4 Aralık 2008 Perşembe

Sahiplerini Taklit Eden Evler

Evler üzerine düşünüyorum bu aralar. Çünkü evler üzerine okuyorum bu aralar. "Evler ve sahipleri çok zaman birbirlerini taklit ederler" diye yazmış Murat Belge Boğaziçi'nde Yalılar, İnsanlar isimli kitabında. Sahiplerini taklit eden evler, onlarla birlikte zenginleşen, fakirleşen, bolluğu da, kıtlığı da, çokluğu da, azlığı da hep sahipleriyle yaşayan evler...

Evi, en yalın aynasıdır insanın. Ben bir insanı gerçekten tanıdığımı onun evini gördüğümde hissederim. Evine giydirdiği her ne varsa, duvarındaki tablodan, perdesinin rengine, dağınıklığından düzenine, mutfağında pişenden, dinlenen müziğe kadar her şey ruhunun bir yansıması, bir aynasıdır. İşte bu yüzden taklit eder evler ve sahipleri birbirlerini.

Gezdiğim gördüğüm bütün yerlerde, bir semtten başka bir semte gidiyorken bile öncelikle dikkat ettiğim o yerin, o semtin evleridir. Öyle evler, öyle sokaklarla karşılaşırsınız ki, cansız bir şeyin bile ruhu olabileceğine ilk görüşte inandırırlar sizi. Cunda, balkonlarından begonviller sarkan, kimi terkedilmiş, kimsesiz kalmış, cumbalı Rum evleridir benim için. Moda, duvarlarını birbirine dayamış, ikiz kardeşler gibi dip dibe yaşayan iki katlı ahşap evlerdir. Kapadokya, serin duvarların içinde nemli sedirlerde oturup üzüm suyu içtiğim peri bacalarından evlerdir. Her biri kalbime ve beynime öncelikle bu resimlerle yerleşmiştir.

Şimdilerde sokağın başından sonunu gördüğünüz, sağlı sollu iki-üç katlı evlerin dizili olduğu sokaklara pek rastlanmıyor. Her yanı bir örnek 10-15-20 katlı devasa apartmanlar 'süslemekte'. Halbuki eskiden bayramın seyranın yaklaştığı, sokaklara taşan yemek kokularından anlaşılırmış. "Çocukluğumda, yılbaşına üç dört gün kala Yedikule sokakları soğan kokusundan geçilmezdi" diyor Takuhi Tovmasyan Soframız Şen Olsun kitabında. Cümle alem, Türk'ü, Ermeni'si, Rum'u bir elden sarmalar, topikler, midye dolmalar yapmaya girişince hangi eve girse aynı kokuyla bayram edermiş burunlar; en toku bile nasıl olup da midesinin birden kazınmaya başladığını anlayamazmış.

Ben sokaklardaki yemek kokularını değil, apartmanlardaki yemek kokularını izleyerek büyüyen bir kuşaktanım. Ama ne yalan söylemeli, yine de şanslı bulurum kendimi. Apartman hayatının da en güzelini, en kıymetlisini yaşayarak geçti çocukluğum. Her katında 4 dairenin bulunduğu, enden geniş, boydan kısa 4 katlı bir apartmandaydı içine doğduğum ev. Ve ne kadar ilginçtir ki apartmanımız, nüfusun yüzde 80'ini teşkil etmeleri açısından tam bir 'şendullar' apartmanıydı. Kat komşularımızın hepsi, altımız, üstümüz, hep eşlerini kaybetmiş ve yalnız yaşayan, yaşları da ortalama 70 civarında olan bayanlardı. Ve bendeniz, apartmanın veledi şeklinde sayıları 10'u bulan bir nineler topluluğuna sahiptim. Nasıl şımartıldığımı, nasıl o evden eve yeni maceralara atıldığımı siz tahmin edin artık.

Eski insanların mutfakları bir başka olur, hele de her biri Anadolu'nun farklı farklı kültürlerinden gelip o zengin lezzetleri kendi ufacık mutfaklarına sığdırmaya çalışıyorlarsa... Asansörü olmayan apartmanın taş merdivenlerini çıkarken sırasıyla her kattan gelen kokuları takip eder ve çalışan anne babamı düşünerek pişirdiklerini her akşam bizimle de paylaştıkları için bu kokuların izini sürerek akşamki sofranın hayalini kurmaya başlardım.

Bir çocuk için pek çok zenginliği tadabileceği kocaman bir evdi apartmanımız. Komşularımızla kocaman bir evde yaşıyor gibiydik. Aslında çıkmaz sokak olmasından dolayı bir nevi sokağımız da öyleydi ya, içinde yaşayan insanlardan ötürü bizim apartman bir başkaydı. Bunu hep hissettim, yaşadım.

Sobalı olan evimizde kışlar benim için ayrı bir şenlik havasında geçerdi. Şimdi anne ve babama bunu söylediğimde "ah sen onu bir de bize sor" deyip zorluklarından, çektikleri eziyetten bahsediyorlar ama biliyorum ki, aslında onlar için bile ayrı bir sıcaklığı vardı o dönemlerin. Kışları, soba içinde bulunduğu salondan başka bir yeri ısıtmadığı için ailecek hepimiz salona sığışmak zorunda kalırdık. Soba başında, yer yataklarının üzerinde yuvarlanarak geçirdiğim, kahkahanın, bilimum oyunların gırla gittiği o geceler çocukluğumun en güzel hatıraları arasında. O soba evin her yanını ısıtsaydı ya da ev kaloriferli olsaydı biz o geceleri yaşayamayacaktık ki, bu benim çocukluk keyfimin yarısını yaşayamamam demek olurdu.

11 yaşımda bizim olmayan bu evden, artık bir ev sahibi olarak bizim olan bir eve taşındık. Ve o günden bu yana iki kez daha ev değiştirdik. Hepsi bizim olan bu evlerin hiçbiri, bize ait olmayan o ev kadar 'benim' olmadı. Kendimi hiç ait hissetmedim, ruhlarımız hiç örtüşmedi. O evden ayrılırken salya sümük ağlamamın ama diğerlerinden taşınırken bir burukluk bile hissetmememin nedeni de sadece 11 yaşımın çocukluğu değildi. Hala soba dendi mi içim gider, ne zaman bir yer yatağında yatsam, o yaşlarımın neşesini ararım içimde. Taklalar atmak, oyunlar oynamak, masallar dinlemek isterim.

Bakın ne demiş Behçet Necatigil:

Evlerin çoğu eskidi gitti, tamir edilemedi,
Evlerin çoğu gereği gibi tasvir edilemedi.
Kimi hayata doymuş göründü,
Bazıları zamana uydular.
Evlerin içi oda oda üzüntü,
Evlerin dışı pencere, duvar.

28 Kasım 2008 Cuma

Hatay Meyhanesi ve Bir Gece

Serin bir yaz akşamı, omuzlarımda eflatun renkli bir şal, hafif esen rüzgarın kulağıma taşıdığı gramafondan gelen bir şarkı... Eskilerden... İlk kez giydiğim beyaz elbisem, masadaki çiçekleri kıskanmışçasına üzerine mavi/mor çiçekler kondurmuş... Anason kokusu, ben adına mutluluk demişim. Serin bir kadeh rakı, bakır bir ehlikeyfin içine yerleşmiş, ben adına keyif demişim.

Masada tabaklar, beyaz bir örtü üzerinde... Olmazsa olmazlardan beyaz peynir ve kavun. Gerisi "rakı mezesiz olmaz" denip seçilmiş, ama benim için sadece bir teferruat. Ben o âna dalmışım, sadece onu yaşamak istiyorum, bana eşlik edenle, bana eşlik edenlerle.

Sandalyemde daha evvel oturmuş kişileri hayal ediyorum. Cemal Süreyya mı, Ece Ayhan mı, yoksa Behzat Ay mı? Acaba bu masada kaç şiir yazılmıştır diyorum. Şu sağımdaki duvarda yazılı olan olabilir mi?

Özgürlüğün geldiği gün
O Gün ölmek yasak!"*

Ya da solumdaki?

"Sen el kadar bir kadınsındır
Sabahlara kadar beyaz ve kirpikli
Bazı ağaçlara kapı komşu
Bazı çiçeklerin andırdığı
İş bu kadarla bitse iyi
Bir insan edinmişsindir kendine
Bir şarkı edinmişsindir, bir umut
Güzelsindir de oldukça, çocuksundur da
Saçlarınla beraber penceredeyken
Besbelli arandığından haberli
Gemiler eskirken, deniz eskirken limanda
Sevgili"**

Kadehimi tokuştururken sevgiliyle, karşı masadan bir kadehin de uzanmasını bekliyorum havaya "cümlemizin şerefine" diyerekten. Dizeler okumasını istiyorum, kimi o an orada yazılmış, kimi bellekten bir anıyla kopup gelmiş. Tıpkı eskiden olduğu gibi... Tıpkı bu meyhanenin eski müdavimlerinin, bir anda masalardan birinden kopup geliveren şiir salvolarına hiç şaşırmamaları, hep alışkın olmaları gibi.

Mekan Hatay Meyhanesi. Ama artık içinden kopup geliveren şiirleri, bir yudum eşliğinde diğer masalarla paylaşan kimseler yok burada. Çünkü artık Cemal Süreyya'lar yok, Ece Ayhan'lar yok.

Hatay Meyhanesi işte böyle şiirleriyle, şairleriyle, hikayeleriyle ünlenmiş bir meyhane. Ve İstanbul'da kendine özel bir defteri olan da, en azından benim bildiğim tek meyhane. 1983'ten beri Cemal Süreyya başta olmak üzere Ece Ayhan, Behzat Ay, Necati Tosuner,İsmet Kemal Karadayı, Feyyaz Kayacan gibi pek çok şair, gazeteci ve yazar çizerin uzun yıllar boyunca neredeyse her gece takıldığı bu meyhane, bu yıllar boyunca 11 ciltlik üç bin küsür sayfadan oluşan kocaman da bir külliyat biriktirmiş. Hatay Meyhanesi'nde defter tutma geleneğini Cemal Süreyya başlatmış. Yazılan şiirlerin, efkârlı sözlerin, aşk itiraflarının sahipleri hep başka başka kişiler olmuş da, değişmeyen eşlikçi hep o bir kadeh rakı olmuş. Ne yazık ki artık basımı yapılmayan bu kitabı zamanında edinmiş bir tanıdığım bana, kitabın sayfalarından resmen anason kokusu aldığını söylemişti. Belki bu sadece bir yanılgıydı ama belki de binbir çeşit ruh halinin hezeyanları olan o satırlara gerçekten de sinmişti anason kokusu, kim bilir!

Ne yazık ki, çok aramama rağmen neredeyse bir dönemin kültür tarihinin basılı belgesi olan bu kitaba sahip olmak imkansız. Bizzat meyhanenin sahiplerinden de öğrendiğim kadarıyla artık basılmıyor. Zaten Hatay Meyhanesi'ne artık mekanın tarihini bilerek gelenler de çok fazla değil. Bütün duvarlar, objeler, gramafonlar, bakmasını bilene o tarihe dair çok fazla şey söylüyor gerçi ya, dediğim gibi bakmasını bilene.

İki yıl evvel bir gecemi, neredeyse yirmi yıl evvelini, atılan o kahkahaları, söylenen şarkıları, okunan şiirleri düşünerek, hayal ederek, zamanda bir yolculuk yapmaya çalışarak geçirmiştim bu mekanda. Şimdi nereden mi aklıma geldi? Sevgili Funda'nın sayfasında Cemal Süreyya'nın çok sevdiğim bir şiirinden satırları görünce aklıma hemen o gece ve Hatay Meyhanesi düşüverdi. Orda olmayı istedim yeniden. Üstümde yine o beyaz elbise, omuzlarımdan dökülen o eflatun şal, şarkılar, mezeler, anason kokusu...

Fundacım izninle 8.10 Vapuru şiirinin çok sevdiğim satırlarına burda da yer vermek istiyorum.

Sesinde ne var biliyor musun
Ev dağınıklığı var
İkide bir elini başına götürüp
Rüzgarda dağılan yalnızlığını
Düzeltiyorsun.
Sesinde ne var biliyor musun

Söyleyemediğin sözcükler var
Küçücük şeyler belki
Ama günün bu saatinde
Anıt gibi dururlar
Sesinde ne var biliyor musun

Söylenmemiş sözcükler var***


*Cemal Süreyya - Tek Yasak
**Cemal Süreyya - Balzamin
***Cemal Süreyya - 8.10 Vapuru

26 Kasım 2008 Çarşamba

Eski Günler, Eski Anılar, Eski Yeşilköy...

Son günlerde ne kadar yazmak istediysem de üç beş satır, bir o kadar da istemedim. Her daim çelişir ya içimde bir şeyler, son zamanlar hep hareketsizlikten yana kullanıyorum tercihimi. Çıkmak için bu çetrefilli durumdan yeni yeni girişimlerde bulunsam da, habire patinaj çekiyor içimde bir şeyler.

Yeni bir kitabın başına oturuyorum, ama dakikalar boyu sürekli aynı satırları okuyorum. Bir şeyler pişireyim, fırından çıkacak sıcak bir ekmeğin kokusu kesin keyfimi yerine getirir diyorum, on kere vazgeçip on kere niyetlenerek habire mutfakla salon arasında mekik dokuyorum. Bir filmin karşısında iki saat boyunca hareketsiz oturma fikrine tahammül edemediğim için film izlemeye niyet bile etmiyorum. Adı üzerinde 'keyifsizlik' işte... Geldiği gibi gideceği günü beklemek en iyisi diye oluruna bıraktım artık.

Ve geçenlerde bir gün 'keyif' isimli eski dost Yeşilköy semalarında bir evin içinde beni bekler çıktı karşıma. Eski, ahşap, cumbalı, buram buram tahta ve tarih kokan bir evin içinde...

Kahvaltıya davetliydim ve evin pamuk gibi tatlı mı tatlı, tam bir İstanbul hanımefendisi olan sahibi ile ilk kez tanışacaktım.

Bir elimde erkencecik kalkıp pişirdiğim bir kutu sıcacık poğaça, bir elimde mis gibi kokan lilyumlar çaldım kapıyı. Sonrası mı? Sonrası, son derece zarif aile yadigarı tabaklarla döşenmiş zevkli bir masa, tavşan kanı çaylar ve eski günlere, eski İstanbul'a, çokça da eski Yeşilköy'e dair sürüp giden uzuun bir sohbet...

Sohbetin taraflarından biri görmüş geçirmiş, iyiyi de kötüyü de tecrübe etmiş, ülkenin dönüm noktalarında kimi zaman çokça canı yanmış biri olunca sohbetin yönü acılara ve hüzünlere de kayıyor elbet. Onlarca yıldır sakini olduğu Yeşilköy'ün faytonlu dönemlerini görmüş yaşamış, çoğu kendisi gibi Ermeni olan gayrimüslimlerle omuz omuza yaşanan kültür zenginliğinin tadına varmış, düzenlenen balolara katılmış bir insan olarak şimdinin bana yine de çok hoş gelen o yeşil semti Yeşilköy bile çok yavan ve 'bozulmuş' geliyordu elbet ona. Tıpkı üstteki kartpostaldaki gibi eski ve uzaktı hatıraları. "Yaşananları konuşmak bana acı veriyor, hastayım artık yavrum ben, dayanamıyorum, konuşmayalım bunları." sözüyle kapattık eskinin canını acıtan tüm defterlerini.

Kahvaltı sonrası ikramlarıysa en az kahvaltı kadar özeldi. Eski insanların pişirdikleri, el emekleri neden hep daha güzel, daha leziz ya da daha özel olur hiç düşündünüz mü? Tarifler, ölçüler, gramajlar?.. İmkanı yok bunlarla açıklayamazsınız. Hani ruhunu da katmak derler ya, yaşanmışlıkları çok olduğu için kattıkları ruhun yüceliği de bir o kadar fazla oluyor. Nedeni bu olsa gerek.

İşte böyle bir ruhla aylar evvel hazırlanıp misafirlere ikram edilmek için bir kenara koyulmuş vişne likörünü tatmak nasip oldu. Ve kesinlikle söylemeliyim, daha iyisini ben içmedim. Şimdilerde mandalina yapacağının müjdesini de verdi ki, vişnenin tadını aldıktan sonra mandalinayı merak etmemek elde değil.

Ama benim için en güzel süpriz likör ikramından sonraydı. Salondaki büfenin derinlerinden çıkan bir şişenin içine eve giderken götürmem için doldurulan likör, hayatımda hiç eksik etmek istemediğim paylaşma duygusunun hazzını yaşattı bana bir kez daha.

Etrafındaki sevenlerinin çokça tekrarladığı gibi "Bu Madam başka Madam!". Gerçekten de çok başka...

13 Kasım 2008 Perşembe

Tarçınlı Havuçlu Kek ve Aşk

Mevzu aşk olunca hayalinizdeki en romantik tanışma sahnelerini sıralayın desem size, bir kitapçıda rastlaşıp tanışmayı kaçıncı sıraya yerleştirirsiniz? Bir sokağın köşesinde çarpışıp karakterlerden birinin elindeki poşetlerin yerlere saçılmasıyla başlayan tanışma sahnesini illa da(!) birinci sıraya koyarım diyeniniz yoksa, biliyorum ki çoğunluğumuz için aşık olacağı kişiyle bir kitapçıda - hele bir de sahafsa bu, yemede yanında yat tadında olur - tanışma hayali oldukça romantik olabilir. Bunlar artık çok klişe, hiç olmazsa hayallerimizde biraz olsun yaratıcı olalım diyeniniz varsa, buyrun hayal sizin, benim için hala - kendi aşkımı kitap fuarında bulmuş olmamdan mıdır nedir - bu 'klişe' romantizm değerini yitirmedi.

Şimdiki sorum kadınlara... Kitapçıda, sokakta, lokantada vs. bir şekilde tanışıp aşık olmaya başladığınız adam size ikinci görüşmenizde koca bir paket kendi elleriyle yaptığı tarçınlı havuçlu kekten getirirse ne hissedersiniz? Kabul edin, kalbe giden yol sadece erkekler için mideden geçmez. Hatta ve hatta bir erkeğin sizin için mutfağa girmiş olmasından da fazlasıyla etkilenirsiniz. Peki neden tarçınlı havuçlu kek de, limonlu kek değil mesela diyeniniz olursa söyleyeyim, tercih benim değil Çağan Irmak'ın. O öyle istemiş, filmine de o şekilde yerleştirmiş.

Evet, aslında bunların hepsi, yani kitapçıda aşk mizansenleri, tarçınlı havuçlu kekle kız tavlama sanatı vs. benim değil Çağan Irmak'ın son filmi Issız Adam'ın senaryosunun parçaları. İki gün önce izlediğim bu filmi baktım ki hala bu sabah kalktığımda da düşünüyorum, galiba yazmak gerek dedim. Üstelik filmin ilk yarım saatindeki gidişat 'bu filmi saate bakmadan bitirebilsem bari' noktasında iken böyle olmuş olması ilginç.

Filme girmeden önce filmle ilgili iki kişinin söylediklerini okumuştum sadece. İlkinde Uğur Vardan Radikal'deki köşesinde Çağan Irmak'ın modern zamanların Türk sinemasına bir 'Love Story' hediye etmiş olduğunu yazıyordu. İkincisiyse bizzat Çağan Irmak'ın kendisinin sözleriydi. Kadınların bu filmden rahatlamış olarak ayrılacaklarını ama filmin asıl erkekleri ağlatacak olduğunu söylemişti. Filmi izlemeden fazlasıyla iddialı bulduğum bu sözlere şimdi katılıyor olmam, üstelik de izlememin üzerinden zaman geçtikçe daha da katılıyor olmam, filmin eksik bulduğum, izlerken inanılmaz gözüme batan bazı hatalarını silip götürdü neredeyse.

İlk yarım saatte Çağan Irmak'ın karakterlerine ettirdiği o şiirsel laflar neredeyse bana kulaklarımı kapattıracak kadar yapaydı. Hani 18yy. İngiltere'sinde geçen bir film olsa - ki o zamanlar bile insanların bu kadar tyatral olduklarından şüpheliyim - mekan İstanbul, Asmalımescit, Galata, Çukurcuma taraflarının modern zamanları olunca ilk yarım saatteki o diyaloglar biraz kulak tırmalıyordu.

Filmin beni çok etkileyen yanlarını açık açık anlatmak, izlemeyenler de okuyacak düşüncesiyle çok doğru gelmiyor ama oldukça 'kentli', rahat ve sorumsuzca yaşayan, her gece başka bir kadınla son derece duygusuz ilişkiler kuran, an'ı yaşayayım derken hayatın kendi yanından akıp gitmesine göz yuman yalnız bir adamın hikayesi Issız Adam. Kendisinin bile farkında olmadığı bu yalnızlığın tam ortasına düşüveren adı Ada olan aşk, hayatın hep uzak durduğu kıyılarına sürüklüyor onu. Biriyle birlikte uyumanın sıcaklığına varıyor, el ele tutuşmayı, birlikte yürümeyi, hatta ve hatta seksi değil ama sevişmeyi öğreniyor.

Ama... Her şeyin sonundan gelen bir 'ama' vardır ya. O 'ama' da, izlemek isterseniz sinema salonlarında sizi bekliyor. Belki bu düşünceme katılmayanlar olacak ama Issız Adam benim için Çağan Irmak'ın en iyi filmi oldu bile.

5 Kasım 2008 Çarşamba

İstiyorum...

Üst üste dizilmiş koca koca kitaplarımı kucaklayıp soluğu bir deniz kıyısında almak istiyorum.

Bir koca demlik çay başucumda, bütün gün kitaplarıma gömülmek istiyorum. Başımı kitaplardan sadece, maviliklerde uçuşan martılarla ara sıra göz göze gelmek için kaldırmak istiyorum. Dilerlerse çayımın yanına katık ettiğim simidimi de onlarla paylaşmak istiyorum.

Kitap fuarına bu kadar uzak olmayan bir evde oturmak istiyorum. Kitap fuarının bir hafta değil, aylarca sürmesini istiyorum.

Sürekli kitap alabilecek kadar çok param olsun istiyorum. Aldığım kitaplarla eve dönerken kitapların ağırlığından kollarımın kopmasını istiyorum.

Kredi kartı ekstremde saçma sapan harcamalar yerine hiç olmazsa kitap ya da film harcamalarını görerek rahatlamak istiyorum.

Eve dört duvar bir kütüphane yaptırmak istiyorum. Ortasına da koca bir çalışma masası ve okuma koltuğu kondurmak istiyorum. Her içeri girişimde kitapların o büyülü havasını koklamak istiyorum.

Okuma hızımdan daha hızlı bir şekilde çoğalan kitap listemin hızına yetişebilecek kadar hızlı ama bir o kadar da dopdolu bir okuma temposuna sahip olmak istiyorum.

Eşe dosta herhangi bir zamanda ne hediye alsam diye düşünürken bir çırpıda "Kitap!" diyebilmek istiyorum. Ne hediye alacağımı değil, hangi tür kitapları okumaktan hoşlanabileceğini düşünmek istiyorum.

Sevgilimle yağmurlu bir kış gününde, berduş bir sahil kahvesinde sadece kitap, dergi ve sohbetten oluşan bir gün geçirmek istiyorum. Aynı kitabın, aynı satırlarından, aynı anda keyif almak istiyorum.

İstiyorum da, istiyorum...

30 Ekim 2008 Perşembe

Yılbaşı Gecesi Düşlerim

"İyice şaşırdın! Daha iki koca ay var yeni yıla. Bu çam ağacı da nedir?" demeyin lütfen! Geçen gün gittiğim bir alışveriş merkezinde çam ağaçlarının şimdiden satışa sunulmaya başlandığını gördüğümden beridir aldı beni bir heyecan. İçim kıpır kıpır, çocuklar gibi şen. Ne kadar "yahu dur biraz sakin ol" desem de imkanı yok. Hemen sarıldım telefona, paylaşmam lazım heyecanımı.

Yılın en sevdiğim dönemidir yıl sonunun yaklaştığı dönemler. Işıl ışıl süslenmiş o ağaçları nerde görsem bir çoşkudur alır beni. Pastane önlerinden geçmeyegöreyim. Hep alışkın olduğumuz o kurabiye ve çörek kokuları bu kez daha bir efsunlu, daha bir tutkulu... Mutfaklara gelen o gece ne pişirsek, nasıl bir sofra kursak heyecanları... Gönül alma niyetinde çam sakızı çoban armağanı yürekten kopup gelmiş minik süprizli hediyeler... Hele bir de rengarenk süslenmiş bir çam ağacınız ve altında da tüm ağacı yusyuvarlak çevreleyen bir oyuncak treniniz varsa... Benim daha güzel bir yeni yıl hayalim yok, sizin var mı bilemem.

Ben oyuncak trensiz bir ağaç düşleyemiyorum. Aslında ben değil biz demeliyim. Çünkü bu benim değil, bizim hayalimiz:) Kısa bir zaman içinde 'bizim' diyeceğimiz o minik sırça köşkümüzde, girilecek her yeni yılda bize, dostlarımıza, ailemize, sevgimize, mutluluğumuza eşlik etmesini hep hayal ettiğimiz ikilidir ağaç ve oyuncak tren. İkimizin de çocukluk hayallerini süslemiş o trenin, bizim olacak gelecekte mutlulukla bize eşlik etmesidir her hayalde düşlediğim.

Hatta yazdığım ve bu sayfalarda da paylaştığım bir öyküme bile konuk olmuştur bu oyuncak tren tutkum. O öyküye mutluluktan çok hüzün hakimdir gerçi ya, benim için ikisi, yani mutluluk ve hüzün arasında zaten hep tek bir adımlık incecik bir çizgi olmamış mıdır?

Kaç gün geçti üstünden ağaçları göreli, hala heyecanlıyım. Öyle ki, üzerine iki satır yazmadan da duramadım. Biliyorum daha iki ay var ama şimdiden hissediyorum ki 2008'i güzellikle uğurlayacağım hayatımdan. Özellikle son çeyreğinde hayatıma getirdiği güzelliklere/güzel insanlara çok iyi bakacağıma, mutlulukları 2009'a da taşıyacağıma, ama olur da 2009'u daha çok seversem sakın ola ki bana darılmaması gerektiğini de söyleyeceğim.

Resmen yıl sonu yazısı gibi oldu ama içimden geldi yazdım, yasak değil ya:)

27 Ekim 2008 Pazartesi

Yazmak Yasak, Okumak Yasak, Yemek Yapmak Yasak, Yasak, Yasak, Yasak...

Perşembe gecesi "Siyasette Ruj Lekesi" başlıklı yazımı yazdım, yayınladım ve uykunun beni çağıran cilveli sesine karşılık verip yatağıma kıvrıldım. Sabah kalktığımda "acaba gece gece o uykulu halimde saçmaladığım cümleler var mı acep" diye yazıyı bir kere daha okumak için siteye girdim. Sonra da bir kere gün içinde gelen yorumları okumak için girdiğimi hatırlıyorum. Sonra saatler akşamı gösterene kadar bir daha Bir Dilim Sohbet semalarına uğramak pek nasip olmadı.

Ama beni nasıl bir süprizin beklediğini bilmiyormuşum meğerse. Bilsem o kadar bekler miydim? Cuma akşamı bir girdim ki "Bu siteye erişim mahkeme kararıyla engellenmiştir" yazısı... Gözlerim okuduğuma anlam verememenin şaşkınlığıyla iki misli büyüdü. Önce aklıma erişimi engellenenin sadece benim sitem olduğu geldi. Nasıl yani dedim. Kadınlarla ilgili yazıma mı tahammül edememişlerdi yoksa? Bıyık burma siyasetenin mensupları kadın siyasetçileri de kendilerine benzetip eleştirmeme mi kızmışlardı? Tabi ki bunlar aklımdan, başka bir blogun adresine girmeme yetecek kadar kısa bir zaman içinde geçti. Diğer arkadaşlarımın da benzer bir muameleye tabi tutulduğunu görünce sorunun benim "Ruj Lekesi"nde olmadığını anladım. Ama bu sefer sinirim kat be kat arttı.

Bunlar, bu konuyla ilgili yazabileceğim en kibar ifadeler. Yoksa cuma gününden beri bu konu açıldığında kendimi en sunturlusundan kelimelere bırakmadan edemiyorum. Çok sinirliyim çok! Hayır, hayır, sinirli değilim. Sinirli kelimesi hissettiklerimi ifade etmek için çok masum kalıyor. Öfke? Hayır, öfke de değil. Daha, daha, çok daha fazlası...

Daha Josè Saramago'nun Görmek isimli kitabını yeni bitirmişken böylesi bir ayıba, suça maruz kalmak nasıl da ironik... İsmi ve coğrafyası belli olmayan ama demokrasiyle yönetilen bir ülkede birkaç yılda bir sürekli tekrarlandığı üzre seçim dönemi yeniden gelip çatar. Ama bu seçimin öncekilerden çoook farklı bir seçim olduğu, akşam olup da sandıklar açılmaya başlanınca anlaşılır. Ülkenin başkenti olan şehirdeki seçmenler yüzde 89 oranında boş oy kullanmışlardır, yani ne sağı, ne solu, ne merkezi, hiç bir partiyi kendilerini yönetmeye layık görmemişlerdir. Ve üstelik bu durum, her ne kadar ülkeyi yönetenler bunun böyle olamayacağını ilan etseler de, tamamen örgütsüz bir şekilde gerçekleşmiştir. Tabi bütün partiler, başta hükümet olmak üzere paniğe kapılırlar. Her ne kadar boş oy atmak anayasal bir hak olarak görülse de, bunun böylesi bir orana varmasını demokrasinin altına koyulmuş bir dinamit olarak algılarlar. Dolayısıyla bir an evvel bu durumun önüne geçilmesi gerekmektedir. Yasaklar gelmeli, halkın içine bu organizasyonun sorumlularını bulmak için ajanlar sokulmalıdır. Ve işler öyle bir noktaya gelir ki, demokrasi ile faşizmin arasında hiçbirimizin tahmin edemeyeceği kadar ince bir çizginin olduğunu farkederiz.

Bu ülkede yaşadıklarımızın da artık demokrasiyle falan ilgisini olmadığını artık farkına varalım! Bu son yasaksa ilk değil, bu faşist kafaların onlarca icraatından sadece bir tanesi. Bu ülkede hala karakollarda işkenceden insanlar ölüyor. Blogları mı kapatmayacaklar? Yazık, çok yazık!