunu anlatıyordu aslında: "Daha gençken, bu işlere girmemişken, gerçek bir tiramisu yapmayı bilen ilk kızla evleneceğim derdim, baktım olmuyor, kendim pastacı olup yapmaya başladım." Güldük. Kim inkar edebilir yemeğin afrodizyak etkisini? "Şef olmanın en güzel yanı, dostlarına öğrendiklerini pişirdiğinde yüzlerinde oluşan hazzı görmektir" diye yazmıştım geçenlerde bir yerde. Eskiden de bu duyguyu biliyor olsam da, geçenlerde çok keyifli bir dost sofrasında yüzlerde oluşan ifadeleri bir kere daha görmek bu cümlenin çıkmasına neden olmuştu. Bütün şeflerin kanında olan bir virüs bu. Evet, içinde bolca ego barındıran, ama belki de hayattaki en keyif veren egolardan biri.

Tiramisuları hazırlayıp dinlenmeleri için buzdolaplarına istifledikten sonra başladık browni harçlarını hazırlamaya. O çikolata kokusu inanın hala burnumda. Üstelik bunu söyleyen, hayatta asla bir sıra çikolatayı bile aynı anda yiyemeyen, içi bayılan biri. Ve sonra fırından gelen o kokular, kabarmış, üstü çatlamış, içi hafif ıslak kalmış esmer güzelleri... Beyaz çikolata ve frambuaz soslarıyla buluştuklarında oluşan o eşsiz manzara... Görüntüyle sarhoş olmak neyseki bana yetiyor:) Evde bu tatlıları görünce bayram edecekleri düşündükçe ayrı bir keyiflendim o gün.

Bütün bunları, bu keyifleri, hazları anlatmamın bir nedeni var aslında. O neden, bir kitap. Anthony Bourdain adında Amerikalı bir şef tarafından yazılmış Mutfak Sırları... Sınıftaki arkadaşlardan birinin tavsiyesi üzerine başladım ve on gün elimden bırakamadım. Aşçılığa başladığı 70'li yıllardan itibaren kendi mutfak macerasını, mutfaklarda dönen bütün dolapları, insan hikayelerini, güç mücadelelerini, erkek egemen dünyanın acımasızlığını , bu dünyada ayakta kalabilmek için yapılması gerekenleri anlattığı acayip keyifli, kabul ediyorum biraz tırstırıcı, coşkulu, komik, trajik bir kitap çıkarmış ortaya Anthony Bourdain.


Kitabı okuduğum on gün boyunca, bir numaralı kitap okuma alanlarım olan yollarda ne kahkahalar attım; bir ben, bir de beni yollarda görenler bilir:) Elimde kolumda çantalar, bıçak setleri sabahın köründe şef olmaya azmetmiş aşçılık okula giden bir yeniyetmenin okuduğu kitap eğer Mutfak Sırları olursa, inanın insanın gireceği mutfağa bakışı kesinlikle değişmeye başlıyor. Yaptığı işin gerçeklerini kavramak adına Mutfak Sırları, yüzlerce tokat atıyor suratınıza, hem de en Osmanlı olanından.

Peki neden bunca zorluğa rağmen (kitabı okuyun, ne demek istediğimi anlarsınız) bir çok insan büyük bir aşkla nesillerdir bu işi yapıyor ve hâla pek çok insan bu işi yapmak için (özellikle son yıllarda artan bir hızla) girişimde bulunuyor? İşte o da, en başta yazdıklarım yüzünden. Ne kadar yorulursanız yorulun, yumurtayla şekeri çırparken oluşan o gittikçe beyazlaşan sarımsı renkten, çikolataları eritirken çıkan o ilahi kokudan, bir sote tavasına dökülen şarabın çıkardığı o muhteşem cızırtıdan, patates/un/yumurta/peynir karışımıyla oluşabilen ve sadece sizin hayal gücünüzle istediğiniz şekli verebileceğiniz bir hamurdan ve daha nicelerinden alacağınız haz, mutfağı böylesi bir tapınağa dönüştürüyor. Onlarca, yüzlerce malzeme, yaratmak ve yeniden yaratılmak için sizin ellerinizi, zihninizi ve ruhunuzu bekliyor. Tapınağa giriyor ve günler geceler boyu, ağız tatlarının doyurulmasını bekleyen insanoğullarına lezzetler yaratıyorsunuz.

Bu işle profesyonel olarak ilgisi olsun olmasın herkese Mutfak Sırları'nı öneririm. Gerçekten eğlenceli bir kitap. Sunday Times tarafından "Stephen King romanlarından bile daha çekici" olarak yorumlandığını söyliyeyim, artık siz karar verin:)

Üstelik kendime idollerimi bile seçtim, bundan sonra kim beni durdurabilir? Artık benim idolüm iki fare. Biri mutfağa en çok yakışan aşçı fare Remy (Ratatouille), diğeri de kitap yiyen entel serseri fare Firmin. Aşçılık yolunda ilerliyoruz, o tamam. E kitap yeme konusunda da en azından mecaz anlamda bir eksiğim olmasa gerek:)

Üstelik ben farelere olan aşkımı böylesi dillendirirken dün bir dükkanda karşıma resimde görülen kupa çıktı. Kupanın üzerinde şirin mi şirin bir fare ve kupanın kenarına asılmış bir başka minik farecik... Rafta onlarcası diziliyken sanki sonuncuyu alırmışçasına bir kapışım vardı ki kendim bile güldüm halime. Bir bu kupa, bir de yine resimde görülen anahtarlık çok mutlu etti beni dün. Omzunda çantası ve bavulu sanki her daim gitmeye hazır, başında kırmızı şapkası, boynunda atkısı, başı dik, sadece önüne, ileriye, uzaklara bakan bir kız... Nedense kendime o kadar benzettim ki, avcuma alıp bir daha da bırakmadım anahtarlığı. Nedeni belli aslında, sormaya gerek yok. Şimdi kupamda sütlü kahve, etrafımda yanan mumlar, masamın üzerinde kendimle özdeşleştirdiğim anahtarlığım, gecenin bir yarısı bu yazıyı yazıyorum.

Benim tiramisu ve brownilere ne mi oldu? Büyük bir kısmı, bende olmayanın da onda toplandığı kadar tatlı düşkünü olan annemin, azıcık bir kısmı babamın, kuzenin, anneannenin, teyzenin ve çok sevgili iki arkadaşın midesinde:)