3 Eylül 2012 Pazartesi

İçimden geldiyse vakti gelmiş demektir!

Ne kadar kolay geride bıraktım İstanbul'u, ne kadar kolay vazgeçtim bu şehirden. Tam dört ay evvel bir gece yarısı tek başıma bindiğim o otobüs koltuğunda arkada bırakırken İstanbul'u, aklımdan geçenleri, hüznümü, bu şehirde geçirdiğim koca bir otuz yılı düşününce gözümde biriken birkaç damlayı hatırlıyorum da, çok eski bir geçmişe ait gibi hepsi şu an. Belki de gidersem bir daha geri dönmek istemeyeceğimi içten içe bir yerlerimde biliyor olmanın hüznü, gözyaşı, vedasıydı onlar, kimbilir. Defalarca o kadar gitmek isteyip o kadar gidememiştim ki, bir kere kırmayı becerirsem o zinciri, bir daha takmayacaktım. Şimdi geriye dönüp baktığımda tüm bunların hepsini aslında içten içe biliyordum ben.

"Sadece yaz için gidiyorum, sadece yaz boyu kalacağım" cümleleri korkmamam için önce kendimi, sonra etrafımdakileri kandırmaktı. Ben kandım ama beni tanıyan o 'etraf' kanmadı. Sen gidersen bir daha gelmezsin dedi. Ama 28 Nisan akşamı o otobüste giderken, eğer yaşamak için İstanbul'u temelli terkediyor olduğumu bilseydim, çok zor geçerdi o yolculuk. Otuz yılda şehrin her yerine sıkışmış tüm birikmişler üzerime çullanır, en çok da son iki yılda hayatımdaki değişimlerle geldiğim noktadan duyduğum gururla karışık kırıklığı anımsar, yanardı canım.

Evet, artık bunca zaman sonra gocunmadan itiraf edebiliyorum ki, iki yılda hayatımı getirdiğim noktadan gurur duyuyorum ama temelinde sağlam bir kırıklık yatıyor. Başkaları için sıradan görünebilecek ama bir tek yaşayanın yani benim ne kadar derin olduğunu bildiğim bir kalp kırıklığı... Üzerine hayatımın değiştiği, aslında işte tam da bu yüzden o kalp kırıklığına çok şey borçlu olduğum, şu an olduğum yerden duyduğum mutlulukla defalarca "iyi ki, iyi ki" dediğim ama zamanında canımı ne kadar acıtmış olduğunu da herhalde hiç unutmayacağım bir kırıklık...

Belki hala o kırıklığa ne kadar çok şey borçlu olduğumu bilebilecek noktada bile değilim. Zaman belki bana sandığımdan çok daha fazla getirecek "iyi ki" cümlelerini. Bir nedeni var bunun. Şimdiye kadar pek kimselere söylemediğim, kendim haricinde bir elin parmaklarına bile erişmeyen sayıda insanın bildiği bir neden... Datça'ya gelirken herşeyden ama herşeyden önce, İstanbul haricinde bir yerde yaşamayı denemekten, yeni mutfaklarda çalışmaktan, tüm bunlardan öte bir motivasyon sebebi. Bana "bunu İstanbul'da yapamam, o yüzden gitmem lazım" dedirten ve gitmek fikrini içime düşüren ilk neden...

Her yeni ev, yeni bir çalışma masası...

Bir nevi hamilelik olarak tanımlamıştım bunu ilk zamanlarda. Geldiğim noktada doğurmazsam içimdekini sanki devam edemeyecekmişim gibi bir his... Yazmaktan bahsediyorum. Dolduğum, bir nevi hamile olduğum şeyi yazmaktan...

Daha evvel de benzer bir süreçten geçmiştim yıllar önce. Yine içimdeki bir hikaye içimde kalamamış, dökülmüştü kağıt üzerine. Çok kırık ve çok üzücü bir olayın vesilesi olacağını bilmeden, kendince yazdırmıştı kendini. Herkese söylemiştim o zaman bir şeyler yazıyor olduğumu. İşte o noktada kontrolden çıkmaya başlamıştı. Herkesin bildiği andan itibaren benim için sadece çok yorucu bir sürece dönüşmüştü yazmanın bizzat kendisi. "Ne zaman bitiyor, ne yazıyorsun, bastırıcan mı, kime bastırıcan vs." gibi sorular, bir anda sadece yazıyor olmanın keyfini alıp götürmüş, kendimi kanıtlamam gereken bir konuya dönüştürmüştü benim için yazmayı. O zamanlar hayatımda içinde bulunduğum psikoloji farklı olsaydı eğer, belki tüm bunlarla baş edebilir, daha dik durabilir, beni yoran insanları susturabilirdim. Ama yapamadım. Çünkü ben beni yoran insanları susturmayı, istemediğim şeylere hayır diyebilmeyi de bu iki senede öğrendim.

İşte tüm bunları yaşamış olmaktan ötürü bu sefer çok yakınım bir iki kişi haricinde kimselere söylemedim yine yazmak istediğimi. Bir hikayem olduğunu ve Datça'ya aslında bunun için geliyor olduğumu. Çalışmak, mutfaklardan uzak kalmamak önemliydi ama birincil önceliğim değildi. İnsanların sadece sonuca odaklı, süreci yani yazmanın bizzat kendisinin verdiği hazzı umursamadığı sorularıyla en azından bir süre, elimde kayda değer bir metin oluşana dek uğraşmak istemedim.

Lakin şimdi galiba o noktadayım. Dört aydır hiç durmadan yazdım, yazıyorum. Daha henüz tam neresinde olduğumu bilmiyorum zira hala anlatacaklarım var, dolayısıyla yolum var ama elimde de baktığımda içimde acayip duygular uyandıran epey hallice bir metin. Her geçen adımda şu an hayatımdaki en büyük heyecan haline gelen bir metin.

Uzunca bir süre buraya hiç bir şey yazamadım. Sebebi biraz da budur. Kafamdaki hikaye yazıldıkça o kadar çok zihnimi, beynimi, duygularımı, hayatımı kaplamaya başladı ki, onun haricinde iki satır yazamaz oldum başka bir yere. Niyetim bu zamanlara bitirmiş olmaktı ama planlandığı gibi olmuyor bu işler. Hele yazı hiç. Hiç tahmin etmediği yerlerde tıkanıp günlerce süründürüyor insanı ya da anlatmanın kısa süreceğini düşündüğün bazı bölümler sayfalarca yazdırıyor kendini. Yani daha biraz yolum var.

Neden şimdi paylaştım tüm bunları bilmiyorum. Bildiğim tek şey içimden geldiği... İçimden geldiyse de vakti gelmiş demektir.

Sessiz göründüğüm bunca zamanda aslında belki hayatımın en çok 'ses' çıkardığım dönemini geçiriyorum. Sadece buradan görünmüyor. Merak edenlerden affola:)

26 Temmuz 2012 Perşembe

Bir Ay güzellemesi...

Ay'la garip bir bağ gelişti aramızda. Kendini beğenmişlik edip onu da olayın taraflarından biri yapıyorum ama aslında tamamen bendenizde oluşan bir çekim bu, Ay'da gelişen birşey yok bana karşı:) Bu zamana kadar olan bir durum değildi, herşey Datça akşamlarının hayatıma girmesiyle başladı.

Gökyüzüyle direk bağlantı kurabildiğim bir yeryüzü parçasında yaşıyor olmaktan, çalışırken ya da evde başımı gökyüzüne çevirdiğim tüm anlarda O'nu görüyor olmak müthiş bir keyif verdi bana burda. Özellikle üstünde hiçbir tente ya da gölgeliğin bulunmadığı balkonumda O'na bakarak öyle çok şey okudum, öyle çok şey yazdım ki, o anların hiçbirine şahit olan başka kimse yokken bir Ay vardı beni izleyen. Merak ediyorum bazen, acaba yazdığım her satırı okumuş mudur diye:)

Haksız mıyım ama?

Birkaç hafta evvel geçen yazıda da bahsettiğim gibi mecburi bir İstanbul yapıp, ordaki günler de hep hastane ve ev arasında geçince gökyüzüyle de, yeryüzüyle de olan tüm bağlar kesildi tabi. Günlerin manevi yoğunluğu da ağır olup bir hay huyun içinde sürüklenince hiç üzerine düşündüğüm birşey olmadı elbet bu. Ta ki gece Datça'ya dönüş yolunda Topçular feribotunda otobüsten bir çay içmek üzere inip karşımda yarım aydan hallice tüm beyazlığıyla görene kadar yine O'nu.

"Yine birlikteyiz ha? Kaç gecedir görmüyorum ben seni?" cümlelerinin aklımdan geçtiğini çok iyi hatırlıyorum. Garip gelebilir belki ama gökyüzünde her gece şekil değiştiren bir un kurabiyesi gibi manzaramın bir parçası olmasına o kadar alıştım ve o görüntüsü bana öylesine güzel geliyor ki, feribotta denize yakamozunu bırakmış haliyle görünce O'nu, eski bir dostumla yeniden karşılaşmış kadar keyifli hissettim kendimi.

Mesela bana göre Datça, Ay'ın damga vurduğu bir kasaba Güneş'ten çok. Güneş sadece doğarken karşıki tepelerin arkasından müthiş bir ziyafet çektiriyor her sabah ama 5.30-6.00 arasında gerçekleşen o şöleni izleyebilen çok az. Batarken de deniz tarafından değil, kasabanın arka tarafında evlerin arasına karışarak batıyor. Görkemli batışları da, doğuşları da Ay'a bırakmış, ondan çok da fazla rol çalmak istemiyor sanki. Çünkü eğer sahne alırsa o muhteşem parıltısıyla herkesi gölgede bırakacağını çok iyi biliyor. Kaz Dağları'nda o sahnenin sadece ve sadece Güneş'te olması gibi örneğin.

Özellikle Dolunay zamanlarında denizin üzerinde ufuk çizgisinden öyle bir doğuşu var ki Ay'ın burda, hiç bir makineye sığdıramadım ben o görüntüyü. Ya da bazı geceler, incecik bir hilal olmuş doğarken yine denizin derinlerinden, o önce kırmızıdan sarıya, sonra sarıdan beyaza kayan güzelliğe doyamıyorum bakmaya.

Dün gece ben yine balkonda oturmuş yazarken harıl harıl, o karşımda yarısı ısırılmış bir un kurabiyesi, aklıma şu cümle düşüverdi, kendi kendime gülüverdim: Ay'a giden ilk insan ben olmalıymışım aslında, öyle meftunum kendisine. Şimdi bu satırları yazıyorum, yine karşımda kendisi. Öyle bir bakıyor ki her defasında bana, artık üzerine birşeyler karalamak farz oldu dedim, açtım yeni bir sayfa, yazıyorum şimdi bu satırları.

Yaklaşık bir on gün kadar sonra Dolunay olarak şahlanacak yine gökyüzünde. Ve ben yine yakamazunda denizde olacağım Ay banyosu yapmak için şerefine. Ve farkettim ki, Dolunay'da değil ama gökyüzünde görünmediği ayın o birkaç günlük diliminde daha bir asabi oluyorum ben. Bu da, İstanbul kızı Zero'dan, Datçalı bir kasaba kızına dönüşürken üzerimde yapışan huylardan biri olsun bakalım!

25 Temmuz 2012 Çarşamba

Eski defterler, yeni defterler, gidenler, kalanlar...

Yeni başlangıçlar, üst üste çok denk geliyor bazen. Datça'ya ilk ayak bastığım günlerde, günlüğüm bittiği için yeni bir defter alma vakti de gelmişti. Dindirilemez kırtasiye sevdamın seçtiği, kimbilir içine nelerin yazılacağı tertemiz bir defter duruyordu elimde. Yeni bir şehir, girişinde çok eski değirmenler ve rüzgar güllerinin insanı karşıladığı ufak bir sahil kasabası, çok çok uzun zamandır hayali kurulan yeni bir ev, hiç tanımadığım sokaklar, insanlar, yeni bir iş, iş arkadaşları... Tüm bunlarla ve kimbilir tahmin edemediğim daha nelerle dolmaya başlayacak yeni bir defter...

Bu sabah yine birşeyler karalarken defterime, şöyle bir eskilere de bakmak geldi içimden. İlk sayfadaki tarih 29 Nisan, saat 09:28.

"Muhteşem çam ormanlarına dayanmış Marmaris otogarında otobüsün neredeyse tamamına yakını burada inmişken, Datça'daki yeni hayatıma başlamama sadece bir saatlik bir yol kaldı önümde" diye yazmışım otobüsün içinde. Hatırlıyorum o ânı, heyecanımı... Ve sonrası... Sayfaları atlaya atlaya karıştırırken bazı şeylerin, bana sanki milattan önce yaşanmış gibi gelmesine hayret ediyorum. Oysa zaman dilimi sadece ve sadece üç ay.

Kendi elleriyle defter yapan, teker teker uğraşıp onları diken güzel arkadaşımın defter markası İKİ'nin, yanında güzel notuyla gönderdiği kıymetlim:)

Bazen hayatımızda sanki çok da fazla değişik bir şeyler olmuyormuş gibi hissedip yaşar giderken aslında nasıl da önemli şeylerin olduğunu sonradan bir bakış atınca farkediyoruz eskiye. Yazmak, not almak, oraya buraya çiziktirmek hayatı çok kıymetli bu yüzden.

Şu buraya yazamadığım bir ayda bile öyle çok şey oldu ki misal. Çok kötü başlayan, neyse ki sonrasında kendini gönül ferahlığına bırakan zorunlu bir İstanbul seyahati sıkıştı örneğin. İstanbul, temmuz ortasında dönmeyi beklemediğim, zerre de özlemini çekmediğim, uzaktaki bir şehir olarak duruyordu orda bir yerlerde. Lakin bir sabah karman çorman bir otobüs garının içinde, sürekli korna çalan taksilerin arasında buluverdim kendimi. Unutmuşum n'apiyim! Datça'da aylardır çevre köylere yaptığımız bir iki gezi dışında motorlu taşıta binmedim ki ben.

Bu satırları takip eden dostlar bilirler anneannemin hayatımdaki yerini, izlerini, dünyanın öte yakasında da olsam en çok düşündüğüm kişilerin en başında geleceklerden birinin hep o olduğunu. Çok kötü bir şaka yaptı, çok korkuttu, elimizi, ayağımızı kesti, tüm sevdiklerini İstanbul'a topladı, ondan sonra rahatladı, "tamam" dedi "hepinizi gördüm ya gam yemem, iyileşeceğim" ve çok başarılı bir ameliyattan sonra önce bize, sonra doktorlara söz verdi "bundan sonra kendime daha iyi bakarak yaşayacağım!"

Eski günlükler, yazılanlar, olanlar falan derken böyle biraz muhasebeyle geçen bir gün oldu sanki bugün. Yemyeşil çam ağaçlarını, o ağaçların arasından görülen evlerin çatılarını, uzaktaki muhteşem maviliği izler, bu satırların haricinde başka bir şeyler daha karalarken aklıma düşüverdi bazı şeyler; yazmak istedim. Gidenler, gitmiş oldukları için hayatımıza girenler... Bulunduğum an o kadar kıymetli ki, hayatımdan giden herkese kocaman bir teşekkür göndermek istedim. Şu an burdan başka olmak istediğim hiçbir yer yok. Ve bunu da bana ilk zamanlar kabus gibi gelen bir değişime ve onu tetikleyen zorlu günlere borçluyum.

Evet, bana o günlerde "biraz sabır Zeren, herşey çok güzel olacak, gör bak" diyenler var ya, o zaman muhtemelen hepinizi boğazlamak istiyordum ama siz çok haklıymışınız!:)

25 Haziran 2012 Pazartesi

"Bin ömür verseler binini de burada yerim ulen"*

Kaç kilidi çevirdi kitaplar hayatımda? Sert virajların her birinde direksiyonda bir kitabın satırları olmadı mı hep? Kimi zaman gelip tercihsizce beni bulan, kimi zamansa özellikle benim tercih ettiğim...

Kirpinin Zarafeti deyince örneğin, üç yıl önceye denk gelen, hayatımdaki tüm taşların oynamaya başladığı o yaz gelir aklıma. Bana çok iyi gelen bir yolculuğun dönüş yolunda, bir otobüs koltuğunda okuduğum o romanın ardından, hayatımın o andan sonrasının hiç de öngördüğüm gibi geçmeyeceğini bir ses fısıldamıştı sanki kulağıma. Bir yanım inkar etse de, artık kilit dönmüştü, değişim istiyordum delice. Ve aradığım değişimin, hayatta ne olarak var olmak istediğimden çok, ne olarak var olmak istemediğimin cevapları olarak kusmuştu o kitap yüzüme. Öngörülemeyen hayatlar... Evet, hayatımın standart bir kalıba hapsolmasını istemiyordum.

Şimdi, parçası olmak istediğim o öngörülemeyen hayatın, hiç öngörmediğim bir yazını yaşarken bir kitap esti geçti yine hayatımdan. Üç dört gün sürdü sürmedi, bitiverdi. Daha elime gelmeden sezmiştim başıma gelecekleri; almıştım o dağın çok özlediğim esintisini, sularının serinliğini. Kitabın adı İdeon Tanrıların Yolu, yazarı Orhan Bahtiyar.


Eski adı İdeon, yeni adı Kaz Dağları olan benim memleketimin başrolde olduğu bir roman okuma fikri bile o kadar güzel gelmişti ki kitap elime geçmeden önce. Ezelden beri bu toprakların onlarca, yüzlerce efsaneye, mite gebe olduğunu ama bunun ne yazıktır ki edebiyatta çok az kullanıldığını düşünmüşümdür. Hele de Kaz Dağları... Adımınızı attığınız her toprak, yüzünüzü yıkadığınız her su, meyvesinden çaldığınız her ağaç bir masalın, efsanenin, mitin kahramanı çıkabilir. Dikkatli olmalı, nereye bastığınızı, hangi taşı kaldırdığınızı iyi bilmelisiniz. Kalbinizi salt görünen gerçeklerin sığlığına hapsetmezseniz, o dağın, taşın, suyun, toprağın size hiç susmadan masallar anlatacağına yemin edebilirim.

Dört küsür yılda bu sayfa o bölgenin hayatımda ne kadar önemli bir rolü olduğunun hikayelerine şahit oldu pek çok kez. Ve ilk defa elimde bana İdeon'un masalını anlatan bir roman tutuyor olmak, üstelik de uzun yıllar o bölgede yaşamış, dolayısıyla ruhuna da, kalemine de dağların rüzgarından çok şey katmış bir yazardan... Datça'dayken Kaz Dağları'nı, 31'imdeyken 21. yaşımı, Knidos'un efsanelerini dinlerken Sarı Kız'ınkileri özlemek gibi oldu bu sefer benimkisi.

Hep içimden geçirdiğim bir düşüncedir: keşke her memleketin bir Ursula Le Guin'i olsa; toprağın fısıldayacağı onca efsaneyi, gizi, kulaktan kulağa anlatıla anlatıla büyüyecek hikayeleri duyacak, üstüne de bunları kendi hayalgücüyle harmanlayacak kalemler... Havaya karışıp gitmeden kağıda yapıştırsa ağacı, meyveyi, orman kuytularındaki göletleri, tabiat kadar doğal insanın evrenle uyumlu yaşam akışını... Biliyorum çok çok farklılar - neden aynı olsunlar ki zaten - ama bir ilk romanla böylesi bir denemenin altına girmek, yirmi yıla yaklaşan oradaki yaşamını, hatta belki teşekkürünü İdeon'a kelimelerden bir armağan gibi sunmak, çok kıymetli bir çaba, hem edebiyat adına, hem Orhan Bahtiyar'ın kendisi adına.

Roman içinde bir romanla karşılaştım aslında okurken. Ya da belki roman içinde bir masalla demeliyim. Çünkü kitabın beni asıl etkileyen ikici kısmı kesinlikle bir masal tadındaydı benim için. (Bu aralar, elleri ağzında kucağında oturduğu dedesinin anlık uydurma masallarını hayretle dinlediği zamanları hatırlayıp anan ve 4-5 yaşlarında etrafındaki kalabalık masalcı topluluğunu özleyen Zeren'e, tam da zamanında göklerden gelen bir armağandı belki bu roman, olamaz mı? Üstelik kitapta tereddütsüz en sevdiğim karakter Yorgan Dede'nin koca göbeği, askıları ve bembeyaz sakallarıyla benim dedemin birebir tarifi olduğunu kim inkar edebilir?)

İdeon'un son satırları, balkon ve ben... Bir de görünmeyen, gözümdeki birkaç yaş...

İkinci Dünya Savaşı'nın son zamanlarında birbirinden çok farklı karakterlerdeki bir grup Alman ve Amerikalı, sonucu itibarıyle herkesin başına gelmesini dileyebileceği, ama ilk etapta korkunç bir tesadüfle yeryüzünde bir cennete düşerler. Bize farklılıklarımızla birlikte yaşayamayacağımızı, ancak kutuplaşıp gettolaşarak yaşayamanın mümkün olduğunu sürekli kodlayan bu dünya düzeninin tersine, farklılığın zenginleştiren güzelliğini anlatıyor Orhan Bahtiyar. Çünkü o da suyunu içtiği topraklardan biliyor bunu.

Kaz Dağları'nın doğal güzelliğini yıllar boyu yaşamış biri olarak kitapla birlikte dolaştığım tüm patikalarda, göletlerde birebir yaşadım tekrar o güzellikleri. Gün doğumu ve gün batımının gerçekten bir şölen gibi yaşandığı dağlara o kızıllıkların nasıl güzel yakıştığı ve bunu kelimelere ancak böylesi özümsemiş birinin dökebileceği tereddütsüz bir gerçektir.

Mevsim kahverengiye dönerken Datça dönüşü çok özlediğim o topraklara uğramak, bu romandan sonra iyice farz oldu. Burhaniye, Ören, Kaz Dağları rotalı bir İstanbul yolculuğu ancak azaltabilir Datça'dan ayrılışımın burukluğunu. Üstelik kitabı okuyup okudukları yerleri görmek isteyenlere yazarından güzel de bir jest olabilir belki. Kendisi zamanı ayarlanırsa kitabı eşliğinde okuyucularıyla o suların peşinden akmaya, Zeus'un mabedine tırmanmaya, köylerde en güzel kahvalatılarla sizi buluşturmaya, zeytin diyarının ölümsüzlüğünün sırrını vermeye talip:) Tamam sonuncusu biraz abartı olmuş olabilir ama hayat, masallarla güzel değil mi?:)

*Başlıktaki cümle o coğrafyanın insanı, bizzat kanlı canlı bir kitap kurduna aittir. Kitabı okursanız, kendisiyle de tanışırsınız.

18 Haziran 2012 Pazartesi

Şekerpareleri takdimimdir!

Bana nerelisin diye sorduklarında doğduğum yeri değil, gönlümü bağladığım, suyundan, toprağından en çok nasiplendiğim yeri, Burhaniye/Ören'i söylemek isterim hep. Çocukluk ve ilk gençlik yıllarımın her yazını geçirdiğim gönül memleketim, Kaz Dağları'nı karşısına almış, sanki sevdiğinin ayaklarına kapanan bir sevgili gibi yerleşmiştir Edremit Körfezi'nin kuytularından birine.

Her nereye gidersem gideyim, her nereye tutkuyla aşık olursam olayım, hiç unutulmayan o ilk aşk gibi bende yeri hep bâki kalacaktır. Bundan sonra yaşayacaklarımın bilgisinden muaf, yine de çok yürekten kuruyorum bu cümleyi. Cünkü aslında bir yeri o kadar özel ve unutulmaz kılan oranın güzelliğinden ziyade, üzerindeki emek oluyor. Yaşamaya, insanlarına, esnafına, toprağına, evinize, çiçeklerine verdiğiniz emek... Ve Ören'in benim üzerimde, benimse Ören'nin üzerinde öyle büyüktür ki emeklerimiz... Daha evvel pek çok kez yazdığım, burada da paylaştığım gibi...

Şekerpareleri takdimimdir:)

Datça'ya bu baharda adımımı attığım gün vuruldum, doğru ama şu da bir gerçek ki emek terazisinde ağırlığı daha uzunca bir süre hafif kalır buranın.

O emek öyle bir şeydir ki, bazen nereye giderseniz gidin kovalar sizi, peşinizden gelir. Unutmaz, vefalıdır. Burhaniye'deki evin bahçesinde, dikilirken ufacık bir velet olduğum benim boyumdan küçük kayısı ağacının haşmeti, yıllar içinde aldı yürüdü. Her ikimiz de çocuktuk, artık kendi türlerimizin koca yetişkini. Büyüsün, kocaman olsun, dikili olduğu bahçenin köşesini gölge etsin, cümle alemi kayısıya doyursun diye bekledik, o bize âlâsını verdi. Hiç ummaz, beklemezken dünyanın en lezzetli şekerpare kayısılarını yetiştirdi. "Bu kayısı ise bundan önce yediklerim neydi" dedirten bir süpriz oldu çıktı.

Ve iki gün önce kapımda koca bir koli, bu sıcaklara rağmen güzelliklerinden hiç bir şey kaybetmeden gelip buluverdiler beni. Diyorum ya, bazı emekler çok vafalıdır, hep bulurlar sizi. Anneme geçen gün telefonda "Bizim kayısıdan sonra yediğim kayısılardan hiç tat almıyorum" demem yetti. Bu sayede benim çocukluk arkadaşı, Ege sahillerinde güzel bir yolculuk yapma şansına da sahip olmuş oldu:)


Tatlıyla hiç aram olmamasından sebep, reçeli de kahvaltılarda hiç aramam. Ama reçel yapmaksa söz konusu olan, orada bir durmak lazım. Bir kavanozundan olsa olsa benim boğazımdan bir yemek kaşığı kadarı geçecekse de, olabilecek bütün meyvelerden reçel yapmak isterim. Bir gece boyunca şekere yatmış o meyvelerin eve yaydığı kokuyu duyan, üzerine de kaynayan reçelin kokusunu ekleyen, ne demek istediğimi çok iyi anlar. Mutfağa tutkun olmak da böyle bir şeydir işte. Sadece karın doyurmak üzerine kurulu bir şey değildir mutfak. Her zaman illa yiyeceğin şeyi pişirmek değildir keyif veren. Bazen en az yemek kadar önemlidir o pişirme halinin rayihâsı. Kokuya tutkun olursun, yaparken kullandığın yaratıcılığa tutkun olursun, kullandığın malzemelere tutkun olursun. İşte bu yüzden mutfağın sadece yeme halinin kendisiyle alakalı olduğunu söyleyen halt etmiş.

Lakin ben böyle, istersem reçel yapmanın ne kadar güzel olduğuna dair şiir yazayım, çok sevdiğim meyvelerin her biri reçel olmayı bekleyemeden mideyi boyluyorlar. Şimdi benim kayısılarla da öyle bir bakıştık karşılıklı. Ne güzel olur sizin reçeliniz dedim. Ama sadece dedim:)

Son zamanlarda hep çeşitli vesilelerle andığım, her gün telefonda en az 10-15 dakika annemden günlük rutin hikayelerini dinlediğim Burhaniye'me, Kaz Dağları'na, mis gibi dağ sularına selam olsun!

5 Haziran 2012 Salı

Apoletlerinizi sevmiyorum, sahici olanı alayım!

Araya koca bir haftaya yayılan hapşırık, tıksırık yüklü bir hastalık girince yazmak mümkün olmadı tekrar. Aslında bir önceki yazıdan devam etmek istediğim söyleyeceklerim vardı daha. İnsan olmak ve hakikilik üzerine...

Genelleme yapmayı pek sevmem ama yine de şöyle bir öngörüm var. Doğaya özden ne kadar yakınsa bir insan, kendiyle de, etrafıyla da, insanlığıyla da daha barışık ve dolaysız oluyor sanki. Zorla değil, içten, yürekten gelen bir sevgiyle toprakla uğraşan, denizin nimetlerine yaşamını açan, domatese, salatalığa, ağaca değen insan, o doğallıktaki temiz enerjiyi ruhuna katmamazlık edemez gibime geliyor. Doğaya hükmetmek değil, o hükmün bir parçası olduğuna inanmak...


Geçen haftaki köy gezimde, zaman zaman zaten hep düşündüğüm bu konuları tekrar hatırlamama neden olan bir iki insanla tanıştım. İçinin nurunun yüzüne yansıdığına inandığım insanlar vardır kesinlikle. Üstüne bir de yaşın getirdiği bilgelikler eklenince...

Geçenlerde konuştuğum bir tanıdık, önünde saygı duruşu yapıp yerlere kadar eğileceğim Sean Penn'in muhteşem filmi Into the Wild'a da gönderme yaparak "o filmdekine benzeyen bir halin var senin, bir şeyden kaçıyorsun ama ne olduğunu anlayamadım" dedi bana. Dışardan belki öyle görünebilir ama aslında kaçmıyorum, arıyorum. Ve insan, aradığı şeylerle karşılaştığını gördükçe 'arıyor olma halinin' daha çok farkına varıyor.

Taşa, toprağa, havaya, hayvanlara, denize yakın olmak... Hayatımı, ruhu balgamlar içindeki insanların tükürüğe boğmasını istemiyorum artık. Şehirlerde ayakta kalabilmek, varolabilmek için dişlerini sivriltmesi gereken ve hatta o dişleri kullanma zorunluluğunda olan bir yaratık türü artık insanoğlu. Bu iş hayatında da böyle, özel hayatlarda da. Acımasızlık, doyumsuzluk, yetmeme, hep daha, daha, daha fazlasını isteme... Daha çok para, daha çok ten, daha çok kadın, daha çok erkek, daha çok mevki, daha çok itibar... Niceliğin yanında niteliğin suratına bile bakılmayan bir düzen.

Bazı erkekler var örneğin, böyle omuzlarından tutup "bir sakin ol, bak tamam söz sana, bütün kadınlar senin olacak ama gözünü seveyim bir rahatla, sakinleş, nefesini bir düzene sok" deyip içlerindeki o çözemediğim 'o da olsun, bu da olsun' halini rahatlatmak istediğim. Aynı şeyi yapan kadınlar da vardır belki, derdim cinsiyetçilik yapmak değil, insan. Neredeyse herkesin artık birbirine "sevgilim olur musun?" diye değil, "yedeğim olur musun?" diye soracağı bir hale gelmesi sevginin hüküm sürmesi gereken tüm anların ve hallerin. 1. yedek, 2. yedek, 3. yedek... Şansın varsa bilirsin kaçıncı yedek olduğunu. Değil başıma böyle şeyler gelmesini, ben bu yapaylıklara şahit olmak dahi istemiyorum artık.

Hayalim...

Yürüyüş yaptığım sabahlarda sahile minicik tekneleriyle yanaşan o karı kocayı ne zaman görsem, alacağım olmasa da sırf aralarındaki o sessiz ama bana çok samimi gelen iletişimi izleyebilmek uğruna balık almaya gidiyorum yanlarına. Adamın balığı ayıkladığı o 10 dakikalık süre içinde muhabbet edip hayatlarındaki tüm meselenin, denizin onlara bir gün sonra sunacağı nimetlerden çıkacak rızka bağlı olduğunu görmek... Birinin 'hanım'ından, diğerinin 'bey'inden söz ederkenki saygısına tanık olmak...

- Allah bize çocuk vermedi be abla. Ama biliyon mu şu denize o kadar tutkunum ki çocuğuma denize verdiğim emeği veremezdim belki de. İçimi bildiğinden yukardaki, sen elindekiyle yetin demiş de olabilir bana. Ben hanımı bile beğendikten sonra görüşmeye ilk denize getirdim onu.

- He ya, mayonu da al gel deyince şaşırdım ilk. Başkası olsa "ahlaksıza bak sen" derdim de, bizim köyün bildik 22 yıllık çocuğuydu, bilmeyen yok bunun deniz sevdasını, diye gülümseyerek anlattıkları, dinlediğimde içimi yıkayan bir diyalog... Hayata ve onun sunduklarına sakince teslim olmak, yırtmamak, yırtınmamak, sahip olduklarını sevmek, onların kıymetini bilmeye çalışmak, bardağın hep dolu tarafını görmek... Ama ne yazık ki artık marifet, sahip olamadıklarına odaklanıp sürekli şikayet etmekten geçiyor.

İşte bir bu insanlara bakıyorum örneğin, sonra da Camus okumuş, Sartre okumuş, Kafka okumuş ama sadece okumuş o 'şehirli' insanlara. 20'li yaşları boyunca bu amcaların söylediklerini çok önemseyip yaşamını onların dertleriyle, sorularıyla dolduran ve hayatına da bunları doldurmuş insanları tercih eden ben (otomatik bir çekimdi de bu bir nevi), şimdi 30'ların başında artık ne istediğimi daha iyi bildiğimi düşünüyorum. İçlerine hiçbir hazzı, okumuşluğu, birikimi işleyememiş insanlardan uzak olmak istiyorum. Ne kadar 'birikimli' olduğunu, çantasındaki tüm 'ganimetlerini' yere sererek göstermeye çalışan bohçacı teyzeler gibi ortaya döken bu beyler ve bayanların içi kof şekilciliğinden gına geldi artık. Ağır geliyor yapaylıkları. Bir insanın hayatla kurduğu bağı entellektüel seviyesine göre belirlemek... Sadece minicik bir toplu iğneyle patlatılabilecek kocaman bir balon bu. Özünü, temelini sağlam oluşturamamış insanların üzerlerine yapıştırdıklarında 'şık' duracağını düşündükleri sahte entellektüel apoletler sadece. Bizim memleketimizdeki üniforma aşkı gibi. Görüntüyü "afilli" yapalım, içini doldurmasak da olur.

Ben tam bu yazıyı yazarken yazıştığım bir arkadaşımın sorduğu soru: çoğu arkadaşım Bach dinler ama kaçının yüreği o coşkuyla dolar, haz duyar? Bulamadım.

Çünkü bence bir "Bach dinliyor olmanın etiketi" var, bir de "Bach dinlemeyi sevmek" var. Coşku, haz ve tutkunun ikincisinde saklı olduğuna inanıyorum ben. Hani matematikte kullandığımız "büyük > / küçük <" simgeleri vardır ya, "Bach'ın kim olduğunu bile bilmeyen insanlar" > "Bach dinlemenin apoletlerine hayran insanlar".

Ne sebzenin, meyvenin doğal olanına uzak yaşamak istiyorum artık, ne de insanın.

28 Mayıs 2012 Pazartesi

Dün masaldı, bugün uyandım, neyse ki hala Datça'dayım!

Dağların eteklerinde, yemyeşil ağaçların arasına gelip konuvermiş bir köy evi. Öyle ki tepesindeki çanaklar falan olmasa bir insan yapımı olduğuna inanmak zor. Sanki doğa, taş, toprak kendiliğinden elbirliğiyle duvarlarını örüp ortaya çıkarıvermiş gibi. O kadar bütünlük içinde bulunduğu doğal ortamla; gözlerimin hep aşina olduğu o ayrıksı betonlara ters.

Dışarısı ne kadar sıcaksa evin içine girdiğimde o kadar 'temiz' bir serinlik karşılıyor beni. Taş duvarlar üflüyor sanki varoluşlarındaki serinliği içeri.


Bir pazar sabahı kahvaltısı için yeni tanıştığım doğma büyüme Datçalı güzel insanlarla geliyorum bu çok içten köy evine. Biz içeri girdikten sadece 10 dakika sonra, yere serilen tertemiz bir örtünün üzerine geliyor kocaman, yuvarlak bir kahvaltı tepsisi. İçinde yok yok. Elim boş gelmeyeyim diye fırından aldığım börekler tepsideki en yapay yiyecekler. Köy tereyağı, kırık yeşil zeytinler, bahçedeki kümes ahalisinin masamıza kahvaltı ikramı köy yumurtaları, Datça'daki insanların önemli geçim kaynaklarından biri olan bal, mis gibi biberler, salatalıklar...

Evine gelmiş insana ikram yapmanın, onu evinden mutlu uğurlamanın telaşı üzerinden hiç eksilmeyen ev sahibi sıcaklığını alıp pamukların içine saklamak istiyorum. Normalde gözlerin üzerimde olmasından çok rahatsız olan ben, sadece keyif almamı isteyen bu samimi gözlerle mutlu oluyorum. Kahvaltı bittikten sonra içi badem dolu kavrulmuş kuru incirler geliyor sofraya. İnanılmaz, muhteşem bir lezzet, başka bir şey diyemiyorum.

İncirler yenirken hayatımda duyduğum en samimi diyaloglardan birine şahit oluyorum. Ailenin kızlarından biri ve enişte arasında geçen bir diyalog, her cümlenin arasında kahkahaların yankılandığı... Kız diyor ki:

- Dün gece gene babam eti kavurmayı becerememişim diye küstü bana. Söylendi söylendi söylendi, ben de beğenmiyorsan sen yap dedim diye küstü, gitti yattı.

Enişteden alaylı cevap geliyor hemen:

- Ee bayrama kadar barışır mısınız acep?

- Ne bayramı? Sabaha dut silkerken bir baktım geldi yanıma "bak o tarafta daha dolu var" deyip yol gösteriyor bana:)

- E kızım buna küslük mü denir ki! Muhabbet yenilemek derler buna. Muhabbetiniz yenilenmiş sizin:)

Nasıl hoşuma gidiyor bu iki kelimenin yan yanalığı. "Muhabbet yenilemek"...

Tüm bu yeme-içme, sohbet faslı bitip evden ayrılırken ben düşünüyorum kendi kendime; köyde bağdaş kurup oturduğun yer sofrasının doğallığı mı, havanın temizliği mi acaba bu kadar yiyip hiç yememiş gibi hissettiren? Tüm cevapların geçerli olduğu sorular vardır; bu da onlardan biri.

Yanımdaki esaslı rehberim Datça'nın kurdu. Ama gerçek bir kurt; girip çıkmadığı tek bir delik dahi kalmamış. Köylerde fink atıyoruz; beyaz badanalı, kıvrıla kıvrıla dönen sokaklarda kayboluyorum. Cismî değil, zihinsel bir kayboluş. Mümkün olsa da bulunmasam.

Ve en sonunda çok gitmek istediğim yerlerden birine kırıyor direksiyonunu. Knidos, ah Knidos... Akdeniz'le Ege'nin buluştuğu, en kadim uygarlıklara ev sahipliği yapmış, günümüz 'uygarlığı'nın kıymet bilmezliğini muhteşem doğal güzelliklerin şahaserliğiyle görmemeye çalıştığın bir cennet...

Knidos yolunda...

Ben büyülü bir ruh gibi bir sağa bir sola dolanır; her gördüğüm manzarayı içime çekip zihnime kaydetmeye çalışırken, ne yaparsam yapayım asla bu güzelliği bütünüyle kaydetmeyi başaramayacağını bildiğim makinemle de çekmeye çalışıyorum bazı kareleri. Ama yok, nafile! İmkan yok, hiç bir makine bütünüyle kaydedemez bu güzellikleri.

Rehberim, duyup duyabileceğim en güzel hikayelerden biriyle şahlandırıyor o keyif anlarımızı. Akdeniz'le Ege'nin tam birleştiği, gidilmesi yasak olan o keskin noktada bembeyaz bir fener var, Knidos'un hemen her yerinden görünen. Rehberimin babası, bilmem farkında mı ama dünyanın en şanslı insanlarından biri çünkü o fenerin sorumlusu. Arkadaşım anlatıyor:

- Birkaç şişe şarapla gecenin bir körü arkadaşı mı da alıp gittiğimde oraya, söz veririz birbirimize, fenerin 20-30 saniyede bir her yanan ışığıyla bir yudum da kadehten bize diye...

Knidos... Önüm Ege, arkam Akdeniz...

Farkında olmadan bir masalın içine düştüm galiba. Bazen mutfakta delicesine yorulduğum, bütün uzuvlarımı mutfak tezgahlarının üzerinde bırakıp sürünerek eve döndüğüm gecelerde "nolurdu benim de biraz daha normal bir hayatım olsaydı" dediğim anlar oluyor:) Ama sonra uyku, yorgunlukları temizleyince kendi gerçeğime sarılasım geliyor, zorluklarına bile.

Bazı günlerin sonundaki bir kadeh, denizin dibindeki bir tutam yosun gibi. Onsuz asla olmaz. Böyle bir günün kaçınılmaz tek bir sonu vardı, Palamutbükü'nde deniz kenarında, günün tüm güzelliklerini demleyecek birkaç kadeh rakı...


Bozulmamışlığa, temizliğe, sahiciliğe dair daha yazmak istediklerim var aslında. Doğanın değil, insanın bozulmamışlığına dair... Bir sonraki yazıya kalsın o.

Sadece bir cümle... Dün gerçekten hakiki insan kokusu aldım ben. Tanıyan bilir o kokuyu.