13 Kasım 2010 Cumartesi

Ara Kafe'de bir dost kazanmak!

Pırıl pırıl güneşli bir tatil gününde bir İstanbullu'yu en çok ne mutlu eder? Ya Boğaz kenarında bir yudum taze demlenmiş çayı yudumlamak ya da İstiklal Caddesi'nde salına salına dolanmak, gözüne kestirdiğin dükkanlara/kitapçılara girip çıkmak, kafelerde soluklanmak... Ben ikinci gruba girenlerdendim bugün.

Saat 2'de önce satırlarıyla buluştuğum, bugünse suretini de tanıma şansı edindiğim bir dosta verilmiş bir randevu olunca İstiklal'de, bana düşen, yollara biraz daha erken dökülüp kendime bir de güzel bir kahvaltı armağan etmekti.

İstiklal'e girdiğim zaman garip bir ruh halinde hissediyorum kendimi. Bugün özellikle bir koşturmaca içinde olmadığımdan bunu çok daha net hissettim. Bir sağda bir solda dizili onlarca dükkanının neredeyse her birinde bir hatıra biriktirmiş olmanın verdiği bir doluluk hali hissettiğim. Dile kolay, hayatımın son on yılı çok yoğun bir şekilde bu sokaklarda, dükkanlarda, kaldırımlarda, kafelerde geçti. Sanki dükkanlar ben önlerinden geçerken vücuda gelecekler de birbirimize derin, içten bir selam çakacakmışız gibi. Onlar "biz hala buradayız" diyecekler, ben de onlara "ben de hala buradayım" diye gülümseyerek cevap vereceğim. Yeni anılar, yeni insanlar, yeni başlangıçlar yaratmak için...

Özlediğim tüm dükkanlara girip çıktım. Kitapçılardan, hızmalarına bayıldığım takıcıdan, hediyelik eşyacılardan ağır cep hasarları almadan çıkabildiğim için kendimi tebrik ettikten sonra kuru kuru tebrik olmaz diyerek attım kendimi Ara Kafe'ye. Bilenler bilir, sokağa taşan masalarıyla (hele de böylesi güzel bir İstanbul gününde) Ara Güler'in özel fotoğraflarıyla İstiklal'in en kişilikli mekanlarından biridir Ara Kafe.

Ömrümün sonuna kadar peynirli menemen ve çayla kahvaltı edebilecek bir insan olarak açık büfe kahvaltıya burun kıvırıp favori kahvaltımı sipariş verdim. Per Petterson'un At Çalmaya Gidiyoruz'u, peynirli menemen, çay ve birkaç dilim ekmek bir arada çok güzel gidiyorlar, bilginiz olsun:)


At Çalmaya Gidiyoruz, geçen yılın kitap fuarından bu yana aklımda olan bir kitap. Ara Kafe'de kahvaltı eşlikçim olarak ilginç dakikalar geçirdik kendisiyle. İlginç çünkü çevrilen her sayfa beraberinde bir merakı sürükleyerek geliyor arkasında. Kuzeyli durgunluğu, sakinliği ve durağanlığı olan bir kitapmış gibi ilerlerken bir yandan da satır aralarında soğukkanlı, tüyler ürperten bir gizem barındırıyor sanki. Okurken ilerleyen sayfalarda olabilecek olanlardan tırsıyorum, böyle bir his oluşturdu şu an okuduğum 50 sayfa bende.

Kahvaltı, çaylar, kitaplar derken saat 2'yi vurmadan beklenen dost sokağa dönüverdi. Garsonlar hakkımızda ne düşünmüşlerdir bilmiyorum ama ilk iki saat sohbetin akışından bir sipariş vermeyi bile akıl edemedik. Sonraki 3 saatse patlama noktasına gelmiş olmamıza rağmen sohbete dur diyememekten tuvalete gitmeyi...:)

Zamanın nasıl geçtiğini anlamadığım çok keyifli bir sohbetle hayatımın bundan sonrasında var olacağını hissettiğim çok özel bir insan kazandığımı hissettim. Kimi farklı kimi benzer yollardan yürümüş, aynı yaşta, farklı mesleklerde iki kadının yolu Ara Kafe'de kesişti bugün. Kitaplardı sanırım bugünümüze yine damgasını vuran. Zaten bizi de bir kitap buluşturmuştu. İmkansızın Şarkısı... Ve yine kitaplarla devam edecek yolumuz. Belki bir kitap klubüyle... Araya yogayı, reikiyi, şarapları, yemekleri de serpiştirerek yolumuzu renklendireceğiz.

Güzel günler bizi bekliyor, ne dersiniz?:)

10 Kasım 2010 Çarşamba

Marco Bakkal

Her şey on gün evvel, Galapera Sanat Evi'nin öykü atölyesi çalışmalarına katılan arkadaşımın "7 Kasım Pazar günü Galapera'nın düzenlediği Hasköy gezisine katılmak ister misiniz?" mailini okumamla başladı. Haliç'in, bu diğer yerlerine göre daha sessiz kalmış, tarihi, pek çok medeniyet barındırmış köşesine hayatımda kaç kez ayak basmıştım? Sadece iki... O da Koç Müzesi'ni gezmek için, o kadar... Ne kadar acıklı! "Bu kış yaşadığın bu şehri tanımak için zaman, emek ve bolca adım harcayacaksın Zeren" diye kendime verilmiş sözlerimi de hatırlayarak saniyesinde cevap yazdım: "Tabi ki katılırım!".

Pazar sabahı saat 11'de Tünel'de tramvay durağında mis gibi bir sonbahar havası temizliğinde başladı yolculuğumuz. 20-25 kişilik olan grubumuzun bindiği minibüs bizi Haliç kıyısına, eski Galata Köprüsü'nün ayaklarının dibine bırakınca karşımdaki görüntüyü hazmedebilmek için bir süre gruptan uzaklaştım, bedenen değilse bile ruhen.

Eski Galata Köprüsü'nü hiç görmeye gittiniz mi? Terkedilmiş, eli ayağı tutmakta zorlanan, gözleri eski gücünü kaybetmiş geçkin bir insan gibi... Terkedilmiş ama ruhunu kaybetmemiş. Bunu da, tırmanarak üzerine çıkıp fotolar çektirdikten sonra hepimizin inmesinin arkasından çıkardığı seslerden anladık en çok. Evet, inanılmaz ama gerçek... Üzerindeyken ses çıkarmayan ve hareket etmeyen köprü, bizler inip aşağıda bölgenin tarihi geçmişi üzerine konuşurken birden inlemelere, gıcırdamaya ve hareket etmeye başladı. Hatta konuşup gülüştük kendi aramızda "Acaba ziyaretimize sevindi de o yüzden mi çıkarıyor bu sesleri, yoksa sessiz ve ebedi uykumda beni böyle rahatsız edenler de kim mi diyor da çıkarıyor?" diye.


İstanbul üzerine bir gezi yaparken insanın içinin burkulmaması, hüzünden uzak kalması pek mümkün olmuyor ne yazık ki. Çünkü taşı toprağı altın denilen bu şehrin her taşında ve toprağında yitip gitmişlikler, hazin öyküler, kaybolmuş değerler, medeniyetler ve kültürler var. Çok güzel, mimarisi belli ki sadeliği oranında değerli olan bir sinegog, bugün nargile kafe olarak kullanılıyor. Sakın şaşırmayın! Yani öyle avlusu, bahçesi falan değil, bizzat içi... Eskiden insanların ibadet ettikleri ve hala bu ibadetin izleri duran bir sinegogda insanlar nargile dumanlarını üflüyorlar taş duvarlara. Şunu düşünmeden edemedim, özellikle Avrupa'da ya da Amerika'da eski tarihi bir cami bugün hamburgeciye dönüştürülse nasıl tepki verir bu ülkenin insanları? "Bize bunu nasıl yaparlar" hezeyanıyla muhtemelen youtube yasağında gerçekleşen mantığın bir devamı olarak söz konusu ülkeye Türk vatandaşlarının gitmesi YASAKLANIR mıydı dersiniz? Olabilir, şaşırmamak lazım!

Hasköy, özellikle İspanya'dan kaçan Musevilerin ve biraz da Rumların yaşadıkları bir semtmiş Osmanlı zamanlarında ve cumhuriyetin ilk 25 yılında. Sonra ne mi olmuş? Hep bildiğimiz ötekileştirmeler, tek tipleştirmeler, farklı olanlara tahammülsüzlükler, halkları korkutup yıldırıp kaçırmalar... Elbet bu politikalardan nasibini alan bir semt Hasköy de, tıpkı diğerleri gibi.

Haliç'i dikine kesen dar yokuşlu sokaklardan semtin içlerine doğru ilerliyoruz. Metruk, viraneye dönmüş, nargile kafe olarak bile kullanılmaya değer görülmemiş(!) birkaç sinagog daha çıkıyor karşımıza. Halen faaliyette olan ve biz gezerken yarım saat içinde iki çok sevimli ikiz bebeğin vaftizinin gerçekleşeceği bir Romen kilisesini geziyoruz; çok sıcak ve girerken dış atmosferi tamamen dışarda bıraktığınız bir avlusu var (bu duyguyu pek çok kilisenin avlusunda hissetmişimdir), hani bir söğüt agacının altındaki banka oturup ciltlerce kitap bitirmelik...

Sonra bölgede faal olan tek sinegogun bulunduğu sokağa geldiğimizde rehberimiz Jale Sancak "şimdi sizi hemen bir sokak arkada bulunan Marco Bakkal'ın olduğu yere götürmek istiyorum" diyor "buralarda kime sorsanız, tanınır bilinir bir şahsiyetmiş Marco Bakkal, adeta semtin bir sembolü gibi". Hemen adımlarımızı o yöne çeviriyoruz. Ve bahsedilen bakkalın önüne geliyoruz.

Marco Bakkal'ın, 'bakkal' kısmı duruyor ama 'Marco' kısmında yeller esiyor elbette. Şansımıza hemen karşı apartmanın girişinde duran tombulca, son derece tonton ve cana yakın bir amca kalabalığımızı görünce lafa karışıyor. Marco Bakkal'ın bakkalını görmeye geldiğimizi söyleyince de oooo bir sevinçle başlıyor "ben 8-9 yaşındaydım onun çıraklığını yaptım, çok severdim kendisini" diye anlatmaya. Belli ki amcam çok eski bir Hasköylü. Böyle ayaklı bir tarih kitabına rastlamış olma fırsatını kaçırmayan Jale Hanım, hemen "O zaman biraz anlatın Marco Bakkal'ı bize" deyip zaten konuşmaya meyilli amcamın iyice hevesle anlatmasına neden oluyor.

"Marco Bakkal, iyiliğiyle, dürüstlüğüyle, sevgisiyle buraların simgesiydi. Onu herkes tanır, çok severdi. Ama o zaman çok başkaydı buralarda her şey. Yıllarca yanında çıraklık yaptım, çok iyiliğini gördüm". Kimbilir neden (tahmin etmek de çok zor değil aslında, amcamın da pek söylemek istememesinden de anlaşılacağı gibi) yıllar önce terkedip ayrılmak zorunda kalmış Marco Bakkal çok sevdiği Hasköy'den ve Şişli'ye yerleşmiş. Beş yıl önce de orada vefat etmiş. "Beş yıl evveline kadar birkaç ayda bir sürekli elini öpmek için giderdim Marco Bakkal'a, onu hep çok aradık" diye de devam ediyor sözlerine. Şimdi Marco Bakkal hala bakkal ama başkaları tarafından işletiliyor.

Marco Bakkal'ın bulunduğu sokaktan ayrıldıktan sonra da pek çok yer dolaştık, eskiden Kadı Mahkemesi olan yani insanlar hakkında hükümler verilip idamların yapıldığı ama şimdi çay bahçesi olan - Hasköy'de bu durum çok ilginç, tarihe verilen değer, nargile kafe ya da çay bahçesi boyutunda dolanıyor - bir yerde soluklandık, daha 2 gün önce 9 yıllık bir restorasyondan sonra halka yeniden açılmış olan Aynalı Kavak Kasrı'nı dolaştık ama benim ruhum Marco Bakkal'ın orada kalıverdi. Ayaküstü on dakikada anlatılan o hikayede... Kimbilir söylenmemiş ne acılar, ne sevinçler, ne kopuşlar, ne sevdalar gizliydi o hikayenin içinde...

Ruhun şad olsun sevgili Marco Bakkal... Gittiğin yerde buralarda olduğundan daha az acı vardır umuyorum...

8 Kasım 2010 Pazartesi

Ya şundadır ya bunda...

Blog dünyasının bazı ritüelleri vardır. Burası öyle kimliksiz, kişiliksiz bir dünya değildir. Uçsuz bucaksız bir ilişkiler dünyasıdır. Hem içsel ilişkiler, hem dışsal... Kendi içimizden çıkan cümlelerle bizim dışımızdan insanlara ulaşır, bir ilişki kurarız.

Ve mimler... İşte blog dünyasının en başta gelen ritüelidir mimler. Normalde pek hoşlaşmadığım bu zoraki soru-cevap olayında bu sefer son derece keyifli bir mimle karşılaştım. Sevgili Leylak Dalım gönderdi, ben de memnuniyetle kabul ettim.

İşte bu keyifli mimin konusu:

Kitaplığınızın karşına geçin. Gözlerinizi kapatın. Derin bir nefes alın. Elinizi kitapların üzerinde gezdirin ve birini seçin. Şimdi gözlerinizi açın. Bir kitap seçmiş durumdasınız. O kitabı satın aldığınız ya da hediye gelmişte olabilir anı hatırlamaya çalışın. İlk kez okuduğunuzda neler düşünmüştünüz, hatırlayın. Şimdi sayfaları şöyle hızlıca bir dolanın ki, kitabın kokusu burnunuza gelsin. Evet, ne güzel bir koku bu! 55. sayfayı bulun. Sayfayı tekrar okuyun. Sayfadan bir paragraf seçin ve mim konusu olarak bunu blogunuza yazın. Daha sonra siz de arkadaşlarınızdan üç tanesine cevaplaması için gönderin.

Mim Kuralları:
- Mimlenenler mimi cevaplamak zorundadırlar, mim bozulamaz.
- Mimin bozulması teklif dahi edilemez.
- Mim yalnızca 3 kişiye gönderilebilir.
- Karşılıklı mimlemeler yasaktır.
- Mim, her bir blog için sadece bir kez cevaplanabilir.
- Mim kurallarının ilk 6 maddesi değiştirilemez.

Teferruatları geçip hemen konumuza geçiyorum.

Geçtim kütüphanemin karşısına. Acaba hangi rafın önüne doğru gitsem diye bakına bakına dolanırken birinin önünde duruverdim ve gözlerimi kapadım. Bakalım bahtımıza hangi kitap düşecek, enerjim hangi satırlarla buluşacaktı? Ellerimi kitapların üzerinde dolandırdım ve birinin üzerinde durdum. Gözlerimi açtığımda elimde bir edebiyat şaheseri, yürek sızısı bir roman duruyordu. Toni Morrison - Sevilen...

Kitabı aldığım güne dair hiç bir anı kalmamış bende ama 2 yıla yakın bir zaman önce okuduğumu çok iyi hatırlıyorum. Mecidiyeköy'de editörlük alanındaki son işime yeni girdiğim günlerde yine yollarda okumaya başladığım ve yine yollarda bitirdiğim bir kitaptı. Dediğim gibi kütüphaneme girdiği günü, ânı hatırlamıyorum ama okuduğum anlardaki alevleri dün gibi hatırlıyorum.

Gizemlerle dolu bir kitaptı Sevilen. Kendini ilk görüşte değil, parça parça açan. Hatırlıyorum, ilk sayfalarda nasıl bir bulmacanın içine girmekte olduğumu merakla kavramaya çalışırken roman ilerledikçe gizem çözüldükçe, taşlar yerine oturdukça soluksuz kalıyor ve içim yanıyordu. Bu roman bittiğinde hayatta asla cevaplamak istemediğiniz kaya gibi ağır bir soru bırakıyor size geriye. Burada bir ipucu vererek okumak isteyenlere haksızlık yapmak istemem ama kesinlikle tavsiye edeceğim bir eserdir bu Nobelli yazarın 1987 tarihli romanı.

Şimdi gelelim 55. sayfaya...

"Paul D kalkmıştı, bir gün önce kırdığı eşyaları onarırken şarkı söylüyordu. Hapsedildiği çiftlikte ya da daha sonra Savaş'ta öğrendiği, eski, bölük pörçük şarkılar - Tatlı Yuva'da söyledikleri, özlemin her bir noktayı biçimlendirdiği şarkılarla ilgisi yok."

Bu satırlar çereziniz olsun, bu kitabı okuyun. Başlarda "ne oluyor, ne anlatıyor" deyip pes etmeyin ve okuyun.

Ve şimdi büyük an... Mimler kime gidiyor? Daha evvel hiç mim cevaplamamış olduğunu bildiğim ama bu mimden keyif alacağını düşündüğüm canım arkadaşım Ecem, iş hayatım boyunca en sevdiğim masa komşularımdan biri olan canım Edieciğim ve çok sevdiğim blog dostlarımdan Kitap Kurdum... Hadi bakalım pamuk eller kütüphaneye:)

5 Kasım 2010 Cuma

Sis...

Bulutlar yeryüzüne inmişlerdi bu sabah. Gözümü açar açmaz nasıl bir güne uyandığımı görebilmek için uyurken bile kapatmadığım perdelerimin sonuna kadar açık olduğu odamda gözümü bulutlara açtım bugün. Uykumun arasında "Harika" dediğimi anımsıyorum. Penceremden yüz metre ötede tahammül edilmesi zor bir açgözlülükle gökyüzüne uzanma sevdasıyla her gün yeni bir kat daha yükselmekte olan binanın bu açgözlüğünün farkındaydı sanki bulutlar da. Bu nedenle üfleyivermişlerdi yeryüzüne bir parça sis bulutunu, sanki "Yeter artık, bize ulaşmaya çalışmayın, biz yere iniyoruz, sınırınız bu olsun" dercesine.

"Sen ne menem bir evde oturuyorsun ki" demeyin bilen dostlar. Benim oturduğum apartman da gözyüzüne doğru üreyen sahte, kişiliksiz yapılardan biri ama tercih benim değil. Bir gün - ki umuyorum kısa bir zaman içinde - kendi evimin duvarları arasında nefes alabildiğimde muhtemelen mantar misali yerden bitme cüce bir bina seçmiş olacağım. İstanbul'un eski, köklü, yaşanmışlık ve tarih kokan semtlerinde dolaşırken gözümün hep kaydığı kimi sarmaşık kaplı, kimi giyotin pencereli, kiminin balkonundan eskimiş bir tentenin sarktığı cüce binalar... Çocukken en sevdiğim çizgi filmlerden biriydi Şirinler. Ama hikayesi, karakterleri bir yana en sevdiğim şeyleri evleriydi, mantardan evleri...

Ben de sisler içinde yaşıyorum neredeyse iki gündür. Aşık Papağan Barı, griliği fokur fokur kaynayan bir sis misali çöküverdi ruhumun üzerine. Aşık olduğu adamın arabasıyla kalbine saplanması sonucu ölüm döşeğinde olan bir kadının rüyalar, bilinç, bilinçaltı sınırlarında dolaşmasını, ruhlarının bedenlerinden ayrılıp aşklarını yaşadıkları yerleri bir bir dolaşarak anılarını tazelemelerini, Las Vegas, Ankara, Eden Gölü, İstanbul gibi çeşitli duraklarda soluklanan bir masal kıvamında anlatan Aşık Papağan Barı, tarifsiz bir içe dönüş yaşattı bana da. Kadın olmanın, hayata bir kadın kalbi, ruhu ve zihni penceresinden bakabiliyor olmanın hazzıyla doldurdu yer yanımı. Kendi hikayemde de yaşadığım pek çok duygu halini paylaştım, henüz yaşamadığım ama belki bir gün benim de başıma gelecek pek çok halin de bendeki muhtemel izlerini sürdüm.

Bundan mı bilmem iki gecedir inanılmaz rüyalar görüyorum. Eski insanlar, eski anılar, kimi çocukluktan kimi yetişkinlikten pek çok anı, mektuplar, notlar... Çok flu bir şekilde geçiyorlar rüyalarımdan. Ama hepsinin tek bir ortak noktası var ki gördüğüm her şey müthiş bir aydınlık ve huzur duygusuyla kaplı. Gözlerimi açmadan önceki saniye bile rüyalarımın içindeyim. Tıpkı bugünkü gibi... Penceremden gördüğüm sisin ihtişamıyla heyecanlandıktan sonra bile yastığıma gömülüp uykuma devam ettiğimde, yarıda kalmış rüya da kaldığı yerden devam etti hiç kesilmemişçesine. Bazı romanları, hikayeleri gerçekten çok içimde yaşıyorum ve hayatıma etkileri inanılmaz oluyor. Sanki içimde kapalı kalmış bazı pencereleri açıyorlar ve içeri giren havanın kokusuyla benim ruh kokum da ona göre değişiyor.

Son 40 sayfası kalmış kitabı dün gece bitirmeye kararlıydım eve vardığımda. Ama müthiş keyifli bir yoga seansından sonra huzur içinde, dinginlikle ve her türlü kötü enerjiyi yoga matının üzerinde bırakmış olarak geldiğim gerçeğini hesaplamamış olduğumdan mıdır nedir, bu sabah erken kalkmama gerek olmadığını bilmeme rağmen 15-20 sayfanın sonunda dayanamadım göz kapaklarımın ağırlığına.

Ve sabah... 7.30 sularında sislerin içine uyandıktan sonra daha yataktan çıkmadan elim, yanı başımdaki Aşık Papağan Barı'na gitti. Gece bıraktığım yerden, sanki arada sekiz saatlik o uyku dilimi geçmemiş gibi soluksuzca içtim sayfaları. Ağlamak, gülmek, hüzün, aşka ve hayata aşık olmak, iç burukluğu, heyecan, tutku... Son satırdan sonra tüm bunları ve belki de daha tanımlayamadığım pek çok duyguyu içimde hissettim ve tekrardan kitabın en başına, bütün hikayeyi bildikten sonra çok daha fazla anlam ifade eden o satırlara döndüm:

"Ah hiç olur mu böyle şeyler...
Yaşanabilir mi
böyle bir hayat?"
diye sordu dudak
barın üstünden.
"Keşke hepsi gerçek olsaydı,
tümünü yaşardım" dedim dudağa.
"Olsaydı böyle bir hayat,
kırpmadan gözümü,
girerdim içine."
"Çok korkusuzsun doğrusu"
dedi dudak.
"Yaşamda kim koyuyor ki kuralları?"
dedim.
"Kim koyuyorsa, sıkıcı tutuyor
biraz işi," dedi dudak.
"Yaşam çok kısa..."
diye mırıldandım.
"Kaç metre?" diye sordu dudak.
"Bilmem, birkaç elbiselik...
Bir çocukluk,
Bir gelinlik,
Bir yaşlılık elbisesine
ne giderse..."
"Yirmi metre kadar" dedi dudak.
"Öp beni..." diye mırıldandı.
Uzanıp öptüm onu.
"Ah! Hiç olur mu böyle şeyler...
Yaşanabilir mi
böyle bir hayat?"
diye sordu dudak.
"Hayat yirmi metre" dedim.
Gözlerim daldı.
"Yirmi metre, tek en."

Ve gün böyle başladı...

2 Kasım 2010 Salı

Kalbinizin kasko bedeli...

"Kalbinin kaskosu var mıydı" diye soruyor kitap "Kalbine son hız giden bir Opel Vectra saplandı, onu çıkarmaya çalışıyoruz".

"Hadi bakalım, çıkar çıkarabilirsen" diyor bendeki bir ben de... Okuduğum andan beri öylesine vurdu ki bu cümle, bana vuranları kim çıkaracak asıl, bilen yok!

Kalbe bir şey olunca zararı sigorta ödüyormuş, yani bir nevi kalpteki hasarları tamir merkezi... Sahi, şöyle kocaman bir "keşke" diyesi gelmiyor mu insanın içinden?

On gündür benimle dolaşıyor bu cümle. İlk, on gün önceki bir kitapçı ziyaretinde raflar arasında tırtıklanırken okundu ve yapıştı kaldı zihnimin köşesine. Bugünse artık içinde geçtiği kitap benimle. Çok sevdiğim Donna Leon'un Ölümcül Çareler'inden sonra çantamdaki yerini aldı, ruhumdaki yerini bir cümleyle bile çoktan almış olan Aşık Papağan Barı.

Nazlı Eray serüvenim devam ediyor anlayacağınız. Prag fonunda, Stalin ve tanımadığımız pek çok tarihi karakterin yaşamlarına yolculuk için uçak bileti niyetine bir roman olan Kayıp Gölgeler Kenti'yle başlamıştı bu serüven. Kışı, bu edebiyat perisi kadının hayalgücü satırlarıyla yaşamak istediğime daha çok eminim artık. O benim kış yazarlarımdan biri oldu ve mevsim bitmeden daha almam gereken çok yol var.

Bu arada bir rivayete göre benim şehrime kitap fuarı gelmiş. Peki ben neden benim şehrimdeki bu kitap fuarına gitmek için şehirlerarası yolculuğa çıkar gibi bir hazırlık yapmak zorundayım? Neden örneğin Ankara ya da Bursa yoluna çıkma fikri bana daha cazip geliyor? Ne kadar kitapsever olduğumuz mu sınanıyor acaba diye düşünmeden edemiyorum bazen. Hani gerçek bir edebiyatseversen dünyanın öbür ucunda da olsa kitap fuarına gidersin gibi bir mantık mı bu? Ve eğer böyleyse ben sınavı geçemiyor ve bir edebiyatsever sayılamıyor muyum?

Efendim, bir türlü edebiyatsever olmayı beceremeyen(!) bendeniz, şu 15 günlük fuar kapsamı içinde bir kez olsun ayak basmaya çalışacağım benim için fîzanda konumlanmış olan bu fuar alanına. Ümidim, belki orada bünyeye biraz edebiyat sevgisi bulaşır da, her yıl tabi tutulduğumuz bu illallahlık sınavdan sonraki yıllarda sorunsuz geçmeyi başarırım.

Not: İkâmetgahı Beylikdüzü'ne taşırsam işte siz o zaman görün bendeki edebiyat sevgisini...

28 Ekim 2010 Perşembe

Çorbanın kıvamı

Hiç öyle burun kıvırmayın. Son derece önemli bir konudur çorbanın kıvamı. Fazla sulu oldu mu ağıza gelmez, tadı olmaz; koyuysa da bebek maması gibidir. Velhasıl lezzetli bir çorba için çok önemlidir kıvam meselesi.

Hele de kendini mutfağa adamış yeni yetme bir aşçı adayının ilk pratik sınavının konusu "çorbalar" olunca haliyle daha bir önemli hale geliyor kıvam mevzusu.

Siz hiç bir buçuk saat içinde birbirinden farklı üç çorba yapmayı ve aynı anda tüm çıkan bulaşıkları yıkayıp üst baş hijyeni açısından da lekesiz bir beyazlıkta olmayı denediniz mi?:) Deneyin, çok heyecanlı oluyor:) Birinin adına minestrone demişler ki kendisi İtalya'dan gelmiş; öbürüne soğan çorbası diyorlar ki menşeğinin Fransa olduğu bilinmekte; üçüncüyse yeşil mercimek çorbası ki sunumu ve lezzeti itibarıyla bildiğimizden biraz farklı ve dillere destan...

"Kıvamı ya tutturamazsam, ya lezzeti kötü olursa, ya yetiştiremezsem" tarzındaki endişe dozu yüksek bilimum cümleyle yüklü bir halde yüzerek okula ulaşma çabası içindeydim bugün yine sabahın kör karanlığında. Yüzmek diyorum çünkü bu yağmurda her yanı koca koca göletlerle dolmuş olan İstanbul'da ulaşımın tek yolu yüzme haline gelmişti bu sabah itibarıyla.

"Sakın soğan çorbasının ununu koymayı unutma, minestrone'nin sebzelerinin diri kalmasına dikkat et, mercimeğin kıvamını sakın kaçırma" tarzındaki uyarı cümleleri beynimden film şeridi gibi arka arkaya sıralanırken "ya senin kıvamın nasıl bu aralar" diye bir soru beliriverdi içerden bir yerlerden. "Kendinin tuzunu, biberini, kimyonunu koyuyor musun unutmadan, ihmal etmeden?"

Nasıl bir iç sesse bu, konuştuğu andan itibaren bana bunu düşündürdü bütün gün. Her birimiz bir çorbadan farksızız aslında. Kıvamlarımız var, kimi zaman koyu, kimi zaman açık; lezzetlerimiz kimi zaman dengeli, kimi zaman dengesiz. İçimize bize gereken malzemeleri ne kadar fazla ya da az kaçırdığımızla ilgili aslında hepsi. Çorbanızın ana malzemesini iş mi oluşturuyor aşk mı örneğin? Tuzunuz, biberiniz sanat mı, spor mu? Biri biraz az ya da çok kaçtığında nasıl da tadımız değişiyor, tıpkı çorbalar gibi, tıpkı makarnalar gibi, tıpkı kekler, börekler, çörekler gibi, kısacası tıpkı mutfakta pişen her şey gibi.

Boş yere "müziğin de, sinemanın da, kitapların da, aşkın da, doğanın da, gözyaşının da, acının da, kısacası hayata dair ne varsa hepsinin mutfakta barınıyor ve yaşanıyor olmasından dolayı" mutfağı/mutfakta olmayı bu kadar çok sevdiğimi yazmamıştım bir yazımda. Biziz aslında mutfaklarda pişen. Bizim neşemiz kaynıyor, hüznümüz kavruluyor, sevgimiz kızarıyor... Her şey, özünde bizim kıvamımızla alakalı...

Peki benim kıvamım nasıl mı bu aralar? Mercimek çorbası başarılı, soğan çorbası çok lezzetli, minestrone de tama yakın (fasulyeleri biraz daha pişirmem gerekiyormuş) yani sonuç 96:) Anlayacağınız bende kıvam oldukça yerinde bu aralar:)

Kitabımı, çayımı, kahvemi, dost sohbetini, neşeyi, kahkahayı, kıvamında bir hüznü ihmal etmiyorum. Bir tek film izleme dozunda bir düşüklük var ki, o da minestrone'deki az pişmiş fasulyeyi temsil ediyor bünyede:) Demek bu ihmali de çözmeliyiz ki çorbamız tam kıvamında olsun...

26 Ekim 2010 Salı

Bugün... Bir romanın bitişi kıvamında...

"Uzun süre İstanbul'a dönmeyeceğim. Benim gibi modası geçmiş aşklar yaşamayan, günün moda insanlarının orası. Gündelik birlikteliklerin taptaze, aşınmamış duygularıyla yaşlanmaya direnen, benliklerine ve belleklerine aşkın yüceliği kazınmamış özgür kadınların. Ben geri kalmış biriyim.

Zayıflıklarını geceleri buruşuk çarşaflar üstünde, bar masalarında ve kapı önleride hoyratça çözüp dağıtan biricik, vazgeçilmez erkeklerin o kent. İnce bir kadının bir aynanın karşısında saçlarındaki firketeleri çıkarırkenki kırılganlığını göremez olmuş erkeklerin.

Senin mektubundan sonra kafamı ve düşüncelerimi bir süre düzene koyamadım. Gene de seninle dostluğumun her zaman şu ya da bu biçimde süreceğini bilmelisin. Sana yazıyorum, her zaman da yazacağım. Sen de yaz bana. Birbirimizi kolayca bırakmayalım. Ama bunun için de zorlamayalım kendimizi.

...

Seni çok özlüyorum.

Beni güneşli bir bahçede çiçekler sularken düşün anımsadığında. Bir kurşun kalemi yontarken, kağıtlar yırtıp umutsuzluktan bunalırken. Yağmurlu bir öğle üzeri Sirkeci'de yürürken.


Bir aynada ağlarken...

Ben seni birçok halinle anımsayacağım, yazmakla baş edemem.

Nicedir kendimi bunca yürekli bulduğum olmamıştı. Bunca yorgunken bunca kahraman. Bunca acı çekerken bunca iyimser, bu kadar hüzünlüyken böylesine mutlu.

Ve gece sessizliğinde..."

Tek bir sayfa için bir kitap okumaya değer mi? Değer(miş)!

Nasıl dokundu bugün, sabah karanlığında biten bir kitabın sonlarında yer alan bu sayfa bana. İnsan en çok kendinden bir şeyler bulduğu satırlardan mı etkilenir? Bence hayır! Duygularına, vicdanına, zihnine dokunsun yeter! Ama kendinden bir şeyler bulunca da işte böyle en duru, en sade satırlar bile vurup geçebiliyor.

Fazla söze gerek yok! Bugün bu kıvamda geçti...